FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-5-FİKİR KABIZLIĞI

FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-5-FİKİR KABIZLIĞI

Fethullah Gülen bir konuda çok mahir, fikir ile dil ve üslubu öyle bir harmanlamış ki, birbirinden tefrik etmek fevkalade zor. Zaten tabiatı gereği fikir ile dil ve üslup birbirine nüfuz etmiş halde bulunur ve zaten tabiatı gereği bunların birbirinden tefriki zordur. Bu sebeple bazı fikir ve ilim adamları hak etmedikleri şöhrete sahip olmuşlardır. Fethullah Gülen, meselenin tabiatındaki zorluğu iyice girifleştirmiş, dil ve üslubunun içinde fikri arayıp bulmayı çetin bir mesele haline getirmiştir.

İslam’ın on dört asırlık müktesebatından ulaşabildiklerini almış, onları kendi dil ve üslubuyla ifade etmiş, kadimden beri müzakere edilen meseleleri kendi fikriymiş gibi ifade etmiştir. Müktesebata vakıf olanların farkedip, hırsızlık (intihal) ile ithamından korunmak için sık sık nakil üslubuna müracaat etmiş, nakil yaptığını gizlememiş ama her konuyla ilgili kendi fikri varmış gibi davranmaktan da kaçınmamıştır. Oysa “Kalbin zümrüt tepeleri” isimli dört ciltlik kitapta, dört adet orijinal fikir yoktur. Çok büyük bir iddia gibi görünen bu beyan, müktesebata aşina olan ve dil ile üslubu muhtevadan ayırabilenlerce anlaşılabilecek bir özelliktir.
Okumaya devam et

Share Button

FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-3-FİKİR Mİ ANSİKLOPEDİ Mİ?

FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-3-FİKİR Mİ ANSİKLOPEDİ Mİ?

Kalbin zümrüt tepeleri isimli dört ciltlik eser, tasavvuf mevzularıyla ilgilidir. Fethullah Gülen, tasavvuf mevzularını başlık başlık toplamış, her başlık altında müktesebatı nakletmiş, ortaya dört ciltlik bir çalışma çıkmış. Mevzuların tertibi bile yapılmamış, başlıklar kitaba gelişigüzel serpilmiş, her başlık altında, o başlığa ait muhtelif görüşler zikredilmiştir. Nakiller, bazen şahıslardan, bazen belli başlı mecralardan (mekteplerden-ekollerden) yapılmıştır. En mühim kısmı ise, şahıs ismi, mecra ismi verilmeden yapılan nakillerdir ki, bunların kendine ait fikirler olduğu zannı uyanmaktadır. Fikir hilelerinden birisi de burada gizlenmiştir. Yer yer rivayet ve nakil dili kullanılmış fakat bir kısmında telif dili kullanılmıştır. Oysa telif dili kullanıldığı yerlerdeki ifadelerin muhtevası da nakildir.

Dört ciltlik eserin tamamı nakil yoluyla yazılmıştır. Eserin mevzuları, mühim, girift ve derindir, bu sebeple vakıf olan hatta ilgilenen insan sayısı çok azdır, anlayan ise neredeyse yok gibidir. Mezkur meselelerin muhatabının kalmadığı bir vasatta, dört ciltlik eserdeki ifadelerin hangisinin nakil, hangisinin telif olduğunu anlama imkanına sahip pek kimse yok. Tam bu nokta, “fikir hilesi” için en uygun şartların oluştuğu yerdir.
Okumaya devam et

Share Button

FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-1-TAKDİM

FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-1-TAKDİM

Fethullah Gülen ile ilgili çok şey yazıldı ve söylendi. Kırk yıldır gündemde olan bir adam hakkında çok şey söylenmiş olması normal ama son aylarda hakkında yazılan ve söylenenler, muhtemeldir ki daha önce söylenenlerin toplamını geçmiştir.

Yazılan ve söylenenlerin kahir ekseriyeti örgütüyle ilgilidir ve son dönemde aldığı karar ve takip ettiği siyaset gereği “ihanet” ile itham edildiği için mesele umumiyetle uygulamalara dönük olarak değerlendirilmiştir. Tatbikat bahsi “acil” meselelerden olduğu için bu durum anlaşılabilir, Müslümanları ve hükümeti hedef alan ağır saldırısı savuşturulmadan fikri derinliklere inen değerlendirmeler yapmak mümkün olmuyor. Aslında olmalı, maalesef tatbikatın aciliyeti, fikri muhakemeleri arka plana atıyor.

Zamanı gelse de gelmese de artık Fethullah Gülen’i fikri çerçevede değerlendirmeye almak lazım. Fikren yaşayan birisi, fiilen ölse de tehlike devam ediyor demektir, öyleyse fikri değerlendirme şarttır.
Okumaya devam et

Share Button

TEŞKİLAT, SADAKAT, LİDER KÜLTÜ

TEŞKİLAT, SADAKAT, LİDER KÜLTÜ

Hayatı yaşayabilmek, ayakta kalabilmek, varlığını devam ettirebilmek için teşkilatlanmak gerekiyor. Sıfır teşkilatın olduğu yerde hayat yoktur, bedevilikte bile asgari bir teşkilat vardır. Teşkilatlılık hali o kadar hayati bir meseledir ki, akıl olmayan hayvanlarda bile mevcuttur. İnsan, aklının oluşmadığı bebeklik ve çocukluk yıllarını, teşkilatlı aile ve cemiyet hayatıyla yaşayabilir, bu sebeple teşkilat, akıldan öncedir. Hem hayat hem de akıl, teşkilatlar yekununun neticesi ve eseridir. İnsan, sayısız teşkilatın ördüğü bir hayat içine doğar ve orada varlığını devam ettirebilir.

Bazıları teşkilatlardan (dernek, vakıf, siyasi teşekküller) uzak durmak temayülündedir. Bunlardan uzak durduğunda teşkilattan ve teşkilatlılık halinden uzakta yaşadığını zanneder. Oysa okula gider, o bir eğitim teşkilatıdır, bakkaldan ekmek alır, o bir ticari teşkilattır, bankadan kredi alır, o bir finans teşkilatıdır ila ahir…
Okumaya devam et

Share Button

PANORAMA

PANORAMA

Korktukça sustu korkusunda boğuldu
Gölgelerde var oldu gölgesi kayboldu
Alkış tufanında uç beyi
İsa’yı ihbar eden havari
Tüfekleri de ancak bir meczuba doğrulur
Yüzünde kat kat imaj denemesi
Emredersiniz efendim kulunuz
Sekretere not bıraktıran köle
Don Kişotu onlardan
Tarık Bin Ziyadı bizden
Es geçen Pollyanna
Yeni kazanımlar peşinde
-Yaşasın ölüm!-
Okumaya devam et

Share Button

İSLAM ŞEHRİ-11-FİKİR, İLİM, SANAT HAVZASI

İSLAM ŞEHRİ-11-FİKİR İLİM SANAT HAVZASI
İslam şehri, fikir, ilim ve sanat havzasıdır. Her mevzuun fikrinin üretileceği bir havza, bir mekan, bir mahfil vardır, orada mayalanmamış bir fikir asla tatbik sahasına sürülmemiştir. Birçok fikir ve ilim adamı tarafından, kısmen veya tamamen imza altına alınmamış (ittifak edilmemiş) bir fikri tatbik etmeye teşebbüs eden idarecilere karşı en şedit muhalefetin yürütüldüğü mekanın adı İslam şehridir. Fikir, ilim ve sanat insanlarının, hakkında ter dökmediği bir fikri tatbik edecek idarecinin yetişmediği, hiçbir idarecinin böyle bir teşebbüse cesaret edemediği, teşebbüs edenin derdest edildiği şehir ancak İslam medeniyeti tarafından inşa edebilir. İslam şehri, sanat eserleriyle teçhiz edilmiş bir şehir değildir, her şeyin sanatkarane inşa edildiği bir şehirdir. Şehri gelişigüzel inşa edip de, bazı meydanlarına veya noktalarına “sanat eseri” dikmek, batı kültürünün alışkanlığıdır. İslam şehrinde de sanat eserleri olur, mesela abideler bulunabilir ama esas olan şehrin her taşının sanatkarane yontulması ve hendesi bir zevk ve tertiple yerleştirilmesidir.
Şehrin en mutena semtleri, fikir, ilim, sanat merkezlerinin, müesseselerinin, faaliyetlerinin mahfilleriyle teçhiz edilmiştir. İslam şehri, bu merkezlere verdiği kıymet kadar kıymetlidir.
İslam şehri, fikir, ilim ve sanatı, kalbinde, beyninde, aklında iskan etmiştir. İslam’ın tecelli ve tatbikini temin eden bu üç mecra, şehrin üç sütunudur. Sütunların birleştiği kubbe vahdettir, o camidir. Okumaya devam et

Share Button

FETHULAH GÜLEN’İ ANLAMAK…-1-

FETHULLAH GÜLEN’İ ANLAMAK…-1-
Fethullah Gülen, İslami ilimlere vakıf birisidir. Türkiye’de kamuoyunda bilinen alimlerin içinde, muhtemeldir ki ilk onun içine girer. İslami İlimlere vukufiyeti bilgi seviyesini aşan, derin idraki olan, yeni teşhislere ulaşan birisidir. İmal-i fikirde bulunabilen, nispeten kendi görüşleri olan, müktesebatı tekrar etmekten ibaret bir mevcudiyete sahip olmayan bir kişidir.
İslami İlimlerdeki müktesebata hakimiyetindeki maharet, dinleyenlere derinden tesir etme istidadını kazandırıyor. Hususi sohbetlerine katılıp da etkilenmeyen insan sayısı azdır, etkilenenler ise mazurdur. Zira berrak bir dil, nüfuz edici bir üslup, kuşatıcı bir tesire sahiptir. Bu istidat ve maharetlerin toplamının bir insanda cem olması vakayı adiyeden değil, nadirattandır.
Söylediği sözlerin tamamı İslam’a uygundur, buna paralel olarak, yaptığı her işi İslami esaslardan birine nispet etme istidadı inkişaf etmiştir. İslam’a uygun söz söyleme ve yaptığı işleri İslam’a nispet etme maharetlerindeki inkişaf, birçok insanı etkilediği gibi, birçok insanı da karşısında kararsız ve tavırsız bırakıyor. Öyle ki, söylediği söze yalan veya yanlış deme imkanı olmadığı için insanlar “manevi mesuliyetten” korkuyor.
Meseleye nazari çerçevede baktığımızda, idrak hacminin, yanlışa geçit vermeyecek derinliğe indiği, en azından vahim yanlışlar yapmayacağı hissine kapılmak mümkün. Zaten bu nokta mühimdir, bu derinlikte idrak sahibi olan birinin, yanlış yapıyor olması izaha muhtaçtır. Okumaya devam et

Share Button

SİNSİ İNTİHALCİLER

SİNSİ İNTİHALCİLER (SİNSİ FİKİR HIRSIZLARI)
İstanbul’da köşe başlarını tutmuş sinsi ve kifayetsiz insanlar var. Gazeteleri, dergileri, televizyonları, bazı mahfilleri tutmuşlar, bazıları bulundukları yerin hakkını veremediklerini biliyor bazıları ise burnundan kıl aldırmayacak kadar kibirli… Her iki cinsi de kifayetsiz fikir adamı müsveddesi… İslam’a dair üç beş ezberleri var ve onları tekrar etmekle meşguller. Bir kısmı tam bir ahmak şablonuna mahkum olmuş kifayetsizliğinin de farkında değil, hala ülkenin (yani Anadolu’nun) eskisi gibi ne verirse yiyeceğini zannedecek kadar geri kalmış durumda, kendilerine gösterilen itibarın, işgal ettikleri mevkii olduğunu bile farketmiyorlar. Bazıları ise bunu farketmiş fakat elinden bir şey gelmeyen çaresiz insanlar misali çırpınıp duruyor. İstanbul dışında, meşhur olmamış insanların fikirlerini sinsi şekilde çalmakla meşgul.
Fikir adamı olmak bambaşka bir şey… Olamayanların çırpınışları seyre değer bir komiklik sergiliyor. İşgal ettikleri mevkii, ciddi fikir keşiflerini gerektiriyor, bunu anlamayanlar tekrara boğuldular çoktan. Anlayanlar ise sinsi şekilde fikir hırsızlığı yapmaya yelteniyor.
Basılmış fakat piyasaya sürülememiş, tanınmamış, okuyucuya ulaşmamış kitaplar var. Bunlar, basanlar tarafından İstanbul’daki işgalcilere ulaştırılıyor veya işgalciler bunlardan bir şekilde haberdar oluyor. Hatta hiç basılamamış, internette “e-kitap” olarak yayınlanan kitaplar var ve işgalciler bunlardan haberdar. Kitapların dışında, internet sitelerinde yayınlanan, yüzbinlerce okuyucusu olmadığı için kamuoyunun önüne gelmeyen makaleler de mevcut. İstanbul’daki işgalciler, bunları okuyor, içlerinden orijinal olanları (fikri keşif mahiyetindekileri) alıyor, bazen dilini, bazen üslubunu değiştiriyor, bazen de hoyratça fazla değişiklik yapmadan kendi adına gazetelerde yayınlıyor, televizyonlarda konuşuyor. Okumaya devam et

Share Button

Yokluğum IRKÇILIĞA Armağan Olsun!

“Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık…”  -Hucurat/13-

Allah tartışalım diye değil, tanışalım diye bizi farklı farklı yarattı. Birçok meselede olduğu gibi burada da yaratılış gayemizden oldukça uzağız.

İnsanlar, kabileler ve ırklar kültürel, coğrafi ve biyolojik bir takım farklılıklarla birbirlerinden ayrılırlar. Bu farklılıklar her insanı her kabileyi her ırkı ayrı bir kimlik sahibi yapar. Bu farklılıkların yegane hikmeti: “tanınma ve tanışma” vesilesi olmasıdır. Yaratılıştan gelen hiçbir imtiyaz yoktur. Zira ayetin devamında üstünlük ölçüsü sarahaten bildirilmiştir: “Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır.”  (Hucurat/13) İnsanın üstünlüğü, seçmekten bile aciz olduğu etnik değerlerinde değil takva ölçüsünde saklıdır. Ayrıca seçemediği bir değerle övünmek ne ile açıklanır bilemiyorum. Soyu ile övünenlerin soyunun nereye dayandığını bilememesi, Türklüğü ile övünenlerin Türklüğünü ispat edemeyecek olmaları (harf devriminin azizliğinden ötürü) da ayrı bir garabet.
Okumaya devam et

Share Button

ŞEHİR VE MEDENİYET-2-FİKİR VE ŞEHİR

ŞEHİR VE MEDENİYET -2-FİKİR VE ŞEHİR
Şehir, ya hayatın kaosu veya fikrin nazım planıdır. Şehir, ya fikrin taşa, toprağa bulanmış halidir veya fikrin toprakla buluşma noktasıdır. Şehir, ya fikrin kaos sahasıdır veya fikrin tecessüm etmiş halidir. Şehir, ya taşın fikir üzerinde hakimiyet kurduğu mekan organizasyonudur veya fikrin teşkilatlanma maharetinin tecellisidir. Şehir, ya fikri şekillendiren bir agoradır veya fikrin tatbikat sahasıdır. Şehir, ya fikrin ilk içtimai imtihanını kazandığı mekandır veya şehrin fikri rüştünü ispatladığı coğrafyadır.
*
Bir dünya görüşüne sahip olanlar için şehir, fikrin nazım planıdır. Şehir, dünya görüşünün hukuku, ahlakı, edebi, ilmi, sanatı için hazırlanmış ve tatbik edilmiş bir nizam tezahürüdür. Şehri gelişigüzel inşa ettikten sonra orada dünya görüşünün yaşanabileceğini düşünenler, mesela hayvan barınağında insani hayat sürülebileceğini düşünenlerdir.
*
Fikir, insanın kalbine ve aklına nüfuz ettikten sonra, onun tavassutu ve marifetiyle toprağa iner, toprakla buluşur. Fikir, nazım planına sahip olmayan insanların elinde toprakla buluşmaz, toprağa çivilemesine düşer ve çamura bulanır. Toprağı çamurdan kurtaracak, onu yaşanabilir bir mekan haline getirecek olan insandır, fikir sahibi olmayan, fikrin nazım planına malik bulunmayan insanların elinde fikir, toprağa kendi ruhunu üfleyemez. Okumaya devam et

Share Button

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-12-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-10-

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-12-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-10-
İnsan tabiat haritası çıkarılamadı, buna bağlı olarak o haritadaki “insani bölge” teşhis edilemedi, buna bağlı olarak “insan fikri” inşa edilemedi, bunlar yapılamayınca İslam’ın insan anlayışı terkip edilemedi. Fakat İslam’a muhatap olanlar yer yer böyle bir mesele olduğunu hissetti, bu meseleyle ilgilenmek isteyenler çıktı. Ne var ki çerçeve oluşturulamayınca, müthiş savruluşlar yaşandı. Müktesebat reddiyecilerinin savrulduğu nokta, “evrensel değerler” mevzii oldu, bu çok ağır bir durumdu çünkü batıya teslim olundu. Müktesebata sadık olanların içinden bu meseleyi çerçeveleyen bir gurup ise çıkamadı.
İnsani bölge meselesini ve tüm insanlığa fikir beyan etme bahsini, Fethullah Gülen ve cemaatinin anladığı zannına kapıldığımız zamanlar oldu. Bu meseleyi anladığını düşünmemize sebep olan faaliyetleri cümlesinden kabul edebileceğimiz misaller vardı, mesela hiç Müslümanın yaşamadığı bir ülkede bile okul açmak ve eğitim faaliyetinde bulunmak… İhtiyaçların ehemmiyet ve aciliyet listesi bakımından bu faaliyetleri tenkit etme bahsi mahfuz olmak üzere, İslam düşmanlığı ile temayüz etmemiş bir ülke ve halka hizmet götürmek, eğitim-öğretim faaliyetinde bulunmak, insan fikrinin stratejik tatbikatları için iyi bir misaldi. Bazılarının hafifmeşrep tenkitleri karşısında direnmemizin sebebi de, meselenin bu tür derinlikleri ihtiva etmesiydi. Okumaya devam et

Share Button

BİR AHLAKSIZLIK ÇEŞİDİ, FİKİR HASİSLİĞİ

BİR AHLAKSIZLIK ÇEŞİDİ, FİKİR HASİSLİĞİ
Fikir ve ilim adamının temayüz etmiş vasfı, hakikat arayıcılığıdır. Her nerde bulur, görür, karşılaşırsa, ona gerekli kıymeti vermekle, gerekli ihtimamı göstermekle memurdur. Kimin şahsında tecelli ederse, kimin kaleminden süzülürse, kimin ağzından dökülürse, hürmet ve itina ile alıp başına taç etmelidir. Aksi herhangi bir ihtimal, hem fikir ve ilim adamlığı vasfını imha eder hem de o şahsın ahlakını… Ahlak yoksa fikir de, ilim de yoktur, çünkü ahlak, mananın en hacimli mahfazasıdır.
Türkiye’de fikir ve ilim adamı iddiası taşıyanlarda hakikat kaygısı ve arayışı, istisnaları tenzihen söyleyelim, yoktur. Hakikat kaygısı ve arayışının olmamasının birinci sebebi, zeka seviyesi ve akıl hacmi, hassasiyet keskinliği ve idrak derinliği ne olursa olsun, hakikatin kendi avuçlarında olduğundan emin olmalarıdır. Hakikati bulmuş, en derin şekilde idrak etmiş, en güzel şekilde de kendileri izah ve ifade etmişlerdir. Bu türden bir psikiyatrik maraz, şahsiyetlerinin merkezine yerleşmiş halde tavır ve edalarından taşmış, hayatlarını bu merkezde (yani kendi merkezlerinde) yaşamayı itiyat edinmişlerdir.
Kendinde merkezleşen, hakikatin tek sahibi olan, hiç kimseyle eşitlerarası münasebet kurma ahlakına sahip olamayan hastalıklı tipler, tabii olarak ülkede fikir ve ilim adamı olup olmadığını bile merak etmiyor. Yalnız başına her şeyi yapabilecekmiş marazi hissine malik olan bu adamlar, çok zaman farkına varmadan, tüm hücreleriyle nefsin tecessüm etmiş halidirler ve bunu da farketmenin kalbi ve zihni altyapısını kaybetmişlerdir. Okumaya devam et

Share Button

AKL-I SELİMİN TEŞEKKÜLÜ-2-TERKİP UNSURLARI-1-

AKL-I SELİMİN TERKİP UNSURLARI
Akl-ı Selimin zihni evrende yerleşik, kalbi evrene de uzanan bir haritası var. Harita, akl-ı selimin terkip unsurlarını, faaliyet alanlarını, kaynaklarını ve nihayet bünyesini gösterir.
Akl-ı Selim, zihni evrende ikamet eden fakat zihni evreni aşıp kalbi evrene kadar ulaşan bir hususiyete sahiptir. Kalbe ve ruha bağlı olan, oradan beslenen bir bünyedir. . Ruhun mihverine (eksenine) yerleşmiştir, o ekseni terketmeden varolmaya ve faaliyetine devam eder. Zihni evrende olmasına karşılık kalp ve ruh ile en kesif münasebete sahip, onlardan en fazla müteessir olan bünyedir.
Zihni evrendeki en güçlü bünyedir. Zihni evrenin müstebiti (diktatörü) olan nefsten daha fazla güçlenme istidadı vardır. Akıl, nefsten daha fazla güç sahibi olamaz, zaten zihni evrende nefisten daha fazla güçlenecek bir bünye de yoktur. Akl-ı selim, zihni evrenin sultanı olabilecek, tamamını fethedebilecek, tamamını idare edebilecek, tamamına nüfuz edebilecek tek varlıktır. Bu sebeple akl-ı selim teşekkül etmemişse zihni evren nefsin tartışmasız tasarrufu altındadır.
Bu durumun tek istisnası, akl-ı selim oluşmasa bile, nefs terbiyesi yoluyla nefsin kalp ve ruh tarafından zapt altına alındığı tasavvuf yoludur. Nefs terbiyesi, belli bir merhaleye kadar ruhun zapt ve tasarrufu altına alınması, belli bir merhaleden sonra da nefsin aslına (ruha) irca edilmesidir. Nefs ruhi hususiyetler taşımaya başladığı andan itibaren zihni evrende akl-ı selim olmasa bile “doğru-güzel-iyi” hakimdir, “yanlış-çirkin-kötü” oraya giremez hale gelir.
* Okumaya devam et

Share Button

GURBET, GARB’A DÜŞMEKTİR

Gurbet, Garb’a Düşmektir

Gurbet, gurûb ve mağrib kelimelerinden, yani “Garb” dan türemiştir. Gurûb vakti, Şark’ta doğan güneşin Garb’da batma ânı demektir. Işıksız, karanlık ve batmış olan mânasına gelen Garb, yani Batı, Müslümanlara gurbettir. Müslümanlar, güneşin batışını, yani batış zamanı olan gurûb vaktini mecazen gurbet ve gözyaşının aktığı yer olarak kabul ederler.
Maşrık kelimesi de, Doğu’yu, yani güneşin doğduğu ve doğuş yerini ifade eder. Ayrıca Arapyarımadası’nın doğusundaki ülkeler mânasına da gelir. Mağrip ise “güneşin batış yönünde”, yani Batı’da bulunan ülkeler mânasındadır.
Garb’ın, gurbet ve karanlığı, yani nefsi temsil etmesi, hakikat mertebesine ulaşamamış Müslümanlar için geçerlidir. Bakara sûresi 115. âyetin buyurduğu üzere “Doğu’da, Batı’da (Maşrık da, Mağrib de) Allah’ındır. Nereye yönelseniz Allah’ın zâtı oradadır. Şüphesiz ki Allah kuşatandır, bilendir.”
Şeyh Gâlib’in Divan’ındaki beyit bu mânayı verir: “Menzil-i münteha-yı vahdettir / Kurb u bu’de ıragdır gönlüm / Murg-ı ankâ-yı Kâf-ı diğerdir / Şark u garba ıragdır gönlüm.”
Evliyaullah’tan olanların “gönül aynasında Garb ile Şark’ın birleşmesi” mânasına gelen beyit diyor ki: Gönül için uzaklık ve yakınlık kavramı yoktur. Onun menzili vahdettir. Gönül, Doğu ile Batı’yı birleştiren bir Ankâ’dır.
İslâm düşünürü Suhreverdi’nin “Kıssatü’l-Gurbetu’l-Garbiyye” (Batı’nın Yalnızlığının Hikâyesi)’inde Garb’ın, Müslümanlara gurbet olduğunu anlatıyor.

BATI, MÜSLÜMANIN ÖZÜNE YABANCI OLAN GURBETTİR Okumaya devam et

Share Button

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-9-SAHABE-İ KİRAM-1-

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-9-SAHABE-İ KİRAM-1-
Din, tatbikatıyla birlikte dindir, İslam, tatbikatıyla tamamlamıştır. Risalet tatbikatı (Sünnet-i Seniyye) dinin kendisidir, dine ait mevzulardandır. İslam, tatbikatıyla kendini gösterdiği gibi, tatbikatını da kendinden saymıştır. Risalet tatbikatı, dinin inşai kaynağıdır. Bu sebepledir ki Sahabe-i Kiram, Risalet’in içtimai tecelligahıdır.
Sahabe-i Kiram, Risalet’in cüzü değildir muhakkak ama Risalet tatbikatının içtimai imkan alanıdır. Ferdi tatbikat ile din ikmal edilmiş olmaz, içtimai tatbikatı gerçekleştirilmemiş olan bir dinin (ve dünya görüşünün) ikmal edilmiş olmasından bahsetmek mevzuu anlamamaktır. Cumhuriyet devri laik Kemalistlerin, “din, kişinin vicdanındadır, onu içtimai sahaya taşıramaz, orada gösteremez” türünden itirazları, münferit tatbikatı esas alır. Bu tuzağa düşmemek gerekiyor, dinin ikmali, içtimai tatbikatı ile gerçekleşmiştir.
Sahabe-i Kiram, Risalet vazifesinin içtimai sahadaki tezahür mahallidir. İslam kendini tamamlamak için tatbikatını gerçekleştirmek, tatbikatını tamamlamak için cemiyetini inşa etmek istemiş, Sahabe-i Kiram bunun imkan alanını ve kadrosunu oluşturmuştur.
Sahabe-i Kiram, Risalet’in ikinci tecelli safhasıdır, birincisi malum olduğu üzere tebliğdir. Risalet’in beyan ve tebliğinden sonraki ikinci tecellisidir. Tebliğ de kendilerine yapıldığına göre İslam’ın ve Risalet’in ilk tecellisidir dense yanlış olmayabilir. Okumaya devam et

Share Button

“BÜYÜKLERE” SORULAR-14-BİRİNCİ KISIM ONBİRİNCİ SORU

“BÜYÜKLERE” SORULAR-14- BİRİNCİ KISIM ONBİRİNCİ SORU
SORU
11-Tayyi mekan, ruhun, “yokluk deminde” yaptığı seyahat midir, böyle mi mümkün oluyor? Yokluk deminde yaşamaya başlayan ruhun, “varlık deminde” tecessüm etmesi, mümkün olan işlerden midir?
SORUNUN AÇIKLAMASI
Ruh, “yokluk deminde”, seyahat edebilmekte ve “varlık demine” istediği yerden (mekandan) girebilmekte midir? “Yokluk deminde” seyahat etmesi mümkün işlerden ise, zamansız seyahat etmektedir ki, zamansız seyahatteki hareketin “hızı” ölçülemez. Kainatın her hangi iki noktası arasında anlık bir zamanda (aslında zamansız şekilde) seyahat edebilir. Zaman dışı bir seyahatten bahsettiğimize göre, kainatın herhangi bir noktasında “varlık demine” girebilir, öyleyse aynı anda birkaç noktada görünebilir. “Yokluk deminde” yaşayabilen ruh, “varlık deminin” herhangi iki veya daha çok noktasında varlığa karışabilir, böyle midir?
Tayyi mekan bahsindeki sır, zaman ile ilgilidir. “Zamansız hareket” mümkün olan işlerdense (ki mümkün görünüyor), varlığın birçok noktasında bulunabilmek mümkün olmalıdır. Zaman dışı seyahat imkanı, zamanın içine istenildiği vakit ve noktadan girme imkanı verir. Buradaki sorulardan biri de, ruhun, kendine teslim edilmiş olan beden dışında tecessüm etme istidadı olup olmadığıdır, tecessüm edebilmekte midir?
* Okumaya devam et

Share Button

“BÜYÜKLERE” SORULAR-11-BİRİNCİ KISIM SEKİZİNCİ SORU

“BÜYÜKLERE” SORULAR-11-BİRİNCİ KISIM SEKİZİNCİ SORU
SORU
8-Tasavvufta sürekli bahsi edilen “yokluk”, varlığın “yokluk anı” mıdır? “Varlıktan geçmek” ifadesinin müntehası, varlık-yokluk deveranındaki varlık safhasından çıkıp, yokluk deminde yaşamayı mı kastediyor?
SORUNUN AÇIKLAMASI
Tasavvufta çok yakıcı ifadeler var, her şeyi terk etmekten bahsederken, “terki de terk et” gibi bir noktaya kadar ulaşıyor. Terk etmeyi de terk etmek, normal insanın zihni evreninde, tefekkürün de terkedilmesidir. Netice olarak, bu hal, insanın kendini terk etmesi manasına gelmez mi? Böyleyse, insanın “kendisi” ruhun dışındaki her şeyi midir? Eğer böyleyse, ruhun yalnız başına kalmasıdır ki, ancak varlık-yokluk deveranının “yokluk” deminde mümkünmüş gibidir, böyle midir?
O noktaya kadar terk edebilmek ama “kendinizden” geçip diğer “kendinizde” kalabilmek, yani şuuru kaybetmemek, “yokluk demi” dışında mümkün olabilir mi? İnsanın kendini kaybetmesi başka bir şey, “kendini” terk ederek diğer “kendine” geçmesi çok başka bir şey. Tamam da böyle midir?
*
Ruhun bedenden ayrıldığını biliyoruz, rüya veya başka hallerde bedenden ayrılıyor lakin beden ile münasebetini kesmiyor. Beden ile münasebetini kesmiş halde ayrılmasına ölüm diyoruz. Dünyadaki hayattan bahsettiğimize göre, ölüm dışı hallerle ilgileniyoruz. Öyleyse ruhun bedenden tamamen müstakil hale gelmesi, ölüm dışında, “yokluk deminde” mi gerçekleşiyor? Okumaya devam et

Share Button

MEKAN MESAFE SATIH-1-

MEKÂN MESAFE SATIH
Mekânın zamandan daha kolay anlaşılacağı zannedilir. Zamanın mücerret mahiyetine nispeten mekân daha müşahhas kabul edilir. Hatta zamanın varlığı tartışılmıştır ama mekânın varlığı tartışılmamıştır. Zamanın vehim olduğuna dair düşünceler gök kubbede uçuşmuştur ama insanın ayağını yere basma zarureti mekânın varlığından tereddüt etmesini engellemiştir.
Mekânın varlık ile ilgisi farklı bir açıdan bakıldığında varlığın zaman ile ilgisinden daha açık olarak hissedilir. Varlık ile mekân arasındaki ilişki sanki elle tutulabilecekmiş gibi müşahhaslaştırılır çok defa.
Doğrusu mekânı anlamadığımızı düşünmeyiz. Ayağımız yere bastığı müddetçe mekânın orada bir yerde olduğunu vehmederiz. Anlamadığımızı düşünmediğimiz için anlama çabasına da girmeyiz.
Mekânı en çok zemin ile karıştırırız. Zemini mekân yerine ikame ederiz. Zemini mekân yerine ikame ettiğimizde anlaşılması gereken bir şey kalmaz geriye. Zira zemine mesela beton dökebilmekteyizdir ve anlaşılması için mücerret bir idrak faaliyetine konu edilmesi gerekmeyecek kadar basit ve anlaşılır bir mesele haline gelmektedir.
Zemin ile mekânı aynı anlamda kullanırız ve böylece mekânın ele geçmez mahiyetinin giriftliğinden ve mücerret özelliğinden kurtuluruz. Aynı kolumuzda saatimiz olduğunda zamanının mahiyetini merak etmekten kendimizi kurtarıp onu ölçmekle ilgilendiğimiz gibi.
Zeminin dahi genel bir ifade olmasından kaynaklanan nispeten müphemliği karşısında, zemini de (aynı zamanda mekânı) satıh olarak anlama temayülü ağırlık kazanmaya başlar. Satıh daha elle tutulabilir özelliğe sahip olduğu için zeminde karşımıza çıkması muhtemel problemlerden de böylece kurtuluruz. Okumaya devam et

Share Button

MEKAN VE VARLIK

MEKÂN VE VARLIK
Mekân kelimesi sadece lügat anlamıyla dahi varlığı anlatmaya kâfidir. Mekân, imkân alanıdır. İmkân alanı varolabilmek için gerekli olan zemindir.
Mekân saf haliyle harekete geçmez veya varlığın vücut bulmasını temin etmez. Fakat mekân saf haliyle vücut bulması mümkün olan tüm varlıkların kodlarına sahiptir ve bunu varoluş sürecini başlatacak etkiyi alana kadar muhafaza eder.
Mekânın, varlığı kompoze edici özelliği vardır ve idrak ile dikkat bu özellikte yoğunlaşmakta ve orada kalmaktadır. Varlığı kompoze edici özelliği aslında terkip edici özelliğinin yansımasıdır ama bu özellik dikkatlerden kaçar. Terkip edici özelliği ise aslında varoluşun kendinde gerçekleşmesine imkân veren özelliğinin yansımasıdır.
Mekânın idrak ve dikkatten uzakta kalmasının iki sebebi var. Varlığın yoğunluğu ve zaman ile temas halinde olması…
Varlığın yoğunluğu dikkati kendinde toplar ve mekânı idrakten uzak tutar. Kâinattaki varlık sayısının hesaba sığmaz çoklukta olması insan idrak ve dikkatini mekândan uzaklaştırır. Zaten mekânın gözle görülmesi imkânsız olduğu için, idrak edilmesi müstesna bir dikkate bağlıdır.
Mekân, zaman ile temasa geçtiğinde, varlık meydana gelmiyorsa eğer (teğet temas halinde) varlığa etki de etmiyordur. Buradaki etkisizlik, varlığın etkilerine müsaade ettiği için dikkatten kaçmasını temin ediyor. Oysaki saf mekânda hareket eden bir varlığı müşahede edebilseydik eğer, diğer varlıkların etkilerinden de kurtulduğu için hareketin özelliklerinden mekânı fark edebilecektik. Okumaya devam et

Share Button

MEKAN-3-

Madde enerjiye ve enerji maddeye dönüşmez. Madde ve enerjinin oluşumundaki zaman ve mekânın katkı oranları değişmekte ve varoluşun tecellilerinden biri ortaya çıkmaktadır. Bir birine dönüşüm değil, yeniden varoluş gerçekleşmektedir. Kurallar aynıdır. Madde ile enerjinin bir birine dönüştüğü iddiası bilimsel bir aldanıştır.
Zamanın, maddenin dördüncü boyutu olduğuna dair yaklaşım, zaman ile varlık arasında, varoluşa dönük ilk bilgilenme olduğu için önemlidir. Ancak zaman maddenin dördüncü boyutu değildir. Aksine madde, zaman-mekân sarmalının boyutlarından (tezahürlerinden) biridir. Enerji başka bir boyutudur. Ve daha sayısız boyut bulunmaktadır.
Kozmosta en çok hayret uyandıran akdelik ve karadelik teorileri dikkatli tetkik edilmelidir. Bunlar, zaman mekân etkileşiminin en ilginç örnekleridir. İnsanlık bunları tetkik etmenin yolunu bulabilirse, zaman ve mekan ile ilgili ciddi keşifler yapabilir.
Kainatın dışında sayısız “alem” mevcut. Her alem ayrı bir mekandır. Her mekan da zamanın olup olmadığı bahsi ayrı… Zaman var mıdır, varsa içinde yaşadığımız kainattaki zaman ile aynı mıdır? Bu sorular ehliyetli ve liyakatli muhataplarını bekliyor.
Akdelikten zaman fışkırıyor ve mekân ile temas ettiğinden dolayı varlığı (gök cisimlerini) meydana getiriyor olabilir. Karadelikte, zaman emiliyor, emilen zaman oranında varlık yok oluyor olabilir. (En doğrusunu Allah Azze ve Celle bilir)
Zamanda yolculuk konusu şimdiye kadar ele alındığı biçimiyle “bilimsel” eğlence olmaktan başka bir şey ifade etmez. Buna rağmen zamanda yolculuk imkânsız bir şey değildir. Zamanda yolculuktan bahsetmeden önce mekânda yolculuktan bahsetmek gerekir. Zamanda yolculuk yapmanın sırrı, mekânda yolculuk yapmanın sırrı ile beraber çözülecektir.
İnsanlık hala mekânda seyahat ettiğini zanneder ama aslında varlıkta seyahat edilmektedir. Mekânda seyahat etmek ile zamanda seyahat etmek arasında zorluk bakımından bir fark olmamalıdır. Okumaya devam et

Share Button