YİRMİNCİ ASRA SIKIŞMAK-1-TAKDİM

YİRMİNCİ ASRA SIKIŞMAK-1-TAKDİM
Yirminci asır, insanlığın tefekkür tarihindeki en kısır devirdir. Teknolojideki baş döndürücü gelişmeler, tefekkür zafiyetini perdelemiş, aksine, sığ akıllara tefekkür patlaması şeklinde görünmüştür. Yirminci asrın tefekkür zafiyeti sadece Müslümanlar için değil, tüm dünya için geçerlidir. On sekizinci ve on dokuzuncu asırda, yeryüzünde diri düşünce mecrası olarak sadece batı felsefesi mevcuttur, İslam tefekkürü aynı devirde hızla gerilemiştir. Batı felsefesi on dokuzuncu asırda son oğullarını vermiş ve yirminci yüzyıla “düşünce krizi” ile birlikte girmiştir. On dokuzuncu asırda alametleri apaçık hale gelen “felsefi buhran”, yirminci asırda tüm felsefeyi bitirmiştir.
Batı aklının ve düşünce şekli olan felsefesinin nihai üretimi teknoloji olmuş, felsefe, teknolojisi üretilen son düşünce şekli olarak dünyayı işgal etmiştir. Batının yirminci asırdaki iktisadi, askeri, siyasi güç birikimi, felsefi krize girdiğini kendinden de dünyadan da gizleyebilmiştir. Oysa yirminci asır, felsefi krizin zirveye ulaşmasından dolayı İslam tefekkürünün patlama yapması için düşman kutbun en zayıf olduğu devirdi. Batının güç yığınağındaki dehşetengiz boyut, teknolojideki kesintisiz keşif, dünyayı kültürel emperyalizmin kıskacına almaya yardım etmiş, zihinler işgal edilmiş, bu sebeple batı dışında herhangi bir kültür ikliminde tefekkür patlamasının kaynakları imha edilmiştir.
İslam tefekkürü, yirminci asra geldiğinde, Osmanlının son bir asırdır yaşadığı sekerat halinin tesiriyle, yeni bir hamle yapmak bir tarafa, ancak varlık-yokluk mücadelesi vermiş, doğrusu o mücadeleyi de kazanamamıştır. Osmanlının tasfiyesi ile birlikte, galipler (batı) tarafından zihni işgal edilmiş, İslami tefekkür kaynaklarına da ulaşılamaz hale gelmiştir. İslam’ın kadim müktesebatının ilmi eserleri, on dokuzunca asra kadar batı üniversitelerinde bile “ders kitabı” olarak okutulmasına rağmen, kendi öz kaynaklarımız olan müktesebata bizim ulaşmamızın tüm yolları kesilmiştir. Türkiye’deki misalleriyle izah etmek gerekirse, dil devrimi ve İslam’ın taliminin yasaklanması, meseleyi ilmihal bilgisinden ibaret hale getirmiştir. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM BİRLİĞİNİN SİVİL ALTYAPISI-7-GELENEK ARAŞTIRMA MERKEZİ

GELENEK ARAŞTIRMA MERKEZİ
İslam tarihi on dört asırlık derinliğinde hesaba gelmez bir müktesebata sahip olmuştur. İslam irfan müktesebatı her alanda ciddi hacimlere ulaşmıştır. İlim, tefekkür, sanat gibi nazari alanlarda olduğu gibi, tecrübe birikimi, müessese numuneleri, tatbikat usulleri cihetinden de ameli sahada dev bir birikime maliktir.
İslam medeniyetinin yıkılması, İslami ilimlerin tahsilinin zorlaşması, İslami tefekkürün geri kalması, İslam irfan müktesebatının tezahürlerini “gelenek” haline getirmiş, gelenek halinde tortulaştırmış, belli belirsiz kültür parçaları halinde muhafaza etmiştir. İslami anlayıştaki gerilik, gelenek tortuları ve kültür tezahürlerini derinliğine (kaynaklarına doğru) anlama imkanını ortadan kaldırmış, aslında İslam irfanının müesseseleri olan geleneklerin mevcut tortulaşmış haline savaş açmakla neticelenmiştir. Oysa yapılması gereken iş, gelenekler üzerinde çalışmak, müesseselerin kaynaklarına inmek, hangi İslami esasa dayandığını tespit etmek, bu gün ihya ve ıslah edilip edilmeyeceğini tetkik etmek, ıslah ve ihyası mümkün ise bunu yapmaktır.
Halkın içinde yaşayan, genişliğine bir yaygınlığa, derinliğine bir sahiplenmeye sahip olan gelenekler ihya edilebilirse, cemiyetin İslamileştirilmesinde fevkalade bir istinat noktası bulunmuş olur. Bu müesseseler halkın hayatına derinliğine sirayet etmiş halde olduğu için, halka maletme derdi yoktur, bu durum, birkaç safhayı atlayarak işe başlama imkanı verir. Okumaya devam et

Share Button

İSLAMCILIK MESELESİ-12-ALİ BULAÇ’IN TARİHİ İTİRAFLARI

İSLAMCILIK MESELESİ-12-ALİ BULAÇ’IN TARİHİ İTİRAFLARI
Ali Bulaç, 26.07.2012 tarih ve “Üçüncü Nesil İslamcılar” başlıklı yazısında, ikinci neslin, üçüncü nesle bıraktığı mirası anlatıyor. Bu mirasın problemli olduğunu tespit edip, kendisinin de içinde bulunduğu ikinci neslin vazifesini iyi yapmadığını söylüyor. Doğrusu cesur bir yazı, aynı zamanda bir özeleştiri. Ki Müslümanların buna şiddetle ihtiyacı var.
Şöyle başlıyor Ali Bulaç, özeleştiriye;
“Bu satırların yazarının da içinde aktığı mecrada hem şahit hem aktör olarak bir parçası olduğu ikinci nesil İslamcılar, kendilerini ciddi bir öz eleştiriye tabi tutabilselerdi şu zaaf noktalarının üçüncü nesle miras olarak devredilmemesi gerektiğini de tespit edebilirlerdi:”
İslamcılığın tarihçesini, “nesil” üzerinden yapmanın bir faydası var. Ali Bulaç’ı bu hususta takdir etmek gerekiyor. Faydası şu; yaşanılan nazari ve tatbiki problemlerin sorumlularını tespit imkanı veriyor. Yanlışın ve hatanın sorumlusunu bulamamak, o problemi havada bırakıyor, muhatapsız hale getiriyor ve çözülmesini de nispeten zorlaştırıyor. Okumaya devam et

Share Button