TEKKE; İRFAN, HİKMET, HAKİKAT TEDRİSATI YAPAR

TEKKE; İRFAN, HİKMET, HAKİKAT TEDRİSATI YAPAR

(Terkip ve İnşa dergisi 21. sayı)

İrfan, tevhide vasıl olacak derinlikte bir kıymettir. Kitab-ı Kerim ve Sünnet-i Sahiha, hem bu alemi hem de ahireti ihtiva eden bir özettir ve irfan, dünya ile ahiret arasındaki güzergah haritasını keşif, telif ve izah eden, taliplerini de o güzergahta yola çıkaran ilimdir. Medresenin telif ve tanzim ederek zapt altına aldığı ve çevre emniyetini sağladığı dünyada, ahiret yolculuğunu (tevhid yolculuğunu) başlatan ve yürüten ilmin adı irfan, müessesesinin adı ise tasavvuftur.
İrfanın ilimle çatıştığı vehmi, kuru bilgide kalan sathi anlayışların kuruntusudur. Bunlar, öncelikle şekil bilgisine mahkumdur, sonra bilgi vahitleri arasında şekli irtibat kurmaktan başka bir şey yapamaz. Bilginin irfani buudunu fark ve idrak edemeyenler, mana ve muhtevadan mahrum mantık budalalarıdır.
* Okumaya devam et

Share Button

İSLAM ŞEHRİ-18-HAYAT TARZI OLARAK “VAKAR”

İSLAM ŞEHRİ-18-HAYAT TARZI OLARAK “VAKAR”

Vakar, Müslümanların ilk unuttuğu şahsiyet tecellilerinden birisi oldu. İlk unutulan mevzulardan olması mukadderdi zira anlaşılması ve kuşanılması en zor tavırlardan biriydi. Vakarın terkip unsurları ve terkip kıvamı, ana hatlarıyla keskin bir iman, derin bir idrak, muhkem bir ahlak ister. Anlayıştaki sathilik (sığlık), imandaki zafiyet, ahlaktaki laubalilik, cesaretteki eksiklik vakarı, şahsiyetin tecelli hali, şahsiyetin mahfazası, şahsiyetin tavrı olmaktan çıkarır.

Derin bir idrak sahibi olmayanlar, tevazuu ile vakarın münasebetini anlamaktan acizdir. Keza, İslam’ın yekununa muhatap olamamış, ihata edici bir anlayışa erişememiş hafifmeşrep idrak teşebbüslerinin, kibir ile vakarı birbirinden tefrik etmesi zordur. Vakar, sadece tarifini yapmakla veya yapılmış tarifi bilmekle kuşanılacak bir şahsiyet hususiyeti değildir, onun idrak edilmesi, şahsiyet inşasında “mahfaza” mevkiine yerleştirilmesi gerekir. Ne var ki vakar, tarifi bile yapılamaz, kadim tarifleri de anlaşılamaz hale gelmiştir. O kadar ki, İslam ile ilgili çok iddialı laflar eden fikir ve ilim adamlarının mevzu haritasında yer almamakta, böylece kendisi de dahil olmak üzere Müslüman şahsiyetin tarifi yapılamamakta ve inşası gerçekleştirilememektedir.
Okumaya devam et

Share Button

İSLAM ŞEHRİ-17-İNFAK

İSLAM ŞEHRİ-17-İNFAK

İslam hiçbir konuyu tek zeminde hükme bağlamamış, en azından hukuk, ahlak ve edep olmak üzere üç çerçevede ve mertebede (seviyede) tanzim etmiştir. Hukuk, ahlak, edep, içtimai hayatın her noktasında görülebilen umumi tasniftir, bunların dışında da derinleştikçe (veya irtifa kazandıkça) farklı çerçevelerde farklı tasnif ve tanzimleri mevcuttur.

Mülkiyet, İslam’ın her seviye ve çerçevede tanzim ettiği bir bahistir. İslam, hukuki çerçevede hususi mülkiyeti tanımakla başlar, ruhi inkişafın zirvelerine doğru “Mülk Allah’ındır” hükmünü levhalaştırır.

Varlık telakkisi (ontoloji) cihetiyle “Mülk Allah’ındır” hükmü, “nihai ölçü” olmak bakımından tevhidi mahiyet taşır ve başköşede yerini alır. Nihai ölçü, ruhi inkişafın nihai maksadıdır, menzilidir. Müslüman şahsiyet, o menzile doğru inkişaf etmekle memur kılınmıştır.
Okumaya devam et

Share Button

DOST KAVGASI HAKİKAT KATİLİDİR

DOST KAVGASI HAKİKAT KATİLİDİR

Dost kavgası çok vahimdir, malzemesi dostluktaki sır birikimdir. Dostlar, aynı cephede mevzilenmiş kıtalar olduğu için, birbirinin kalbini bilir, birbirinin kalbine nişan alır. Düşman cephedeki askerlerin kalbini bulamazsınız, kalbini vuramazsınız, kendi cephenizdeki kıtaları ise tam kalbinden vurma imkanınız var. Cephe içi savaş ise düşmanla yapılan savaştan daha şiddetlidir çünkü her iki tarafta birbirinin kalbini (sırlarını) bildiği için, savaşı hızlı ve çabuk bitirmek ister. Hızlı ve kesin neticeli savaş olması kaçınılmaz hale gelince, şiddetini ayarlamak imkansızdır.

Düşmanla savaşta bile “ölçü”nün muhafaza edilmesi, savaş hukukuna ve ahlakına riayet edilmesi gerekir, dost savaşında ise ölçünün muhafazası elzemdir. Ne var ki tam aksine tecelli eder, dost savaşında ölçü imha edilir, hakikat katledilir. Bu netice, dost savaşının tabiatından kaynaklanır çünkü dostlar birbirinin fikri ve itikadi kaynaklarını, mevzilerini, mesnetlerini bilir. Savaş ise zaten bu noktalarda yürütülür. Bu mevzileri vurmaya başlayan bir savaşın ilk katlettiği kıymet, hakikattir.
Okumaya devam et

Share Button

HAKİKAT VE ADALET

HAKİKAT VE ADALET
Adalet bahsi, girift meselelerden biridir. Bu sebeple olsa gerek, en çok kullanılan mefhumlardan biri olmasına rağmen, derinliğine bir izahı yapılmamış, muhkem bir çerçeve oluşturulmamıştır. Adalet, o kadar büyük bir ihtiyaçtır ki, adalet mefhumunun herkes tarafından anlaşıldığı zannı galip ve yaygındır. Bu sebeple idrak çabasına ve izah gayretine konu olmamaktadır.
Hâlbuki dünyada derin bir sükunet ve huzuru temin eden mefhum adalet, kıyameti kopartan ve büyük altüst oluşları tetikleyen de mefhum-u muhalifi olan zulümdür. Bu kadar mühim ve müessir olan bir mefhumun derinliğine tetkik edilmemesi, mevzu listesinin başlarına alınmaması ciddi bir zafiyete işaret ediyor. Tabii ki kadim müktesebatımızda bu mevzuu ciltlerce eserle tetkik edilmiştir lakin müktesebata ulaşmaktaki zorluk, meselenin dikkatten kaçmasına sebep oluyor.
Adalet, hakikatinde ve tatbikatında nedir? Veya soru şöyle sorulabilir; “hakiki adalet nedir?” ve “tatbiki-nispi adalet nedir?”. Adaletin hakikatine dair nazari tetkik çabasına girilmeyince (herkes tarafından bilindiği ve anlaşıldığı zannıyla), tatbiki ciheti, tezahürleri göze çarpmakta, bazı tezahürler üzerinden ağır tenkitler geliştirilebilmektedir. Adalet bahsindeki en büyük ölçü ihlali, “kaynak şirki”dir yani İslam’dan başka kaynak arayışıdır. İslam’dan başka adalet kaynağı olabilecek “hükümler manzumesi” olduğu zannı yaygınlaşmaktadır. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM ŞEHRİ-4-MANANIN VÜCUT BULMASI

İSLAM ŞEHRİ-4-MANANIN VÜCUT BULMASI
İslam şehri, İslam’ın ihtiva ettiği mana yekununun vücut bulmuş halidir. İslam şehri, İslam’ın muhtevasındaki “yüksek nizam fikrinin” mahirane ve sanatkarane tecellisidir. “Üstün nizam mefkuresinin”, şehir adı altındaki altyapısıdır. Allah Azze ve Celle’nin yeryüzünde yaşanmasını arzu ettiği hayatın suretidir, siluetidir. İşte o şehir, Allah Azze ve Celle’nin rahmetini celbedecek mekandır.
İslam tabii ki taşa toprağa inmemiştir, “mukaddes emaneti” dağlar bile kabul etmemiş çünkü taşıyamamıştır. Bu manada İslam, insana inmiş, insanı muhatap almıştır. İslam, insanın önce ruhuna (bezm-i elest’ten başlamak üzere) hitap etmiş, sonra aklına (Hz. Adem’den başlamak üzere) hitap etmiştir. Toprak (arz-yeryüzü) İslam’ı taşıyamaz, kainatta İslam’ı (emaneti) taşıyabilecek tek merkez vardır, o da, insan kalbidir. Kalp, ruhu da taşıyabilen öyle bir mekandır ki, Allah Azze ve Celle’nin kelamı için münhasır mekandır. Öyleyse İslam toprağa indirilemez, çünkü toprağa indirilmemiştir. Bu zaviyeden bakıldığında, İslam şehri diye bir şeyin olmadığı, olamayacağı düşünülebilir. Zaten meselenin sırrı da bu noktada mahfuz…
İslam, taşla, toprakla, ahşapla tecessüm etmez, İslam, ferdi manada Müslüman şahsiyet, içtimai manada Müslüman cemiyet olarak tecessüm eder. İslam, insanla tecessüm eder, çünkü İslam, insanın kalbine ve zihnine inmiştir. “Şahsiyet” olarak tecessüm eden İslam, insan nam varlıktan, kelam ve fiil olarak zuhur eder. Bunun dışında İslam, kayıt ve muhafaza zaruretinden dolayı, kitap olarak tecessüm etmiştir, o dahi Allah Azze ve Celle’nin kelamını mahfuz olan Mushaf ve Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam’ın Hadis-i Şeriflerini (Sünnet-i Seniyyesini) mahfuz olan kitaplardır. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-6-ASR-I SAADET-3-

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-6-ASR-I SAADET-3-
Saf mananın anlaşılması saf idraktir. Saf idrak, ruhi idraktir. Saf mananın saf haliyle anlaşılması, anlaşılması için başka hiçbir şeye ihtiyaç duyulmaması, ancak ve ancak Risalet tedrisatı ile kabildir. Müderrisi Risalet olmayan hiçbir tedrisatta, talebinin istidaları ne kadar keskin, zekası ne kadar yüksek olursa olsun, saf mana saf haliyle idrak edilemez. Bunun aksini iddia etmek, Risalet’in müderrisliğini, diğer müderrislerle, Risalet tedrisatını, diğer tedrisatlarla denkleştirmektir. Fahri Kainat Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın müderrisliği, Risaletine aittir. Herhangi birisi kendi müderrisliği ile O’nun müderrisliğini mukayese ederse, Risalet iddiasında bulunmuş olmaz mı, başkasının müderrisliğini O’nun müderrisliği ile mukayese ederse ona Risalet atfetmiş olmaz mı?
Sahabe-i Kiramın büyüklüğünün bir hikmeti de, Risalet’e talebe olmaktır, O’nun tedrisatından geçmektir. Risalet tedrisatı, saf mananın talim ve terbiyesidir. Evet, Sahabe-i Kiram saf manayı idrak etme imkanına (istidadına değil) maliktir, sebebi de müderrislerinin Risalet olmasıdır. Bu mesele, Sahabe-i Kiramın mizaç hususiyetlerinden müstakildir ve müderrisinden menkuldür. Sahabe-i Kiramın kıymeti, her cihetten O’na bağlanır, O’na irca edilir, O’na nispet edilir. Bu sebeple Sahabe-i Kiramın kıymeti tartışma dışıdır. Sahabe-i Kiramı tartışmaya açma cüretinde bulunanlar, onların “insan” olduğunu ve hata yapabileceğini söyleyerek mevzua girerler. Bu bakış ve anlayışın yanlış tarafı, Sahabe-i Kiramı, kendi merkezinde değerlendirmektir, oysa Sahabe-i Kiram Risaletin talebesidir, kıymetini Risaletten alır. Mesele hata yapıp yapmayacakları değil, saf mana müderrisinden, saf mana talimi almış olmalarıdır.
Okumaya devam et

Share Button

“BÜYÜKLERE” SORULAR-1-TAKDİM

“BÜYÜKLERE” SORULAR-1-TAKDİM
İçinde yaşadığımız çağ, büyük tefekkür patlamasına gebe… İnsanlık çok büyük ve ağır meselelerle cedelleşiyor. Kırıntı fikirler, parça fikirler, küçük fikirler, sığ fikirler günümüz insanlığının meselelerini halledemez. Birikmiş meselelerin izah ve halli için, zekayı kamaştırıcı, aklı hayrete düşürücü, şuuru ürpertici bir haşyetle sarsıcı bir tefekkür patlaması gerçekleşmelidir.
Dünya, iki-üç asırdır tefekkür ihtiyacını batıdan karşıladı, hakikat arayışı veya “doğru tefekkür” ihtiyacı bir tarafa, dünyada imal-i fikir ile iştigal eden herhangi bir kültür havzasının olmaması, batının illüzyonuna aldanmayı mümkün kıldı. Felsefe ciddiye alınmayacak bir tefekkür mecrası değildi ama hakikat arayışı yerine diyalektik işleyişe mahkum oldu. Çok övülen ve güvenilen diyalektik işleyiş, önce bir yanlışı bulmak (tez üretmek) sonra yanlışın zıddını (başka bir yanlışı) bulmak, sonra yanlışları terkip ederek (sentezleyerek) daha büyük ve daha muhkem bir yanlışa ulaşmak gibi ucube bir usul ile maluldü. Nihai eserleri ise on dokuzuncu asırda müşahede edilebileceği gibi “ideolojiler” oldu, ideolojiler de yirminci asrı kan gölüne çevirdi.
İslam tarihindeki en büyük tefekkür patlaması mezheplerin inşa edildiği devirdi, bu devirdeki tefekkür patlaması o kadar büyüktü ki, insanlık tarihindeki tefekkür hamlelerinin zirvesine oturdu. Mezheplerin mayalandığı devirden sonra, farklı coğrafyalarda, farklı zaman dilimlerinde tefekkür patlamaları oldu, hiçbiri mezheplerin inşasındaki çapa ve derinliğe ulaşamasa da, her biri bir İslam Medeniyeti inşa edecek hacimdeydi. Her İslam Medeniyetinin inşası, bir tefekkür patlamasıyla başladı. Tarihi seyir böyle olmasına rağmen, son İslam Medeniyeti olan Osmanlının kuruluş safhasında tefekkür patlamasının göze çarpmaması dikkat çekicidir. Gerçekten de Endülüs-İslam, Türkistan-İslam, Hind-İslam, Selçuklu-İslam medeniyetlerinin başında veya ortasında görülen tefekkür patlamalarının muadili Osmanlının kuruluş safhasında yoktur, zirvesinde de o çapta yoktur. Aynı şekilde dikkat çekici olan ise, Osmanlı-İslam medeniyetinin ulaştığı seviyenin, önceki İslam medeniyetlerinden daha yüksek olmasıdır. Okumaya devam et

Share Button

HAKİKATİN TEFSİR VE TECELLİSİ

HAKİKATİN TEFSİR VE TECELLİSİ
Kur’an-ı Kerim, dünyaya (ve yaratılmış aleme) ait olmayan Allah Azze ve Celle’nin kelamı… Halk (yaratılmışlar) aleminde, O’na ait tek kelam, tek kitap yani hakikat… Allah Azze ve Celle’ye ait olması cihetiyle de, “tamamlanmış” tek kitap… Fikir ve ilim adamları bilir ki, tamamlanmış kitap yoktur, her kitap mutlaka eksiktir, yazılacak başka konularda vardır ama o haliyle piyasaya sunulmuştur. Kur’an-ı Kerim, sahibinden dolayı ikmal edilmiş tek kitaptır, öyleyse hakikatin tertip edilmiş tek nüshasıdır.
Hakikat, zıtlar aleminde bir varlık değildir, o, tektir. Bir şeyin zıddı, zıtlık münasebeti dışında o şeyin mümasilidir, muadilidir. Bu sebeple hakikatin zıddının olduğunu (muhalfarz) hayal etmek dahi, hakikat çapında bir kıymetten bahsetmek manasına gelir. Zıddı olmayan bir kıymet, muhittir, zıtlar aleminde her ne varsa tamamını kuşatmıştır. Kur’an-ı Kerim’in (dolayısıyla İslam’ın) zıddı yoktur, olması muhaldir. Hakikatin kelami ifadesi olan (nur olma hususiyeti mahfuz) Kur’an-ı Kerim, yaratılmış alemlere mukaddem, tamamını muhit, tamamını izah eden bir “mana yekunudur”. Kur’an-ı Kerim’in bazı hususlarda emir bazı hususlarda nehiy ihtiva etmesi, her şeyi izah etmediği manasına gelmez.
Meselenin düğümlendiği nokta, hakikat metninin nehiyler kısmıdır. Nehyedilenin izah edilmediği, edilmesinin gerekmeyeceği zannı yanlıştır. Fakat Müslümanlar için haramların idrak edilmesinde belli zorluklar mevcut. Müslümanlar haramları tecrübe edemezler, neden haram olduğunu anlamak için bile tecrübe edemezler. Bir çok meselenin idraki ise tecrübeye bağlıdır, sıfır tecrübe ile idrak edebilmenin imkansız olduğu hususlar vardır. İzah edilmiş olması başka, idrak edebilme imkan ve mahareti başka bir konudur. Haramların idrak edilememesi, izah edilmediğinden değil, tecrübe edilememesinden (ve başka sebeplerden) kaynaklanmaktadır. Okumaya devam et

Share Button

İSLAMCILIK MESELESİ-1-GİRİŞ

İSLAMCILIK MESELESİ-1-GİRİŞ
Son İslam (Osmanlı) medeniyetinin yıkılmasıyla birlikte İslam’ın dünya görüşü arayışı başladı. Osmanlının son dönemlerinde başlayan bu arayış, Osmanlının “nasıl kurtulacağı” sorusu ekseninde dolaştığı için, konjonktürel aksaklıklara sahipti. Cumhuriyet ile birlikte mesele yeniden ele alınırken, topyekun bir dünya görüşü arayışı haline geldi, gelmeye çalıştı. Cumhuriyet döneminde, siyasi rejimin dini “vicdanlara” hapsetme operasyonunun ağır etkisiyle topalladığı ayrı bir vaka olarak karşımıza çıktı.
Osmanlı-İslam medeniyeti yıkılırken, öncesinde ve sonrasında ağır bir kültürel yozlaşma yaşandı. İslam, enkaz halindeki medeniyetin, sosyal ve siyasal tortuları ile zapt altına alınmıştı. Fikir ve ilim adamlarının Cumhuriyet döneminde sebepli-sebepsiz katledilmeleri ile birlikte İslami alametler, halkın, Osmanlı medeniyet enkazından devraldığı tortularla temsil edilme noktasına gelmişti. On dört asırlık tarihinde İslam, hiç bu kadar seviyesiz bir idrak dönemi yaşamamış, bu kadar tortulaşmamış, bu kadar halkın geleneğine teslim olmamıştı.
Cumhuriyetin ilk zamanlarında elde kalan bir avuç fikir ve ilim adamı, bazen konjonktürel ihtiyaçlar içinde kıvranmış bazen zamanüstü (tüm zamanlara şamil) İslami dünya görüşü arayışını devam ettirmiş, her durumda da Müslümanları mevcut baskıcı, zalim, diktatoryal siyasi rejimin kıyıcı etkisinden kurtarmak telaşına düşmüşlerdi. Yaptıkları doğruydu, içinde yaşadıkları dönem o kadar lanetli bir zaman dilimiydi ki, üç-beş Müslümanın imanını kurtarmak bile “büyük iş” cümlesindendi. O cehennemi konjonktürde yaptıklarıyla hatırlanmaları gerekir, yapmadıklarıyla tenkit edilmeleri değil. Okumaya devam et

Share Button

HAKİKAT VE GERÇEK

HAKİKAT VE GERÇEK
Kulak belli bir ses aralığını duyuyor, göz belli bir mesafeyi görüyor, insan belli bir aralıktaki acıları hissediyor, akıl belli bir aralıktaki varlık ve vakaları anlıyor. Her şeyde bir parantez var. İnsan için hazırlanmış bir parantez… Hayat bu parantezlerde meydana geliyor ve yaşanabiliyor. İşte “gerçek” dediğimiz şey tam olarak bu. Hakikat ise, parantezin dışında… Hakikat, insan ve hayat parantezine sığmıyor, sıkıştırılamıyor.
Parantez bazen zıt kutuplardan meydana gelir. Zıt kutupların birbirini itmesi veya çekmesi neticesinde oluşan muvazene, bir alan oluşturuyor, bu, insanın “hayat alanıdır”. Parantez bazen çift kutuplardan meydana gelir. Çift kutuplulukta her unsur varlığını diğeriyle terkip ederek gerçekleştirir. Bu durumda hayat, “birliğe” veya “terkibe” ihtiyaç duyar. Kadın ve erkek misalinde olduğu gibi…
*
Hakikat, zıddı olmayan varlıktır. Varlığını zıddına veya çiftine (eşine) borçlu olmayan yani zıddı ve eşi ile kaim olmayan varlık… Gerçek ise zıddı veya eşi olan ve varlığını zıddına veya eşine borçlu olan varlıktır. “Mutlak varlık”, aynı zamanda mutlak ihata edicidir. Mutlak ihata edici olanın zıddı veya çiftinin olması muhal…
Kur’an-ı Kerim, zıddı olmayan, zıddı teşkil ve inşa edilemeyen hakikattir. Beşeri düşüncelerin her biri veya toplamı, Kur’an-ı Kerim’in zıddı değildir. İnsanlık, Kur’an-ı Kerim’in zıddını oluşturamaz. Zıddını oluşturamazlarsa O’ndan bağımsızlaşamazlar. Ürettikleri her düşünce O’nun çerçevesindedir, yaptıkları her iş O’nun tatbikatına dairdir. Küçük günahlardan büyük günahlara kadar hepsi bu çerçeveye dahildir. Sevaplar, emir, teklif ve tavsiyelerin tezahürü, günahlar ise, nehiylerin tezahürüdür. Tüm varlığın sahibi Allah, tüm varlık ve hadiselerin izahı ise O’nun kelamında mahfuz. Dikkat… İzah… İzah başka şey, emir veya nehiy başka şey… Her şeyin izahı Kur’an-ı Mübin’de… Müspet ve menfi… Faydalı ve zararlı… Güzel ve çirkin… Doğru ve yanlış… İyi ve kötü… Her şey, zıddı veya eşiyle beraber O’nda izah edilmiş halde. İzah edilmiş olması, emir veya tavsiye edildiği manasına gelmez. Nehyetmek için de izah gerekir.
Tüm insanlığın ürettiği her şey, doğrusu yanlışı ile iyisi kötüsü ile güzeli çirkini ile faydalısı zararlısı ile müspeti ve menfisi ile izahını Kur’an-ı Kerim’de bulur. Bu sebeple tüm insanlık Kur’an-ı Kerim’i şerh eder. Müslümanlar Kur’an-ı Kerim’e riayet ettiklerinde onda mevcut olan doğru, güzel, iyi ve faydalı olanı tecrübe ederler. Kafirler Kur’an-ı Kerim’e riayet etmedikleri için onda izah edilen yanlış, çirkin, kötü ve zararlı olanı tecrübe ederler. Müslümanlar, nehiyleri tecrübe edemeyecekleri için anlamakta zorlanabilirler. Kafirler, Kur’an-ı Kerim’in nehiylerini tecrübe ederler. Böylece bilgi yekunu ortaya çıkar ve hikmet sarayı tamamlanır.
Allah ve O’nun kelamının zıddı yoktur. Zıddı olmadığı için zatını idrak, beyanını “mutlak idrak” mümkün değildir. O’ndan bağımsızlaşmak muhaldir. O’nun kelamından da bağımsızlaşmak muhaldir. O’nun ihata ediciliği de mutlaktır. Mutlak varlıktan sadır olan mutlaktır. Hakikatten sadır olan hakikattir.
Hakikat, insanın yaşaması için gereken, aynı zamanda da mahkum olduğu “hayat alanına” sığmaz. İnsan, ruhi-kalbi mecradan kendine bir geçit bulamazsa, hakikate vasıl olamaz. Hayat alanı dediğimiz parantezi ne kadar geniş (veya hacimli) tutarsa tutsun, mahduttur. Akla düşen pay, mahdut alanda hakikatin aranmayacağını anlamaktır. Ve akla düşen vazife, kendinin dışında bir “geçit” olduğunu kabul etmektir. Aksi halde, kendisi, gerçeklikle (bahsini ettiğimiz parantezle) ihata edildiği için sahibini de (insanı da) o gerçeklikte mahpus, mahsur, meyus bırakır.
İşin kötüsü akıl gerçeklik parantezinden çıkmaya pek meyilli değil. Zira kendi tabiatı, gerçeklik parantezine daha yakındır. İnsan, kendi ruhuna ulaşamazsa, aklının sınırlarında debelenir durur. Aklı, akılla aşmak yollardan biridir ama zor olanıdır. Aklı, ruh ve kalb ile aşmak ise daha kolaydır. Ne var ki ruha ulaşmak zor… Her iki halde de aklımızın parantezinde sıkışmış durumdayız.
Akıl gerçekliğin, ruh ise hakikatin temsilcisidir. Her ikisi de insanda mevcut. Birini tercih mi etmeliyiz? Hayır… Zira hayatı yaşamak akılla mümkün, hakikate vasıl olmak ruh ile… Maharet ve marifet, ikisi arasındaki muvazeneyi kurmak ama tam kıvamında kurmaktır.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

HAKİKATİN FİKRİ SEYR-U SÜLUKU

HAKİKATİN FİKRİ SEYR-Ü SÜLUKU
Hakikat, her insana ve her bakışa (usule) farklı görünür, her safha ve her mertebede farklı tecelli eder, her mecra ve her güzergâhta farklı akar. Fakat hakikat “gerçek” gibi çok değildir, tektir. Çünkü “hakikat” tevhidin mevzuu, “gerçek” ise kesretin mevzuudur.
İnsanın iç âleminde iki temel mecra var. Ruhi-kalbi mecra ve zihni-akli mecra… Bahsimiz, zihni-akli mecradır.
Zihni-akli mecradaki hakikat seyrinin istikameti tek, güzergahı çifttir. İstikamet vahdettir ve tektir. Güzergah ise, yukarıya doğru inşa ve terkip, aşağıya doğru idrak ve tahlildir.
Zihni-akli mecranın istikameti vahdettir. Müntehası da vahdettir. Tevhit, ruhi-kalbi mecranın istikametidir. Akıl, tevhide değil ancak vahdete ulaşabilir. Çünkü vahdet, kesretin terkibi ile vücut bulmuştur ve vahdet tahlil edilerek kesrete ulaşılabilir. Akıl, tahlil ve terkip edemediğini ihata edemez ve anlayamaz. Tevhid, bir değil, tektir. Tek, bölünmez, toplanmaz, çarpılmaz, çıkarılmaz. Yani tahlil ve terkibe konu olmaz.
*
Varlık ve hayatın ortasında bulunuyoruz. Ne bidayetini yaşadık ne de nihayetini yaşayacağız. Ne kainatın merkezindeyiz ne de kenarında… Ne merkezine ulaşabileceğiz ne de ufkuna… Bu durum, varlığı ve hayatı anlamayı fevkalade zorlaştırıyor. Ortasında olmamızdan dolayıdır ki, hakikat seyrinin iki güzergahı var. Biri merkeze diğeri ufka doğru, biri bidayetine diğeri nihayetine doğru… Biri külli vahdete diğeri cüz’i vahdete doğru…
Hiçbir varlık, bidayetine veya nihayetine ulaşmadan anlaşılamaz. Nasıl var olduğunu (yani bidayetini) ve nasıl yok olacağını (yani nihayetini) bilmeden ve anlamadan varlığı anlamak nasıl mümkün olacak ki? Doğumunu bilmeden, ölümünü görmeden anlama iddiasında bulunmak, gevezelikten ibaret değil mi? Kainatın varoluşunu (yaratılışını) aklın bilme imkanı var mı? Akıl ile Allah’ın zatını (tevhidi) idrak etmek bu sebeple (ve daha sayısız sebeple) muhaldir.
*
İnşa ve terkip güzergahında, varlık, zihni evrende vücut bulur. Yeniden inşa ve terkip edilmesine ihtiyaç yoktur. Kainattaki her varlık çeşidinin diğerleriyle ve yekunuyla olan “inşa” ve “terkip” sırrına nüfuz etmek kafidir. Fakat zihni-akli mecrada varlık yekununu anlamanın yolu, inşa ve terkip temrinleri yapmaktır. Her inşa ve terkip teşebbüsü, aynı zamanda bir varlık telakkisi (ontoloji) tecrübesidir. Ne var ki kainatın (varlık yekununun) ne kadarı insanın zihni evrenine intikal edebilir ki? Akıl nereye kadar giderse gitsin, varlık yekununun bir parçasına ulaşabilir. Ulaştıklarıyla bir “varlık telakkisi” kurar. İnsanın hakikat ile arasındaki mesafe, sahip olduğu varlık telakkisi ile varlık yekununun aslına olan mesafenin sonsuz katıdır.
Bu kadar uzak mesafedeysek neden uğraşıyoruz? Bu mesafe asla ulaşamayacağımız manasına gelmez mi? Hem evet hem de hayır. Evet kısmı bizim hakikate uzaklığımızdandır. Hayır kısmı ise, Allah’ın bize, bizim kendimize olan yakınlığımızdan daha yakın olmasıdır. Bu sebeple çalışmakla olmaz, olsa olsa lütuf ile olur. Öyleyse çalışmak neden? Lütufa mazhar olmak için…
İnşa ve terkip güzergahının müntehası, hakikatin vahdetteki tecelline ulaştırır. Hayatın ve varlığın ortasından bakan göz “büyük terkibi” görmezse, varlık parçalarında kaybolur. Varlık yekununu (büyük terkibi) görmeyen göz için, “parça bütünün habercisi” değildir. Parçanın tüm kıymeti ise bütünün habercisi olmasındadır. Parçada bütünü göremeyen veya parçadan bütüne sıçrayamayan göz (idrak), kesrette boğulur. Kesrette boğulana adam mı denir?
Hakikatin kainat çapındaki vahdetini (terkibini) seyredemeyen ve kesrette boğulan idrak, şirkten nasıl kurtulur?
Aklın müntehası, vahdettir, akıl ile tevhide ulaşılmaz. Akıl ile tevhidden bahsedenler, farkında olsunlar veya olmasınlar vahdetten bahsediyorlar. Vahdeti tevhid yerine ikame etmek, haşyet duygusundan mahrum “küçük hacimli akılların” hususiyetidir. Vahdet bahsinde akla ihtiyacımız yok mu? Elbette var. Tevhidin lüzumlu olduğunu ve tevhidin “ne olmadığını” akıl anlayabilir. Tevhid bahsinde akla olan ihtiyacımız bu çerçevededir. Aklın bu vazifesini yerine getirmesi, şirke düşme tehlikesini bertaraf eder.
*
İnşa ve terkibin müntehasında, yaratma fiilinin çapı müşahede edilir. İdrak ve tahlil güzergahının müntehasında ise yaratma fiilinin “ne olduğuna” yaklaşılır. Yaratma fiilinin ihtişamına (çapına) ve “ne olduğu hususuna” birazcık nüfuz etmeden, en azından onu “sezer gibi” olmadan, ne uluhiyet ne de ubudiyet bahisleri anlaşılır. Dolayısıyla ne hakikat (tevhid) ne de vahdet fark edilir. İdrakin serhattında seyahat etmeyenler hakikat (tevhid) meselesini siyasi kavgalarda arıyorlar. Oysa siyaset vahdetin tecelli sahalarından biridir, tevhidin değil… Akla konu her şey, mesela kainat ve içindekiler vahdetin mevzuudur. Dünyaya kadar indiğinizde artık sadece vahdetten bahsedebilirsiniz. Özellikle hayata ait her mesele, vahdet bahsine dairdir. Tevhid, içtimai gerçekliklerle ulaşılabilir bir mertebe değil ancak ferdi “varoluşlarla” müşahede edilebilir. Bu sebeple tevhid, ruhi-kalbi mecranın konusudur.
*
Zihni-akli mecra ile ancak hakikatin vahdetteki tecellisine ulaşılabilir. Tevhit ise hakikatin ta kendisidir. Zihni-akli mecra ile ancak tevhidin “ağyarına mani” olunabilir, kendisine vasıl olmak ise muhal… Tevhide vasıl olmak, ruhi-kalbi mecranın inhisarındadır.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

KELİMESİZ İDRAK O’NA BAHŞEDİLMİŞTİR

Suret, mananın tecellisine vasıta fakat idrakine de mani. Mananın saf haliyle intikali mümkün olsaydı ve lisan hapishanesinde mahkum olmasaydık, hakikatin idraki belki mümkün olacaktı. Fakat anlatmak ve anlamak için lisana ihtiyacımız var. Lisana ihtiyacımız var ya… Yanlış anlamaya ve yanlış anlatmaya mahkumuz.
Dil bahsini bilenler bilir, dil, hakikatin yükünü çekecek çapta bir vasıta değil. Arapça dahil, hiçbir dildeki mana havzası, hakikati ifade kudretine ulaşamaz. Hakikati dil ile keşfedebileceğimiz zannına sahip olduğumuzdan beri, gevezeliklerimize “hikmet” muamelesi yapıyoruz.
Dilden bahsediyoruz ya… Uslanmadık hala… Uslanamayız da… Çünkü dil, aklın malzemesidir, ruhun manivelası değil… Dil ile idrak eden akıl, ruh hakikate ulaşmak için dile ihtiyaç duymaz. Tamam da, biz ruha ulaşamıyoruz ki. Aklımızla nefsimizin parantezine sıkıştık kaldık.
Oysa…
Hakikatin sahibi, hakikati, hakikatin ilk muhatabına, mana olarak indirdi. O’nun kalbine, Kur’an-ı Kerim, mana olarak indi. İki Cihan Serveri (SAV) efendimiz hakikati, “saf mana” olarak idrak etti. Bu ne büyük imtiyazdır Allah’ım…
*
Kainatta hakikati saf haliyle taşıyabilecek bir varlık yok. Hakikat, saf haliyle herhangi bir varlığa inseydi, o varlığı, yokluğun da ötesinde bir noktaya savururdu. Hakikati aradığını iddia edenler, gerçekten gevezelik yapmıyorlarsa, ne dediklerinin farkında değiller. Muhal farz bulsalar, ne yapacaklarına dair bir fikirleri de yok. Bulamamış olmaları sanki daha hayırlı…
Fakat…
Hakikat orta yerde duruyor. Adı, Kur’an-ı Kerim…
Şimdi ne yapmalı? Apaçık bir hakikat olarak önümüzde duruyor. Nasıl davranmalı? Hakikat önümüzde duruyorken, ne yapılabilir ki? Hakikat varsa, başka neye ihtiyaç duyulabilir? Başka bir ihtiyaç içinde kıvranmak, elimizde tuttuğumuz hakikatten mahrum olmak değilse, nedir?
Öyleyse açmalı, okumalı, anlamalı ve yaşamalıyız. Değil mi?
Ne var ki insan, zalim, cahil ve nankör. Hakikat elindeyken bile zalim, cahil ve nankör. Hakikati iki parmağıyla kaldırabileceğini ve taşıyabileceğini vehmedecek kadar zalim, cahil ve nankör.
Hayatında (Risaletten önceki hayatı da dahil) hiçbir günah işlememiş olmasına rağmen Hz. Resul-i Ekrem (SAV) Efendimizin, kalbi kaç defa Cebrail (AS) tarafından zemzem ile yıkanmıştır. Sadece dünyada bulunmasından dolayı meydana gelebilecek masivadan temizlemek mi gerekmiştir, bilinmez. Fakat Risalet için öyle bir kalp hazırlanmıştır ki, izahı kabil değil. Risaletten sonra miraca davet edilmiş ve “huzura alınmıştır”. Pekâlâ, tüm bunlardan sonra ne haldedir? Vahiy geldiğinde ne haldedir? Vahiy, yani hakikat, insan için o kadar ağır bir manadır ki, vahiy geldiğindeki halini, vahiy katiplerinden ve diğer sahabelerden her Müslüman okumalıdır. Okumalıdır ki hakikatin ne kadar ağır ve kıymetli olduğu anlaşılsın.
Bütün bunlara rağmen, Kur’an-ı Kerim’in üstelik mealini, ayak ayak üstüne atarak okumaktan imtina etmeyenler, hiçbir haşyet duymamakta, müteessir olduklarına dair hiçbir alamet görülmemektedir. Ve… İddiaya bakın… Kur’an-ı Kerim yalnız başına kafi… İnsan dehşete düşüyor.
Kur’an-ı Kerim yalnız başına kafi diyenler nasıl bir iddiada bulunuyor? Sigarasını tellendirirken mealinden okuduğu vahyi, en azından Hz. Resul-i Ekrem (SAV) Efendimiz kadar anladığı iddiasında bulunuyor. O’na ihtiyaç duymamak, en az O’nun kadar anlamak iddiası değil midir? Kafaları taşla ezilesiceler… Bu ümmetin içinden böyle bir fırka da çıkar mıymış ALLAH’IM.
Hakikati, kaynağından en mütekamil haliyle anlamış olanın beyan ve fiili olan Hadis-i Şerif ve Sünnet-i Seniyye, İslam’ı anlatmakta (haşa) aciz ve nakıs ise, Kur’an-ı Kerim’i yeryüzündeki herhangi bir insanın (gelmiş geçmiş en büyük deha bile olsa) anlaması asla mümkün değil. Sadece Kur’an-ı Kerim kafi diyenlerin nasıl bir iddiada bulunduğu anlaşılıyor mu? Bu ahmaklar, insanlık tarihinin en sefih ve sefil güruhudur. Bırakın Kur’an-ı Kerim’i anlamayı, daha İslam’ın elif-basını anlamamışlardır.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button