TEŞKİLAT VE HAYAT

TEŞKİLAT VE HAYAT

Hayatı inşa etmek için ihtiyaç duyduğumuz unsurlar; fikir, kuvvet, teşkilattır. Fikir, özet olarak yeni bir hayat anlayışını ihtiva eden mana; kuvvet, yeni hayat anlayışını, hayatın içinde ikame etmek için gereken güç; teşkilat ise bunları yapacak maniveladır. Teşkilat, kendini fikre bağlayan, fikrin kuvvetini imal ve temin eden, onu hayatın ortasına diken manivela vazifesi görür.
Teşkilat sadece tatbikat vazifesini görmez, ihtiyaç hasıl olduğunda fikri imal, kuvveti temin ve bunları harmanlayarak hayata vaziyet eder. Teşkilatı bir noktada mevzilendirmek ve orada hapsetmek doğru olmaz. Sadece tatbikatı gerçekleştirecek “kol” vazifesi vermek teşkilatı anlamamak olur. Okumaya devam et

Share Button

“Ölüm bir ikramdır, Allah’ın”

“Ölüm bir ikramdır, Allah’ın”

Ölümün güzel bir ağırlanma olduğunu Efendimiz s.a.v.’in hadisinden öğrendim: “Meyyit (ölümü tatmış kişi), bedenini kimin yıkadığını, kimin kefenlediğini, namazını kimlerin kıldığını, ardından kimlerin geldiğini, lahde kimlerin indirdiğini ve kimlerin telkin verdiğini bilir.”

Bundandır ki mağaramda, yâni tenha odamda her gece en çok zikrettiğim söz, “Ölüm bir ikramdır, Allah’ın.”

“ÖLÜM, MÜSLÜMANA HEDİYEDİR”
Okumaya devam et

Share Button

HAYAT YAVAŞTI YAVAŞ YAŞARDIK ESKİDEN

Hayat yavaştı, yavaş yaşardık eskiden

Hayat yavaştı yavaş yaşardık modern olmadan önce. Hız nedir bilmezdik. Yavaş yaşandığı için dünya eskiden güzeldi. Hızlı yaşandığı için modern dünya çirkin ve gürültülü.

Yavaş yaşamalıydı Müslüman. Dinimiz emrettiği için ceddimiz yavaş yaşardı. Çünkü yavaş hayat Müslümanca hayattı. Gün doğumundan gün batımına kadar Allah’ın her gününü yavaş yaşadıkları için âsûde ve huzurlu olurlardı.

Yunus Emre yetmiş iki millete bir göz ile bakmayı, gönüller yapan dervişliğini yavaşlığın dergâhında kazandı.

Hacı Bayram-ı Veli yavaş hayatın huzur ü sükûn ikliminde yetiştirdi müridlerini.

Mimar Sinan yavaş yaşadığı için hayâl ve tasavvur etti yavaşlığın ve sükûnetin muhteşem eserlerini…

YAVAŞ YAVAŞ ÖLMEK İSTİYORUZ
Okumaya devam et

Share Button

ZEKA ŞAHSİYET HAYAT (GÜNÜN KİTABI)

ZEKA ŞAHSİYET HAYAT
Zeka insanın mizacı içinde en müessir hususiyetlerden biridir. Kişiliği doğrudan etkiler, özellikle de yüksek zekalarda ve dehalarda kişiliğin nirengi noktası haline gelir. Öyle ki sahibini (insanı) ve onun hayatını peşine takar, sürükler, çok zaman da sürüm sürüm süründürür.
Marifet, “şahsiyet” inşasındadır, yüksek zekalar için şahsiyet inşasında en zorlu meselelerden birisi de, zekayı yerli yerine oturtmak, orada tutmaktır. Yüksek zeka aklın (akl-ı selimin değil) hakimiyeti altına girmeyeceği için aklı da peşinden sürükler. Bu sebeple yüksek zekalarda ve dehalarda “şahsiyet” terkibi gerçekleşmez, dağınık bir zihni altyapı, kaotik bir hayat, zikzaklı istikamet kaçınılmaz olur. Batı kültür evreninde özellikle filozofların kahir ekseriyeti böyledir.
Zeka, tabiatı gereği akıl gibi istikamet sahibi değildir, onun bir istikamete yönlendirilmesi, o istikamette yönetilmesi gerekir. İslam, bu meseleyi, ahlak ve akl-ı selim ile halletmiştir. Ahlak ve akl-ı selim, zekayı “çerçeveye” alır ve ona bir istikamet kazandırır. Böylece akl-ı selim, zekanın hamle ve keşiflerinden azami derecede faydalanan enfüsi merkezdir.

20141107_163503
_______________________________
Kitapların fiyatı 13.00 TL
Toptan (en az 10 adet) fiyatı 8.00 TL
Talep için müracaat NURİ YILDIZ
Telefon: 0530 696 93 04
E-mail: hacinuriyildiz@hotmail.com
__________________
NOT: Sipariş vereceklerin; 1-İsim ve Soyisim, 2-Adres , 3-Telefon, 4-TC numarası (fatura için) bilgilerini, Nuri Yıldız’ın e-mailine göndererek telefonla bilgi vermeleri rica olunur.
__________________
Banka Hesap Numarası:
Halk bankası K.Maraş merkez şubesi
TR 61 0001 2009 4720 0001 0304 75
________________________________
Basılan kitaplar
1-İslam Medeniyet Tasavvuru-1-Terkip ve Tefekkür
2-İslam Medeniyet Tasavvuru-2-İnşa Muhafaza Tecdit
3-İslam Medeniyet Tasavvuru-3-Şehir ve Medeniyet
Okumaya devam et

Share Button

İSLAM İRFANININ TEKNOLOJİSİ-3-TEKNOLOJİNİN PARADOKSLARI

İSLAM İRFANININ TEKNOLOJİSİ-3-TEKNOLOJİNİN PARADOKSLARI

Teknoloji çok hızlı gelişiyor. Tasavvur ve imalat hızı, değerlendirmeye bile fırsat vermeyecek kadar yüksek, öyle ki bidayetindeki maksat bile unutuldu. İnsanlık teknolojiye neden yönelmişti, teknolojiye olan ihtiyaç ne kadardı? Teknoloji, temelindeki maksattan bağımsızlaştı ve kendi başına bir vakıa haline geldi, böyle olunca hiçbir ölçü tanımaz, hiçbir tahdit kabul etmez oldu ve sadece “mümkün olan yapılmalıdır” yaklaşımına mahkum oldu.

Mesele sadece ahlakilik sınırıyla ilgili değil, aynı zamanda “ihtiyaç gayesi” de kayboldu. Önce ihtiyaç sonra teknoloji silsilesi caridir, hayatın tabiatı ve sıhhati bunu gerektirir. Bidayetinde de böyleydi, teknoloji ihtiyacı takip ederdi. Teknoloji önce ahlaktan sonra da ihtiyaçtan bağımsız hale geldi.
Okumaya devam et

Share Button

İSLAM İRFANININ TEKNOLOJİSİ-2-BATININ TEKNOLOJİ ANLAYIŞI

İSLAM İRFANININ TEKNOLOJİSİ-2-BATININ TEKNOLOJİ ANLAYIŞI

Batının teknoloji anlayışı, tek bir esasa istinat eder; “Mümkün olan yapılmalıdır”… “Mümkün olan yapılmalıdır” anlayışı, ahlaktan tamamen bağımsızlaşmaktır, teknolojiyi de ahlaktan mutlak anlamda müstakil kılmaktır.

“İmkan alanı”, imtihan sahasıdır. Mümkün olanın yapılması, imtihanın reddidir. İmtihan, İslami manada “istikamet” demektir, istikameti işaretler. İnsani manada ise, insan ile sureta insan veya hayvan arasındaki sınırı tayin eder. Hiçbir bilgi telakkisi, “doğru-yanlış”, “güzel-çirkin”, “iyi-kötü” mikyaslarından azade değildir. Ortaya koyduğu mikyasların isabet edip etmemesi ayrı bir meseledir ama bu mikyasların varlığı zarurettir. İnsan olmak, bir ölçü manzumesine tabi olmaktır. “Mümkün olan yapılmalıdır” yaklaşımı, epistemolojik (bilgi telakkisi) tefessühtür.
Okumaya devam et

Share Button

FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-5-FİKİR KABIZLIĞI

FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-5-FİKİR KABIZLIĞI

Fethullah Gülen bir konuda çok mahir, fikir ile dil ve üslubu öyle bir harmanlamış ki, birbirinden tefrik etmek fevkalade zor. Zaten tabiatı gereği fikir ile dil ve üslup birbirine nüfuz etmiş halde bulunur ve zaten tabiatı gereği bunların birbirinden tefriki zordur. Bu sebeple bazı fikir ve ilim adamları hak etmedikleri şöhrete sahip olmuşlardır. Fethullah Gülen, meselenin tabiatındaki zorluğu iyice girifleştirmiş, dil ve üslubunun içinde fikri arayıp bulmayı çetin bir mesele haline getirmiştir.

İslam’ın on dört asırlık müktesebatından ulaşabildiklerini almış, onları kendi dil ve üslubuyla ifade etmiş, kadimden beri müzakere edilen meseleleri kendi fikriymiş gibi ifade etmiştir. Müktesebata vakıf olanların farkedip, hırsızlık (intihal) ile ithamından korunmak için sık sık nakil üslubuna müracaat etmiş, nakil yaptığını gizlememiş ama her konuyla ilgili kendi fikri varmış gibi davranmaktan da kaçınmamıştır. Oysa “Kalbin zümrüt tepeleri” isimli dört ciltlik kitapta, dört adet orijinal fikir yoktur. Çok büyük bir iddia gibi görünen bu beyan, müktesebata aşina olan ve dil ile üslubu muhtevadan ayırabilenlerce anlaşılabilecek bir özelliktir.
Okumaya devam et

Share Button

CEMAATİN PSİKOLOJİK KAOSU-4-CEMİYETTEN SOYUTLANMAK…

CEMAATİN PSİKOLOJİK KAOSU-4-CEMİYETTEN SOYUTLANMAK

“Normal ölçüsü” arayışı çok girift bir meseledir. Psikiyatrinin ve psikolojinin hala altından kalkamadığı, hala bir ölçü geliştiremediği bilinmeli. Psikiyatrinin “normal ölçüsüne” ihtiyacı hayati mahiyettedir, bu ölçü olmadan hastalarını teşhis ve tedavi edemez. Bu sebeple psikiyatrinin normal ölçüsü arayışından vazgeçmesi düşünülemez.

Psikiyatri ve psikolojinin bulamadığı ve geliştiremediği “normal ölçüsü”, kültürler tarafından tayin edilmeye çalışılmıştır. Her kültür evreni, kendi esaslarına ve hassasiyetlerine göre bir normal ölçüsü geliştirmiştir. Keza, kültürlerle birlikte hayat da bir normal ölçüsü ortaya koymaktadır.
Okumaya devam et

Share Button

Ömür Dediğin, Kulağınıza Okunan Ezanla Sala Arasıdır

Ömür Dediğin, Kulağımıza Okunan Ezanla Salâ Arasıdır

Ömür dediğin, “kulağımıza okunan ezanla salâ arasıdır.” Ezandan musalla taşına kadardır. Nefes aldığımız mühlettir. İki nefestir, ilki aldığımız, ikincisi verecek olduğumuz.
Ömür dediğin, uyumakla uyanmak arasıdır. Dünya gurbeti ile ahret arası imtihanımız, yani bir müddet gurbette kalmaktır. Ozanın dediği gibi, “İki kapılı bir handa gidilen” yolculuktur.
Okumaya devam et

Share Button

ŞEHİR VE MEDENİYET-3-ŞEHİR VE HAYAT

ŞEHİR VE MEDENİYET -3-ŞEHİR VE HAYAT
Hayat, varolmak, varlığını devam ettirmek, deveranını gerçekleştirmek için bir mekana ihtiyaç duyar. Yeryüzünün her tarafı, geniş manasıyla mekandır, hayat yeryüzünün aşağı yukarı büyük bir kesiminde mümkündür. İnsan, yeryüzüne doğduğu için mekan ihtiyacını karşılanmış halde bulur. Bu aldatıcı bir durumdur, hazır bulunan imkanın kıymeti bilinmediği için, insanlık uzun zaman boyunca mekana, çadır kurmak için ihtiyaç duymuştur.
Çadır kurmak, hayat ile mekan arasındaki irtibat ve münasebeti asgari seviyede tutmaktır. Mekan olmaksızın hayat olmayacağına göre, mekanlaşmayan hayat, bulunduğu mahalde misafirdir. Misafir hayat, derinleşemez, kökleşemez, kendine ait bir mizaç sahibi olabilir ama asla başka kültür havzalarına tesir edemez.
Hayat birçok şekilde yaşanabilir. “Yaşanmaya değer hayat” ise ancak şehirde bulunur. Meselenin düğümlendiği noktalardan birisi burasıdır, hayatı yaşamak ile yaşanmaya değer hayatı inşa etmek arasındaki insan, yaşanmaya değer hayatı tercih ettiğinde iki şeye ihtiyaç duyar; fikir ve mekan… Hayat, fikir ile mekan arasındaki cevelanın, deveranın, hareketin adıdır. Fikrin hayatı (yaşanmaya değer hayat) inşa edilmek istendiğinde, ilk ihtiyaç mekandır, mekan olmadan fikir işe yaramaz.
Hayatı serazat yaşamak ile nizami bir çerçevede yaşamak arasındaki fark, hayvani hayat ile medeni hayat arasındaki fark gibidir. Şehir, tabiatta yaşanabilecek serazat hayata karşı medeni bir hayat yaşamanın munzam altyapısıdır. Okumaya devam et

Share Button

ANLADIM Kİ, ASIL GERÇEK, ÖLÜM’MÜŞ; HAYAT DEĞİL

Anladım ki, asıl gerçek, ölüm’müş; hayat değil…

Bir yıl içinde üç dayım, dâr-ı bekâ’ya göçtü.

Önce büyük dayımı ‘kaybettik’. Büyük dayım (Ziya Duman) imamdı; iyi bir Müslümandı. Çocuklarını Müslümanca bir kaygıyla yetiştirmişti. Çocukları da dişlerini tırnaklarına takarak kendi çocuklarını yetiştirme, Müslümanca bir hayat kurma konusunda güzel bir çaba ortaya koymuşlardı.

İki hafta önce, ikinci büyük dayımı (Şükrü Duman) da ‘kaybettik’. O da Müslümanlar için nefes alıp vermişti. İstanbul’a yerleştiği 30 küsur yıl boyunca, evinde, etrafında, mahallesinde Müslümanca bir hayat kurmak için çırpınıp durmuştu. Mahallesinde iki caminin ve Kur’ân kursunun yapılmasında, -gece gündüz çalışarak- büyük rol oynamıştı.

İki dayım da, çocuklarla çocuk, büyüklerle büyük olmasını bilen insanlardı. İkisi de, komşularının, çevrelerinin sorunlarıyla yakından ilgilenirdi; o yüzden ikisi de etraflarında sevilir, sayılırdı.

ZEKİ DUMAN: HİZMETLERİ UNUTULMAYACAK SADE BİR İNSAN, SADE BİR DEKAN
Okumaya devam et

Share Button

ZEKA ŞAHSİYET HAYAT

İNSAN ZİHNİDünyadaki zeka ile ilgili literatür, tanımlama problemini dahi aşamamış haldedir. Zeka ile ilgili eski ve yeni anlayışlar çerçevesinde yürütülen tartışmalar her ikisinin de yanlış olduğu için neticeye varma imkanı bulunmamaktadır.

Zekanın akıl ile karıştırıldığı ve daha ileri seviyede ise istidatlarla karıştırıldığı her nasılsa anlaşılmamaktadır. İstidat alanları “çoklu zeka alanları” teorisiyle işgal edilmiş ve zekanın alanına taşınmıştır.

Aklın bazı fonksiyonlarının zeka özelliği olarak kabul edilmesinden dolayı zeka ile ilgili zengin bir literatür oluşmasına rağmen akıl ile ilgili nerdeyse sıfır literatür noktasında kalan bilim dünyası, vahim bir hatanın içinde debelenmektedir. Hayatın büyük bir kısmını akılla yaşayan insanlara akıl ile ilgili bir literatür sunamamak “akıllı insan” tarifinin dahi altyapısını oluşturmaya fırsat vermemiştir. Oysa “zeki insan” nitelemesinin, “akıllı insan” nitelemesiyle beraber kullanılabileceği ve biri olmadan diğerinin bir manasının bulunmayacağı bilinmeliydi. Okumaya devam et

Share Button

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-37-TEŞKİLATIN HAYATI İNŞA GÜCÜ

TEŞKİLATIN HAYATI İNŞA GÜCÜ
Hayatı inşa etmek için ihtiyaç duyduğumuz unsurlar; fikir, kuvvet, teşkilattır. Fikir, özet olarak yeni bir hayat anlayışını ihtiva eden öz, kuvvet, yeni hayat anlayışını, hayatın içinde ikame etmek için gereken güç, teşkilat ise bunları yapacak maniveladır. Teşkilat, kendini fikre bağlayan, fikrin kuvvetini imal ve temin eden, onu hayatın ortasına diken manivela vazifesi görür.
Teşkilat sadece tatbikat vazifesini görmez, ihtiyaç hasıl olduğunda fikri imal, kuvveti temin ve bunları harmanlayarak hayata vaziyet eder. Teşkilatı bir noktada mevzilendirmek ve orada hapsetmek doğru olmaz. Sadece tatbikatı gerçekleştirecek “kol” vazifesi vermek teşkilatı anlamamak olur.
Fikir, bir kişiden doğar, ehil insanlardan oluşan mecliste kıvamını ve kemalini bulur, belli sayıda mensubiyet oluşturduğunda teşkilatını kurar, belli bir kuvvet temin (veya imal) ettiğinde kendi hayatını inşa etmeye başlar. Teşkilatların temel problemlerinden birisi, “fikirsiz” kurulmasıdır, fikirsiz kurulan teşkilatlar hayata vaziyet etme maharetini kazanamaz. Maalesef kurulan teşkilatların kahir ekseriyeti fikirsizdir, iman ve ahlak saikiyle fakat fikirsiz şekilde kurulduklarından dolayı ancak yardım kuruluşları halinde varlıklarını sürdürebiliyorlar. Bu tür teşkilatların da bir boşluk doldurduğu vakadır, tenkidi ve reddi gerekmez ama teşkilattan kastedilen asıl mananın bu olmadığı anlaşılmalıdır. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-25-HAYAT TELAKKİSİ-7-

Muvazene (denge), varlığın, insanın ve hayatın varoluş denklemidir. Muvazenenin ve muvazene ihtiyacının en katı şekilde tezahür ettiği alan “varlık bahsi”, en açık şekilde zuhur ettiği alan “hayat bahsi”, en müphem olduğu alan ise “insan bahsi”dir. Mevzuumuz hayat bahsi…
Muvazene, nizamdır, muvazenesizlik keşmekeş… Nizam hayattır, kaos ise ölüm… Hayat, keşmekeşe (kaosa) tahammül edemez, muvazene bozulduğunda tabii olarak muvazeneye doğru akar, muvazeneyi arar, en küçük muvazene ihtimaline bile sarılır. Ne olursa olsun, muhakkak muvazeneyi bulur. Muvazene denkleminin iyi veya kötü olduğuna bakmadan onu arar. “İyi muvazene”, kaosta aranmaz, iyi muvazene, muvazeneden sonra aranır.
Hayat tabii haline bırakıldığında, arayacağı muvazenede “insani altyapı” derdine düşmez. En kötü muvazene, en iyi (ki böyle bir şey olmaz) keşmekeşten daha iyidir. Çünkü muvazene, hangi muhtevada olursa olsun, hangi denklemle kurulursa kurulsun, hayat demektir. Köle-efendi münasebetinde bile isyan yoksa bir muvazene kurulabilir ve hayat bu muvazene bile keşmekeşe tercih eder. Hayatın bu tabiatı, mesela diktatörlüklerin de bir müddet devam edebilmesini izah eder. Kaosun akabinde kurulan diktatörlüklere insanların tahammül etmeleri, hayatın diktatörlüğü bile kaosa tercih etmesindendir. Fakat muvazenenin ömrünü tayin eden, muhtevası ve denklem türüdür. Muhtevası ne kadar “insani” mahiyet taşıyorsa o nispette ömrü uzun olur, aksi durumlarda ise bir müddet sonra muvazene bozulur, çünkü hayat daha iyi bir muvazene aramaya başlar. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-24-HAYAT TELAKKİSİ-6-

Hayat, sıhhat ve kudret merkezinde deveran ediyor. İnsanın sıhhatli ve kudretli olduğu yaş aralığı, hayatın deveran havzasını oluşturuyor. Sıhhat ve kudret muhafaza edildiği takdirde hayat, yirmi ile altmış yaş aralığında gerçekleşiyor. Altta (sıfır ila yirmi yaş arası) ve üstte kalan (altmıştan sonrası) kısım, “hayat havzası” tarafından taşınıyor.
İnsanın sıhhatli ve kudretli olması, kendi meseleleriyle ilgilenebilmesinin yanında, başkalarının meseleleriyle de ilgilenebilme imkanına sahip olmasıdır. Bu imkan hayat parantezinde mevcuttur. Parantez içinde olan insanlar hayatın failidir, parantez dışında kalanlar ise parantez içindekilerin mesuliyet ve mükellefiyeti altındadır. Bu durum, hayatın tabiatındandır.
Hayatın tabiatından kaynaklanan bu hal, hayatın vahdetinin gerçekleştirilmesi gereken cihetlerinden biridir. Hayatın tabiatına bakarak, hayatı üçe taksim edip, her birini diğerinden müstakil hale getirmek, hayatı çözmek ve dağıtmaktır. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-23-HAYAT TELAKKİSİ-5-

İslam’ın hayat telakkisi, doğumla başlayıp, ölümle biten küçük bir paranteze sıkışmaz. Ölümden sonrası olduğu gibi doğumdan öncesi de var. Ölümden sonrası umumiyetle bilinir ve bahsi edilir ama doğumdan öncesine nedense dikkat edilmez.
İslam, hayatın hakikatini “ruhi hayat” olarak tespit ve teklif ettiği için, hayatın bidayeti ruhun yaratılmasıdır. Dolayısıyla “alem-i ervah”tan başlayan bir hayat anlayışına sahiptir. İslam’ın hayat anlayışı, bidayeti olan lakin nihayeti olmayan bir ufku ifade eder. Cennet ve cehennem hayatının ebediliği, ruhun ebediliği (bekası) ile kaim olduğuna göre, hayatın hakikatini “ruhi hayat” olarak tespit zarureti vardır. Öyleyse hayatın bidayetini de ruhun yaratılmasına, “alem-i ervaha” kadar götürmek bir mecburiyettir.
Toparlayıcı şekilde ifade etmek gerekirse, yukarıların yukarısından (alem-i ervahtan) başlayan hayat, aşağıların aşağısına (dünyaya) iner, buradaki seyrine göre de, aşağıların aşağısından daha aşağı olan cehenneme veya yukarıların yukarısından daha yukarı olan cennete gider. Hayatın grafiği budur, ya sürekli düşmeye devam eder veya düştükten (indirildikten) sonra tekrar yükselmeye başlar. Maksat, bidayeti ile nihayetini (en azından) denkleştirmektir. Dünyaya inmekle bedene (maddeye) bulaşan ve nefse vücut veren ruh, bunlardan arınarak bidayetindeki saflığa ulaştığında daire tamamlanmış ve maksat hasıl olmuş demektir. Veya diğer güzergahı izler ve daireyi tamamlayamadan doğrusal bir grafikle sürekli aşağıya doğru seyreder. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-22-HAYAT TELAKKİSİ-4-

Dünya görüşlerinin saf tefekkür ile hayat mecraları ve hayat havzaları açmaları imkansız mıdır? Ne kadar zor olduğu malum da, imkansız mıdır? Eğer imkansız ise, bu bahsin kapatılması gerekiyor, bu istikamette emek ve zaman israf etmemek gerekiyor. İmkansız değilse eğer, saf tefekkürün hayatta gerçekleştirilmesi manasına gelecek olan bu tür hamleler, insan haysiyetinin zirvesi kabul edilmelidir.
Mümkündür lakin hususi şartları var. Bu mesele aynı zamanda dünya görüşlerinin “kudret testi” olarak kabul edilmelidir. Gerçekten fevkalade zor olan ve hususi şartları bulunan bu iş, dünya görüşlerinin zirvelerini teşkil eder. Dünya görüşlerinin nazari ve tatbiki ufkunu (zirvesini) gösteren bu mesele dikkatle tetkik edilmelidir.
Dünya görüşlerinin birbiriyle mukayesesi, hacimleriyle yapılır. Hacimleri teşkil eden iki cihet ayrı ayrı mukayese konusudur. Genişliğine doğru ne kadar insan kitlesine tatbik edilebilir olduğu, derinliğine (yüksekliğine) doğru da, hangi zirveye çıkabileceği hususu, dünya görüşlerinin mukayesesinde net veriler sağlar. Mevzumuz derinlik yani zirve yani ufuk cihetidir. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-21-HAYAT TELAKKİSİ-3-

Dünya görüşlerinin (iradi mecraların) hayatın tabii mecraları ile münasebetleri, hayatı ne kadar anladıklarını gösterir. Başka bir ifadeyle hayat telakkilerinin ne kadar isabet kaydettiğinin delilidir.
Hayatın ana damarları tabii mecralardır, muharrik kuvveti ise fikir. “Yaşanmaya değer hayat”, fikir (irade) ile tabiatın mütekamil kıvamındadır. Tabii olan ile iradi olanın fevkalbeşer terkip kıvamını bulmak gerekir. Tabii mecralar hayatın altyapısıdır, bunların reddi veya inkarı veya imhası, hayatı inkıtaa uğratır, tökezletir, yokeder. Muhtevasına “düşünce” zerkedilmeyen tabii mecralar ise, hayvani havzalara dökülür. Tabii mecralar, imkan alanlarıdır, bu mecralarda sayısız “imkan” kaynaşır. Tabii mecraları reddederek, inkar ederek, yok sayarak, sadece “düşünceye” dayalı bir hayat kurma kudreti kimseye bahşedilmemiştir. Bu tür hedefler, küçük guruplar halinde, suni hayat havzaları şeklinde muvakkaten gerçekleştirilebilir, bu tür misallere bakarak hayatı anlamaya çalışmak, hayat hakkında fikir üretmek, hayalperestliktir, ütopya peşinde koşmaktır. Yani Paris komününden sosyalist bir toplum ve hayat çıkmaz.
*
Hayatın tabii mecralarına savaş açan, hayat telakkisini bu şekilde oluşturan hiçbir dünya görüşü hayat tarafından teyit edilmez, desteklenmez, varoluş hakkı ve imkanı tanınmaz. İdealist olan, fikrin hayatını inşa etmektir, bu doğru, ne var ki, hayata rağmen hayat inşa edilmez, daim kılınamaz. Hiç kimse ve hiçbir düşünce, hayatın tabiatına rağmen varolamaz, hayatın tabiatı dışında bir hayat inşa edemez. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-20-HAYAT TELAKKİSİ-2-

Hayatın tabii mecraları var. Kendi haline bırakılan hayat, mutlaka birçok mecra açar, o mecraların döküleceği irili ufaklı birçok havza oluşturur. Tabii mecralar ve havzalar, nispi bir nizam da oluşturur. Hayat, meşru ve gayrimeşru tüm müdahalelerden (muhal farz) uzak tutulabilse, sayısız münasebet, müessese, mecra, havza oluşturma iktidarındadır, dolayısıyla varlığını devam ettirebilme kudretindedir.
Hayatın kaynağı, insan tabiatıdır. Bu sebeple hayatın tabiatını insan tabiatından takip etmek kabildir. Ancak hayatın tabiatı, ferdin mizaç (tabiat) hususiyetlerinden ibaret değildir. Hayat, içinde bulunan insan sayısınca ferdi mizaç haritaları ve ferdi gerçekliklerden teşekkül eder. Hayat, ya bir cemiyet terkibi veya bir topluluk halitası olarak meydana gelir. Her iki durumda da, hiçbir ferdi mizaç haritası, cemiyete ve hayata “olduğu gibi” yansıyamaz. Hayat, ferdi mizaç hususiyetlerini törpüler, dengeler ve kendi ortalamasına uydurarak bünyesine alır.
Hayatın içine aldığı ferdi gerçeklikler, hayat toplamını oluşturacak şekilde eğilip bükülür. Bir cemiyette hiçbir eğitim olmasa bile, ferdi gerçekliklerin birbiriyle çatışması, her insanda bir eğitim ve eğilim oluşturur. İnsanlar aslında kendilerinin peşinde koşarlar fakat hayat bu koşuyu eğer büker ve kendine çevirir. İnsanlar ihtiyaçlarının peşinde koşarlar ama kendi ihtiyaçlarından önce hayatın ihtiyaçlarını karşılarlar. Çünkü hayat, kendini tamamlamadan hiçbir şeyi tamamlamaz, kendi ihtiyacını karşılamadan kimsenin ihtiyacını karşılamaz, kendi ihtiyacını karşılamaya katkıda bulunmayanın ihtiyacını da karşılamaz. Pek az insan hayata bir şeyler kattığını farkeder, insanların kahir ekseriyeti hayattan bir şeyler aldığını zanneder. Oysa önce hayat alır, insanlar ise önce kendilerinin aldığını zanneder. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-19-HAYAT TELAKKİSİ-1-

Hayat, sayısız varlığın, sayısız vakıa ile birlikte kaynaştığı bir deveran halidir. Hayat da varlık gibi kesintisiz hareket halindedir. Çünkü kesintisiz bir ihtiyaç mevcuttur. İhtiyaçlar, zaman tarafından zapt altına alındığı için, devridir. Bir defa karşılandığında biten, bir daha zuhur etmeyen ihtiyaç yoktur. İhtiyacın devri (zamani) özelliği, mutlak tatmini imkansız kılar. Mutlak tatmini muhal olan ihtiyaçlar, varlığın özündeki nakısa gibi hayatı mütemadi harekete mahkum eder.
Mutlak tatminin olmaması müthiş bir zafiyet… Öncelikle zamanın hapishanesini gösteren bu zafiyet, zaman ile ilgili temel bir problemimiz olduğuna işarettir. Hayat bahsine her nasıl bakılırsa bakılsın, hikayenin özü zamanda düğümlenir. Nasıl ki varlık, gide gide “mekan” bahsinde tıkanırsa, hayat da zaman bahsinde tıkanır. Varlık ve hayat birbirinin mütemmim cüzü olduğuna göre, meselenin temeli zaman ve mekan bahislerinde kıvranır durur.
Sadece “zamani” ihtiyaçlarla tüketilen bir hayat, bedeni hayattır. Bedeni hayat, hayvani hayatın gelişmiş halidir ama o evrenin ufkunu aşamaz. Bedeni hayat, devri ihtiyaçların peşinde koşmaktan başka bir iş yaptırmaz.
İnsan, derununa gömülmüş (ruhta mahfuz) olarak “sonsuzluk duygusu” ile teçhiz edilmiştir. Derununda sonsuzluk duygusu olarak görülen bu temayül, ruhta mahfuz olan “sonsuzluk hali ve bilgisidir”. Mesele, sadece ve basit bir duygudan ibaret değil, aksine insandaki en sıhhatli ve muhkem bilgi merkezi olan ruhun sahip olduğu “temel bilgi” cinsindendir. Ruha ulaşamayan, onun perdelerini aralayamayanlar, derinliklerinden gelen “akışı” duygu zannetmekle malul bir akla sahiptir. Okumaya devam et

Share Button