NAKİBU’L EŞRAF-HARİCİYE NAİPLİĞİ-

NAKİBÜ’L EŞRAF-HARİCİYE NAİPLİĞİ

Nikabet Teşkilatı, İslam Ülkelerinin tamamında teşkilatlanabilir, Nakibü’l Eşrafın bu istikametteki iradesi hiçbir murakabeye tabi değildir. Teşkilatın, İslam ülkelerindeki hükümetlerin tavır ve davranışlarıyla alakalı olmak üzere, istediği büyüklükte ve çeşitlilikte şube açması mümkündür.

Nikabet Teşkilatının yurtdışı teşkilatlanmaları, en az iki niyabet üzerine bina edilir; hariciye niyabeti ve meşayıh niyabeti… Tüm hariciye teşkilatı, hariciye niyabeti tarafından idare edilir.

İttihad-ı İslam’ın siyasi veçhesinden Başyüce mesuldür, Başyüce’nin hariciyedeki vazife listesinin birinci sırasında İttihad-ı İslam vardır. Ümmetin vahdeti ise Nakibü’l Eşrafın mesuliyet listesindedir.
Okumaya devam et

Share Button

NAMAZ-4-NAMAZIN MEKANI VE İNSANIN HİLAFETİ

NAMAZ-4-NAMAZIN MEKANI VE İNSANIN HİLAFETİ

“Dünya mescid kılınmıştır”. Müthiş bir beyan, müthiş bir haber, müthiş bir ihsan, aynı zamanda müthiş bir mükellefiyet… Dünya, yaratıldıktan sonra en büyük şerefini, Cenab-ı Peygamber Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin dünyaya teşrifleriyle kazanmıştır. Çünkü O, miraca davet edilen, “huzura” kabul edilen, “huzur”daki sohbetten sonra tekrar dünyaya dönen “şahsiyet”tir. İnsanların ölmeden gidemediği ahirete, ölmeden giden, gidip de geri dönen Allah Azze ve Celle’nin Habibidir. Allah Azze ve Celle’nin Habibinin teşrifi, dünyanın kazanabileceği en büyük kıymettir. İşte bu kıymetten sonraki en büyük kıymet, “dünyanın bu ümmet için mescid kılınması” olmalıdır. Çünkü mescid, herhangi bir mekanın (arz parçasının) en itibarlı, en kıymetli, en şerefli halidir.

Dünya bu ümmete mescid kılınmıştır. Fiillerin ve hallerin en şereflisi, en kıymetlisi, en itibarlısı, en mukaddesi secdedir. Hiçbir insan fiili, Allah Azze ve Celle’yi, secdede olduğu gibi takdis edemez, hiçbir insan fiili, insanı, secdede olduğu kadar “kul” haline getiremez. Hiçbir insan fiili, nefsi bu kadar alçaltıp, ruhu bu kadar yüceltemez. Secde fiili ne kadar kıymetliyse, secde mahalli de (mescid de) o nispette kıymetlidir. Namaz müminin miracı olduğuna göre, miraç anı secde olsa gerektir.
Okumaya devam et

Share Button

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-14-RAŞİT HALİFELER

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-14-RAŞİT HALİFELER
Hikmet anlayışı ve arayışı bittiğinden beri İslami tefekkür tıkandı, tükendi. Hikmet arayışı bitince, tarih, hadiseler silsilesinden, fikir ise metnin lügat çözümünden ibaret hale geldi. Böylece fikrin muhtevasında, hadiselerin kader sırrında mahfuz manalarının keşfi tecessüsleri tahrik etmez oldu, ruhlar, keşif hamlesi gibi insan asaletinin asli unsurunu kaybetti. O kadar ki Asr-ı Saadet bile hadiseler silsilesi halinde okunmaya başlandı, sahabe-i kiramın hayatı ise tarihin bir döneminde yaşamış insan kalabalığının psikolojik tezahürleri olarak görüldü.
Hikmet anlayış ve arayışıyla raşit halifelere baktığımızda ne görürüz? Raşit halifelerin temayüz etmiş vasıflarının İslam’ın ana sütunlarını temsil ettiğini, hatta hilafet sırasının da Müslüman şahsiyetin terkip unsurlarının ehemmiyet sıralamasını gösterdiğini farkederiz.
Sadakat (ve rikkat), adalet (ve celadet), haya (ve ahlak), ilim (ve akıl)… Hz. Ebubekir (RA), Hz. Ömer (RA), Hz. Osman (RA), Hz. Ali (RA)…
Müslüman şahsiyetin terkibindeki ilk sütun sadakattir. Allah Azze ve Celle ile Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam Efendimize sadakat… Allah’a ve Resulüne sadakat, imanın ta kendisidir. Bu manada sadakat, imanın tefsiridir. Kişinin iman ettiği nasıl belli olur? Allah’a ve Resulüne sadakat ile… Sadakat (iman) yoksa adalet, ahlak, ilim yoktur, zaten bu halde izahı da yoktur. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM BİRLİĞİNİN TEMEL MÜESSESELERİ-2-HİLAFET-1-

İSLAM BİRLİĞİNİN TEMEL MÜESSESELERİ-2-HİLAFET-1-yayınlandı-
Tevhide tecrit ve tenzih ile ulaşmak kabildir. Namütenahi tenzih güzergahı, Allah Azze ve Celle’nin lütuf ve ihsanı dışında katedilmesi muhal bir mesafedir. Öyleyse Müslümanların tevhide ulaşma cehd ve gayreti yanında, dünyada, birlik ihtiyacını karşılayacak bir müessese gerekir. Tevhidden hemen sonra vahdet meselesini konuşuyor olmamızın temel sebebi bu değil midir? Vahdet bahsi, tevhid bahsine bitişiktir ve arasındaki münasebet zorlu sırlardan biridir.
Müslümanlar tevhidden bahsetmeden vahdetten bahsedemezler ama vahdetten bahsetmeden de tevhidden bahsedemezler. Vahdet, ikamesi, inşası, gerçekleştirilmesi mümkün olan bir menzilde bulunduğu için, kalbi-ruhi süreçlerinde tevhid ile meşgul oldukları kadar, zihni-akli süreçlerinde ve tatbikatta vahdet ile meşgul olmalıdırlar.
Aynı dine mensup olanlara ümmet diyorsak, ümmetin (ve tabii ki dinin) tek mümessili olmalıdır. Tevhid münhasıran Allah Azze ve Celle içindir, vahdet ise kainattaki her varlık ve vakıada müşahede edilebilen, hayatın her alanında inşa ve ikamesi mümkün olan bir kıymettir. Yeryüzünde vahdeti gerçekleştiremeyen Müslümanların, tevhid güzergahında mesafe aldıkları iddiası ham hayaldir. Vahdeti bozan unsurların olması, hatta vahdete kasteden gurup ve anlayışların bulunması mümkündür, aslolan, her Müslümanın kendi kalbi ve zihni evreninde, ruhi ve akli mecrasında vahdeti inşa etmesi, yeryüzünde de ikamesi için çalışmasıdır. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM BİRLİĞİNİN TEMEL MÜESSESELERİ-1-TAKDİM

İSLAM BİRLİĞİNİN TEMEL MÜESSESELERİ-1-TAKDİM
İslam Birliği konuşulmaya başlandı, artık zamanı yaklaştı. Bundan sonra mesele üzerinde tetkikler yapmak, imal-i fikirde bulunmak, müessese tasavvurları geliştirmek lazım. Bu günün dünyasında İslam Birliğinin nasıl kurulacağını, hangi temel müesseselere ihtiyaç duyduğunu, birliğe giden yolun, güzergahın, süreçlerin neler olduğunu düşünmemiz gerekiyor. Son iki asırda zaman zaman dillendirilen bu mefkure, şekillenmemiş, tertip edilmemiş, tanzimi yapılmamış, müesseseleri üzerinde konuşulmamış haldedir. Kısacası “ham haliyle” bekliyor, saf fikir olarak duruyor.
Milyonlarca kilometrekarelik coğrafyası, iki milyara yakın nüfusu ile dev bir hacim ifade eden ümmet, hangi çatı altına alınabilir, hangi müesseselerle idare edilebilir, hangi teşkilatlarla ihtiyaçları karşılanabilir? Birkaç soruda toplamaya çalıştığımız mesele aslında bitmez tükenmez bir ilmi ve fikri çabanın ve faaliyetin mevzuu… Bir kişinin, birkaç kişinin altından kalkabileceği cinsten bir çalışma sahası olmadığı muhakkak. Ne var ki gündeme getirmek için bir yerlerden başlamak, iptidai olsa da meseleyle ilgilenmek kabilinden kendimize “mevzuu” edindik.
*
İslam Birliği mefkuresi (hedefi) görünür tarafıyla “siyasi birliktir”. Bu sebeple İslam Birliği hedefine yönelen imal-i fikir çabaları, “siyasi nizam” teklif etmek mecburiyetindedir. Yirminci asırda siyasi nizam teklif eden çalışmalar, ümmetin birliği için ihtiyaç duyulan müesseseler değil, herhangi bir İslam Ülkesinde tatbik edilecek cinsten devlet nizamı mahiyetindedir. İslam Devleti üzerine yapılan zihni temrinler, ilmi ve fikri çabalar, tüm ümmeti ihata ve idare edecek, ihtiyaçlarını karşılayacak, meselelerini halledecek cinsten bir siyasi nizam fikrine ulaşmamıştır. Bunun makul ve anlaşılabilir sebepleri olduğu unutulmamalıdır. Dünyada bir tane bile İslam Devletinin olmadığı zamanlarda İslam Birliğinden bahsetmek tabii ki makul görünmüyordu, bu sebeple ilim ve fikir adamları, içinde yaşadıkları ülkeler için İslam Devlet Nizamı geliştirmeye uğraştılar. Bu gün İslam Birliğinden ve birliğin ihtiyacı olan müesseselerden bahsediyor olmamız, ferasetimizden değil, meselenin acil ihtiyaç listesine girecek kadar yakınlaşmasındandır. Basiretimizden kaynaklanmayan, beden gözüyle bile görülür hale gelen bu ihtiyaç, üzerinde çalışılması zaruret haline gelen bir mesele olmuştur. Okumaya devam et

Share Button

HİLAFET, DÖRT HALİFE ve DEVLET İDARESİ -E KİTAP-

DÖRTHALİFEHilafet ve dört halife mevzuu ile ilgili bu çalışma, radyo programının deşifre edilmiş halidir. Kaç ay sürdüğünü hatırlamadığımız uzun soluklu seri bir program… Programa başladığımızda ne kadar süreceğini bilmediğimiz, ortaya kitaplık çapta bir muhtevanın çıkacağını öngörmediğimiz bir çalışmaydı. Programın ortalarına doğru, ciddi bir çalışma yaptığımızı, güzel tespitlerin meydana geldiğini, kitaplık bir muhtevaya doğru gittiğini gördük. Program bittiğinde kayıtları istedik, üzülerek gördük ki, bazı programların kayıtları yok. Galiba beş veya altı program eksik… Okumaya devam et

Share Button

HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-47-HZ. HÜSEYİN(RA)-5-

Yezid bunu yapabilecek karakterde biri.

Yaptı zaten, o zaman da bunu söylemiş olabilir. Yezid o talimatı vermişse eğer, Vali o emre itaat etmiyor, bunu biliyoruz. Yezid’in öyle bir talimatı bulunmasa bile, vali adam olmasa, zapt altına alır. Öldürmese bile zapt altına alır, öyle bir şey yapmıyor. Vali böyle bir densizlik, dengesizlik yapsaydı muhtemelen facia Medine’de yaşanacaktı. Vali herhangi bir müdahalede bulunmuyor, Hz. Hüseyin de (RA) biat etmiyor, biat etmeyince aile efradıyla beraber Mekke’ye geçiyor.

Medine’den neden ayrılıyor?

Medine’de kendini emniyette hissetmiyor, burası çok önemli bir noktadır. Hz. Hüseyin’in (RA) Medine’de, Hz. Resulullah Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin yanı başında, onun bastığı topraklarda kendini emniyette hissetmemesi, işin ne kadar şirazesinden çıktığını gösteriyor. Ehl-i Beyt Medine’de yaşayamazsa nerede yaşar? Neticede Mekke’ye gidiyor. Okumaya devam et

Share Button

HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-46-HZ. HÜSEYİN(RA)-4-

Hz. Ömer’in (RA) bir sözü var, “ben yanıldığımda, yanlış yaptığımda, siz ne yaparsınız?” diye soruyor, sahabeler kılıçlarını çekerek “bununla doğrulturuz” diye cevap veriyor.

Hz. Ömer (RA), ömrünün sonuna kadar adaletsizlik yapmadığı için ona itiraz etmek, ona karşı isyan etmek gerekmemiştir.

Hz. Hüseyin (RA) bahsi bu nokta için çok önemlidir. İlk defa siyasi otoriteye meşru isyanın misalidir. Hz. Hüseyin (RA) birçok sebeple mühimdir ama bu nokta Müslümanların siyasi anlayışlarının merkezi mevzularından biridir. Hz. Hüseyin’in (RA) Yezid’e karşı harekete geçmesi, İslam Hukukunda mevcut olan “meşru isyan müessesesinin” daha önce hiç tatbik edilmemiş, tatbik edilmesi gerekmemiş, bu sebeple de şartlarının ne olduğu vuzuha kavuşmamış müessesenin ikame edilmesidir. Hz. Hüseyin’in (RA) kıyamı, meşru isyan müessesesinin tatbiki şartlarını tayin eden ilk içtihattır. Bu içtihadın telif ve imtiyaz sahibi de bizzat Hz. Hüseyin (RA) Efendimizdir.

Konunun bir de şu tarafı var, Hilafet Hz. Hüseyin (RA) Efendimizin hakkıdır, bu hakkı almak için kıyam etmiştir değil mi? Okumaya devam et

Share Button

HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-45-HZ. HÜSEYİN(RA)-3-

Ehl-i Beytin hilafete layık olması…

Güzel bir nokta, bu konu üzerinde durmamız gerekiyor. Ehl-i Beytin hilafete layık olup olmadığı ile ilgili bir tereddüt yok. Fakat “sadece Ehl-i Beyt hilafete layıktır, ümmette başka kimse hilafet şartlarına malik olamaz” demek, ümmete toptan hakarettir. Ümmetin içinde hilafete layık insanlar, az sayıda da olsa yetişmeyecekse, ortada ümmet yok demektir. Şia, ne kadar yanlış yaptığının farkına varmış, bu sebeple de Müslümanları “velayet altında bulunmaları gereken” yani “reşit olmayan” insanlar topluluğu olarak yaftalamıştır. İmamete “masuniyet” yüklediğinizde tabii olarak ümmetin de “reşit olmadığını” kabul etmek zorunda kalırsınız. Şia bir yanlışını savunmak isterken seri halde yanlış yapmaya başlamıştır.

Ehl-i Beyt halife olur, usulüne uygun şekilde seçilir ve olur. Fakat aynı dönemde ümmetin içinde hilafet şartlarını ve özelliklerini taşıyan birden çok insan olabilir, ümmet de bunlardan birini seçebilir, seçilen şahsiyet Ehl-i Beytten olmayabilir. Dikkat edin, dört halifenin tamamı da hilafet şartlarına sahiptir, hangisini seçerseniz seçin, doğru seçmiş olursunuz. Ümmet, Hz. Ali’yi (RA) değil de Hz. Ebubekir’i (RA) seçmiş olmakla yanlış yapmış değildir, Şia’nın ki saçmalamaktan ibarettir. Okumaya devam et

Share Button

HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-44-HZ. HÜSEYİN (RA)-2-

Hz. Hasan’ın şahadetinden sonra Hz. Hüseyin Muaviye’ye tabi oluyor mu?

Sorunun kaburgası doğru değil, zaten olmuş halde, Hz. Hasan’ın (RA) hilafeti devretmesine itaat ettiği için. Hz. Hasan’ın (RA) vefat etmesi, taahhüdünü ortadan kaldırır mı? Yezid meselesi ile karıştırmayın bu konuyu…

Hz. Muaviye hayattayken Hz. Hüseyin’in (RA) ona karşı bir kıyamı yoktur. Meselenin çığırından çıktığı nokta Hz. Muaviye’nin vefatı, Yezid’in saltanatı ihdas etmesidir.

Yezid bu anlamda babasından bir yetki devralıyor mu?

Yetki alıp almadığının bir önemi yok. Yeri geldi temas edelim, diyelim ki Hz. Muaviye Yezid’i kendi yerine tayin etmiş olsun. Bu ihtimalde bile önemi yok. Neden? Çünkü böyle bir yetkisi yok. Hz. Ebu Bekir’in Hz. Ömer’i tayin etmesi doğrudan tayindir. Hz. Ebu Bekir’in tayini ile babanın oğlu tayini konusu aynı değildir. Geriye doğru dönüp bakınca halifenin seçilme usulleri içinde selefin halefini seçmesi vakidir. Hz. Ömer, selefi tarafından tayin edilmiştir lakin biat (yani ümmetin seçim süreci) yine işlemiştir. Hz. Ebubekir’in (RA) Hz. Ömer’i (RA) tayin etmiş olmasından hareketle kimse “böyle bir usul var” diyerek, babadan oğula geçen sistemi yani saltanatı uygulayamaz. Okumaya devam et

Share Button

HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-43-HZ. HÜSEYİN (RA)-1-

Zalim ile mazlumun, asalet ile zilletin, şecaat ile ihanetin karşılaştığı meydan, Kerbela… Asırlardan beri yüreğimizin yandığı, kalbimizin titrediği, aklımızın çıldırdığı hadise… Duygularımızın bilendiği, hassasiyetlerimizin keskinleştiği, ruhumuzun teyakkuza geçtiği o meşum hadise… Kerbela’ya gelmeden önce, Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin bazen sırtına bindiği, namaz kılarken omuzlarına çıktığı, O’nun tarafından “gözümün nuru” diye taltif edildiği iki nur heykeli Hz. Hasan (RA) ile Hz. Hüseyin (RA) Efendilerimizin mizacı, ahlakı, şahsiyeti nasıldı?

Hz. Hasan (RA) ile Hz. Hüseyin (RA) bir mizacın iki yarısıdır. Hz. Hasan’ın (RA) göğsünden yukarısı Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimize benziyor, Hz. Hüseyin’in (RA) ise o kısmından aşağısı… İkisinin toplamı Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin “şemail-i şerifi”ni teşkil ediyor. Hz. Hasan (RA) ve Hz. Hüseyin (RA), sadece nesil olarak veya sadece fiziki özellikleri olarak Hz. Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimize varis değiller, aynı zamanda siret olarak da yani mizaç, ahlak, şahsiyet olarak da O’na varistirler. Lakin calib-i dikkatir ki bu veraset, tek tek değil, ikisinin birlikteliğinde tezahür ediyor, dikkat çekici değil mi? İkisinden birini tercih ettiğinizde “bütünü” kırıp döküyorsunuz, buraya dikkat… İkisi terkip edildiğinde, bir bütün oluşturduğunda, Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizi aksettirmek gibi bir hususiyetleri var. Ondan dolayı aslında ayrı ayrı iki insandan her ne kadar bahsediyorsak da O’na nispet bakımından tek insandan, her ikisini toplayıp tek insandan bahsediyoruz. O manada Hz. Hasan’daki (RA) munis tabiatın mukabili onun tamamlayıcı hususiyeti olan şecaat mizacı var Hz. Hüseyin’de (RA) vakidir. Okumaya devam et

Share Button

HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-42-HZ. ALİ(RA)-20-

Biz en iyisi konumuza dönelim. Dünya-ahiret dengesinin bozulması kaçınılmaz bir süreç miydi?

İsabet olur çünkü Şia, dahil olduğu her konuyu zehirliyor. Bir meseleyi doğru dürüst konuşamıyoruz. Evet, o süreç kaçınılmazdı zira Risalet nefesini daim kılmak insan kudretinin üzerindedir, onun için bizzat Risalet gerekir. Sahabe-i Kiram, o nefesin bizzat muhataplarıydı, canlı muhatapları… Bu sebeple cemiyette sahabe çoğunlukta olduğu sürece o nefes hayata hakim olmuştur lakin ikinci nesilden itibaren tabii olarak zayıflamaya başlamıştır.

Hz. Ali (RA) döneminde bu açıkça görülüyor, Hz. Muaviye’nin kumandasındaki ordu da kumanda dehaları da var üstelik, Amr Bin As gibi… Karşılaşan iki ordu da deha sahibi kumandanlar tarafından idare ediliyor, bu sebeple büyük bir savaş oluyor, her iki taraftan da büyük kayıplar veriliyor. Okumaya devam et

Share Button

HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-41-HZ. ALİ(RA)-19-

Ahiret-dünya dengesindeki aleyhe bozulma süreci bir mecburiyet miydi yoksa o dönemde yaşayan insanlarla ilgili bir süreç miydi? Başka bir ifadeyle; Muaviye Ebu Süfyan’ın oğludur. Ebu Süfyan Mekke’nin ulularından, Mekke fethedilene kadar müslüman olmamış, artık herkesin müslüman olduğu bir dönemde Müslüman olmuştu. Herkesin Müslüman olduğu bir ortamda, Ebu Süfyan’ın zoraki Müslüman olmasının etkileri oğlu Muaviye’de görülebilir mi?

Zor bir köprüden geçmeye çalışıyoruz, ince, dar ya da mayınlı tarlada işte yürümeye çalışıyoruz. Birkaç tespiti yapalım önce… Mekke’nin uluları çok küçük bir yapının eşrafıdır. Ne kadar ulu olursa olsun Mekke’den ibaret yani on bin nüfuslu bir şehrin uluları. Ama Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali zamanına geldiğimizde öyle bir coğrafyadan bahsediyoruz ki, bir ucu Yemen’de diğer ucu Türkistan’da, bir ucu Hindistan’da diğer ucu Fas’ta. Ürdün’de kral olacağınıza Osmanlı zamanında Mısır valisi olmayı tercih etmez misiniz? Daha büyük bir şan, şöhret, iktidar değil midir? O mana da Hz. Ali dönemine gelindiğinde Mekke’de o küçük yapının ululuğun özlemini çektiğini söylemek nasıl mümkün olabilir. Mekke’nin dışını bilmeyen Araplar, siyaset, hakimiyet, yönetim bakımından bilinen dünyanın yarısına sahip olmuşlardır. Bu ihtişam, Risalet’ten önce Arapların hayallerinde bile yoktur. Bahsini ettiğiniz türden bir şeyi hayal etmeleri mümkün mü? Hayat ve anlayış temelden değişmiştir, daha önceki zamanların Mekke’sini özler mi? Bu düşünceler çok net tarihi belgelere dayanmalıdır, aksi takdirde dillendirilmesi doğru değil. Bahsini ettiğiniz hadise ise belgeye dayandırılabilecek bir vaka değil zira ruhi süreçlere dair bir şeyden bahsediyorsunuz. Bu türden mantık silsilesi kurulmaya başlandığında yanlış noktalara gitmesi engellenemez.

Nerelere kadar gidebilir? Okumaya devam et

Share Button

HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-40-HZ. ALİ (RA)-18-

Sıffin savaşında Muaviye ile Hz. Ali taraftarları karşı karşıya geldiklerinde ahiret-dünya dengesi ne durumda, yani hangi taraf dünyayı hangi taraf ahireti hayatın ağırlık merkezi olarak görüyor?

Zor bir soru bu tabii. Ben toptancı anlayıştan korkmuşumdur her zaman. Şam kuvvetlerinin içinde herkesin dünyacı olduğunu söylemek ne mümkün… Öncelikle bir hadiseye işaret etmek gerekiyor, Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin irtihalinden sonra geçen her an, Risalet’in nefesinin uzaklaştığı görülüyor. Bunu en bariz şekilde teşhis edeceğimiz nokta, sahabe sayısının sürekli azalmasıdır. Risalet nefesi, tarihin en güzide cemiyet kadrosu olan sahabeye sirayet etmişti, sahabe sayısı azaldıkça o nefes de azalmaya yüz tutmuştur.

Hz. Ali (RA) dönemine geldiğinde o nefesi temsil eden Hz. Ali’dir değil mi? Çünkü Hz. Ali (RA) “Ehl-i Beyt”in babasıdır.

Şüphesiz… Fakat burada bir hususa dikkat çekmek istiyoruz, yeri geldiği için temas etmek mecburiyetindeyim. Hz. Ali (RA) Efendimizin kıymeti sadece Ehl-i Beytin babası olmaktan kaynaklanmaz, bu noktada belli belirsiz bir anlayış kayması var. Hz. Ali (RA) Ehl-i Beytten olmasaydı, sahip olduğu mizaç hususiyetleri, ahlaki kıvamı, anlayış derinliği ve nihayet şahsiyet terkibi cihetinden zaten harikulade bir insandır. Bir insanın kıymetini sadece bir hususiyetine tahmil etmek, özellikle de başka kıymetli hususiyetleri de varken bunu yapmak, o insanı tahkir etmektir. Mesela bir insan iyi bir cerrahtır fakat aynı zamanda yüksek bir takva sahibidir, sadece özelliklerinden birini dikkate almak o insanı tahkir etmektir. Muhakkak Hz. Ali’nin (RA) Ehl-i Beytin babası olması ayrıca ve hususi bir kıymet arzeder, öyle ki bu kıymet kesbi de değildir, bu cihetle çalışmakla da kazanılmaz. Meseleye bu cihetten bakıldığında Ehl-i Beytin babası olmasının misilsiz bir kıymeti olduğu doğru ama bu durum diğer hususiyetlerini görmezden gelmeyi meşrulaştırmaz. Okumaya devam et

Share Button

HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-39-HZ. ALİ(RA)-17-

Biat etmeyenlere karşı hilafetin tavrı ne olacaktır?

Biat etmeyenlere karşı hilafetin hangi yetkileri olduğu hususundan önce, halifenin seçilmesi için hangi kıstasların olması gerektiğini bilmeliyiz. Halife seçilmezse, seçilemezse, hangi oranlarda biat ile seçildiğini tespit edemezsek halife olmayacağı için, biat edenlere karşı halifenin neler yapabileceğini konuşma imkanına sahip olamayız.

Oradaki mesele kuru bir taraftarlıkla çözülemez. Yukarıda sorduğumuz soruların cevapları o dönemde konuşulmuş, tartışılmış olmadığı, bir karara veya içtihada bağlanmadığı için, yani “hüküm” zuhur etmediği için biat etmeyenlere karşı nasıl davranılacağını bilme imkanımız yok. Burada ince bir nokta var, içtihat imal sürecini atlayarak, görmezden gelerek, yok sayarak neticeye bakamayız. Şöyle düşünün; bir konuda yeni bir içtihat gerekmektedir, ehil insanlar bir araya geliyor veya birbirinden uzakta da olsa meseleyi konuşuyorlar, farklı fikirlere sahip oluyorlar, neticede bir içtihat oluşuyor, siz içtihat ortaya çıktıktan sonra geriye dönüp, neticede kabul edilen içtihadın dışında görüş açıklayan ve savunanları itham ediyorsunuz, bu sebeple yargılıyorsunuz, mahkum ediyorsunuz, böyle bir şey olur mu? İçtihat imal sürecindeki ilmi tartışmaları, ortaya çıkan içtihada göre yargılamak mümkün değil. Böyle yaptığınızda içtihat imal sürecini imha eder, düşünceyi yok eder, İslam hukukunun gelişmesini boğarsınız. Okumaya devam et

Share Button

HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-38-HZ. ALİ (RA)-16-

Cemel vakasının Hz. Ali’ye o dönemin şartları göz önüne alındığında artıları, eksileri ne olmuştur?

Hz. Ali(RA) için Hz. Ayşe (RA) ve bazı sahabelerin içinde bulunduğu ordu ciddi bir meseledir. Maddi-askeri manada değil, hilafet için manevi anlamda ciddi bir meseledir. Hz. Ali (RA) Efendimiz Medine’de halife seçilmiş, bir sebeple Kufe’ye intikal etmiş fakat akabinde Medine’de bir ordu teşkil edilmiştir. Hilafetin yani biatin, bizzat kendi merkezinde, Medine’de çatlamış olması, ordunun içinde ve başında müminlerin annesi ile Aşere-i Mübeşşere’den sahabenin bulunması ciddi bir meseledir. Bu durum, Şam kuvvetleriyle savaşmaktan daha ciddi ve daha mühim bir meseledir. Ehemmiyeti, maddi kuvvet dengeleriyle ilgili değil, altını çizerek söylüyorum, manevi manada zuhur eden bir meseledir.

Hz. Ayşe (RA) validemizin o ordu içinde bulunması çok farklı bir durum oluşturuyor.

Tabii… Hz. Ayşe’nin varlığı manevi bir güç yüklüyor onlara. Hz. Talha’nın Hz. Zübeyr’in bulunmaları maddi gücün ötesinde manalar taşıyor, manevi katkılarda bulunuyor. Bunlar remz şahsiyetlerdir, bulundukları yere manevi katkıları var. Hz. Ali (ra) efendimiz bu orduyla savaşmamak için elinden geleni yapıyor, o ordu da savaşmak için can atmıyor zaten. Bir şekilde mesele oraya kadar gelmiş ama Hz. Ali (ra) efendimizin Hz. Talha veya Hz. Zübeyr’e hatırlattığı bir Hadis-i Şerif, onların savaşı terketmesine sebep oluyor. Yani hatırladıklarında veya hatırlatıldığında veya farkettiklerinde derhal hakikatin karşısında hazır ola geçiyorlar. Dikkat edin, insan yanlış yapabilir ama yanlış yaptığı hatırlatıldığında, kendisi farkettiğinde derhal o yanlıştan dönüyorsa, böyle bir iman ve hassasiyet sahibiyse, söyleyeceğiniz ne kalır. Okumaya devam et

Share Button

HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-37-HZ. ALİ (RA)-15-

Hz. Ayşe ile Muaviye bir birine destek olmuş mudur?

Hayır oradaki durum farklı. İkisinin de Hz. Ali (RA) ile savaşmış olması, birbirini desteklediği zannını besliyor, konu o merkezde değil. Nasıl söylenir, herkes Hz. Osman’ın (RA) katillerinin peşinde, cemel vakasının meydana gelmesi zaten izahsızdır. Herkesin derdi aynı ama birbiriyle savaşıyorlar, fitneyi, münafıkları aradan çekip alabilseniz, tüm bu olanlar zaten gerçekleşmeyecek. Çünkü izahı yok, ordular bir anda birbirine giriyor. Niye? Kimse bilmiyor.

Ama cemel vakası Şam’ın işine geliyor.

Tamam, isabet… Hz. Muaviye biat etmediği için zaten ayrı bir mevzii edinmiş durumda. İki ordunun savaşması stratejik olarak işine yarıyor, bu sebeple de karışmıyor, Hz. Ayşe validemizin tarafını da desteklemiyor Hz. Ali efendimizin tarafını da… Okumaya devam et

Share Button

HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-36- HZ. ALİ(RA)-14-

Hz. Ali’nin (RA) tavrı nasıldır bu konuda?

Teşekkür ederim, tam yeri geldi. Hz. Ali’nin (RA) bu hususta akıl üstü bir tavrı var, oradan elde edilecek ölçüler çok muhkem. Cemel vakasında iki ordu saf tutuyor karşılıklı. Cemel vakasının ayrıca değerlendireceğiz mutlaka, burada mesele ile ilgili kısmına temas edelim. Bir şekilde savaş başlıyor. Hz. Ali (RA) Efendimizin kumandasındaki ordu galip geliyor, çatışmanın sonuna doğru kuvvetler Hz. Ayşe validemizin bulunduğu merkeze yöneliyor. Çok çetin bir savaş. Böyle çok kısa sürede biten bir savaş da değildir. Çok ağır zayiatlar var her iki tarafta. Hz. Ali efendimizin kuvvetleri Hz. Ayşe’nin bulunduğu merkeze yönelince, Hz. Ayşe’nin tarafındaki kuvvetler, onun etrafında yoğunlaşıyor. Hz. Ayşe validemizi muhafaza için çok canlar veriliyor. Müminlerin annesini muhafaza için onun devesinin etrafında çetin bir mukavemet gelişiyor. Manzaraya bakın… Hz. Ali Efendimizin kuvvetleri Hz. Ayşe validemizin bulunduğu merkeze hücum ediyor, Hz. Ayşe validemizin etrafındaki askerler onu muhafaza için etten duvar örüyorlar. Çıksın kendine güvenen bir deha, bu hadisenin içinden çıplak mantık ile bir izah yolu bulsun. Edebi zedelemeden, ahlakı taşmadan, hukuku ihlal etmeden, haddini de aşmadan bir izah bulmaya çalışsın. Olmaz… Hoyratlığın lüzumu yok, meselenin ucuzculuğa tahammülü hiç yok.

Hz. Ali (RA) Efendimiz ne yapıyor o demde? Okumaya devam et

Share Button

HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-35- HZ. ALİ(RA)-13-

Hz. Ayşe’nin de (RA) bir şekilde içinde bulunduğu ordu hareket ediyor, bundan sonraki gelişmeler nedir?

Cemel vakasının gerçekleştiği yere varmadan önce, yolda, köyün ismini hatırlamıyorum, orada köpekler havlıyor. Burası önemli bir noktadır. Hz. Risaletpenah Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz bir gün hanımlarına o köyün ismini söyleyerek, “O köydeki köpeklerin kime havladığını keşke bilseydim” diye buyuruyor. Hz. Aişe (RA) Validemiz, ordu o köyden geçerken köpeklerin havladığını duyuyor. Soruyor, “Burası neresidir” diye, o köyün ismi zikredilince, saçını başını yoluyor, “eyvah” diyor, “o benmişim”. Dönme istiyor fakat “o köy değil” gibi bazı ifadelerle ikna ediliyor, aslında aldatılıyor. İşin bir kader planı var, dikkat edin, Hadis-i Şerif gerçekleşecek… Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin beyanı boşlukta kalır mı? Bu tarafına kimse dikkat etmiyor. Kuru bir kavga, o haklıydı, bu haklıydı… Bunu ne yapacaksınız? Kaderin üzerinde bir güç mü var? Allah’ın Azze ve Celle’nin kudreti ile yarışacak biri mi var?

Bu durum sorumluluğu ortadan kaldırır mı?

Sorumluluğu tayin eden Şeriat’tır. Şeriat’a göre bir fiil neyse odur. Meselenin o kısmın konuşmuyoruz, tabii ki kaldırmaz. Lakin anlaşılmalı ki, evvelinde, Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin bilgisi dahilinde, vukua geleceğini biliyor. Bakın burada mühim bir husus var, mademki mesele buraya geldi, temas edelim. Biz kadere iman ederiz fakat kaderin ne olduğunu bilmeyiz, dolayısıyla çalışmaya devam ederiz. Kaderi vukuundan sonra biliriz ve rıza gösteririz. Fakat Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimize, geleceğe dair çok şey bildirilmiştir, geleceğe ait Hadis-i Şeriflerin manası budur. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın kadere rızası, vukuundan evveldir, ifadelere dikkat edin, “oraya gitmeyin, orada bulunmayın” demiyor, kaderi, bildirildiği kadar biliyor fakat engel olmaya çalışmıyor, kadere rızası, vukuundan evvel. Buna rağmen bazılarının bu hadiseler üzerinden kavga etmesi, çok ahmakça değil midir? Dikkat edin, bir tarafa Risalet’in, vukuundan evvel kadere rızası var, diğer taraftan vakanın faillerinin, vukua gelmiş kadere rızaları var fakat bazılarının bugünden geriye doğru hadiselere bakıp kavga ve fitne arayışı var. Böyle olmaz… Okumaya devam et

Share Button

HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-34-HZ. ALİ (RA)-12-

Cemel vakasına dönersek…

Coğrafya o kadar şiddetli kaynıyor ki, birinin diğerinden haberi yok. Herkes farklı bölgelerde kuvvet teşkil etmeye başlıyor. Zaten İslam coğrafyasında biat etmeyenler var hala, Hz. Ali (RA) Efendimiz Medine’de halife seçilmiş fakat hala biat etmeyen şehirler var. Bazıları Şam’ın ne yapacağına bakıyor. Böyle bir vasatta herkes Hz. Osman’ın (RA) katillerini arıyor, cezalandırmak için çaba sarfediyor. Bir halifenin ferasetle, basiretle yapması gereken işi yapmak üzere yola çıkıyor Hz. Ali (RA). Ümmetin, İslam devletinin neresinde problem varsa, o problemi çözmek için problemin olduğu koordinatlara doğru harekete geçiyor. Biat etmeyenlerin, biatte tereddüt edenlerin olduğu coğrafyaya doğru… Problem olduğu yerde çözülür. Problemin size gelmesin bekleyemezsini, beklememelisiniz. Nerede problem varsa oraya varacaksınız. Bloke edeceksiniz. Etkilemeyecek dışarıyı. Biat edilmemesi siyasi nizam için çok mühim bir mesele… Ya oturup konuşacaksınız, biat etmemekteki sebepleri neyse dinleyecek ve çözeceksiniz, böyle olmuyorsa, isyan kabul edip bastıracaksınız. Bu kadar rahat konuşmamızın sebebi nedir, çünkü seçilen halife Hz. Ali’dir (RA). Hz. Ali’ye biat etmemenin bir izahı var mı? Veya varsa beyan edin, konuşun, dinleyin, çözün.

O zaman Hz. Ali’ye (RA) biat etmeyenler asi konumunda…

Acele etme azizim. Bahsini ettiğimiz nazari çerçevedir. Ne var ki o dönemde hayat altüst olmuş, zihni evrenler dağılmış, akıl sıhhatini kaybetmeye başlamış. Meseleyi nazari çerçevede konuşmak gerekirse işimiz kolay. Lakin tarihten bahsediyoruz, karışık bir devirden bahsediyoruz. O devirde yaşayan insanları, onların hallerini anlamak gibi bir çaba içinde olmamalı mıyız? Bu, fazla ucuzculuk olmaz mı? Okumaya devam et

Share Button