KALBİM DAYANMIYOR

KALBİM DAYANMIYOR

Gazze’de parçalanan çocuk ve bebek bedenlerine kalbim dayanmıyor, bakamıyordum. Çin denen cüsseli domuz Şarki Türkistan’da katliama başladı, kalb mi dayanıyor buna. Daha önce Suriye’deki katliama dayanamamıştı fakat Suriyeli mültecilere birazcık olsun yardım yapmak ruhi mukavemetimi artırmış gibiydi. Mukavemetim artmış gibi olduğu esnada Suriyeli mültecilere karşı ülkedeki bir avuç serserinin saldırıları başladı, kalb nasıl dayansın ki. Öyle ya da böyle dayanacak ama bitmiyor ki, kah Mısır’dan haber geliyor, kah Irak’tan, kah Somali’den, kah Arakan’dan… Hangisine dayanacaksın, nasıl dayanacaksın…

Katliamlardan daha dayanılmaz olan varmış, onu gördük birkaç yıldır, ihanet… Önce Şia isimli büyük fitnenin ihanetini gördük, Suriye’de katlettiği birkaç yüz bin masum ve mazlumdan daha ağır bir duyguydu ihanet etmiş olması. Utanıyorum bunu yazmaktan, ihanetin yüz binlik katliamlardan daha dayanılmaz olduğunu söylemekten. Ama bana öyle geldi, arkasından Fethullah Gülen terör örgütünün ihaneti ortaya çıkınca, ihanetin katliamdan daha ağır ve daha dayanılmaz olduğuna kanaat getirdim.
Okumaya devam et

Share Button

HAKAN ALBAYRAK’IN SORULARI

HAKAN ALBAYRAK’IN SORULARI

Star Gazetesi yazarı Hakan Albayrak’ın 02.08.2014 tarihli yazısında, Ekmeleddin İhsanoğlu, Ekrem Dumanlı ve Hizbullah (aslında Hizbuşşeytan) için hazırladığı sorular var. Yazıyı tamamen yayınlamak isterdik ama telif kanunu ile uğraşmak istemeyiz. Bu sebeple birkaç soruyu iktibas edip, yazıya dikkat çekelim istedik.

“Konumuz Gazze. Konumuz Filistin. Konumuz Siyonist İşgal Rejimi’ne direniş. Peki, “Direniş Hattı”nın yılmaz savunucusu Hasan Sözde Nasrullah ve adamları nerede, kime karşı ve ne için savaşıyor? Suriye’de, Liva-ut Tevhid ve Ahraruşşam gibi antisiyonist devrim gruplarına karşı, Allah düşmanı katil şebbiha düzeni için savaşıyor. O düzeni değiştirmek isteyen mücahitlere direniyor. İran basınından öğrendiğimize göre “Araplarla bütünleşmek isteyen Türkiye’yi durdurmak için Irak ve Suriye’de hat çekildi”; demek ki Araplarla bütünleşmek isteyen Türkiye’ye de direniyor bunlar. Ve demek ki “Direniş Hattı” dedikleri şey İsrail’e direniş hattı değil İttihad-ı İslam’a direniş hattı.”
Okumaya devam et

Share Button

ŞİA’YA TAHAMMÜL, İNSAN TABİATININ ÖTESİNDE

ŞİA’YA TAHAMMÜL ETMEK İNSAN TABİATININ ÖTESİNDE

Ümmetin büyük fitnesi olan Şia, fitnenin çeşitlerini artırıyor. İsrail domuzlar sürüsü Gazze’ye tüm gücüyle saldırmaya başladı Şiilerden hiçbir ses, hiçbir nefes, hiçbir itiraz çıkmadı. Sanki ellerini ovuşturarak “biz olmazsak siz bir hiçsiniz” türünden sadistçe zevk alarak izliyorlar.

Ta ki Hamas, İsrail’in domuz sürüleri karadan işgale giriştiğinde zafer kazanmaya başladı, Hizbullah genel sekreteri denen it, destek açıklaması yaptı. Zafer pastası masaya gelmeye başlayınca, ortaya çıktı kuduz it gibi… Bu gün de İran’ın dini (nasıl bir dinse) lideri olan Hameney isimli kuduz bir açıklama yapmış; Gazze’de sivil şehit sayısı bin iki yüzü geçince… Gazze savaşı başlayalı yirmi gün oldu be adam, bu arada neredeydin? Üç gün değil, beş gün değil ki, bir mazeretiniz var diyerek iyi niyetli düşünelim. Yirmi gün… Bin iki yüz sivil şehit… Siz hadiseleri nerenizle anlıyorsunuz ki, bu kadar uzun sürüyor? Yoksa Suriye ve Irak’ta Müslüman katletmekten ancak mı fırsat buldunuz?
Okumaya devam et

Share Button

FETHULLAH GÜLEN, ŞİİLER VE YENİ HAÇLI İTTİFAKI

FETHULLAH GÜLEN, ŞİİLER VE YENİ HAÇLI İTTİFAKI

İhanet örgütü, Erdoğan ve Akparti hükümetini, sürekli Avrupa ve ABD üzerinden tenkit ediyor. Avrupa ve ABD’deki Erdoğan karşıtlığını esas alan tenkitler, üstelik de demokrasi-otoriterleşme üzerinden yürütülüyor. Her vesileyle Erdoğan’ın otoriterleştiğini, diktatoryal tavırlar sergilediğini, demokrasiden uzaklaştığını iddia eden ihanet örgütü medyası, bunları ya Avrupalı veya ABD’li bir siyasetçinin dilinden naklediyor.

Bu cürmünü o kadar aşikar ve cüretle işliyor ki, ABD ve Avrupa’nın Mısır’da darbeye darbe bile demediğini, darbe yönetimini açıktan desteklediğini umursamıyor. Yine Avrupa ve ABD’nin, İsrail’in Gazze’deki soykırımına açıkça destek vermesini hiç umursamıyor ama onların beyanlarıyla Erdoğan’ı dövmek için fırsat arıyor ve bulduğu her fırsatı da değerlendirmekten geri durmuyor.
Okumaya devam et

Share Button

HİZBULLAH’IN SİNSİLİĞİ…

HİZBULLAH’IN SİNSİLİĞİ…

Katil İsrail sürülerinin vahşet ve katliamlarının başlamasından bu yana Hizbullah, İran ve sair Şii gurupların hiçbir açıklaması ve desteği yoktu. Birden bire, ne oldu da Hizbullah ortaya çıkıp propaganda yapmaya başladı?

Medyada yer alan habere göre Hizbullah Genel Sekreteri olan Hasan Nasrallah isimli Suriye halkının ve Müslümanlarının katili, Filistin’e ve Gazze’deki direnişe destek açıklaması yapmış. Desteği de, telefon edip, “sizi destekliyoruz” demekten ibaret.

Yahudi vahşeti başladığı günden beri dilini yutan Hasan isimli katilin şu kadar zaman sonra bu açıklamayı yapmasının sebebi, İsrail’in kara harekatında ağır kayıplar vermeye başlamasıdır. İsrail ordu yetkilileri tarafından, “Lübnan (Hizbullah) savaşından daha ağır bedeller ödüyoruz” açıklamasını yaptığının ertesi günü Hizbullah isimli Müslüman katillerinin yetkili bu açıklamayı yaptı. Çünkü Hizbullah efsanesi çöktü.
Okumaya devam et

Share Button

SURİYE’DEKİ TEHLİKE…

SURİYE’DEKİ TEHLİKE…
Suriye’de yaklaşık üç yıldır devam eden iç savaş, İran, Hizbullah, Esed’ten oluşan Yezidler kadrosunun cehennemlik direnişine çarptı. Şii Yezidler topluluğunun Suriye’deki direnişinin kendileri açısından tek gerekçesi, stratejik ihtiyaçtır. Stratejik ihtiyaçlarını, dinlerinin önünde tutacak kadar mensup olduklarını iddia ettikleri dinleriyle irtibatlarını kesmiş haldeler. Osmanlı, balkan savaşlarında geri çekilmek zorunda kalınca, geri çekildikleri beldelerdeki gayrimüslimlerden daha önce topladıkları cizyeyi, bir yılı dolmadığı için, hem de yıkılırken ve mali kriz yaşarken, sahiplerine geri iade etmiştir. İslam’a mensubiyetin derinliğine bakın, hem de kendine isyan etmiş hıristiyan azınlığın haklarını, Şeriat gereği, onlara geri verecek kadar strateji yoksunu(!) ama iman sahibidir Osmanlı. Kendilerinden başka her Müslümanı Yezid taraftarı görecek kadar ağır bir iftira ile inancını inşa eden alçak Şia, İslam’ı hiç umursamaksızın Müslüman katlediyor. Okumaya devam et

Share Button

POLEMİKMEYDANI, ŞİA VE DUYGU KAOSU

POLEMİKMEYDANI, ŞİA VE DUYGU KAOSU
www.polemikmeydani.com sitesinde, site yazarlarından Mustafa Karaşahin, Şia ile ilgili yazı serisine başladı, seri yazı üç gündür devam ediyor. Biz de dikkatle takip ediyoruz.
Fikirteknesinde Şia ile ilgili çok sayıda yazı yazdığım için ayrıca dikkatimi çekiyor. Mustafa Beyin Şia ile ilgili tespitleri, temelde bizim bakışımızla mütenasip görünüyor. Ne var ki dil ve üslup münhasıran kendine ait, hal böyle olunca bakış açısı yer yer farklılaşıyor.
İnsanlar fikrin ehemmiyetini, dolayısıyla fikir dünyasının nizami bir yapıya sahip olması gerektiğini az çok bilirler fakat duygu dünyasının da belli bir tertibe sahip olması gerektiğini daha az insan bilir. İnsanların kahir ekseriyetinin fikir dünyasını duygu dünyası tayin eder, en azından etkiler. Fikir dünyasının duygu dünyasını etkilemesi için muhkem bir akl-ı selim gerekir ki buna sahip insan sayısı fazla değil. Bu nokta anlaşılmadığı için duygu dünyası kaos halinde olan insanların fikir dünyası da kaosa savruluyor.
Mustafa Beyin yazı serisinin ikincisi olan “Şia isimli melun inanç-2-Kızına tecavüz eden adam” başlıklı yazıyı okuduğumda duygu dünyam dağıldı. Şiilerin Müslüman olduklarını ve bu sebeple de Müslümanlarla “kardeş” olduklarını iddia etmeleri halinde, Suriye’de, babanın kızına, erkek kardeşin kız kardeşlerine tecavüz ettiği manasına bir mantık örgüsü kurması çok tuhaf. Yanlış deseniz yanlış değil ama doğru da diyemiyorsunuz. Bu o kadar dikkat çekici bir durum ki, nazari çerçeveden veya mantık örgüsü zaviyesinden bakıldığında “doğru” görünüyor ama insanın duygu dünyası o örgünün (formülün) neticesinin “yanlış” olması gerektiğini söylüyor. Okumaya devam et

Share Button

POLEMİKMEYDANI-4-DİKKAT ÇEKİCİ BİR YAZI SERİSİ

POLEMİKMEYDANI-4-DİKKAT ÇEKİCİ BİR YAZI SERİSİ
www.polemikmeydani.com sitesi yazarlarından MUSTAFA KARAŞAHİN’inin iki gündür yayınlanan “ŞİA İSİMLİ MELUN İNANÇ” yazı serisi mutlaka okunmalı. Ben fevkalade faydalandım, bu sebeple de duyurmak ihtiyacı hissettim.
Yazı serisinin birincisi, “Şia isimli melun inanç-1-Münafıklığın ideolojisi” başlığını taşıyor. Üzerinde düşünmediğimizden midir yoksa akletme istidadımızın kifayetsizliğinden midir bilinmez, Şia’nın bu tarafını farketmemiştik. Mustafa Bey, Şia’daki takiyye inancını işlediği bu yazısında, takiyye yoluyla yalan söylemeyi “inanç” haline getirdiğini, yalan söylemenin “münafıklık alametlerinden” olduğunu (tabii ki doğru) söylüyor ve yalan söylemeyi inanç haline getirenin, münafıklığın diğer alametleri olan “ahde vefasızlık” ve “emanete ihanet” bahislerini de zarureten gerektireceğini anlatıyor. Gerçekten çarpıcı bir bakış, herhangi bir insanın (veya Müslümanın) yalan söylemesinin çok ötesinde olan takiyye, yalan söylemeyi inanç haline getirdiği için, Şia’nın, münafıklığın ideolojisi olduğunu söylüyor.
Yazı serisinin ikincisi, “Şia isimli melun inanç-2- Kızına tecavüz eden adam” başlığını taşıyor. İnsan başlığa bakınca ürküyor önce, yazıyı okumayanlar ağır bir iftira ve hakaret zannına kapılır. Fakat yazıyı sabırla okuyunca ne kadar orijinal bir muhteva örgüsü olduğu görülüyor. Yazıyı biz anlatmayalım, kısa bir iktibasla iktifa edelim; Okumaya devam et

Share Button

ABD SURİYE’YE MÜDAHALE EDERSE…-3-

ABD SURİYE’YE MÜDAHALE EDERSE…-3-
Suriye meselesinde batının temel tavrı, daha önceleri yazdığımız gibi, Şiilerle Müslümanların (Sünnilerin değil Müslümanların) savaşını dengede tutmak, devam etmesini ve taraflar arasındaki husumetin derinleşmesini sağlamaktır. Esed yezidinin zayıfladığı zamanlar muhaliflere yardımı kıstılar, güçlendiğinde ise yardımı artırdılar ve sürekli bir denge halini gözettiler. Böylece Suriye’deki savaşı uzattılar ve katliam ve tecavüzleri artırdılar. Batı için bunların önemi yok, onlar sadece menfaatlerini ve menfaatlerini temin edecek stratejilerini önemserler.
Suriye’de Şiiler ile Müslümanlar arasındaki savaşı kimin başlattığı asla unutulmamalıdır. Savaşı Şiiler başlattı ve yüz binlerce Müslümanı katletti, daha fazlasına tecavüz etti. Biz Müslümanların tarafındayız, Müslümanlara savaş açanların kim olduğuna bakmaksızın Müslümanların tarafındayız. Müslümanlara karşı savaş açanlar Şiiler olduğunda da Müslümanların tarafındayız, ABD olduğunda da Müslümanların tarafındayız.
Batının ve ABD’nin Suriye’de tarafları birbirine kırdırdığı, bu savaşın devamı için gerekli tedbirleri aldığı, dengede devam etmesi için ince stratejiler takip ettiği doğru ama bu doğru, savaşı Şiilerin başlattığı gerçeğinden bağımsız düşünüldüğünde eksik kalır. Müslümanlar Suriye’de “meşru müdafaa” halindedir, bu sebepledir ki Müslümanların savaşı meşrudur. Batının Suriye’de tarafları birbirine öldürtmek için tüm tedbirleri almış olması, tarafları aynı derecede suçlu ve kusurlu kılmaz, suçlu ve kusurlu olan taraf Şia’dır çünkü savaşı onlar başlatmıştır. Okumaya devam et

Share Button

DİKKAT ÇEKİCİ BİR YAZI; “REYHANLI SALDIRISI, İRAN’IN SAVAŞ İLANI”

Reyhanlı saldırısı ile ilgili dikkat çekici bir yazı, www.polemikmeydani.com sitesinde yayınlandı.

Mustafa Karaşahin tarafından kaleme alındığı görülen yazı, Reyhanlı saldırısının, İran’ın Türkiye’ye savaş ilanı olduğunu söylüyor, bu zamana kadar İran’ın şımarıklıklarına ve düşmanca davranışlarına dayanan Türkiye’nin artık sabrının biteceğini ve uzun sürecek bir İran-Türkiye gizli savaşınn başlayacağını yazıyor.

Yazının devamında İran ile Türkiye’nin sahip oldukları avantajları ve dezavantajlar anlatılıyor ve orta vadede artık İran diye bir devletin olmayacağını söylüyor.

Bizim dikkatimizi çekti, okuyucularımıza haber vermek istedik. Yazı sitesinden okunabilir.

Share Button

İÇ SAVAŞIN ANATOMİSİ VE SURİYE’DE UZAMA SEBEBİ

İÇ SAVAŞIN ANATOMİSİ VE SURİYE’DE UZAMA SEBEBİ
Siyasi rejimlerle halk arasındaki çatışmalar umumiyetle iç savaşa dönüşmez. İç savaşın tabiatı, siyasi iktidar (rejim) ile halk arasındaki çatışmanın iç savaşa dönmesine engeldir. Halkın siyasi rejime karşı isyanı muayyen bir sınırı aştıktan sonra ordu ve polis birlikleri mutlaka halkın tarafını tutar. Küçük gösterilerde ülkenin silahlı birliklerinin (ordu, jandarma, polisin) göstericilere karşı şiddet kullanması, siyasi iktidar ve rejimin meşruiyetinden kaynaklanan asayişi temin çabasıdır. Halk ayaklanması, siyasi rejimin ve iktidarın meşruiyetini ortadan kaldıracak seviyeye, yoğunluğa, derinliğe, yaygınlığa ulaştığı andan itibaren ülkenin silahlı birimleri halkı tercih eder. Bu durum, devrimlerin tamamında görülen hadisedir, başka şekilde olduğuna dair misaller yoktur. Bu misallerde devrimler, iç savaşa savrulmadan başarıya ulaşır.
Fakat iki ihtimal devrim süreçlerini iç savaşa dönüştürür. Bu ihtimaller, halkın bölünmesi ve birbirine karşı savaşacak hale gelmesi veya ülkeye yabancı silahlı güçlerin girmesidir. Okumaya devam et

Share Button

SURİYE DEZENFORMASYONU

SURİYE DEZENFORMASYONU
Son günlerde Suriye ile ilgili kamuoyuna bazı bilgi ve değerlendirmeler pompalanıyor. Organize olduğu hissini uyandıran bu bilgi bombardımanı, aynı merkezde hazırlanıp servis ediliyor olmalı ki, üslubu, kullandıkları malzemeler vesaire aynı. Suriye ordusunun güçlenmeye başladığını, dünyada ilk sıralara girecek kadar güçlü bir hava savunma sistemi bulunduğu, muhtemel Türkiye Suriye savaşında Suriye ordusunun mağlup olmayacağı gibi değerlendirmeler…
Bu ve benzeri değerlendirmeleri yapmak için, gerçekleri kırıp döküyorlar, olayları çarpıtıyorlar, büyük olayları küçültüp küçük olayları büyütüyorlar. Kurdukları mantık örgüsü çok çürük ama savaşın korkutuculuğundan faydalanarak belli bir psikolojik atmosfer oluşturmaya çalışıyorlar. Akparti hükümetini yıpratmak için Esed rejimine destek vermekten çekinmiyorlar. Okumaya devam et

Share Button

ŞİA REAKSİYONER BİR HAREKETTİR

ŞİA REAKSİYONER BİR HAREKETTİR
Yeni Şafak gazetesinin internet sitesinde, 04.09.2012 tarihinde yayınlanan bir haber dikkat çekiciydi. Haber, Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın açıklamasını ihtiva ediyor. Nasrallah’ın açıklaması, İran, Irak, Suriye, Hizbullah eksenindeki hadiselerin izahı için ipuçları verdiği gibi aslında 14 asırlık Şia tarihi hakkında da hatırlamamız gereken hakikatlere işaret ediyor. Bu sebeple değerlendirmek lazım geldi.
Nasrallah’ın açıklamalarında dikkati çeken nokta, “ABD ve İsrail’e karşı olan her devlet, örgüt, kuruluş vesairenin yanında olacaklarına” dair vurgudur. Bu tavır, içinde yaşadığımız konjonktürün ve bölgenin gereği olan bir strateji gibi görülebilir. ABD ve İsrail’in dünyadaki kötülüklerin ciddi bir yüzdesinin kaynağı olduğu gerçeği karşısında, bunlara karşı bir siyasi ve askeri çizgi oluşturmak makuldür. Fakat hem hayat hem de dünya çok girifttir ve tek çizgiyle, tek tavırla, yaşamak kabil değildir. ABD ve İsrail’e düşman olmak, başka kötülük kaynağı olmadığı düşüncesine savurursa, “ideolojik renk körlüğü” meydana gelir. Net bir şekilde biliyoruz ki, “kötülük” tarihte de günümüzde de hem sayı olarak hem de çeşit olarak çok fazladır. Hakikatin tekliğine karşılık, batılın, kötülüğün sayısı çoktur, çeşidi çoktur, tezahürü çoktur, ambalajı çoktur. Kötülük kaynaklarından birine kilitlenmek, başka kötülük kaynaklarına körleşmek, zihni evren ve akıl terkibi için marazi bir durumdur. Okumaya devam et

Share Button

TEŞKİLATIN İSRAİL’İN İRAN VE HİZBULLAH İLE ÇATIŞMA ÖNGÖRÜSÜ

TEŞKİLATIN İSRAİL’İN İRAN VE HİZBULLAH İLE ÇATIŞMA ÖNGÖRÜSÜ
İsrail’in sürekli gündeme getirdiği İran’a saldırma konusu, dünyada farklı değerlendirmelere tabii tutuluyor. Az sayıda devlet, İsrail’in İran’a veya Hizbullah’a ne zaman saldıracağını biliyor. Fakat bu bilgi, istihbari nitelikte olduğu için ortaya çıkmıyor.
Teşkilatın bu konudaki öngörüsü şu; İsrail’in İran’a saldırma zamanı, ABD seçimlerinden yaklaşık on beş ile otuz gün önce… Hizbullah’a saldırma zamanı ise, Esed’in yıkılma sürecinin sonu yani final aşaması ve kaçma sürecinin başı… Bunları ayrı ayrı değerlendirelim.
*
İsrail, Obama ile bir türlü eski başkanlar gibi yoğun çalışamadı, samimi olamadı, istediklerini alamadı. Daha önceki başkanlar döneminde İsrail-ABD yönetimi neredeyse “ortak” idi. ABD yönetimleri, İsrail’in çıkarlarını, ABD’nin çıkarlarından öncelikli tutarlardı, dolayısıyla ortak yönetim, sürekli İsrail lehine çalışırdı. İsrail kurulduğundan bu yana ilk defa ABD ile ortak yönetim formülü sekteye uğradı, ilk defa ABD İsrail’den bu kadar ayrıştı. Tamamen ayrıştığını söylemiyoruz, İsrail’in tarihindeki en fazla ayrışmadan söz ediyoruz. İsrail bu durum karşısında çıldırdı.
İsrail ve ABD’deki Yahudi lobisi, Obama’ya karşı en şiddetli muhalefetini gerçekleştiriyor. Fakat ilginçtir bu ilk defa sessiz ve derinden yürüyor. Daha önceleri bu tür faaliyetleri kamuoyu önünde ve açıktan yaparlardı. Washington’un dehlizlerinde süren bu muhalefetin en önemli sebebi, ABD’nin İsrail’i taşıyamaz hale gelmesidir. Yahudi lobisi ilk defa ABD’de eskisi gibi kamuoyu oluşturamıyor, açıktan cephe almayı da göze alamıyor. Açıktan cephe alması durumunda Obama’nın da açıktan cephe almasından ve İsrail’in ABD’ye maliyetini açıklamasından korkuyorlar. Amerika’da şu anda İsrail’in ABD’ye maliyetini açıklayacak bir güç yok, ne basında ne de başka mahfillerde. Fakat ABD başkanının bunu yapması mümkün… Eğer başkan bunu yapar, İsrail’in ABD’ye maliyetini açıklarsa, ABD sınırlarında tüm İsrail ve Yahudi menfaatleri halk tarafından işgal edilir. Okumaya devam et

Share Button

ESAD RÖPORTAJININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

ESAD RÖPORTAJININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
Cumhuriyet gazetesi yazarlarından birisi Yezid Esad ile bir röportaj yaptı, röportaj, birkaç günlük tefrika halinde yayınlandı. 07.07.2012 tarihli kısmında ilginç ifadeleri var çağdaş Yezid’in… Öyle ilginç ifadeler ki, ilgilenmemek mümkün değil.
Arap baharı hakkındaki görüşü sorulan Yezid, bakın neler söylüyor; “Devrimlerden söz edeceksek bu devrimleri halklar yapar. Silahlı teröristler yapmaz”. Sivil gösterilerin ve göstericilerin üzerine asker, polis ve milis güçlerini sevkeden ve herhangi bir hedef gözetmeksizin ateş açtıran alçak, halkın kendini savunmak için bir yıl sonra silahlanmasını ve savaşmasını, terör kavramı ile yaftalamaya çalışıyor. Anlamadığım şey, dünyanın gözü önünde cereyan eden katliamlar, zulümler, işkenceler, tecavüzlere rağmen, yalan söylemek nasıl bir ruh halidir? Ne denmelidir bu mahluka? Bir varlık, nasıl bu hale gelir? Okumaya devam et

Share Button

ARAP BAHARI EKSENİNDEKİ ZİHNİ SAVRULUŞLAR

ARAP BAHARI EKSENİNDEKİ ZİHNİ SAVRULUŞLAR
Arap baharı başladı akıllar dehşet bir fırtınaya tutuldu. Ne oluyor, nasıl oluyor, dinamikleri nedir, kimler bu işi tahrik ve teşvik ediyor vesaire birçok soru akıllardaki tüm ezberleri yıktı. Ezberler, zihni evrenin güvenli limanlarıdır, özellikle de tefekkürle fazla işi olmayan insanlar ezberlerine dokunulmasını istemezler. Zihni evrenin güvenli limanı olan ezberler bozulduğunda ortaya çıkacak zihni boşluklar, fiziki boşluklardan çok daha dehşetengizdir. İnsanın kendi içine düşmesi, zihni evrenindeki boşluklara yuvarlanması, aklı patlatacak bir ruhi savrulmayı tetikler. Arap baharı, Arapları değil sadece tüm dünyanın aklını mayınladı. Meseleyi düşünmeye çalışan herkes, bir tarafından bu mayınlara basıyor. Ortalık patlama sesinden geçilmez oldu, zihni patlamaları fikir zanneden idrak fukaraları da kendilerinden emin şekilde piyasada cirit atıyorlar.
Büyük Arap isyanı Suriye’ye gelip çattığında, karşısında ciddi bir hinterland buldu. Hizbullah, Irak, İran şeytan üçgeni tüm güçleriyle Suriye’de sahaya indi. İkinci hinterland (ikinci savunma hattı) ise Rusya ve Çin tarafından oluşturuldu ve dünya ikiye bölündü. Okumaya devam et

Share Button

SURİYE ÖRNEĞİ, STRATEJİ Mİ HAYVANLIK MI?

SURİYE ÖRNEĞİ, STRATEJİ Mİ HAYVANLIK MI?
Strateji, dünya görüşünün temel hedeflerine ulaşmanın “büyük düşünce” formlarıdır. Temel hedefler… Mesele bu ifadede gizli… Yani, ara hedefler veya küçük hedefler için strateji oluşturulmaz, onlar için taktikler, manevralar vesaire vardır. Zaten taktikler, stratejileri gerçekleştirmek için, büyük stratejik hedeflere ulaşmak için küçük hedeflere yönelen, küçük düşünce formlarıdır.
İslam irfanının “kem alat ile kemalat olmaz” veciz sözü ve ölçüsü, strateji geliştirmenin ana kriteridir. Güzergah ile istikamet, yol ile hedef, usul ile esas arasında mutabakat kurulamadığında, stratejik düşünce geliştirilemez. Hedef, yolun bizzat kendisidir. Yola elde edilenlerin yekunu, hedefin muhtevasıdır. Hedefe ulaşıldığında, yolda elde edilenler ile hedefte elde edilmesi umulanlar arasında mahiyet farkı varsa, hedefe ulaşılmamış olur. Şekil olarak hedefe ulaşılmış olması, ahmakların anlayışlarına uygundur. Okumaya devam et

Share Button

HUMUS ÖLÜYOR YENİ İSRAİL İRAN

HUMUS ÖLÜYOR YENİ İSRAİL İRAN
Benim bu tür yazılar yazma alışkanlığım yoktu fakat Humus’taki manzaraya dayanamaz oldum. Biz, İsrail denilen iğrenç mahlukatın zulmüne, onların bir “insan cinsi” olmadığını bildiğimiz için dayanıyorduk. Bir yıllık zaman diliminde, Suriye’de yapılan zulüm, İsrail’in de bir yıllık zaman diliminde yaptığı zulümden az değil. Okumaya devam et

Share Button

İRAN-SURİYE-HİZBULLAH HATTI, YEZİDLER TOPLULUĞU

İRAN-SURİYE-HİZBULLAH HATTI YEZİDLER TOPLULUĞU
Mevlid kandilinde Humus’a saldırdı, Yezidler topluluğunun Suriye kolu. Bu güne kadar ki tek saldırıda en fazla şehit verilen hadise… Yüzlerce insan, kadın, çocuk, ihtiyar toprağa düştü. Cesetler cami havlularına taşınıyor, yaralılar derme çatma yerlerde narkozsuz ameliyat yapılıyor. Şehirlerde elektrik, su, gıda ve daha birçok ihtiyaç maddesi yok. Mevlid kandilinde bile bir şehre saldıracak kadar Yezidleşen alçaklar güruhu, hiçbir İslami ve insani ölçü tanımıyor.
Esed nam Yezid’in bunları yapacağını tabii ki biliyoruz. O, Yezidliği babasından tevarüsen devraldı. Esas anlamadığımız, İran’daki Yezidlerle Lübnan’daki Yezidlerin hangi zaman aralığında Yezidleştiği… Hizbullah’a bakar mısınız, İsrail askeri öldürür gibi sivil halkı, Müslüman insanları öldürüyor. Öldürdüğü insanlar için tek ölçüleri var anlaşılan, Şii değilse, İsrail askeri ile başka bir insanın farkı yok… Öyle mi Hasan Nasrallah? Militanlarına ne diyorsun, Suriye cephesine gönderirken? “Burada Yahudilerle savaşıyorduk, orada da Sünniler var, ha Yahudi ha Sünni” mi diyorsun. Nasıl motive ediyorsun militanlarını? “Yahudiler açık düşman, Sünniler gizli düşman, onlar Yahudilerden bile daha tehlikelidir” mi diyorsun. Eline silah tutuşturduğun o zavallıları böyle mi motive ediyorsun?
Ya sen Ahmedinecat? Eceliyle ölen Humeyni’nin mezarı başında ağlayacak kadar “yufka yürekli”, “narin”, “vicdanlı” adam, devrim muhafızların Suriye’de masum halkı avlarken, her gün onlarca insan katlederken, mevlid kandilinde yüzlerce insanı hunharca öldürürken, gözünden bir damla yaş akmıyor. Sizin vicdanınız hangi ölçülerle inşa edildi? O ölçülerin içinde Şia’dan başka bir kıymet yok mu? Şii olmayan bir insan, “insan” sınıfından sayılmıyor mu sizin oralarda? Hadi Müslüman saymadığınızı anladık, bir yıla yaklaştı Sünnileri Müslüman saymadığınızı anlamamız, insan damı saymıyorsunuz? Siz Hz. Hüseyin’in yoldaşları(!), ne zaman Yezidleştiniz? Hangi ara Yezidleştiniz de gözümüzden kaçtı?
İsimlerinin başında Ayetullah, Hüccetülislam olan Yezidler, siz kimin ayeti (delili), neyin hüccetisiniz? İslam’ın hücceti olmadığınızı anladık, peki neyin hüccetisiniz? Ne zamandır melun şeytanın hücceti oldunuz da haberimiz olmadı? Büyük şeytan ABD idi, tamam, doğru, iyi de siz ne zamandır küçük şeytan oldunuz? ABD’nin Irak’ta, Afganistan’da ve daha birçok yerde, İsrail’in Batı Şeria’da, Gazze’de yaptıklarından bir farkı mı var sanırsınız, Suriye’de yaptıklarınızın? Sizin oralardan bakınca farklı gibi görünüyorsa eğer, bilin ki, imanınız ve vicdanınız kalmadığındandır. Bu kelimeleri kolay kullandığımızı zannediyorsanız, fena halde yanılıyorsunuz. Sizin kolaylıkla Müslüman kanı dökmenize aldanıp da bizim bu kelimeleri kolay kullandığımızı zannetmeyin. Bir insanın iç dünyasını Müslüman öldürmeye bu kadar kolay alıştırmayı CİA veya MOSSAD işkencecilerinden mi öğrendiniz? Bu kelimeleri kullanmamızın bir sebebi de, artık hiçbir İslami ölçüyü ve hiçbir insani ölçüyü umursamaz hale gelen İran, Şam, Lübnan’daki ahmakların vicdanlarını, “kendi hassasiyetleriyle” harekete geçirmeye çalışmak… Ha bunu umursarlar mı? Bu son umut… Bunu da umursamazlarsa…
*
Şia’nın insan aklını ve zihnini ahmaklaştıran bir özelliği var. Mesela 12 asırdan fazla bir zamandır, Mehdi beklemek bahanesiyle İslam’ın kamu hukukunu askıya alan “alimler” ile doludur. Halkın böyle bir inanca sahip olmasını anlarım, halka kolay kolay kızmam da… Çünkü onların sorumluğu alimlerin üzerinde. Fakat bir akımın alimleri bu inanca sahip olursa iş değişir. Hem de yaklaşık on üç asırdır… Bu çapta bir ahmaklık misali dünya tarihinde yok. Düşünün ki bir akımın alimleri, 13 asırdır temel meselelerde yanlış yapıyor. Bu nasıl bir ahmaklık… Yani ahmaklık Şia’nın genetiğinde var. Dolayısıyla insanları ahmaklaştırma konusunda asırlardır tecrübe sahibi olan bir kafa yapısı, hem de dünyada tek…
İran-Suriye-Hizbullah hattına bakınca, Şia’nın insanları ahmaklaştırma maharetini görmemek mümkün değil. Tahran ve Kum şehirlerindeki Yezidlerin emirlerini, İran’daki binlerce insan “doğru” kabul edecek ve Suriye’de mazlum insan öldürecek kadar ahmaklaşıyor. Şam’daki Yezidin emirlerini “doğru” kabul edecek kadar o ülkedeki insanlar ahmaklaşıyor. Lübnan’daki Yezidin emirlerini “doğru” kabul edecek kadar ahmaklaşıyor. Hem de bir zamanlar İsrail’in korkulu rüyası olan insanlar… Nasıl hissediyorsunuz kendinizi, “ha Yahudi ha Sünni” duygularıyla mı çekiyorsunuz tetiği?
Tahran’da, Şam’da, Güney Lübnan’daki Yezidlerin emirlerine itiraz eden çıkmıyor. Kitle halinde ahmaklaştırma işini yapan bu Şia nasıl bir şeytan fikriyatı geliştirmiş ki. Bu nasıl bir afyonlama işi? Kitlesel afyonlama işini Şia’dan başka kimse yapamadı dünya tarihinde. Hasan Sabbah bile tek tek afyonluyordu. Bu nasıl melun bir metottur anlamadım. Tüm halkın imanını ve iradesini felç eden bir melunluk…
*
Anlaşılan o ki artık ümmetin bir Şia ve İran problemi var. Şia ve İran, ümmetin ortasına bırakılmış bir çeşit şeytan, en ağırından bir fitne, yerin dibine batasıcalar, ne zaman firavunlaştınız? Ümmet bu fitneyle yaşayamaz. Ümmet coğrafyasının bir kenarında olsa neyse, tam ortasında… Bu fitneyle nasıl yaşayabiliriz ki?
Şia problemi var, çünkü adamlar hem vicdansız hem de ahmak… Ümmetin bir Şia problemi var çünkü ahmak insanları dost edinmemek gerekir. Ahmakları dost edinmektense, düşman edinmek daha faydalı… Ümmet kardeşliği ile ilgili tüm bağları kendiler çözdüklerine göre, artık bizim öyle bir mesuliyetimiz kalmadı.
*
Haki beyin, “İran büyük oyunu görmemek için direniyor” başlıklı yazısındaki öngörüler gerçekleşiyor. Libya’ya hemen müdahale eden dünya, özellikle batı, Suriye’ye bir türlü müdahale etmiyor. Sünni-Şii arasındaki gerilim, uçurum, kin ve nefret zirveye çıksın diye… Yezidlerde batının bu projeksiyonunu gerçekleştirmek için tüm imkanlarını seferber ediyor. Bir yıl daha Suriye bu şekilde giderse, ABD sadece Suriye’de, İran’a karşı savaşacak 500.000 bin gönüllü asker bulabilir hale gelir. Ahmak İran, ahmak Hizbullah, tüm geleceklerini Esed denilen Yezide ipotek ettiler ve kendilerde hızla Yezidleştiler.
FARUK ADİL

Share Button

İRAN BÜYÜK OYUNU GÖRMEMEK İÇİN DİRENİYOR

İRAN BÜYÜK OYUNU GÖRMEMEK İÇİN DİRENİYOR
Suriye’deki Yezidin manevi evladı olan kafir, her gün ve her Cuma katliam yapıyor. Devlet, babasından kaldığı için “babasının malı” zannediyor ve halkın devlete sahip çıkmak için diktatörlüğüne isyan etmesini hazmedemiyor. Gayrimeşru siyasi iktidarın gıdası, can ve kandır. Başka şekilde ayakta duramaz, başka bir şeyle beslenemez, başka bir metot bilmez. İktidarı için hiçbir mukaddes ölçü tanımaz, Yezidin Hz. Hüseyin’i gözünü kırpmadan katletme emrini vermesi gibi… Bu tür alçak diktatörleri tanıyoruz, yirminci yüzyılda bol miktarda vardı, hala da var. Anlaşılmayan nokta, İran’ın tavrı…
İran’ın, yirminci asırdan kalma vebaya (diktatörlüğe), İslam Cumhuriyeti olarak destek vermesi nasıl açıklanabilir? Stratejik ihtiyaçlar, İslam’ın özünü ihlal etmenin gerekçesi olabilir mi? Böyle soru mu olur? Dünyadaki en basiretsiz, en ferasetsiz, en akılsız Müslüman bile bu soruyu sormaz. Stratejinizi İslam için ve İslam’a göre hazırlayacaksınız ama o stratejiniz, İslam’ın herhangi bir ölçüsüne de değil, özüne aykırı olacak…
Tamam bir de Şia hassasiyeti var. Bu artık açıkça orta yere serildi. Fakat bu da meseleyi izaha kafi değil. Neden? Zira ortadaki hadise o kadar vahim ki, bırakın Şia hassasiyetini, kafirlerin bile vicdanları titriyor. Şia hassasiyetinin oluşturduğu vicdanın, kafirlerin vicdanından daha rezil, daha gayriinsani olduğunu söylemek gerekir ki, İran’ın siyasetini anlamak kabil olsun.
Anlamadığım nokta şu; İran neticede bir devlet. Devlet olmanın gereklerinden birisi, herhangi bir hadiseyi değerlendirirken, tüm ihtimalleri tarayabilecek, her ihtimal için gerekli tedbirleri alacak çapta bir akıl seviyesi ve idrak ufkuna sahip olmasıdır. İran’ın böyle olduğunu düşünenler varsa, şu ihtimali bir gözden geçirsinler.
Libya için acele organize olan ve hızlı şekilde müdahale eden batı, nedense Suriye konusunda pek yavaş, pek kayıtsız (nisbi olarak) görünüyor. Libya konusundaki hızını sadece petrol kuyularıyla açıklamak eksik olur. Libya, dünyadaki hiçbir siyasi denklemin içinde yer almıyordu. Dolayısıyla herhangi bir ön hazırlık yapmayı da gerektirmedi. Fakat Suriye, bir siyasi denklemin içindedir ve bölge için ciddi hadiselerin ateşleyicisi olur.
Suriye’nin içinde bulunduğu siyasi denklem, İran, Suriye, Lübnan (Hizbullah) cephesidir. İran’ın Suriye’den vazgeçmemesinin ana sebebi de budur. Bu cephe, İran’ın savunma hattıdır. Bunu İran’da biliyor, Suriye’de biliyor ve onların düşmanları da biliyor. Suriye’ye müdahale etmek, İran’a müdahale etmektir. Bundan dolayı İran, bu cepheyi büyük bedeller pahasına koruma düşüncesinde gibi görünüyor.
Batı başta olmak üzere dünyanın Suriye’ye müdahale etmekten yavaş davranmasının en önemli sebebi nedir? Esed rejiminin her gün yaptığı katliamları dünya kamuoyuna servis ederek bekliyorlar. Esed’in, Hizbullah’ın ve İran’ın ne kadar duygusuz birer katil, ne kadar vahşi bir cani, ne kadar alçak bir rejim olduğunu, her gün onlarca (bazen yüzlerce) Suriyeli cesediyle dünyaya anlatıyorlar. Bu cephenin (Suriye, Hizbullah ve İran cephesinin) tamamını aynı teknede yoğuruyorlar. İlginçtir, bu işi sadece Suriye’deki alçak Esed’in iktidar hırsının neticeleri üzerinden yapıyorlar.
Son günlerde İran’a müdahale meselesi gündemden düştü. Çünkü İran’a, nükleer tesislerinden dolayı müdahale etmek, dünyada kabul görebilecek bir gerekçe oluşturmuyor. Nükleer gerekçenin sadece İsrail’in menfaatini korumak kaygısına katık yapıldığını dünya görüyor. Dünyaya kabul ettiremeyecekleri, bundan dolayı diplomatik, askeri ve ekonomik destek alamayacakları bir gerekçe ile İran gibi bir ülkeyle savaşmayı göze alamıyorlar. Öyleyse geriye ne kalıyor?
Esed alçağının yaptığı katliamlar üzerinden, Suriye, Hizbullah ve İran cephesini, hem dünyanın hem Müslümanların gündemine sokmak. Bunun için de, Esed’in, vicdanları kanatacak kadar katliam yapması, Müslüman kamuoylarını ayağa kaldıracak kadar kan akıtmasını bekliyorlar. Bekliyorlar ki, İslam dünyası ikiye bölünsün, Suriye ve İran’a karşı ümmetin içinden bir cephe oluşsun, kendilerine de keyfini sürmek kalsın. Sadece lojistik destekle İran’ın hesabının görülmesini istiyorlar.
Gelişmeler bu istikamette seyrediyor mu? Herkes kendi değerlendirmesini yapsın, bizim gördüğümüz kadarıyla hadiseler bu istikamette hızla akıyor. İran, kendi ülkesinde üretilmesine müsaade etmediği gerekçenin, Suriye üzerinden üretilmesini seyrediyor, katkıda bulunuyor.
Bütün bunlar, biraz sezgi, biraz hadiseleri okumak, biraz zamanı kavramakla ilgili tespitlerimiz. Yanlış olma ihtimali var. Ve yanlış olmasını ümit ederim. Teşhislerimizde yanılmış olmayı arzu ettiğimiz bir hadise demetidir bunlar. Ama hislerimiz bizi yanıltmamışsa, hadiseleri yanlış okumamışsak, zamana nüfuzumuz sathi değilse, yani teşhislerimizde isabet etmişsek, mesele çok ama çok vahim.
Çünkü;
İran, Suriye ve Hizbullah eksenli cepheye karşı, Suriye’deki zulümlerden hareketle bir Müslüman cephe oluşursa (ki oluşuyor) yaşanacak çatışmalar büyük çaplı olacak ve bin yıl sürecek bir “kan davasına” dönüşecektir. Şia ile ümmet arasında meydana gelecek taze kan davası, Şia’nın tamamı imha edilene kadar devam edecek bir savaş silsilesini tetikler.
İran’ın, Suriye ve Hizbullah ile kurduğu cephenin dışında, bunlar kadar ileri derecede ve yoğun ittifak kurduğu başka bir ülke yok. Bu durum İran’ın ittifak eksenini “saf Şia” varlığına bağladığını gösteriyor. Ki bu durum, Şia’nın zaten kan davasını kendi dünyasında başlattığını da gösteriyor. Dünyadaki Müslüman nüfus içinde yüzde on civarında bir Şia olduğu hatırlanırsa, İran’ın, Şia merkezli bir ittifak anlayışı geliştirmesi, bir taraftan “stratejik akılsızlık” diğer taraftan da ümmet için bir fitne kaynağıdır. Ümmet içinde bu kadar “ben merkezli” bir anlayış ve hayat geliştirmek, ümmetin nazari ve tatbiki kaynaklarına dinamit koymak değil midir?
Çok kötü… İran’ın devlet olmasına rağmen bunları görmüyor olması çok kötü… Ümmet için çok kötü… Şia için daha da kötü, çünkü yok olacak ve sebebi de kendisi olacak.
Allah ümmeti böyle büyük çaplı bir felaketten korusun.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button