NİZAM VE HÜRRİYET

NİZAM VE HÜRRİYET

(NOT: Bu yazı, “İnsan Ahlak Hukuk” isimli kitabımızdan nakledilmiştir)

Madde üzerinde nizam tesisi kolaydır, hendese ve bazı aletlerle o iş halledilir. Maddenin katı hali üzerinde nizam tesis imkanı, sıvı ve gaz haline geçince zorlaşmaktadır. Sabit halden hareketli hale doğru ilerledikçe nizam tesisi zorlaşmaktadır.
Sabit halden hareketli hale doğru ilerledikçe nizam ile birlikte hürriyet de mevzu olmaya başlamakta, mesele giriftleşmektedir. Hakikatte nizam ile hürriyet birbirinin mütemmimi olmasına rağmen, hayatta ve tatbikatta birbirinin zıddı gibi anlaşılmakta, bu anlayışı besleyecek türden tezahürlere de rastlanmaktadır.
Mevzu insan ve hayata kadar geldiğinde, nizam tesisi fevkalade zorlaşmaktadır. İnsan hareketin zirvesine ulaşmış varlık çeşididir aynı zamanda… Ve hareketinin hem akli (fikri) hem de hissi kaynakları bulunan, nizami hareketi bazen hürriyetine tehdit olarak görebilen sebepler ve gerekçeler kumkumasıdır. İnsan, hareketin zirvesine ulaşan varlık olması cihetiyle hürriyete en fazla ihtiyaç duyan ve bunu da talep eden varlıktır.
Sükunet nizamın, hareket hürriyetin tezahürlerinden birisidir. Tabii ki tek tezahürleri bunlar değildir ama meselenin anlaşılması için bu tezahürler tetkik edilebilir. Mesela trafik akışını tanzim etmek (nizami akış haline getirmek) için, muhtelif mesafelere ve kavşaklara ışıklı sinyalizasyon koyuyoruz, bir cihetten gelen akışı kırmızı ışıkla durdurup (sabitleyip) başka bir cihetten gelene yol veriyoruz. Anlaşıldığı üzere kesintisiz hürriyet (hareket) mümkün olamıyor.
Okumaya devam et

Share Button

DÖRT ADET KİTAP BASILDI

Fikirteknesi yayınevi kitap basmaya devam ediyor, ayda dört adet kitap basma programımız aksamadan sürüyor.

Temmuz ayındaki dört adet kitap basıldı, kitapların isimleri şöyle;

1-Aklın sınırları (Haki DEMİR)
2-İnsan ahlak hukuk (Haki DEMİR)
3-Matematik-1-Matematik ve Varlık (Haki DEMİR)
4-Müslüman şahsiyetin yeniden inşası (Haki DEMİR)

Haziran ayında basılan dört kitabımız şunlardı;

1-Modernist saldırı gelenekçi direniş (Atilla Fikri ERGUN)
2-Necip Fazıl (Haki DEMİR)
3-Büyük Doğu Devleti-2-Nakibü’l Eşraf teşkilatı (Hamza KAHRAMAN)
4-Büyük Doğu Devleti-3-Başyücelik Akademyası (Hamza KAHRAMAN)

Ağustos ayında basılacak kitaplar inşallah şunlar olacak;
Okumaya devam et

Share Button

NAKİBU’L EŞRAF-HAKEM MÜESSESELERİ-

HAKEM MÜESSESELERİ

Hayatın altyapısı hukuk kaidelerinden ibaret değildir, hukuk yalnız başına, insan kalabalığını cemiyet haline getiremez. Hayatın “haklar” altyapısı hukuktur ve haklar katidir. Oysa hayat keskin ölçülerle yaşanamaz ve yaşatılamaz. Hukukun kati ölçülerinin yanında, munis esaslar manzumesi olan ahlakın da bulunması şarttır.

***
Ahlak, yazıya geçirilebilir ve karara bağlanabilir mi? Bu soruya “evet” cevabını vermek zor görünüyor ama aslında doğru cevap “evet” olmalıdır. Kaydedilen ve kararlara mevzu edilen ahlakın, ahlak olmaktan çıkıp hukuk haline gelmesinden endişe edilir, bu endişe yanlış değil. Bu endişe giderilmeli, ihtiyaç duyulan tedbirler alınmalı ve ahlak kayda geçmelidir.
Okumaya devam et

Share Button

NAKİBU’L EŞRAF-ASALET YÜKSEK MERCİ-

ASALET YÜKSEK MERCİİ

Asalet Yüksek Merciinin iki vazifesi var, devlet ile vatandaşlar arasındaki ihtilaflara ilk derece mahkemesi olarak bakmak ve vatandaşlar arasındaki ihtilafların hakem mercilerindeki kararlarını temyizen tetkik etmek…

Asalet Yüksek Merciinin kararlarına karşı temyiz makamı, Nakibü’l Eşraf teşkilatının “meşayıh niyabetidir”.

Asalet Yüksek Mercii, ihtiyaca mebni olarak bölgelerde kurulur.

*Asalet Yüksek Mercii, devlet teşkilatları ile vatandaşlar arasındaki ihtilaflara, ilk derece mahkemesi olarak bakar.
Okumaya devam et

Share Button

İSLAM ŞEHRİ-17-İNFAK

İSLAM ŞEHRİ-17-İNFAK

İslam hiçbir konuyu tek zeminde hükme bağlamamış, en azından hukuk, ahlak ve edep olmak üzere üç çerçevede ve mertebede (seviyede) tanzim etmiştir. Hukuk, ahlak, edep, içtimai hayatın her noktasında görülebilen umumi tasniftir, bunların dışında da derinleştikçe (veya irtifa kazandıkça) farklı çerçevelerde farklı tasnif ve tanzimleri mevcuttur.

Mülkiyet, İslam’ın her seviye ve çerçevede tanzim ettiği bir bahistir. İslam, hukuki çerçevede hususi mülkiyeti tanımakla başlar, ruhi inkişafın zirvelerine doğru “Mülk Allah’ındır” hükmünü levhalaştırır.

Varlık telakkisi (ontoloji) cihetiyle “Mülk Allah’ındır” hükmü, “nihai ölçü” olmak bakımından tevhidi mahiyet taşır ve başköşede yerini alır. Nihai ölçü, ruhi inkişafın nihai maksadıdır, menzilidir. Müslüman şahsiyet, o menzile doğru inkişaf etmekle memur kılınmıştır.
Okumaya devam et

Share Button

İSLAM ŞEHRİ-16-İDARE

İSLAM ŞEHRİ-16-İDARE

İslam şehrinin aklı idaredir. İdare, tasavvuf ve medresenin keşif ve tertip ettiği hikmetleri “gerçek” kılmak, “gerçekleştirmek” ile mükelleftir. İdare, bir tatbikatı gerçekleştirip de neticesini merak eden derin bir cahillikle malul değil, aksine keşfedilen hikmetin mevcut şartlar manzumesinde nasıl tatbik edileceğini bilen bir akıl bünyesine ve zihni teçhizata sahiptir. İslam şehrinde idare, hikmetin tatbik şartlarını arayan, bulan, tanzim eden bir idrak merkezidir. Hikmet, idarenin önüne saf halinde geldiğinde, önce onu anlar, sonra cemiyetin seviyesine bakar, cemiyetin seviyesi ile mütenasip bir tatbikat şekli geliştirir. Hikmet saf haliyle tatbik edilmez, hikmeti saf haliyle tatbik edebilen, onu saf haliyle taşıyabilen tek kadro Ashab-ı Kiram olmuştur, sebebi de merkezindeki şahsiyettir, yani Risalet’tir.

İdare, bir gözü hikmette diğer gözü halkta olan, hikmet ile halk arasında idari köprü kuran merkezdir. Hikmet ile halk arasındaki münasebeti kuran, hikmeti halka maleden, halkı hikmete muhtaç hale (yani hikmeti talep eder seviyeye) getiren karargahtır. Hikmetsiz hareket ve tatbikatın olmayacağını gösteren, olmaması gerektiğini anlatan, halkı da buna hazırlayan bir merkezdir. Halk ile hikmet merkezleri olan tekke ve medrese arasındaki sağlam irtibatı kuran, hayatı tekke ve medrese ile harmanlayan, bunun idari tedbirlerini keşif ve tatbik eden kadrodur.
Okumaya devam et

Share Button

CEMAAT GÜNLÜKLERİ-(16.02.2014)-ZİHNİ ÇARPIKLIĞIN MUHTEŞEM MİSALİ

CEMAAT GÜNLÜKLERİ-(16.02.2014)-ZİHNİ ÇARPIKLIĞIN MUHTEŞEM MİSALİ

Bugün gazetesi yazarı Gültekin Avcı, 15.02.2014 tarihli, “Beddua” isimli yazısında, aramakla ele geçmeyecek bir zihni çarpıklığın misalini sunmuş. Cemaat ile ilgili bazı gerçekleri yazıyoruz ama adamlar takiyye uzmanı Şiileri de geçtikleri için, “açıkça” söylenmemiş olanı inkar ediyorlar. Tüm faaliyetlerinde görülen ama kelama açıkça dökülmemiş gerçekleri inkar konusunda zirve yaptılar. Açıkça yazmadıkları için de, inkar ettiklerinde, aklı gözünde olanları veya cemaatin akıl garibanı tabanını ikna edebiliyorlar. Allah’a hamdolsun ki, cemaat nam örgütün kalemşorları çok sığ, karşı tarafı tenkit etmek için yazdıkları yazılarda, “şecaatin arzederken sirkatini” söyleyenlerin misali “itiraflarda” bulunuyorlar.

Eski savcı Gültekin Avcı, Ergenekon soruşturmaları zamanında mesleki birikiminden dolayı meşhur olan birisi… Türkiye’de, bir konuda bilgili olmak, her konuda konuşma hakkı verdiği, böyle bir zihni çarpıklık oluştuğu için, Gültekin Avcı’da, her konuda kalem oynatmaya başlamış. İyi de etmiş, Avcı’nın itiraf mahiyetinde olan yazısı olmasa, Fethullah Gülen örgütü ile ilgili bazı gerçekleri nasıl ispatlardık?

Başlayalım;
Okumaya devam et

Share Button

İSLAM ŞEHRİ-14-ADALET

İSLAM ŞEHRİ-14-ADALET

İslam şehrinin temeli adalettir. İslam şehrinde adalet merhamet ile yoğrulmuştur. Hukuk, ahlak ile sımsıkı sarılmış, muhtevasına edep zerkedilmiştir. Hukuk ahlaktan tecrit edilir, edep mahkemelerden kovulursa adalet tecelli etmez. Hukuk net kaidelerden mürekkeptir ama adalet onun tatbikinde tecelli eder. Hukukun tatbikatı (muhakeme usulü) delil ve ispat demektir. İspat edilemeyen (delillendirilemeyen) hak, hakikatte mevcut olsa bile mahkemede yoktur, zira hüküm zahire göredir. Tam da bu noktada hukukun ahlaka ve edebe olan şiddetli ihtiyacı ortaya çıkar, şahit yalan söylediğinde hukuk adaleti keşfedemez, ilam haline getiremez. Şahidi yalan söylemekten men eden hukuki müeyyideler (cezalar) olsa da, esas olan şahidin ruhi dünyasında yalan söylemeyecek bir derinlik ve kıvam gerekir. Bunu gerçekleştirecek olan hukuk değil, ahlak ve edeptir. Bu sebeplerledir ki, hukuk medrese tarafından inşa edilir ama adalet tekkesiz tecelli etmez.

Tekke, insana, altından kalkamayacağı borçlanmalara girmemesi için ruhi kıvamı kazandırır, bir şekilde (kaza, hastalık gibi fevkalade hallerde) borcunu ödeyeme zafiyetine düşen borçluyu ise alacaklının ezmemesi için merhamet ve feragat ruhunu cemiyete zerkeder. İslam şehrinin mahkemesinde alacaklı, hukuk ve adaletin tabii neticesi olan hakkını almak için koridorları çınlatırcasına nara atmaz, mahkemeden en fazla, borçlunun ödeme zafiyeti içinde olup olmadığının tespitini ister ve ödeme zafiyeti varsa “hak, hak” diye tepinmek yerine borçluyu rencide etmeden alacağından (hakkından) feragat eder. Tekke (ahlak, edep, feragat) yoksa o şehirde adaletin tevzi ve tecellisi muhaldir.
Okumaya devam et

Share Button

HAKİKAT VE ADALET

HAKİKAT VE ADALET
Adalet bahsi, girift meselelerden biridir. Bu sebeple olsa gerek, en çok kullanılan mefhumlardan biri olmasına rağmen, derinliğine bir izahı yapılmamış, muhkem bir çerçeve oluşturulmamıştır. Adalet, o kadar büyük bir ihtiyaçtır ki, adalet mefhumunun herkes tarafından anlaşıldığı zannı galip ve yaygındır. Bu sebeple idrak çabasına ve izah gayretine konu olmamaktadır.
Hâlbuki dünyada derin bir sükunet ve huzuru temin eden mefhum adalet, kıyameti kopartan ve büyük altüst oluşları tetikleyen de mefhum-u muhalifi olan zulümdür. Bu kadar mühim ve müessir olan bir mefhumun derinliğine tetkik edilmemesi, mevzu listesinin başlarına alınmaması ciddi bir zafiyete işaret ediyor. Tabii ki kadim müktesebatımızda bu mevzuu ciltlerce eserle tetkik edilmiştir lakin müktesebata ulaşmaktaki zorluk, meselenin dikkatten kaçmasına sebep oluyor.
Adalet, hakikatinde ve tatbikatında nedir? Veya soru şöyle sorulabilir; “hakiki adalet nedir?” ve “tatbiki-nispi adalet nedir?”. Adaletin hakikatine dair nazari tetkik çabasına girilmeyince (herkes tarafından bilindiği ve anlaşıldığı zannıyla), tatbiki ciheti, tezahürleri göze çarpmakta, bazı tezahürler üzerinden ağır tenkitler geliştirilebilmektedir. Adalet bahsindeki en büyük ölçü ihlali, “kaynak şirki”dir yani İslam’dan başka kaynak arayışıdır. İslam’dan başka adalet kaynağı olabilecek “hükümler manzumesi” olduğu zannı yaygınlaşmaktadır. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM ŞEHRİ-3-İSLAM ŞEHİR ANLAYIŞINA UMUMİ BAKIŞ-2-

İslam şehri, mananın (İslam’ın muhteva yekununun) müesses nizamıdır. Mana, önce “tabii teşkilatlılık haline” kavuşmuştur, sonra da “bir eksik var mı?”, “gözden kaçan bir mesele kaldı mı?” sorusunun cevabını, “yardım istemekten imtina eden vakur fakir olabilir” endişesiyle müesseseleşmiştir. İslam’ın şahsiyet, cemiyet ve hayat telakkilerinde muhtacın “talep etmesi”, “yardım istemesi” değil, onu arayıp bulacak bir dikkat ve rikkat vardır. Tek tek her ferdin, diğerlerinin mahrem hayatlarına tecessüs ile ihtiyaçlarını tespit etmesi gibi kaba ve kerih bir yol bazı sınırlarda hukuken (fıkhen) bazı sahalarda ahlaken, bazı noktalarda da edeben men edilmiştir. Müesseseler, ferdi tecessüsü önlemek, müesses ahlakı yerleştirmek, alan ile veren arasına perde çekmek gibi zaruret, ahlak ve güzellik gibi mesuliyetleri üstlenir. Müesseseler, tecessüsü, ferdi alandan kurtarıp müesses hale getirmek için değil, aksine tecessüsü cemiyet ve şehir hayatından tamamen yok etmek için vardır, bu sebeple faaliyetlerini, hayatın tabii akışını takip ederek gerçekleştirir. Hayatın tabii seyri; ferd, aile, mahalle gibi birimlerin hayat seviyelerinin “bilinebilirlik” çerçevesindeki akışıdır. Bu akışın aksadığını gören göz, bir melek sessizliğinde ve edebinde, en kuytu yerde ve zamanda muhatabına yaklaşıp, hiçbir tetkik faaliyetine girmeden, hiçbir tereddüt emaresi göstermeden, en kısa soru ve en kısa cevaplarla meseleyi teşhis eder, en uygun yolla halleder. Bu naiflikteki müesseseler, kadimden beri olduğu gibi tasavvufun uhdesindedir.
*
İslam şehri, zamanın tecelligahıdır. İslam şehrinde zaman, saat, gün, ay, yıl gibi ölçü birimlerinden ibaret değil, aksine rahmet tecellisinin ritmidir. Her anın, her saatin, her vaktin, her günün, her ayın bir manası vardır, rahmet, o mana üzere tecelli eder. İslam şehri, zamanın akış güzergahıdır, zamanın dünyaya saçtığı manayı kendine cezbeden, kendinde toplayan bir cihazdır. Rahmetin tecellisi için gerektiğinde çığlık çığlığa duaya durur, gerektiğinde hüzünlü bir sabırla derin bir sükûta sarılır. O şehir, hangi vakit secde edeceğini, hangi vakit dua edeceğini, hangi vakit ikramda bulunacağını bilir.
* Okumaya devam et

Share Button

TAKSİM RAPORU-1-NEDEN BİTTİ?

TAKSİM RAPORU-1-NEDEN BİTTİ?
Taksim hadiselerinden anladıklarımızı yazarken, yazı serisinin içinde herkesin anladıklarını da okuyacaksınız. Sadece orijinal teşhis ve fikirlerden ibaret bir yazı serisi olmayacak, bunun sebebi, bir rapor gibi, toplu olarak tetkik edildiğinde faydalanması mümkün olan bir metin hazırlama çabasıdır.
*
Taksim hadiseleri bitti, yer yer kımıldamaya çalışanlar, ikinci dalgayı başlatmak isteyenler var ama bitti. Bitmesi, herhangi bir zamanda ikinci dalganın başlamayacağı manasına gelmiyor, zaten bu sebepledir ki meseleyi derinliğine anlamamız şart.
Bitmesinin sebebi, başlamasının sebebinden daha az mühim değil. Neden üç haftada bitti, neden devam edemedi? Oysa planlayanlar aylarca sürmesini ve netice alana kadar sokakların boşaltılmamasını istemiş ve hedeflemişlerdi. Konuya sondan başlamak gibi olacak ama hala devam etme riskinin olduğunu düşünenler için, meseleye buradan başlamak uygun olacak.
Bitmesinin birinci sebebi, bunların eylemci olmamaları… Eylemci değiller, eylem tecrübeleri de yok, eylem hazırlığı da yapmış değiller. Planlayanlar eylem hazırlığı yapmıştı şüphesiz, gıda naklinden, revir kurulmasına kadar ciddi bir altyapı hazırlığı vardı ama eylemciler hazır değildi. Hem “eylemcilik” özellikleri yoktu hem de eylem hazırlıkları… Eylem yapanların bu özellik ve hazırlığı yoksa eylemin ömrü kısadır. Okumaya devam et

Share Button

BÜYÜK DOĞU PLATFORMU-2-NAKİBÜ’L EŞRAF TEŞKİLATI-1-

BÜYÜK DOĞU PLATFORMU-2-NAKİBÜ’L EŞRAF TEŞKİLATI-1-
Büyük Doğu Platformunda (www.buyukdoguplatformu.com sitesinde), İslam Devlet Teşkilatı kurulurken, en dikkat çekici müessese olarak Nakibü’l Eşraf görünüyor. Ehl-i Beyt muhabbeti, tabii olarak dikkati celbediyor, kendinde topluyor ve başka şey görmeye mani oluyor. Nakibü’l Eşraf teşkilatı, bilindiği üzere “Ehl-i Beyt” teşkilatıdır, Hamza beyin de ifade ettiği gibi tarihi süreç içinde zirveye çıkması Osmanlıda olmuştur. Nakibü’l Eşraf teşkilatı hakkında bilgi sahibi olmak isteyenler tarihi araştırsınlar, bizim konumuz, bu teşkilatın devlet yapısına nasıl eklendiği ile ilgilidir.
Hamza Bey dikkat çekici bir kıvam yakalamış, Nakibü’l Eşraf teşkilatını devlet teşkilat haritası içine yerleştirmemiş, siyasete bulaştırmamış, günlük ihtilaflar cehennemine salmamış. Devlet ve siyaset üstü bir mevkie yerleştirmiş, devletin yükseklerinde meydana gelecek ihtilafın hal mercii yapmış, kararını da itirazı kabil olmayan cinsten bir tahkimatla çevrelemiş.
Büyük Doğu Devlet ve Cemiyet yapısına kuşbakışı bakınca şöyle bir manzara görülüyor; iki tane devlet var, biri hukuk üzerine kurulu ve zirvesini “Başyüce”nin temsil ettiği İslam devleti, diğeri ise ahlak üzerine kurulu ve zirvesini “Nakibü’l Eşraf”ın temsil ettiği İslam cemiyeti… Devlet hukuku, Nakibü’l Eşraf ise ahlak ve asaleti temsil ediyor, devlet ihtiyaç duyulduğunda maddi güç kullanma inhisarını elinde tutuyor, Nakibü’l Eşraf ise kalplere nüfuz eden manevi iktidarıyla cemiyeti rızalarına dayalı şekilde idare ediyor. Devlet, emniyeti ve nizamı muhafaza ile görevli, Nikabet teşkilatı ise emniyet, adalet ve nizamın ruhi altyapısını kuruyor, kalbi bir idare çerçevesi oluşturuyor. Devlet, halkın ihtiyaçlarını karşılıyor, Nakibü’l Eşraf ise ihtiyaçları tayin ediyor. İhtiyaçlar, kalp ve zihin dünyasındaki hırs ve tatmin, arzu ve kanaat sarmalında doğar ve büyür, Nakibü’l Eşraf, halkın kalbi dünyasını idare ettiği için, insan tabiatının ham haliyle sınırsız ihtiyaca sahip olmasına mukabil, nefsin terbiye ve tezkiye edilmesiyle ihtiyaçlar çerçevelenir ve sınırlanır. Nakibü’l Eşraf, insanı, nefsin bitmez tükenmez arzu ve hırslarının peşinde koşmaktan alıkoyan, İslami hassasiyetle çerçeveleyen, “eşref-i mahlukat” haline getiren bir amil gibi görünüyor. Okumaya devam et

Share Button

FARUK BEŞER ZOR MEVZUA GİRMİŞ

FARUK BEŞER ZOR MEVZUA GİRMİŞ
Şeriat ile tasavvuf arasındaki münasebet zor meselelerdendir. Şeriat’ın tarifi kabildir, tarifi zor olan tasavvuftur, bu sebeple ikisi arasındaki münasebetin zorluğu, tasavvuftan kaynaklanır. Zor olması yanlış olduğuna delalet etmez belki kıymetine delildir. Şeriat muhakkak ki tasavvuftan kıymetlidir, tasavvuf ise şeriatın muhtevası, mana haznesi olması bakımından şeriattan kıymetlidir. Beyanımızın tezat görüntüsü verdiğini biliyoruz, zaten mesele bu zıtlık görüntüsündeki terkipte merkezleşmektedir. Terkibi iki şekilde de gerçekleştirmek mümkündür, şeriatı merkeze alarak tasavvufun izahı, tasavvufu merkeze alarak şeriatın izahı yapılabilir. Hangi merkez ve terkip kabul edilirse (ki ikisi de doğrudur) yukarıdaki zıt ifadelerden uygun olanı alınabilir.
Şeriat, İslam fıkhı olarak kabul edilebilir (Şeriat-tasavvuf münasebetinde böyle anlaşılır), meseleye böyle bakıldığında şeriat, İslam’ın, maddi müeyyide ile teçhiz edilmiş zahiri ölçüler manzumesidir. Zahiri ölçüler, hayatın muhitini, alanını, genişliğini tayin eder. Muhiti oluşturan ihata duvarı, Şeriat’ın tespit ve tayin ettiği haramlar ile inşa edilmiştir, merkezde ise yine Şeriat’ın tayin ettiği farzlar mevcuttur. Merkez ve muhiti oluşturan dış çember sabit olmak üzere meydana gelen saha, Müslümanlar için hürriyet alanıdır. Hayatın bu alanda yaşanması şart ama kafi değildir çünkü maksat Allah’a yönelmek, o istikamette mesafe almaktır. Allah’a yönelmek, ruhi-kalbi yolculuktur, zaten Şeriat’ın da nihai maksadı, kulu Allah’a götürmektir.
Allah’a giden yol, ruhi-kalbi mecradır, adı da tasavvuftur. Şeriat, maddi müeyyide ile teçhiz edilen, zihni akli havzada anlaşılması ve tatbiki mümkün olan kaideler manzumesidir. Bu cihetle Şeriat, İslam’ın zahiri yüzüdür, zaten zahir hüküm için esastır. Ruhi-kalbi mecra ise Şeriat’ın oluşturduğu çerçeve içinde kalmak şartıyla, deruni yolculuğun yapılacağı güzergahı tayin eder. Yani tasavvuf, dikey boyuttur. Okumaya devam et

Share Button

BATININ ÖZGÜRLÜK ANLAYIŞINA BAKIN

BATININ ÖZGÜRLÜK ANLAYIŞINA BAKIN
Vatan gazetesinin 21.09.2012 tarihli internet sitesinde yayınlanan bir haber dikkat çekiciydi. Adamların özgürlük anlayışı, tamamen kendi merkezlerindeki “kurgu” üzerinden gerçekleştiriliyor. Dünyada batıdan başka insan yaşayan coğrafya olmadığı, batılılardan başka da insan bulunmadığı üzerine inşa edilen, bu sebeple de özgürlüğü sadece kendilerine has kılan bir yaklaşım. Hani özgürlük insanlarla ilgili bir mesele ya…
Habere bakın…
“Aşırı muhafazakar görüşleriyle bilinen İslam karşıtı blog yazarı Pamela Geller, “Uygar insanlar ile barbarlar arasındaki savaşta uygarlardan taraf olun. İsrail’i destekleyin. Cihad’ı bozguna uğratın” yazılı ilanın 10 metro durağına asılması için mahkeme kararı çıkarttı.

Amerikan Özgürlük Savunma Girişimi Yöneticisi ve “Atlas Shrugs” adlı blogun sahibi olan Geller, ilanın New York’ta metro duraklarına asılmasına izin veren mahkeme kararını ABD Anayasası’nın ifade özgürlüğünü koruyan ilk maddesi için bir zafer olarak niteledi.” Okumaya devam et

Share Button

NORVEÇ CANİSİ VE İNSANLIĞIN KATLEDİLMESİ

NORVEÇ CANİSİ VE İNSANLIĞIN KATLEDİLMESİ
Sabah gazetesinde 18.04.2012 tarihinde, Norveçli katil Anders Behring Breivik’in başlayan yargılaması haber yapıldı. Haber kısaca şöyle;
“Norveç’te geçen yıl 77 kişiyi öldüren aşırı sağcı Anders Behring Breivik, davasının ikinci gününde de şov yapmaya devam etti. Duruşma salonuna girdiğinde yine aşırı sağcı selamı veren Breivik, daha sonra müşteki yakınlarına da bir süre gülerek baktı. İlk duruşmada Müslümanların Avrupa’yı kuşatmasını engellemek için eylemlerini gerçekleştirdiğini söyleyen Breivik, “Umarım sözüm kesilmez. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra en çok ses getiren saldırıları düzenledim. Öldürdüklerim masum değildi. Yine olsa aynı eylemleri yapardım. Eylemler benim için intihar saldırısıydı ama öldürülmedim. Norveç’te faaliyet gösteren iki tane daha bağımsız aşırı sağ hücresi var. Onlar da saldırı Okumaya devam et

Share Button

MİT VE HUKUK

MİT VE HUKUK
İstihbarat, tabiatı gereği problemlidir. Gizlilik, başlı başına bir problemdir. Bir de istihbarat faaliyetlerinin “hedef kitle” tespiti içinden çıkılmaz türden bir problem teşkil ediyor.
İstihbaratın hedef kitleye yönelik faaliyetleri, ahlaksızlık batağına gömülmüştür. Temas kurduğu insanlarda, içine girdiği içtimai bünyelerde ilk olarak “itimadı” imha eder. İtimat, hayatın altyapısıdır. Bir cemiyet çökertilmek istendiğinde, itimadın imha edilmesi yalnız başına kafidir. Okumaya devam et

Share Button

YUSUF KAPLAN NE ZAMAN ERGENEKONCU OLDU Kİ SEVİNİYORSUNUZ

YUSUF KAPLAN NE ZAMAN ERGENEKONCU OLDU Kİ SEVİNİYORSUNUZ
Vatan gazetesi, Yeni Şafak gazetesinin 18.02.2012 tarihli nüshasında yayınlanan Yusuf Kaplan’ın “Neyin kavgasını verdiğimizin farkında mıyız acaba?” başlıklı yazısını, “Yeni Şafak gazetesinde Ergenekon sanıklarını savunan isyan!” başlığı ile haber yaptı. Vatan gazetesi yöneticileri, bu faaliyete “gazetecilik” adını veriyor olmalılar. Okumaya devam et

Share Button

SAMİ SELÇUK CÜCELER DİYARININ EN UZUN CÜCESİ

SAMİ SELÇUK CÜCELER DİYARININ EN UZUN CÜCESİ
Sami Selçuk’u nasıl bilirsiniz? Türkiye’nin iyi bir hukukçusu, hatta en iyi hukukçusu, hatta hatta bu güne kadar yetişmiş en iyi hukukçusu olarak bilenleriniz vardır. Böyle olmadığını söyleyeceğimi bekleyenler varsa yanılıyorlar, gerçekten de böyledir. Okumaya devam et

Share Button

MAHKEME KARARI MI MÜSVEDDE KAĞIDI MI

MAHKEME KARARI MI MÜSVEDDE KAĞIDI MI

Mahkeme kararları, adaletin yazılı metinleridir. Adalet kanun metinlerinde aranmaz. Adalet, mevzuat ve tatbikatın yekunundan oluşur. Bu yekunun en müşahhas misali ise mahkeme kararlarıdır.

Adaletin temel unsurları nelerdir? Adalet; halkın vicdanı, devletin mevzuatı ve mahkemelerin tatbikatından mürekkeptir. Bunlardan herhangi biri bulunmadığı takdirde adalet denklemi kurulamamıştır. Okumaya devam et

Share Button

GÜNLÜK (11 NİSAN 2009)

            Hürriyet gazetesinden iki hadise bir haber…

 Annesiyle kavga ettikten sonra İstanbul'daki evinden kaçarak Bursa'ya geldiği öne sürülen 16 yaşındaki kız çocuğuna tecavüz ettiği ve erkeklere pazarladığı iddia edilen 7 kişi yakalandı. (http://www.hurriyet.com.tr/gundem/11412530.asp?gid=229)  

*

 Antalya'nın Alanya ilçesinde yaşları 13-17 arasında değişen 4 kızı kendilerine aşık edip ardından uyuşturucu maddeye alıştırarak genelevlere pazarlamak istediği iddia edilen 25 yaşındaki Yetiş Uludağ, 32 yaşındaki Yılmaz Köse ile 28 yaşındaki Lütfullah Çalıkuşu, insan ticareti ve fuhuşa aracılık etmek suçlarıyla tutuklandı. (http://www.hurriyet.com.tr/gundem/11412530.asp?gid=229)  

            Bu tür suçları işleyenlere verilmesi gereken ceza ne olmalıdır? Cevap şıkları aşağıda verilmiştir. Herkes öfkesini dindirecek şıkkı işaretlesin.

 

a-Kafaları taşla ezilmelidir.

b-Diri diri derileri yüzülmelidir.

c-Ayaklarından asıp, ölene kadar beklenmelidir.

d-Cımbızla etleri küçük parçalar halinde koparılarak kemiklerinden ayrılmalıdır.

e-Tenasül uzvu kesilmeli kızartılmalı ve kendine yedirilmelidir.

f-Mağdur kızların ailelerine teslim edilmelidir.

g-Falakaya yatırılıp, bir daha ayaklarını kullanamayacak hale gelinceye kadar dayak atılmalıdır.

h-Kafalarına ve bedenlerine seksen şarjör mermi sıkılmalıdır.

 

            Pekala bu suçları işleyenlere Türkiye’de ne ceza verilmektedir. Hapis cezası… Hapis cezasının ne kadar olduğunun bir önemi var mı? Cezaevinde bedava bir hayat yaşattığın kişiye ceza mı vermiş olursun?

İslam hukukundan fellik fellik kaçanların akıbeti sadece ahirette değil bu dünyada da “cehennem”dir. Şu hayata bakar mısınız, cehennemden ne farkı var? İslam ahlakından uzaklaşmak, kızları evlerinden kaçırıyor, İslam hukukundan uzaklaşmak ise evden kaçan kızların düşecekleri çukuru kazıyor.

            Hürriyet gazetesi de bu haberi, lanetleyerek veriyor. Bu hadiselerin yolunu altın yaldızla süsleyen gazetenin yaptığı, timsah gözyaşları dökmekten başka ne olabilir ki?

Share Button