KİTAP VE DİL

Kitap ve dil

Dil, âciz derûnumda hâşâ bir mâbed gibidir yahut dinimizin mânalar âlemine götüren büyük bir vasıtadır. Dîvân şairi Taşlıcalı Yahya Bey şu mısralarını haddimiz değil ama fakir için yazmış sanki:

“Kitâbı şol ki okur dikkat eyler / Kitâbun sâhibiyle sohbet eyler / Kimi şemşîr-i âteşbâra benzer / Kimisi revzen-i envâra benzer / Eyi söz eskimez nitek-i altun / Olur yevmen- feyevmâ kadri efzûn.”

Diyor ki şair: Kitabı dikkatle, mânası içre okuyan kimse / kitabın sahibiyle sohbet eder / Kimi ateş yağdıran kılıca benzer / Kimisi ışık saçan pencereye benzer / İyi söz eskimez altın gibidir / Günler geçse de değeri çoktur.
Okumaya devam et

Share Button

İDRAK VE BEYİN

İDRAK VE BEYİN

(Terkip ve İnşa dergisi 4. sayı)

Beyinle ilgili çalışmaların ulaştığı son nokta, bedenin hareketleriyle ilgilidir. Sinir sistemiyle beyin arasındaki münasebete dair ileri derecedeki tespitler, bedenin hareketlerini beynin emir-komuta sistemiyle yönettiğini gösteriyor. Bedenin hareketleri kas ve sinir sistemine, kas ve sinir sistemi de beyne bağlı olarak çalışıyor. Buraya kadar biyolojik temelli bir sistemden bahsediliyor ki doğrudur.
Bedenin hareketlerinin beyne bağlı olması, insanın nihai merkezinin beyin olduğu manasına gelmiyor. Beyinden daha ötede ve derinde bir merkez olduğu fakat pozitif bilim temelli insan telakkisinin oradan öteye gidemediği malum… Kalb ve ruh, pozitif bilim mecrasına mahkum olan batının anlayabileceği bahisler değil. Okumaya devam et

Share Button

FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-15-NEFS AHLAKININ ŞAHİKASI

FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-15-NEFS AHLAKININ ŞAHİKASI

Ahlak meselesinin sadece “ahlak” başlığı altında tetkik edilmesi, bugünün dil ve ıstılah kaosunda meseleyi anlamayı imkansız kılıyor. Ateist birisi de çıkıyor ve ahlaktan bahsediyor, oysa onun bahsettiği ölçüler bizim (Müslümanlar) için tam bir ahlaksızlık ifadesi. Diğer taraftan kelimeler ve mefhumlar, zaman içinde mana erozyonuna uğruyor ve merkezinden ve kaynağından kopuyor, günün kültürel değerler sistemi içinde başka manalar ifade etmeye başlıyor. İslam irfanının “ıstılah haritasının” unutulduğu ve ona ulaşmanın da imkansıza yakın bir zorluk arzettiği bugün, mefhumları tetkik ederken, ana kaynağına ve ölçüsüne irtibatlayacak tavsifler elzem hale geldi. Istılah haritamızın yerli yerinde olduğu, cemiyetin olmasa bile münevver camianın anlayış çerçevesinde bulunduğu zamanlarda “ahlak” dendiğinde ne kastediliyorsa, o maksadı ifade etmek için bugün başına bir sıfat ekleme ihtiyacı hasıl oldu.

İslam irfanının “ıstılah haritasına” ulaşmanın zorlaşması, aynı zamanda ona ulaşmayı ihtiyaç olmaktan da çıkardı. Bir taraftan ıstılah haritamızı kaybettik, diğer taraftan sanki ıstılah haritası yerindeymiş, herkes biliyor ve anlıyormuş gibi ıstılahları hoyratça, ucuzca, kolayca kullanıyoruz. Bu hal, en geniş ve derin manada istismarın önünü açıyor, hatta istismara davetiye çıkarıyor.
Okumaya devam et

Share Button

TEŞKİLAT, SADAKAT, LİDER KÜLTÜ

TEŞKİLAT, SADAKAT, LİDER KÜLTÜ

Hayatı yaşayabilmek, ayakta kalabilmek, varlığını devam ettirebilmek için teşkilatlanmak gerekiyor. Sıfır teşkilatın olduğu yerde hayat yoktur, bedevilikte bile asgari bir teşkilat vardır. Teşkilatlılık hali o kadar hayati bir meseledir ki, akıl olmayan hayvanlarda bile mevcuttur. İnsan, aklının oluşmadığı bebeklik ve çocukluk yıllarını, teşkilatlı aile ve cemiyet hayatıyla yaşayabilir, bu sebeple teşkilat, akıldan öncedir. Hem hayat hem de akıl, teşkilatlar yekununun neticesi ve eseridir. İnsan, sayısız teşkilatın ördüğü bir hayat içine doğar ve orada varlığını devam ettirebilir.

Bazıları teşkilatlardan (dernek, vakıf, siyasi teşekküller) uzak durmak temayülündedir. Bunlardan uzak durduğunda teşkilattan ve teşkilatlılık halinden uzakta yaşadığını zanneder. Oysa okula gider, o bir eğitim teşkilatıdır, bakkaldan ekmek alır, o bir ticari teşkilattır, bankadan kredi alır, o bir finans teşkilatıdır ila ahir…
Okumaya devam et

Share Button

BALIKNAME

Balıknâme

“Bilge Hocam, fakire fikir azığı olarak dergiler getiriyor, ne güzel” deyince, Efendi Hocam nükteli üslûbuyla “Bilge Hocan dergi verir, biz balık veririz” demiş ve bu mânalı sözünü anlayamamıştım. Bir sohbetinde de “Yazarlar adama kitap okutturur, biz balık tuttururuz” deyince o gün bugündür bu sözleri üstüne düşünmeye başlamıştım.

“Bu sözlerindeki mâna nedir?” diye mutasavvıfların ve âlimlerin balık hakkında yazdıklarını okumaya başladım. Anladım ki, Efendi Hocam’ın balığa gitmesi ve balıkçı şâkirtler yetiştirmesi mâna ehlinin tâlimlerindenmiş.

“Balık veririz” derken, “gönle ve dimağa balığın mâna âlemindeki sırrını düşürürüz” diyormuş da fakir anlayamamış. Dahası, fakirin de bulunduğu yazı üstü fikir tâlimcilerinin en şahbazı olan İsmail’in, Efendi Hocam’ın balık tutma tâlimine dahil oluşunu kavrayamamıştım.
Okumaya devam et

Share Button

ZAMAN VE İDRAK

ZAMAN VE İDRAK
İdrak sınırlarımızdan biri de zamandır. Zamanın içinde olanı idrak etme imkânına sahibiz ama dışında olanı idrak etme imkânına sahip değiliz. Zaman hem insanın hem de insan idrakinin en önemli sınırı ve perdesidir. İnsan zamanın dışına çıkabilir ama zamanın dışını veya zamansız varlık ve hadiseleri (hareketleri) idrak edemez. Bir varlığın idrak edilebilmesinin ilk şartı terkip özelliğidir. Eğer bir varlık mürekkep değil de basit (saf, yeknesak) bir bünyeye sahip ise idrak sınırları dışındadır. Terkip ise zamanın içinde mümkündür. Bu sebeple zaman mürekkep varlıklar (maddi varlıklar) için varoluş amilidir. Madde varolabilmesini zaman ile mekânın temasına borçlu olduğu için çok parçalıdır.
Zaman ve idrak bahsinin bu hususiyetinden dolayıdır ki, tevhide, terkip ile değil tecrit ile ulaşılır. Bir noktaya kadar terkip ile gidilebilir, gidilmelidir. Lakin terkip güzergahının sınırı bilinmeli, o sınıra vasıl olunduğunda terkip bırakılmalı ve tecrit güzergahına girilmelidir. Zaten tecrit güzergahı da bir müddet sonra bitecek ve “tenzih” güzergahı başlayacaktır.
Zamanın dışında bulunan varlıkların mürekkep varlıklar değil, saf (tek) bünyeye sahip varlıklar olması gerekir. (En doğrusunu Allah Azze ve Celle bilir) Hal böyleyse zaman, mürekkep varlıklarda hükmünü icra ediyor lakin “saf” varlıklarda hükmünü icra edemiyor olmalıdır.
Zaman, sadece idrak itiyatlarımızdan dolayı bir sınır oluşturmuyor aynı zamanda idrak kudretimizin de sınırıdır. Zaman saf varlıklarda cari değilse, zaman üstünü (veya zaman dışını) idrak etme kudretimiz de yoktur, idrak itiyadımız da yok… Bu hal, tevhide idrak (akıl) ile değil, ruh ile ulaşabileceğimizi göstermesi bakımından mühimdir. Okumaya devam et

Share Button

TALİM ve TERBİYE SÜREÇLERİ (RUHİ-AKLİ SÜREÇLER)

Backup_of_Backup_of_İNSAN ZİHNİİnsan telakkisi her meselede karşımıza çıkan, her meseleyi temellendirmek için ihtiyaç duyduğumuz ana mevzudur. İslam maarif anlayışı ise doğrudan insan telakkisi ile alakalı bir alan olup, sıhhatli ve muhkem bir insan tahlilini şart kılar. Bu meyanda mevzumuz hala “insan”dır.

İslam maarif nizamının talim ve terbiye süreçlerinde, insan bahsi doğrudan tedrisatın mevzuu olarak insandır. Tedrisatın hedeflerine atıf yapılsa da bu çalışmada esas olan, tedrisatın gerçekleştirilme süreçleridir. Bir taraftan hedefler işaretlenirken diğer taraftan insanı o hedeflere sevkedecek tedrisat tatbikatını, o hedeflere akacak mecraların tespitini, o hedefleri gözden kaçırmayacak güzergahın tayinini göstermektir. Okumaya devam et

Share Button

HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-16-HZ. ÖMER(RA)-8-

Nasıl? Dört halifede zuhur eden vasıflarla hayatın toplamı arasında nasıl bir münasebet var?

Hz. Ebubekir’de (RA) temayüz eden vasıf ve hal, sadakat ve rikkattir, Hz. Ömer’de (RA) temayüz eden vasıf ve hal, celadet ve adalettir, Hz. Osman’da (RA) temayüz eden vasıf ve hal, edep ve hayadır, Hz. Ali’de (RA) temayüz eden vasıf ve hal, idrak (akıl) ve ilimdir.

Sadakat hayatın özüdür, o yoksa hayat bir kabuktan ibarettir. Adalet hayatın gövdesi, iskeletidir, o yoksa hayat ayakta duramaz, yıkılır, çöker. Edep hayatın ölçüsü ve ziynetidir, tezyin edilmemiş hayat, yaşanılabilirlik istidadını kaybetmiştir. İdrak hayatın muhtevasıdır, o yoksa hayat sebep ve neticelerinden varestedir.

Hayat bu dört temel sütun üzerine bina edilmiştir. Bunlardan biri yoksa eksiktir, sallanmaya başlamıştır, eksiklik arttıkça zafiyet artar ve nihayet çöker. Raşit halifelerin hepsinde İslam’ın talep ettiği ahlaki meziyetler mevcuttur. Fakat her birinde, sahip oldukları mizaç ve ahlak meziyetleri, temsil ettikleri hususiyet merkezinde terkip olmuştur.

Dört halifede tecelli eden mana, hem hayatın tabiat altyapısını gösterir hem de İslami hayatın ana unsurlarını ve terkip kıvamını… Bu sebeple İslami hayatı doğrudan doğruya dört halifenin şahsiyetinde ve hayatında takip etmek mümkündür. Okumaya devam et

Share Button

HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-4-HİLAFET-3-

Sayın Haki Demir, sizinle biraz da Allah Resulüne halife olabilecek kişilerin özellikleri üzerinde duralım. Az önceki anlattığımız konulara nispetle Hz. Resulullah’a kimlerin halife olabileceğini düşünebiliriz? Ya da halife olabilecek kişilerin özelliklerinin neler olması gerektiği düşünülmelidir?

Aslın bu fikrî anlamda çok zor bir bahis fakat İslam hukuku konuyu mutlaka çerçevelemek durumundadır. Boş bırakmak, boşlukta bırakmak imkânına sahip değil, o anlamda İslam hukuku hilafetin şartlarını belirlemiştir ama ben ondan ziyade dört halifenin temsil ettiği manaları konuşmanın daha uygun olacağı, daha pratik olacağı kanaatindeyim. Bir defa şunu baştan tespit etmekte zaruret var. Allah Resulüne hilafet etmek, ona halife olmak, onu temsil etmek bihakkın kabil değildir. Öncelikle hem ümmetin bilmesinde fayda var hem de İslam devletinin başına geçecek adı Halife olsun ya da olmasın ümmeti temsil edecek ya da herhangi bir İslam devletinde Müslümanları temsil edecek insanların mutlaka bilmesi lazım, Allah Resulüne bihakkın hilafet mümkün değil. Burada bahsi edilecek olan, O’na ne kadar layık olunabilir ne kadar yaklaşılabilir. Bunun örnekleri de Dört Halife’de mevcuttur. İlmi usuller çerçevesinde Dört Halife’nin çok ince bir şekilde tetkik edilmesi lazım. Dört Halife’de hem hilafetin hem de İslam devletinin şekillenişini görmek mümkündür ki bu Hz Ebu Bekir ile başlar. Onda başlar bu şekilleniş. Dört Halife İslam devletinin ilk tecrübesini üretir. Yani ilk tecrübelerini üretmiştir. Zaten Dört Halife’den sonra hilafetin hakkıyla söz konusu olmadığında ulema müttefiktir. İsimlendirme malum, Hulefa-i Raşidin. Raşit halife, dört halifeden sonra mümkün olmamıştır. Fakat ümmetin haklarını koruyacak devlet başkanları olmuştur. Bunlara halife denmesi de mümkündür. Zira dört halife çapında insan olmayacağı için onların seviyesinde halifenin de olmayacağı malumdur. Lakin bu nokta hilafetin ikame edilemeyeceği manasında anlaşılmamalıdır, hilafetin kıymetinin bilinmesi şeklinde düşünülmelidir. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-17-VARLIK TELAKKİSİ-3-

Varoluş sürecinin üçüncü safhası, “idrak” etmektir, o da akıldadır, akıl da insandadır. Akıl idrak merkezidir, idrak edebilmek, varoluş sürecinin “insani alana” girdiğini gösterir. Kainattaki her varlık çeşidinin ufku insandır, varoluş sürecinin “insani alana” girmesi, ana mecrasına ulaştığını gösterir.
Varoluş süreci, “insani alana” ulaşana kadar asıl ve asil mecrasını bulmamış haldedir ve insani varoluş sürecinin malzemelerini, vasıtalarını, imkanlarını hazırlamak içindir. Bu sebeple topyekun varlık alemi (kainat) için bahsi edilen varoluş süreçleri, kendi başına bir mana ve maksat ifade etmeyen, insana ulaşmadığı takdirde muhtevasını ve mecrasını bulamayan bir deveran halindedir. Toplan varlık haritasının nirengi noktası, nispet ölçüsü, ufuk çizgisi insandır.
Varlık mertebesinin zirvesi insan olduğu gibi, varoluş sürecinin ana mecrası da insandadır. Bu sebeple insandaki varoluş süreçleri, kainattaki toplam varoluş süreçlerinden daha kıymetli, daha girift, daha zahmetlidir. Öyleyse insandaki varoluş süreçleri ayrıca tetkik edilmeli… Okumaya devam et

Share Button

AHLAK İDRAK AKIL

AHLAK İDRAK AKIL
İnsan, anlamadan öğrenebilen, öğrenmekle “yapabilen” bir varlık. Yapabilme maharet ve kudreti anlama şartına bağlı olsaydı, insanlar, yürümeyi bile beceremez, nefes bile alamazdı. İnsanın en basit faaliyetlerinden olan yürümek, o kadar girift fizik denklemler ve dengelerle alakalıdır ki, muhtemelen birkaç bin kişinin dışında kimse yürüyemezdi.
Anlamadan öğrenebilmek ve yapabilmek özelliği, Allah’ın insanlara bahşettiği en büyük nimetlerden biridir. Anlamak bunların şartı olsaydı, insanlar, yirmi otuz yaşlarına kadar ancak “baba” demesini öğrenirlerdi. Konunun paradoksu ise, öğrenmeden (bilgi sahibi olmadan) anlamak imkansız fakat aslında (nazari manada) anlamadan da öğrenmek imkansız. Her nasıl oluyorsa, anlamadan ve anlama iktidarına sahip olamadan öğrenmek ve yapabilmek mümkün olabiliyor. Allah’ın ihsanlarından, ruhun sırlarından, insanın acayip hallerinden birisidir bu hususiyet.
Anlamadan öğrenebilmek ve yapabilmek büyük ihsanlardan biridir ama her ihsan (kıymet) gibi istismarı çoktur. Öğrenmek, anlama zannını, yapabilmek ise daha derinde anlama vehmini üretiyor. Bilgileri öğrendiğinde anladığını zannedenler, anlama ihtiyacı duymaz oluyorlar. Yapabilmeye başlayanlar, anlama ihtiyacı bir tarafa, anlamanın (yani fikrin) lüzumuna bile inanmıyorlar. Oysa öğrenmek, ezberden başka bir zihni evren inşa etmez. Sadece öğrenerek yapabilmek ise, taklitten başka bir özellik kazandırmaz. İdrak, öğrenmekten sonra lazım fakat öğrendikten sonra idrak etmeye ihtiyaç hissetmiyor insanlar.
*
Öğrenmek, anlamaktan önce olduğuna göre, “nasıl” sorusu, “niçin” sorusundan öncedir. Öyleyse önce ahlak inşa edilir, sonra fikir… Ahlak öğrenilir, kuşanılır, yaşanır. Bu safhaya dünyadaki her insan ulaşır, ulaşıyor da… Ahlakın kuşanılması için “niçin” sorusunun cevabını beklemek, yani idrak etmek, otuz-kırk yıl ahlaksız yaşamaktır. Ahlaksız yaşamak, yaşamamaktır. İnsan hangi dünya görüşüne sahip olursa olsun, onu yaşamak için anlamayı şart koştuğunda, yaşayamaz. Kırk yaşına kadar başka şekilde yaşayan kişi, ölmezse, kırk yaşından sonra dünya görüşünün ahlakını çok zor kuşanır. Kuşanamadığı ahlakın fikri, lüzumsuz bir gevezeliktir.
Önce ahlak şiarı, hem İslam’ın muhtevasından süzdüğümüz hem de insanın ruhi, zihni ve akli süreçlerinden anladığımız bir usule işaret eder. İslam, imandan (şehadet kelimesinden) sonra, amellerin (farzların) ne olduğunu ve nasıl tatbik edileceğini öğrenmeyi farz kılmıştır. Öğle namazı vaktinde Müslüman olan kişinin üzerindeki ilk farz, öğle namazını öğrenmektir. “Niçin namaz kılınır” sorusuyla ilgilenemez, “namaz nasıl kılınır” sorusunun peşine düşmelidir. Öğrenme süreci bittikten sonra, anlama süreci başlar, başlamalıdır.
“Nasıl” sorusunun (yani ahlakın) öncelenmesi, insan tabiatı ile İslam’ın teklifleri arasındaki mutabakatın harikulade misalidir. “Önce idrak et sonra tatbik edersin” türünden sözler, nefsin mazereti, sığ akılların meşgalesi, şeytanın iğvasıdır. Bu husus aynı zamanda, İslam tedrisatının da temelidir.
*
Ahlak (nasıl) ile fikir (niçin) bahisleri, müstakil alanlar oluşturmaz, tek hacim oluşturur. Ahlak, hayatın sathını fikir ise derinliğini oluşturur ki ortaya bir hacim çıkar. İslam, o hacimdir. İnsanı hayata bağlayan ahlak, Allah’a bağlayan fikirdir. İkisinden biri eksik olduğunda muallakta kalır ve her şey anlamsızlaşır. Tabii ki ahlak da (İslam ahlakı) insanı (Müslüman’ı) Allah’a bağlar fakat bu bağ, taklidi imandır. Bu dahi gerektir fakat idrak sahipleri için bu noktada kalmak büyük bir cezayı göze almaktır.
*
Önce ahlak demek, ahlakın fikirden daha kıymetli olduğunu göstermez, sadece daha acil olduğunu gösterir. İslam irfanına bakıldığında ahlak üzerindeki yoğunluk ve hassasiyet fikirden önce gelir. Bu durum, tahkiki imanın orta zekalarda gerçekleşmesinin zorluğundandır. Cemiyetin kahir ekseriyetini oluşturan insanlar orta zeka olduğu için, cemiyet inşası ahlakla gerçekleştirilir. Derinlik boyutuyla ahlak fikirden daha kıymetli değildir ama cemiyeti teşkil eden insan sayısı bakımından ahlak fikirden çok daha kıymetli hale gelir. Bu sebeple, içtimai alanda ahlak, ferdi alanda fikir daha kıymetlidir. Fakat bunlar birbirini nakzetmez, iptal etmez, kıymetsizleştirmez. Bilakis birbirini besler ve tamamlar. Yani ferdi oluşlarda fikrin daha kıymetli olması, ahlaktan mücerret bir ferdi hayat ve oluş seyrine girmeye cevaz vermez. Derinleşme ahlaki çerçeve (daha net ifadesiyle Şeriat) muhafaza edilerek gerçekleştirilir. Şeriat’ın dışındaki derinleşme beyhudedir.
Derinleşmenin çerçevesini ahlak oluşturduğuna göre, ahlak bizatihi fikirdir. Zaten fikir, ahlakta mahfuz mana ve hikmetlerin keşfidir. İstikamet üzere olmak zaten budur. Fikir istihsali için ahlaki çerçeveye ihtiyacımız olmasaydı, (haşa) vahiy ve Risalete de ihtiyaç duymazdık. Çünkü kazmayı ahlaki çerçevenin oluşturduğu alana vurmak gerekiyor. Ahlak, hazinenin satıhtaki koordinatlarıdır. Hazinenin kendisi olmayabilir belki ama hazinenin haritası olması cihetiyle, hazine kadar kıymetlidir.
*
Büyük Doğu, kadim İslam irfanında, sübut bulmuş usule riayet ederek, nasıl sorusunu öncelemiş ve İslam’ın devlet nizamını inşa etmeye çalışmıştır. İnşa etmiş değil, inşa faaliyetini başlatmıştır. Her şey hazırlanmış ve tatbik edilebilir hale getirilmiş zannında olanlar, “İdeolocya Örgüsünü” tekrar tekrar okumalıdır. İslam Devletinin sadece çatı katının sistemi örülmüş fakat devletin dev cüssesi hala inşa sırasını bekliyor. Bu istikamette çalışmayanlar, “öksüz yapıyı ustada bırakanlar”, Büyük Doğucu değiller, işin gevezeliğinde olan akıl fukaralarıdır.
Üstadın “nasıl” sorusunu öne alması hususu dikkat çekicidir. Dehalar, “nasıl” sorusu ile fazla meşgul olmazlar. Onları tatmin eden “niçin” sorusudur. Büyük Dehanın “nasıl” sorusunu öncelemiş olması, tabiatına (mizacına) terstir. Buradan da anlaşılmalıdır ki, “nasıl” sorusunun cevabını öncelikle aramış olması, “vazife şuuru” ile ilgilidir. Yirminci asır dünyasında tabiatını aşan kaç tane insan gösterebilirsiniz ki?
Tüm bunlardan sonra, “niçin” sorusunu kafi derecede cevaplamadığını zannedenler varsa, “Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu” isimli eserini birkaç defa daha okusun. Kadim Yunan’dan yirminci asra kadar batıda, gelmiş geçmiş tüm “dehaları” hesaba çekmek, “niçin” sorusunun cevabı değilse, kim kendi gevezeliklerine bu sorunun cevabı diyebilir ki? İslam’ın “niçin” sorusunu cevaplamak için, bir zamanlar İmam-ı Gazali Hazretlerinin yaptığı gibi, tüm felsefeyi silkeleyip ayağının altına almak kafi derecede büyük bir tefekkür hamlesi değil mi?
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

BAŞLARKEN

BAŞLARKEN
BAŞLARKEN
İslam, her önüne gelenin meşgul olduğu serbest alan haline geldi. Hiçbir usul kaygısı taşımadan ve okuma yazma bilmeyi kafi sayan bir anlayış, İslam üzerinde istediği gibi konuşuyor. Müthiş bir dağınıklık hakim.
İnsanların İslam ile meşgul olmalarının önünü kesmek gibi bir fecaati kimse düşünmemeli tabi ki. Lakin pazarlamanın bile bazı metotlarının olduğu, bunları bilmeyen ve tatbik edemeyen birinin o işte başarılı olamayacağı malum. İslam ile meşgul olmanın da asgari bir hassasiyet gerektirdiğini her insan ve Müslüman bilmeli.
Asırlık birikime savaş açanlardan, açık veya gizli reformculara kadar geniş bir yelpazede dehşetengiz bir bilgi bombardımanı var. Zaten kimsenin kimseyi engelleme imkanı olmayan bu piyasada, hiç değilse bazı hassasiyetlere dikkat çekmek gerektiğini düşünüyoruz. Bunun için de, piyasada Müslüman bilim ve fikir adamı olarak boy gösterenlerin fikirlerini takip etmek gereğine inandık.
Hak bilirlik, doğrusuna doğru, yanlışına da yanlış demeyi gerektiriyor. Sadece eleştirmek için eleştirme gayretine düşmek, çok ham bir tavır. Fakat eleştirecek o kadar çok isim ve o kadar bol malzeme var ki, sadece eleştirerek bir ömür yaşamak mümkün. Bu noktayı unutmadan yani sadece yanlışları gösteren eleştiri yapma girdabına düşmeden, müspet fikir adamlarını da tanıtmak gayesi gütmek doğru olur düşüncesindeyiz.
Haydi bismillah
NURETTİN SARAYLI

Share Button

ÇOK BİLEN AZ ANLAYANLAR

Bilmek ile idrak etmek birbirine karıştırılıyor. Bilmek (veya öğrenmek) gerizekalının bile yapabildiği bir zihni faaliyettir. İdrak etmek, zihni faaliyet değil, fikri faaliyettir.
Zihni faaliyet, insan zihninin tabii faaliyetidir. Her insanın zihni evreni, tabii halinde bile çok sayıda faaliyet gerçekleştirir. Fikri faaliyet (tefekkür faaliyeti) ise, iradenin zuhur ederek aklı harekete geçirmesi, aklın iradenin tahriki ile bir maksada matuf olarak istikamet kazanması ve zihni evrenin bir çerçeve oluşturması ile meydana gelir. İnsanların birçoğu zihnin tabii dalgalanışına mahkumdur ve tefekkür faaliyetine yabancıdır. Tefekkür faaliyetini gerçekleştirebilenler de, her zaman tefekkür etmezler, onların bile zihni, çoğunlukla tabii çalkantılar halindedir. Okumaya devam et

Share Button