TETKİK İLİMLERİNDE İHTİSASLAŞMA NASIL OLMALIDIR

TETKİK İLİMLERİNDE İHTİSASLAŞMA NASIL OLMALIDIR

(Terkip ve İnşa dergisi 7. sayı)

Batıdaki ve onun kötü bir kopyası olan Türkiye’de ihtisaslaşma, ilim adamı yetiştirmek yerine cahil yetiştirmeye başladı. Bir bilim (ilim değil) dalında ihtisaslaşan bilim adamı (mesela profesör), diğer tüm bilim dallarına körleşti. İhtisas sahalarının binlerce olduğu hatırlanırsa, bir profesörün ne kadar cahil olduğu mukayeseli olarak anlaşılır.
Yüzlerce bilim dalına ilkokul talebesi kadar uzak olmak, insanı bilim adamı yapabilir ama asla ilim adamı (alim) yapmaz. İslam’ın ilim telakkisi ve alim şahsiyet terkibi ile batı bilim telakkisi ve bilim adamı kişiliği arasındaki mühim farklardan birisi budur. Peşin olarak söyleyelim ki, hiç kimse bilgi müktesebatının artmasından dolayı birçok bilim dalında tahsil imkanı olmadığından bahsetmesin. Bu itiraz, sadece ataletin ve konforun neticesidir.
* Okumaya devam et

Share Button

İHTİSASLAŞMA VE BİLGİDE KAOS

İHTİSASLAŞMA VE BİLGİDE KAOS

(Terkip ve İnşa dergisi 6. sayı)

Bilgi ile insan arasındaki münasebetin birkaç mühim hususiyeti var. Mesela üretilmiş bilgiyi öğrenmek ile bilgi üretmek birbirinden çok farklı hususiyetler taşır. İdrak, zaten üretilmiş bilgiyi yeniden üretmektir, üretilmiş bilgiyi yeniden üretecek zihni ve kalbi iklime sahip olacak derecede anlamamış olmak, sadece öğrenmektir. Ve tabii ki üretilmiş bilgiyi idrak ederek yeniden üretebilmekle, yeni bir bilgi üretmek de birbirinden çok farklıdır. Hal böyle olunca, bilgi ile insan arasındaki münasebetler; ezberleme, öğrenme, idrak etme, terkip etme, inşa etme süreç ve safhalarını takip eder. Öyleyse meseleye bu usulü takip ederek bakmak en sıhhatli olanıdır.
* Okumaya devam et

Share Button

İHTİSASLAŞMA VE TERKİP İLİMLERİ

İHTİSASLAŞMA VE TERKİP İLİMLERİ

(Terkip ve İnşa dergisi 6. sayı)

İhtisaslaşma, bilgide yoğunlaşma olarak oraya çıktı ve şüphesiz ki birçok faydası vardı. Gerçekten batıda son birkaç asırdır ihtisaslaşmadan kaynaklanan çok sayıda fayda elde edildi. Bir bilgi alanında ihtisaslaşmak, bilgiyi o alanda tatbik etmeyi kolaylaştırdı, bilgiden ve onun tatbikinden elde edilen fayda azami seviyeye çıktı. İhtisaslaşmanın birtakım faydaları olduğunu tartışmak beyhudeydi. Okumaya devam et

Share Button

PSİKİYATRİ-2-İHTİSASLAŞMA AÇISINDAN PSİKİYATRİNİN PROBLEMLERİ

PSİKİYARTİ-2-İHTİSASLAŞMA AÇISINDAN PSİKİYATRİNİN PROBLEMLERİ
İhtisaslaşmaya karşı geliştirilen eleştiriler, ihtisaslaşmanın faydaları karşısında kabul görmüyor. Fakat ihtisaslaşmanın bu günkü hali doğru değerlendirilemiyor. İhtisaslaşmanın bu gün geldiği nokta, faydadan daha fazla zarar üretmeye başladı. Artık ihtisaslaşmanın faydaları yerine zararlarını konuşma zamanı geldi.
İhtisaslaşmanın mutlak doğru olduğu düşüncesi, bilgiyi kendi zemininden koparmaya, ihtisas alanları arasında parçalamaya, farklı çerçevelere oturtmaya başladı. Bir ihtisaslaşma alanı bazı bilgileri (ki çok sayıda bilgiyi) kendi mülkiyetine geçiriyor ve aslında farklı alanda olması gereken bilgi üzerinde mutlak tasarruf sahibi olduğunu iddia ediyor. Zaten ihtisaslaşma o kadar ileri gitti ki, birçok bilgi birden fazla ihtisas alanına ait olmasına rağmen, her ihtisas alanı bilgileri zaptediyor ve diğer alanın kullanmasına müsaade etmiyor. Bu yaklaşım çok tehlikeli bir hal almaya başladı.
*
Herhangi bir bilim, kendi alanında ürettiğini düşündüğü bilgi üzerinde mutlak mülkiyet iddiasından vazgeçmiyor. Fakat bilimlerin bu günkü durumuna bakıldığında, hiçbir bilim dalının sadece kendi alanına ait bilgi ürettiğini görmüyoruz. Ürettiği bilgilerin yarısına yakını, başka bilim alanlarıyla müşterek… Birkaç bilim alanı ile müşterek olan bilgi üzerinde mutlak mülkiyet iddiasında bulunmakla diğer bilim alanlarına tecavüz ediyor. Bilgi üzerinde mutlak mülkiyet iddiasında bulunduğu zaman, o bilginin ihtiva ettiği mana hacmini, kendi ihtisas alanına taşıyor. Bu durumda ihtisas alanlarında sınır çatışması meydana geliyor.
Hayat, bilim alanlarının sınırlarını net bir çizgiyle ayırma imkanı vermiyor. Hayattaki giriftlik, bir konunun birden çok bilim alanına girmesini şart koşuyor. Hakikaten bir konu, hem siyasetin, hem iktisadın, hem idarenin, hem ahlakın, hem sosyolojinin, hem psikolojinin alanına girebilir. Bu konu üzerinde yoğunlaşan bir bilim dalı, o konuda üretilen bilgiye mutlak mülkiyet iddiasıyla sahip çıkmak istediğinde, kendi alanını, sözü edilen tüm bilim alanlarına doğru genişletiyor. Bilimlerin kendi sınırlarını geometrik disiplinle çizme çabası, hayatın karşısında darmadağın oluyor. Bilim dalının herhangi birisi, hayatın tabiatındaki bu giriftliği bile anlamamışsa, bilim haline gelememiş demektir. Batı kaynaklı bilimlerde bu problem çok derinleşmiş haldedir.
*
Psikiyatrinin uygulamalarından birisi olan “psikoterapi”, aslında bir eğitim işlemidir. Veya eğitim ağırlığı daha fazla olan bir işlemdir. Fakat psikiyatri bu işlemi “tedavi” olarak kabul eder. Kendini tıp havzasında mevzilendirdiği, izah ettiği için, gerçekleştirdiği uygulamaların adına tedavi demek zorunda kalmaktadır. Bilgi üzerinde mutlak mülkiyet kurduğu (kurmaya çalıştığı için) eğitim alanına tecavüz ettiğini kabul etmez. Kendi ürettiği ve uyguladığı bilgileri, tıbbi tabanlı psikiyatrik konu olarak ele alır. Oysa psikoterapi işini doktor olmayan kişiler daha iyi yapmakta veya doktorlar kadar iyi yapabilmektedir. Bunlar tabii ki batıda ve psikiyatrinin gelişme safhalarında böyledir. Türkiye’deki bilimin, “batı imanı”, oradaki bilimsel tartışmaları değil, şablonları naklettiği için bu konulara girmez. Oysa doktor olmayan analistler Freud’un düşüncelerini geliştirmek konusunda daha fazla katkıda bulunmuşlardır. Freud, psikanalizin uygulanmasında doktor olma şartına karşı çıkmış bir adamdır.
Psikoterapide kullanılan yöntemler, “ödüllendirme”, “cezalandırma”, “duyarlılığın azaltılması” ve “olumsuz uygulama”dır. Tanıdık geliyor mu bu yöntemler? Hepsi eğitim alanında kullandığımız yöntemler… Bu yöntemleri, psikiyatriden haberi olmayan bir eğitimciyle konuştuğunuzda, “eğitim yöntemleri” olduğuna yemin eder. Fakat bir psikoterapist ile konuştuğunuzda da psikiyatrinin yöntemleri olduğuna yemin eder. İhtisaslaşmadaki komikliğe bakın… İşin ilginç yanı, psikiyatristler, terapi yapacakları kişiyi “hasta” olarak isimlendirmekte, eğitimciler ise “öğrenci” olarak isimlendirmektedir. Hem konu hem de yöntem aynı olmasına rağmen, muhataplarını birbirinden çok farklı anlamları içerecek şekilde tarif ediyorlar.
İhtisaslaşmanın ortaya çıkardığı problemler bundan ibaret değil tabii ki. Psikiyatrinin ihtisaslaşmasından ortaya çıkan sayısız problem var. Mesele de zaten sadece psikiyatri değil, her alandaki ihtisaslaşma bir sınırı aştığında, faydadan daha fazla zarar üretmeye başlıyor.
Mesela psikiyatrinin ihtisaslaşma sınırını aşırı derecede aştığı bir misal. Ortaya çıkan netice dehşetengiz… Bir toplumda akıl hastalığının ne kadar yaygın olduğuna dair yapılan alan çalışmaları örnekleri var. New York’taki Midtown Manhattan’da yapılan bir araştırmanın neticeleri insanın kanını donduracak türden. Bu alandaki araştırmalarda, en düşük sosyo-ekonomik seviyedeki insanların yüzde 5 inden azının “zihinsel sağlıklı” olduğu görülmüş. Bu araştırma nasıl okunabilir? Birincisi, psikiyatristlerin doğru bir araştırma yaptığı kabul edilirse, ABD deki akıllı sayısı bu kadar düşük, yani batı toplumları kitlesel halde çıldırmışlar. İkinci okuma ise daha mantıklı olmalı, psikiyatri çıldırmış ve oluşturduğu kriterleri uyguladığında toplumda sağlıklı kişi neredeyse kalmıyor. Kendi alanını taşıp, diğer alanları işgal eden bir ihtisaslaşmanın ulaştığı nokta bu…
SELEHATTİN ADANALI
selehattinadanali@gmail.com

Share Button

İLİMLERİN TASNİFİ-2-TERKİBİ İLİMLERE OLAN İHTİYAÇ

İLİMLERİN TASNİFİ-2- TERKİBİ İLİMLERE OLAN İHTİYAÇ
Çağın ilmi gerçeği, ihtisaslaşma cereyanı. İhtisaslaşmadan elde edilen faydalar, geçen iki asırda o kadar göz kamaştırdı ki, özellikle müspet ilimlerde ihtisaslaşma aleyhine bir şey söylemek imkansızlaştı. Tenkide karşı “fayda” gibi sağlam bir zırha bürünen ihtisaslaşma, sınırların aştı ve bilgiyi atomize hale getirdi. Küçücük alanlar bile ihtisaslaşma mevzuu haline geldi. Bilgi, ihtisas alanları arasında paylaşıldı, bu öyle bir paylaşmaydı ki, bilgi paramparça edildi. Bilgide mahfuz mana, darmadağın oldu, nereye gideceğini bilemez hale geldi ve nihayet “intihar etti”.
*
Batının hikayesi tam bir fiyaskodur. İslam tarihi ve Müslümanların hikayesi ise, tam bir hüzün kaynağı.
Batıda “terkibi” felsefe gerçekleştiriyordu. “Terkibi ilim” bahsini batı her ne kadar bilmese de, terkibi ilimleri, terkip manivelası olan felsefe temsil etmekteydi. Felsefe, batıda “her şeye” birden bakabilen, bütün ile ilgilenebilen tefekkür mecrasıydı. Hikayesi uzun, kısaca pozitif bilimler meydana çıkıp, ihtisaslaşma itibar kazanmaya, ciddi faydalar üretmeye başladığından beri felsefe yavaşladı ve yirminci asırda yok oldu. Buradaki illiyet bağı, (pozitif bilimler geliştiği için felsefe yok oldu şeklindeki illiyet zinciri) nispeten doğru ama esas doğru olan illiyet irtibatı, bunun tersi, yani felsefe krize girince piyasa pozitif bilimlere kaldı. Hangisi doğru veya hangisi ne nispette bu neticeye katkıda bulundu ayrı mesele, buradaki husus, batının hikayesi, “terkip manivelasının” (felsefenin) kaybedilmesidir. Artık, batıda, düşünceyi derleyip toplayacak, derli toplu düşünce ile insan ve hayatı izah edebilecek, çöken medeniyet ve hayatı yeninde inşa edecek “nefes” kesildi.
Müslümanlar, “terkibi”, tabii halde mümkün kılan ana mecralarını unuttular. “İslam medeniyet tasavvuru” serisinin, “üç mecra” başlığında temas etmeye çalıştığımız, tasavvuf, ilim ve tefekkür mecralarından uzaklaştılar. İslam hikmet yekununun dev üç mecrada (aslında iki mecrada) akması, terkip meselesini, inşa edilmesi gereken bir iş haline getirmiyor, aksine çözülmemesi gereken (muhafaza edilmesi gereken) bir “bütün” olarak sergiliyordu. Yani İslam, tarihi boyunca kendini hiç “dağıtmamıştı”. Dağıtmadığı için toparlanması, çözmediği için terkip edilmesi gerekmiyordu. Kendin beyan ve izhar edişi, terkibi bütünlük halindeydi. Ümmet tarih boyunca bunun dahiyane mecralarını, sütunlarını, manivelalarını, suretlerini oluşturmuşlar, tahkim etmişler ve daim kılmışlardı. Yaklaşık on iki asırdır bu minval üzere aşağı yukarı kesintisiz şekilde devam etti. Ne kadar sağlam ve sağlıklı olduğu anlaşılıyor mu?
İslam tarihindeki çözülme de uzun bir bahis, bu günün gerçeği, çözülme, dağılma, çürüme, yozlaşma halinin tam ortasında bulunduğumuzdur. İslam tüm berraklığı ile ortada olmasına karşı Müslümanların bu hale gelmesini sebebi, “anlayışlarının” dağılması, çözülmesi, çürümesi, yozlaşmasıdır.
*
Müslümanlar yeni bir çağın başındalar. Bu çağ, batının çöplüğünün her yeri işgal ettiği, tüm dünyayı kokuttuğu, insanı ve hayatı darmadağın ettiği bir çağ. Batının bir müddet önceki maddi ihtişamına bakıp da, ondan alacakları bir “kıymet” ve “hikmet” olduğu vehmine kapılmamalıdırlar. Batıdan alınabilecek olan sadece bilgidir, o da İslam irfan havuzunda yıkandıktan sonra… Alınacak bilgi de sınırlıdır ve ancak müspet ilimler alanına aittir. Müspet ilimler, “ilim maluma tabiidir” ölçüsünün cari olduğu mecradır ki hiçbir medeniyet üzerinde mülkiyet iddia edemez. Ne var ki, batıdaki pozitif bilimlerin keşfettiği ve ürettiği bilgi, “ilim maluma tabiidir” ölçüsüne riayet edilen bir bilgi çeşidi değildir. Bu sebeple, batılıların meşhur tabiriyle “objektif bilgi” mahiyetine sahip değildir. Hakikaten “ilim maluma tabiidir” ölçüsüne riayetle elde edilmiş olsa, olduğu gibi almakta bir beis olmazdı. “İlmin maluma tabii olduğu” hakikatine sahip olanlar Müslümanlardır, bu hakkın mülkiyetini tayin eden, mealen, “Allah’ım eşyanın hakikatini bana olduğu gibi göster” Hadis-i Şerifindeki (Risalet duasındaki) hakikat talebi, kaygısı, iştiyakı, mülkiyetin tapusudur. “Olduğu gibi” ifadesi, ilim ile malum (eşya) arasında tam mutabakat ve muvafakat talebi değil midir? Batı asla bu hassasiyet seviyesine yükselemedi, asla bu çapta bir iştiyak sahibi olamadı. Bu sebeple müspet ilimlerde elde ettiği “bilgi”, olması gerektiği merkezde değil, aksine genetiğinde kültürel zehirler dolaşmaktadır. Her şeye rağmen müspet ilimlerdeki bilgiler, İslam irfan havuzunda yıkanarak alınabilir. Zira bu alandaki bilgileri “akl-ı selim süzgecinden” geçirmek kolaydır. Fakat felsefi alanda ve sosyal bilimlerde üretilen bilgilere mesafeli durmak gerekir. Çünkü bunların İslam irfan havuzunda yıkanması fevkalade zordur. Yıkanmasına yıkanır ama havuzu kirletir, sonra havuzu temizlemek için bir İmam-ı Gazali gerekir.
*
Müslümanlar, bilgi üretmeyi bıraktığı dönemden günümüze kadar üretilmiş bilgilerin naklini nasıl yapacak, İslam irfan havuzunda nasıl yıkayacak, İslam’ın insan, hayat ve medeniyetini inşa etmekte nasıl kullanacak? Bu soru bir zarureti mi ifade ediyor yoksa tercihi mi? Öncelikle bu hususun vuzuha kavuşturulması gerekiyor. Batının her alanda ürettiği bilgi, hayatımızın her alanına girdiğini inkar etmek kabil değil. Hayatımızın en mahrem noktalarına kadar girdiği vaka. Meseleye bu cihetten bakıldığında, bir tercih değil, zaruretmiş gibi görünüyor. Hayatın gerçeklik altyapısı dikkate alındığında, zaruret olduğu noktasında bir tereddüt yaşamak imkansız gibi görünüyor. Birkaç asırdır bilgi üretimini inhisarında tutan batı, o kadar çok bilgi üretti ve hayatın altyapısına serdi ki, bu bilgileri kendi irfan bahçemize nakletmemek ve reddetmek yoluyla hayatı yaşama imkanımız yokmuş gibi geliyor. Ne kadar ağır bir tesir ki, duygularımızı bile esir almış durumda. Tüm müesseseleriyle birlikte çökmeye başladığı bu gün bile, mağrur duruşunun altında, “benim mührümü vurduğum bilgiyle yaşamak zorundasınız, aksi halde yaşayamazsınız, bu sebeple ben çökersem dünya çöker” der gibi dünyaya bakıyor. Ve kendini problemini dünyanın problemi haline getiriyor, “ben çökmem, eğer çökersem siz de çökersiniz, bu sebeple çökmemi isteyemez, çökmeme müsaade edemezsiniz” diyor.
Batının bu tavrı, boş bir kuruntu, ukala bir gurur, dehhameleşmiş bir nefs emniyetidir. Ürettiği bilgiye “vazgeçilmez” muamelesi yapan kendisidir, alternatifsiz olduğu vehmini üreten kendisidir, başka bir gerçekliğin imkansız olduğu düşüncesini kendisi pompalamıştır. Batının ürettiği bilgi, “sığ” ve “temelsiz” türdendir. Tasfiyesi kolay, yerine başka bilginin ikame edilmesi basittir. Göz kamaştırıcı olan çeşitli vehimleri üreten özelliği, çeşit ve sayı bakımından zengin olmasıdır. Derinlik cihetinden baş edilemeyecek bilgi değil. Kadim Mısır medeniyetinin ürettiği bilgi bile batının ürettiği bilgiden daha girift ve derindir.
Yapılması gereken öncelikle sayı ve çeşit bakımından ortaya saçılan bilgi bolluğuna karşı nefs emniyetini kaybetmemektir. Sonra, batı üretimi bilginin sığlığını görmek ve ondan daha derin bir kaynağa ulaşmaktır. İslam irfanına… İslam irfanında “terkibi ilimler” var. Mesela Kur’an ilimlerinin terkibi ilmi, tefsirdir. Tefsirde, tüm Ulum-u İslamiye mevcuttur, yani Ulum-u İslamiye’nin kaynağıdır.
*
İhtisaslaşma, sadece bilgiyi değil, insanı ve hayatı da dağıttı. Bilgiyi, insanı ve hayatı toparlayacak, bunlara “mana” kazandıracak, önlerine istikamet ve maksat koyacak, hamle ve hareket istidadını ruhlarına yerleştirecek bir çığır açılmalı. Bu çığır, İslam irfanının yeniden keşfi, terkibi ilimlerin tahsili, ihtisas ilimlerinin tatbiki ile kabil olur. Batı, ihtisas ilimlerine gömüldüğü için tarihe gömülecek, Müslümanlar ise ihtisas ilimlerini, terkibi ilimlerle zapt altına alıp cem ettikleri takdirde yeni çağı başlatacaklardır.
Batıdan nakledilecek bilgileri yıkamak için lazım olan irfan havuzunu inşa edecek olan ilimler, ihtisas ilimleri değil, terkibi ilimlerdir. Müslümanlar, batının battığı ihtisas bataklığına gömülmemelidir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

İLİMLERİN TASNİFİ-1-İHTİSASLAŞMANIN OLUŞTURDUĞU İDRAK KÖRLÜĞÜ

İLİMLERİN TASNİFİ-1-İHTİSASLAŞMANIN OLUŞTURDUĞU İDRAK KÖRLÜĞÜ
Bir alanın, müstakil bilgi disiplini haline getirilmesi, birçok cihetten faydalıdır. Bilginin zapt altına alınabilmesi, anlaşılır kılınabilmesi, kullanılabilir hale getirilmesi, konu üzerinde derinleşmenin sağlanabilmesi, tahsilinin ve taliminin mümkün ve nizami şekilde yapılabilmesi ve benzeri birçok fayda sayılabilir. Bu ve başka faydalardan dolayı ihtisaslaşma son iki asırdır büyük bir itibar kazanmıştır. Hala sahip olduğu itibar, kendisine karşı tenkit geliştirmeyi neredeyse imkansız kılmakta, ihtisaslaşma aleyhine söylenebilecek her sözü itibarsızlaştırmaktadır.
İhtisaslaşma iyidir. Bal da faydalıdır. Her şeyin bir ölçüsü var, ölçüyü aşan en iyi şey bile zarara dönüşür. Çok genel-geçer bilgi olan bu bakış, her nedense hayatın her alanında unutulur. “İyi” olan bir şey bulunduğu ve ondan faydalanıldığı zaman, mutlaka “ayarı” kaçırılmakta, faydası kadar (bazen daha çok) zararı meydana gelmektedir. Oysa hayat dediğimiz şey, muvazenenin ta kendisidir ve muvazenenin zıddı olan keşmekeş (kaos) hayat değildir. “Doğru”, “güzel”, “iyi” ve “faydalı” olan her şeyin bir ölçüsü vardır ve aslında ise ölçülü olduğu müddetçe “doğru”, “güzel”, “iyi” ve “faydalı”dır.
İhtisaslaşmanın da bir ölçüsü vardır, olmalıdır. Ölçü ne olmalıdır? Umumi bakışla söylenebilecek olan; ihtisaslaşmanın, herhangi bir konuyu (alanı) “bütünden” müstakil hale getirmemesidir. “Parça” (herhangi bir konu, alan) bütünden müstakil hale geldiğinde, çerçevesini, zeminini, kaynaklarını, nispetlerini, irtibatlarını kaybediyor ve en vahim tarafı da kendini “bütün” yerine koymaya başlıyor. Parça, kendini bütün yerine koymaya başladığında, insan ve hayatın merkezine kendini oturtuyor ve diğer her konu ve meseleyi yedeğine alıyor. Yedeğine aldığında onlara teferruat muamelesi yapmaya başlıyor. Her ihtisas alanı kendini bu noktada görmeye başladığında, ortaya çıkan tam bir ilmi keşmekeştir. Birbirini umursamayan, birbirinin kıymetini takdir etmeyen, birbirini muhatap almayan farklı ilmi disiplinler, diğer ilimlerle birlikte bütünü kaybediyor.
İnsan ve hayatta hangi konu birinci derecede mühimdir? Her ihtisas alanının kendini merkeze oturtma çabası karşısında bu sorunun sorulması gerekiyor. Bu sorunun cevabı, aynı zamanda, insan ve hayat için bir çerçeve örecektir. Zira bu soru kendinden ibaret değildir çünkü bu soru cevaplandığında, arkasından “ikinci önemli bahis hangisidir?” sorusu tabii olarak gelecektir. Ne var ki çıplak olarak bu soruları sormak suretiyle “insan terkibine” ve “hayat çerçevesine” ulaşmak pek mümkün değil. Birçok konu var ki, birbiriyle mukayese edilemez. Kıymetini tayin bakımından bazı alanları birbirine tercih etme imkanı yoktur. Adalet, sağlık, savunma gibi konuların birini diğerine tercih etmenin izahı yoktur. Fakat insanların çok sığ bir şekilde, meseleyi, “ehemmiyet” çerçevesinde düşündükleri, konuştukları ve tartıştıkları görülüyor. Bu türden bir zihni faaliyet ile konunun halledilmesi ve neticeye bağlanması kabil değil.
Problemin özü, hangi sorunun sorulması gerektiğini bilememekte düğümleniyor. Ehemmiyet merkezinde faaliyet gösteren akıllar, yanlış sorunun doğru cevabını aramakla beyhude bir çabanın içinde debeleniyorlar. Oysa ehemmiyet meselesi, sistem bahsidir. Sistem için her unsur mühimdir. Bazılarının daha fazla, bazılarının daha az mühim olduğu doğrudur ama en mühim olan unsur, ortaya çıkan ihtiyacı karşılayandır. Otomobilin en mühim unsurunun motor olması, direksiyonun hayati ehemmiyette bir unsur olmadığı manasına gelmez. Motor ile direksiyonu yan yana koyup mukayese etmek gerektiğinde, motorun daha mühim olduğunu söylemek kabildir ama bu usul yanlıştır. İniş aşağı hızla giden otomobildeki adamın en acil ve hayati ihtiyacı frendir ve o kişiye frenden daha mühim bir unsur olduğunu anlatmak, dehaların bile harcı değildir.
Doğru soru, “merkezi unsurun” hangisi olduğudur. “Merkezi unsur”, ekseninde bir sistem kurulabilen bahistir. Zorlayarak her bahis merkezinde sistem kurmak kabil olabilir, burada bahsi edilen husus, kolay kurulabilmesi, sağlam olması, hayatı taşıması, insanı ikna etmesi, zamana dayanabilmesi gibi bir çok özelliği cem edebilmesidir. Marks’ın, içtimai sistemi, “işçi sınıfı” üzerine kurması, teorik olarak her bahis merkezinde sistem kurulabileceğini gösterir. İçtimai sistemi işçi sınıfı merkezinde kurmak, insan aklının ne çapta savrulabileceğini göstermesi bakımından harikulade bir misaldir ve sadece bu konu için emsal teşkil eder. Yoksa gerçekten işçi sınıfı merkezinde bir içtimai nizam tesis etme imkan ve ihtimalini göstermez.
“Merkezi bahis nedir?” sorusunu doğru cevaplayamamış (hele de hiç sormamış) olan anlayışlar, “bütün” arayışı içinde değillerdir. “Bütün” arayışı içinde olmamak, insan ve hayat hakkında hiçbir şey söylememektir. Geriye kalsa kalsa, menfaatler ve menfaat çatışmaları kalır.
Bütünü aramayan, bulamayan, inşa edemeyen, hayata taşıyamayan her anlayış, insan ve hayat tezine sahip olamayan “parça fikir”, hatta “kırıntı fikir” sahipleri olarak kalırlar. Bunlar, fikir yerine “bilgi” ile meşgul olmaktan kurtulamazlar. Bilgi ile meşgul olmanın en seviyeli misali ise ihtisaslaşmadır. Bilgi seviyesinde (alt seviyede) kalan insanlar için ihtisaslaşma, ulaşabilecekleri en ileri noktadır ve bu sebeple ihtisaslaşmadan vazgeçemezler.
“Bütün” gibi bir derdi ve maksadı olmayanlar, ihtisaslaşmaktan kurtulamazlar. İhtisaslaşmanın ölçüsüne de asla sahip olamazlar. Dolayısıyla ihtisaslaşmada sınır tanımazlar. Sınırsız bir ihtisaslaşma, her alanı ve bilgi demetini birbirinden müstakil hale getirir. Bilgi yekunu çözülmeye başladığında aslında “ilim” imha edilmiştir ama mütehassıslar bunu dert etmezler çünkü onlar ilim adamı değil, uzmandırlar. İşin bu noktaya kadar gelmesi hakikaten calib-i dikkattir. Mütehassıslar ilim adamı olmaktan uzaklaşmışlar ve bir alandaki bilgide yoğunlaşmışlardır. Bilgide yoğunlaşmak, öğrenmek ve tatbik etmekten ibaret hale geliyor. İlim ise bilgi değil, bilgi üretme sürecinin adıdır. Mütehassıslar ilim ile meşgul olmazlar, bilgi üretmezler, sadece tatbik etmekle alakalıdırlar.
İhtisaslaşma, insanı, yoğunlaştığı alanın bilgisine gömüyor. O alanın dilini (teknik dilini), ilmin dili haline getiriyor. “Alt dil” olan teknik dil (uzmanlık dili) ilim dili haline geldiğinde, diğer ilimlerin (alanların) dilini anlamayı engelliyor. Bazıları teknik dili hayatın dili haline getiriyor ve hayatta her konuya o merkezden bakmaya başlıyor.
Kainatta her varlığın birbiriyle münasebeti ve alakası olduğu gibi hayatta da her hadisenin başka bir hadiseyle alakası var. Dolayısıyla her bilgi disiplini (ihtisas alanı), hayattaki her konu ile az veya çok ilgilidir. İhtisaslaşmada ölçü kaçırılırsa, başka alanlara tecavüz etmek tabii bir hal alıyor. Bir bakıyorsunuz, Psikoloji, sosyolojiyi, siyaseti, idareyi, hukuku vesaire her konuyu işgal ediyor. Veya iktisat, siyaseti, cemiyeti, dini vesaire her alanı işgal ediyor. Bir mütehassıs (üniversite bitiren değil, ihtisaslaşan) ile konuşuyorsunuz, hayatın her alanını kendi merkezinden izah ediyor. Şunu söylese anlaşılabilir; “bu meselenin iktisadi boyutu şudur”… Ama böyle demiyor, ahlakı da iktisat üretir, siyaseti de iktisat belirler filan… Tüm bunlardan sonra adamlara bakıyorsunuz ki, diğer tüm alanlara körleşmiş. İhtisaslaşmanın oluşturduğu “idrak körlüğü”… Kendi alanından başka bir alanı anlamayan, ilgilenmeyen, bilmeyen mütehassısların cahilliği, baş edilebilir cahillik çeşidi değil. Dünyada, özellikle de Türkiye’de, “uzman cahillerden” geçilmiyor. Uzmanlığın, “uzman olmadığı alanda uzmana başvurma” olduğunu bilmeyen, bir alanda uzman olduğu için her konuyu anladığını zanneden özel tür bir “cahillik” ile karşı karşıyayız. Görünen o ki, bu cahilliğin tedbiri yok.
Bu noktadan sonra ne insan kalıyor, ne hayat…
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button