BATI DÜNYASI NEREYE GİDİYOR?

BATI DÜNYASI NEREYE GİDİYOR?

Sürekli Türkiye’yi ve İslam dünyasını konuşuyoruz. Dünyanın geri kalanı ne durumdadır, nereye gidiyor, neler bekleniyor, bunlara pek bakmıyoruz. Bu durum tabiidir zira ağır hadiseler yaşıyoruz, canımız yanıyor ve kaçınılmaz olarak kendimizle ilgileniyoruz. Fakat bu noktada ciddi bir tuzak var, ciddi bir problem var. Batının durumunu tahlil etmezsek, ne halde olduğunu anlamazsak, nereye doğru gittiğini farketmezsek, İslam dünyası hakkında da sıhhatli muhakeme yapma imkanımız yok. Sadece İslam dünyasına baktığımızda, gözümüze çarpan kaotik yapı, batının çökmekte olduğu gerçeğini görmediğimiz takdirde derin ümitsizliklere sebep oluyor. İslam ülkelerinde (özellikle Ortadoğu’da) kurulan ve sahaya giren örgütlerin batı tarafından yönetildiği ve yönlendirildiği şablonu, hala batının (özellikle Amerika’nın) “yeryüzü tanrısı” gibi anlaşıldığını gösteriyor.

Batı hızlı şekilde çöküyor ama hala dünyayı yönettiği zannı ve vehmi kalp ve zihinlerimizi işgal etmiş durumda. ABD ve AB, o kadar zor durumda ki, kendi meselelerini çözemiyor, enerjisinin ve aklının ciddi bir kısmını kendi meseleleriyle ilgilenmek için kullanıyor ama hala her şeyleri yerindeymiş de bizi yönetiyormuş gibi davranıyoruz. Dünya değişiyor, güç ve servet el değiştiriyor, batı büyük sarsıntılarla çöküyor ama kafamızdaki batı hala aynı şekilde devam ediyor. Bu nasıl bir psikolojik çöküştür…
Okumaya devam et

Share Button

TEŞKİLATIN DOLAR’IN GELECEĞİ İLE İLGİLİ ÖNGÖRÜSÜ

TEŞKİLATIN DOLARIN GELECEĞİ İLE İLGİLİ ÖNGÖRÜSÜ
Batılı ülkeler 2009 yılından beri sürekli ve eşi görülmemiş miktarda karşılıksız para basıyor. Dolar ve Euro basımı o kadar büyük miktarlara ulaştı ki, yakın gelecekte “para krizi” patlayacak. Bu konu üzerinde özel bir çalışma yapılması gerekiyordu, üç-dört yıldır başlayan bu çalışma son zamanlarda hızlanmaya başladı. Çünkü batılı ülkelerin karşılıksız para basma hızı ve hacmi hiç olmadığı kadar yükseldi.
Öngörünün temeli şu; batı, içinde bulunduğu krizden çıkmak için sürekli büyüyen hacimde karşılıksız para basıyor, bunu yapmasına rağmen de krizden çıkamıyor, hatta kriz daha da derinleşiyor. Bir taraftan kriz derinleşirken diğer taraftan dehşet boyutlarda “para krizi” geliyor. Batı dünyası birinden kurtulmadan diğerine düşecek, batının kurtuluş reçetesi yok, üzerinde çalıştığı hiçbir konu krizden çıkmasını mümkün kılmayacak. Teşkilat bu gelişmeyi, yüzde yüz civarında bir kesinlikle bekliyor, bu sebeple de, hesaplarını “ihtimal” üzerine yapmıyor. Okumaya devam et

Share Button

TEŞKİLATIN 2014 SEÇİM PROJEKSİYONU

TEŞKİLATIN 2014 SEÇİM PROJEKSİYONU
Teşkilat iki seçim için özel olarak çalışıyor. 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimi ve 2015 genel seçimler. Bu iki seçimi büyük ihtimalle birleştirecekler. “Teşkilatın Suriye Projeksiyonu” başlıklı yazımızda anlattıklarımız 2014 yılındaki cumhurbaşkanlığından önce tamamen gerçekleşirse, erken genel seçim kararı alınarak iki seçim mutlaka birleştirilecek.
2014 seçim projeksiyonunun konuları şunlar; birincisi Suriye entegrasyonu, ikincisi önümüzdeki yıl beklenen dünya (aslında batı) ekonomik krizi, üçüncüsü içerideki Kürt sorunu… Başka konularda var ama seçim projeksiyonu temelde bu sacayağı üzerine kurulu.
Teşkilat bu sene yapılacağı söylenen yeni anayasanın yapılamayacağını düşünüyor. Yeni anayasa yapılamayacağı için de “başkanlık” konusu askıda kalacak. Seçimin hedefi de yeni anayasa ile başkanlık konusu olacak.
Şimdi… Okumaya devam et

Share Button

ÇÖKÜŞ ÖNCE AKLI İMHA EDER

ÇÖKÜŞ ÖNCE AKLI İMHA EDER
Yaklaşık bir haftadır İspanya’yı konuşuyor piyasalar. Meseleye biraz yakından bakınca ahmaklığın ne kadar derinleştiğini gösteren veriler ortaya çıkmaya başladı. İspanya ekonomisini çökerten en önemli sektörün inşaat olduğu görüldü. Son yıllarda, İngiltere, Almanya, Fransa gibi Avrupa’nın en büyük ve kalabalık ülkelerinin ürettikleri meskenin toplamından fazlasını İspanya üretmiş. Verilen rakamlar, bir ile bir buçuk milyon civarında mesken inşa edildiğini söylüyor. Enteresan… Avrupa’nın en büyük ve kalabalık 3-4 ülkesinin mesken inşaatının toplamından fazla mesken inşa edilmiş. Nasıl izah edersiniz bunu?
İhtiyacın bilmem kaç katı mesken inşa etmişler, şimdi o meskenler boş. Böyle bir ahmaklığı, Afrika’nın balta girmemiş ormanlarındaki bir kabile şefinin yapmayacağına iddiaya girerim. Avrupa’nın kültür birikiminin bu çapta bir ahmaklığa geçit vermesi mümkün mü? Tabii ki hayır… Öyleyse nasıl oluyor? Okumaya devam et

Share Button

TAM İSTİHDAM MÜMKÜN-1-GİRİŞ

TAM İSTİHDAM MÜMKÜN-1-GİRİŞ
Tam istihdam mümkün… İktisatçılara bunu söylediğinizde büyük ihtimalle akıl sağlığınız hususunda tereddüde düşerler. Batı medeniyetinin ürettiği hayat altyapısında yeşeren günümüzün iktisadi doktrinleri, “tam istihdamı” muhal olarak görürler. Herhangi bir zaman diliminde gerçekleşmiş olsa bile, “sürdürülebilir” olmadığı hususunda ittifak halindedirler.
Zihni evrenini, kapitalist iktisadi doktrinle inşa etmiş olanlar, yazımızı okumasa da olur, hatta okumamalarında fayda var. Batı medeniyet ve kültüründen çok farklı bir insan ve hayat anlayışına sahip olan Müslümanlar, kendilerine has “ruhi kaynaklara” sahiptirler. Fikrimizin kaynağı İslam, tecessüm etmiş hali Müslüman şahsiyet, tatbik edilecek havzası ise İslam cemiyetidir. Bu sebeple, batılılar ve Batılılaşanlarla ideolojik tartışmaya girmek niyetimiz yok, bu yazı sadece Müslümanlara yönelik fikri çalışmalarla ilgilidir. Okumaya devam et

Share Button

İKTİSADİ KRİZİN ÇAPI YENİ FARKEDİLİYOR

İKTİSADİ KRİZİN ÇAPI YENİ FARKEDİLİYOR

Dünya ekonomik kriz 2008 yılında başladığında, hiç kimse bu kadar uzun süreceğini ve sürekli derinleşeceğini öngöremedi. Bir ila iki yıl içinde, büyük bir hasar bıraksa da geçip gideceğini düşündüler. Çünkü bu zamana kadar ortaya çıkan tüm krizler çözülmüş, hiçbiri kalıcı olmamış, nihayetinde çekip gitmişti. Krizin başladığı yıl olan 2008 tarihinden itibaren “iktisadi kriz” başlıklı seri yazısında Haki Demir, Okumaya devam et

Share Button

İKTİSADİ BUHRANIN SONU VE YENİ DÜNYA DÜZENİ

İKTİSADİ BUHRANIN SONU VE YENİ DÜNYA DÜZENİ
Rezerv para birimi denilen ve milletlerarası ticarette servet biriktirme aracı olan Dolar ve Euro, en büyük sömürü aracıdır. Yüz dolarlık banknotun veya beş yüz Euro’nun baskı maliyeti beş on centtir ama alım gücü o banknotun değeri kadardır. İnsanlık tarihi ve ticari tarih bu çapta bir sömürüye şahit olmadı.
ABD’nin bu kadar kalkınması ve gelişmesi dünyada hayret uyandırmıştı. Oysa banknotun basım maliyeti ile alım gücü arasındaki dehşetengiz fark, en karlı üretim kalemini oluşturuyordu. ABD’nin diğer bir çok alanda da başarılı olduğunu kabul etmek kabil ama tüm yatırımların altında banknot sömüründen kaynaklanan bir yatırım sermayesi oluşturulduğu da vaka…
Dünya banknot sömürüsüne yirminci asrın sonlarına doğru tepki koymaya ve milli paralarla ticaret anlaşmaları yapmaya başladı. Rezerv para birimi gibi süslü isimlerle ifade edilen facia yirmi birinci asırda dünyanın büyük ekonomileri tarafından tasfiye edilmeye başlandı. ABD’nin bu kadar kalkınma ve gelişmesinin temelinde banknot sömürüsü olduğunu fark etmeyenler, şimdi de batının neden çöktüğünü hala anlamadı. Çünkü artık döviz denilen garabet, anavatanlarına dönüyor.
Yüz dolarlık banknotu üç beş sente basan ve onunla yüz dolarlık mal ve hizmeti dünyadan alan ABD kalkınmıştı. Şimdi o paralar anavatana (yani ABD’ye) dönmeye başlayınca, çark (denklem) ters döndü ve ABD, yüz dolarlık kağıt parçaları için yüz dolarlık mal ve hizmet vermeye başladı. Kağıt ile dünyayı sömüren ABD, şimdi kağıt için mal ve hizmet veriyor. ABD’den yüz kat daha büyük ve zengin bir ülke de olsa bu ticarete dayanamaz. Dünyadaki dolar rezervi, ABD’nin gayrisafi milli hasılasından az değil. Bunun ABD’ye dönmesi demek, ABD’nin bir yıl hiçbir harcama (zaruri ihtiyaçları da dahil) yapmadan dolar karşılığı dünyaya çalışması demektir.
Milli paranızın dünyada geçerli döviz olması, kağıt maliyetine mal ve hizmet alabilmek bakımından fevkalade bir zenginlik kaynağıdır. Fakat bu durum aynı zamanda bir tür borçlanmadır. İthalatı kendi paranızla yaptığınızda, ithalat yaptığınız ülkeye ha milli paranızı vermişsiniz ha borç senedi vermişsiniz. Zaten banknot denilen “kıymetli evrak”, çıkışı itibariyle “borç senedi” demektir. Paranız dünyada rezerv para birimi olarak tedavül ettiği ve milletlerarası ticarette servet biriktirme aracı olarak kullanıldığı müddetçe problem yok. Problem yok ama bu bir borçlanmadır. Borç ise ne kadar geç olursa olsun, ödenmesi gereken bir taahhüttür. Sizin paranızla size mal satanlar, bir gün gelir ve paranızı size vererek mal ve hizmet talep ederler.
ABD ve AB, banknot sömürüsünü dahiyane bir manevra zannetmişti. Gurur ve kibirle dünyada arz-ı endam ediyordu. Çünkü on dokuzuncu asırdaki “doğrudan işgal” yoluyla yaptığı sömürü yerine modern ve daha zahmetsiz bir sömürü aracı bulduğunu düşünüyordu. Darphaneye biraz kağıt biraz mürekkep gönderiyorsunuz ve zengin oluyorsunuz. Gerçekten daha zekice görünüyor değil mi? Fakat on dokuzuncu asırdaki askeri işgallerle yaptığı sömürü borç oluşturmamış ve kimse de alacak talebinde bulunmamıştı. Oysa banknot, bir borç senedidir ve artık dünya alacağını tahsil etmeye başlamıştır. Batı bu gün, banknot borcunu ödeme zamanı geldiği için, kıvranıp duruyor.
Batı tabii ki çökecek. ABD ve AB’nin dünyaya olan banknot borcunu ödeme imkanı yok. Asla ödeyemez. Dünya ise alacağından vazgeçecek değil. Öyleyse… Batı çökecek… Başka bir yolu yok.
*
Dolar ve Euro’nun saltanatı bittiğinde ne olur?
Dünya bu tecrübeyle tekrar banknot sömürüsüne müsaade etmez. Batıyla birlikte dünya para sistemi çöktüğünde, zannediliyor ki, Dolar ve Euro’nun yerine başka para birimi geçer. Dünya on dokuzuncu asrı yaşamıyor, neredeyse her coğrafya az veya çok gelişti. Aynı hataya bir daha düşmesi mümkün mü? Gelişmekte olan ülkelerin para birimlerinin doların yerini alacağı öngörüsü, dünyanın ahmak olduğunu düşünmektir. Dünyanın ahmak olduğunu düşünmek, düşünenin ahmaklığından başka bir şeyi göstermez.
Öncelikle anlaşılması gereken, çöküşün dolar veya euro değil, dünya para sistemi. Yani bundan sonra doların saltanatına hiçbir para birimi kavuşamaz ve para sistemi baştan sona değişir. Bu durumda ne olur?
İktisatçıların soracakları ve cevabını arayacakları en önemli birkaç sorudan biri bu… Bu soru cevaplanmadan, dünya iktisadi hayatı nereye gidiyor, batının içine düştüğü krizden çıkma imkanı var mı, yeni bir para sistemi nasıl kurulur gibi sorular ve konular boşlukta kalıyor.
Dünya bundan sonra rezerv para birimi kabul etmeyeceği için, yeni para sistemi ne olabilir? Büyük bir ihtimalle milletlerarası ticaret takasa dönecek. Aslında da böyle olmalı. İki ülke arasındaki dış ticaret, sattığın kadar mal alma şartına bağlanmalı. Böyle bir düzenleme yapmak mümkün değildi fakat artık mecburiyet. Çünkü rezerv para birimi kalmayacak. Rezerv para birimi olmadığında, bir ülke başka bir ülkeye ne kadar mal ve hizmet satarsa, o kadar mal ve hizmet satın almak durumunda kalır.
Ne kadar harikulade bir gelişme olur. Hiçbir ülkenin dış ticareti, fazla da vermez, açıkta… Sömürünün ciddi bir kısmı ortadan kalkar. Sömürü, yer altı kaynaklarına yönelir. Gelişmiş ülkeler teknoloji ürünleri satarak hammadde almaya başlarlar. Sömürünün tek yolu olarak bu ihtimal kalır. Ki o da uzun sürmez.
Ne kadar hoş bir durum… İnsanlığın bu gün için sahip olduğu “ahlak” seviyesine bakıldığında böyle yüksek bir hedefe ulaşması imkansız gibi görünüyordu. Fakat bir musibet bin nasihatten daha tesirlidir. Çok sayıda ilim ve fikir adamının dillendirdiği sömürü karşıtı fikirler, kapitalistlerin bir kulağından girip diğerinden çıkıyordu. Oysa şimdi kapitalizm çöküyor ve insanlık devasa bir tecrübe üretiyor. Bu tecrübeden geri dönmesi mümkün değil.
Yeni dünya düzeni işte şimdi hoş geldin, safa getirdin.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

İSYAN GÜNLÜKLERİ (12.11.2011) NİHAYET SIRA İTALYA’YA GELDİ

İSYAN GÜNLÜKLERİ (12.11.2011) NİHAYET SIRA İTALYA’YA GELDİ
Nihayet sıra İtalya’ya da geldi. Batıdaki problemlere tek tek bakma alışkanlığı, bütünü görmeyi engelliyor. Aylarca Yunanistan konuşuldu ve krizin toplamı gözden kaçırıldı. Nihayet dört gözle beklediğimiz İtalya sıradaki yerini aldı. Bu günden konuşulanlara bakılırsa İtalya kurtarılamayacak kadar büyük bir ekonomi. AB bu hacimdeki bir ekonomi veya ülkeyi hazmedecek halde değil. Aslında Yunanistan’ı da hazmedecek halde değildi de, küçüklüğüne güvenip umumi çözülmeye mani olmak için kurtarmaya teşebbüs etmişti. Teşebbüs etti de ne oldu? Kurtarabildi mi, hayır. Kurtarması da mümkün değil.
Avrupa Birliği fikri, on yıllarca güzel görünmüştü. Buna Avrupa ülkeleri de inandı, dünya da… Belki de gerçekten güzeldi. Fakat şartları vardı. Şartlarını temin ettiğiniz her şey mümkündü, şartlarını temin edemezseniz veya daha sonra kaybederseniz, felaket ile karşı karşıya kalırsınız. Avrupa Birliği fikrinin güzel olduğunu kabul etsek bile, bu günkü şartlarda değil, bundan en az on yıl önceki şartlarda güzeldi. Başka bir ifadeyle AB fikri, zengin Avrupa için güzeldi.
Fakir Avrupa için AB fikri güzel mi değil mi kısa süre içinde anlayacağız. Haki beyin ifade ettiği gibi, batı medeniyeti fakirlik testini geçemeyecek. Batı dünyası fakirlik testini geçemezse, ne AB ne de ABD kalacak.
Fakirlikte ayakta kalmanın tek yolu var. Sınırsız bir dayanışma ve yardımlaşma. Yardımlaşma denilen hadise, ekonomik bir davranış şekli değil, ahlaki bir tavır ve faaliyettir. Hayatın tüm altyapısını ekonomi üzerine kuran batı dünyası, sınırsız yardımlaşmayı lügatlerinden bile çıkarmıştır. Yunanistan ile ilgili kurtarma paketini, “büyük yardımlaşma” naralarıyla piyasaya sürdüklerine bakmayın, o paket aslında yardımlaşma değil, alacaklarını kurtarmanın tek yoluydu. İtalya’yı da kurtarsınlar, yardımlaşma altyapısına sahip olduklarını anlayalım.
Artık beylik laflar etmenin zamanı geçti. Bıçak kemiğe dayandı. Batının gerçek yüzü şimdi ortaya çıkacak. Zenginlikte görünmeyen yüzü… Maskenin düşmesine az kaldı. Ne kadar vahşi yaratıklar olduğu kısa zamanda anlaşılacak. Birbirlerinin etini yiyecekler, yamyamlar bunların yanında çok medeni insan türü olarak kalacak.
Kar topu yuvarlanmaya başlamıştı. Yakın zamana kadar kartopunun büyüklüğü oyun oynamaya müsaade edecek çaptaydı. Şimdi önüne geleni yıkmaya başladı. Kameralar karşısında soğukkanlı durduklarına bakmayın, kapalı kapılar ardında birbirinin olmadık yerine küfrediyorlar, panik halinde. Nerden mi biliyoruz, cinler haber veriyor(!)
Feraset ve basiret sahipleri, olan biteni bütün çıplaklığı ile görüyor. Biz de onlardan faydalanıyoruz. Kapalı kapılar arkasındaki panik, ikinci dünya savaşında Japonya’nın atom bombasını yemesinden sonraki paniği geçti. Sağlıklı düşünemiyorlar, bundan sonra da asla düşünemeyecekler. Akılları komaya girdi, sağlıklı düşünmek de ne demek…
Zincirleme çöküşler başladı. Böyle zamanlarda insan psikolojisi, tutunacak bir yer bulamaz. Almanya’nın nispeten iyi olan durumuna bakıp da onun ayakta kalacağını zannedenler fena halde yanılıyorlar. En son çökmekten başka şansı yok. Yani Avrupa’nın son çöken ülkesi olma şansına erebilir ama o kadar.
Bundan sonraki süreç nedir? Peşine takılmamız gereken soru aslında bu. Sıra hangi ülkede sorusu değil bu. Ekonomik olarak çöküş süreci hızlandı, bundan sonraki çöküş sürecinin ne olacağıdır asıl soru. Siyasi çöküş mü, sosyal çöküş mü, yoksa iki birden mi? Bu sorunun peşine düşelim.

Share Button

İktisadi Kriz-5- Doların Anavatanına Dönüşü

Doların baskı maliyeti ile elde ettiği alım gücü sayesinde zengin olan bir ABD var karşımızda. İlim ve teknolojide ileri olduğu doğru ama bunu bedava para ile gerçekleştirdiği de doğru. Yani maliyeti sıfıra yakın olan dolar basımından elde ettiği mukayesesiz yatırım fonlarını, ar-ge gibi alanlarda kullanmak kolay. Diğer tarafta halkının açlığı ile boğuşan ülkelerin üniversitelere ve ar-ge alanlarına yatırım yapabilmek için ne kadar büyük fedakarlıklara katlanmak zorunda olduğu malum.
ABD deki dolar emisyonundan çok daha fazlası, ABD dışında ve genellikle de gelişmekte olan ülkelerde bulunuyor. ABD dışındaki dolarların ABD’ye dönmesi, ABD için tam bir felaket olur. Maliyetine bastığı dolarla karşılıksız yüksek alım gücüne sahip olan ABD, doların anavatanına dönmeye başlaması halinde ters denklemle karşı karşıya kalacak. Doların anavatanına dönmesi demek, ABD’nin, bir kağıt parçasına karşılık mal ve hizmet vermesidir. Kağıt parçası ile mal ve hizmet alan ABD, kağıt parçası karşılığında mal ve hizmet vermeye başladığında ne olur? Okumaya devam et

Share Button

GÜNLÜK (01 NİSAN 2009)

            Birkaç gün öndeki gazetelerde vardı ama seçim telaşından yazmaya fırsat olmadı. Haber şu; ABD’de krize giren, devletten yardım aldığı halde iflasın eşiğinde dolaşan, yakın gelecekte ise iflas etmesi kaçınılmaz olan birçok büyük şirketin yönetim kadrolarının lükslerinden vazgeçmediklerine dair çeşitli haberler. Hatırladıklarımı sıralayayım…

 

*Şirketlerden birinin CEO su, kriz geçene kadar 1 dolar maaşa çalışacağını açıklamıştı birkaç ay evvel. Bu CEO nun 10.000.000 USD maaş ve prim aldığı ortaya çıktı.

 

*Şirketin birinin CEO su, “maaşımdan vazgeçerim fakat özel jetimden asla” diye açıklama yaptı.

 

*Şirketin birisi, personeline verdiği yüksek primden dolayı halk arasında meydana gelebilecek öfkeye karşı savunma maksadıyla personelinin sokakta hangi şirketin personeli olduğunu söylememesi ve bunu belli edecek bir alamet taşımamasını isteyen bir talimat yayınladı.

 

            Bunlar gibi daha hatırlayamadığım çok sayıda haber… Bu haberler ne manaya geliyor? ABD iktisadı çatır çatır çökerken, şirket yönetimleri hem de devletten milyarlarca dolar yardım aldıkları ve şirketlerini iflastan kurtarmaya çalıştıkları bir dönemde, müthiş maaşlar ve primlerden vazgeçmiyorlar. Bunun bir açıklaması var mı? ABD başkanı, şirket yöneticilerini (mesela GM CEO sunu) beyaz saraydan kovuyor ve şirketi kurtarmak için 30 gün içinde bir planla gelin bana diye azarlıyor. Fakat adamlar yüzlerce milyar devlet desteğine rağmen şirketi ayakta tutma maharetini gösteremediği gibi özel jetinden vazgeçmiyor. Bu davranışlar hangi çerçeve içinde, hangi felsefi cereyanın temel malzemeleriyle veya hangi ideolojinin idrak kaynaklarıyla açıklanabilir? Yoksa sadece psikolojik bir açıklaması mı var?

            Sözü uzatmaya gerek yok. Liberal düşüncenin kapitalist iktisat sisteminde bu davranışların çok sarih bir açıklaması var. Garip olan, ABD’nin, kapitalist iktisat anlayışına rağmen insanların bu tür davranışlarını anlamakta zorlanır noktaya gelmesidir.

            Nedir kapitalizmin üzerine oturduğu insan anlayışı? HOMO EKONOMİKUS… Homo ekonomikus, ekonomik insan demektir ki, her davranışından ekonomiyi yani menfaatini esas alır. Ferdi menfaat, tek gerçekliktir. Kapitalizm bu olduğuna göre, şirket yöneticileri tam kapitalisttirler. Tüm davranışları, ABD’nin kutsallaştırdığı liberal düşünce ve kapitalist iktisattır. Yani homo ekonomikustur. Şirket yöneticilerinin ve personellerinin davranışları bu mecrada (kapitalist anlayış çerçevesinde) değerlendirildiğinde, ABD’nin şirket yöneticilerinin davranışlarını anlamakta zorlanmaya başlaması, anlaşılır gibi değildir.

            Buradan ne sonuç çıkar? Harikulade neticeler çıkarmak kabildir. Sıralayalım…

 *Zor zamanlarda insan iç dünyasındaki “gerçeklik kavrayışı” aniden değişiverir.

            ABD bir anda kapitalist olmaktan çıktı. Çünkü, yaşadığı zorluklar kapitalizmin teklifleri ve kuralları ile aşılabilecek gibi değil. Homo ekonomikustan bir anda vazgeçti ve fedakarlık yapan “ahlaklı insan” anlayışına kendinin de anlamadığı bir hızla savruluverdi. Fakat anlamadığı nokta şu; asırlarca arkasına yığınak yaptığınız bir anlayışı aniden çöpe atamazsınız. Hayat buna müsaade etmez. Demek ki neymiş, kapitalizmle kalkınan ABD, kapitalizmle çökecekmiş ve bunun başka bir yolu da yokmuş.

 *Marifet, normal zamanların teorisini üretmek değil, zor zamanların teorisini üretmektir.

            Hayatın normal akış zamanları için teori üretmek kolaydır. Zira hayatın tabi akışındaki insan davranışlarının tahmin edilmesi mümkündür. Tahmini mümkün olanın sistemini kurmak, deha seviyesinde teorisyenlik gerektirmez.

            Marifet, zor zamanların (olağanüstü dönemlerin) teorisini kurabilmektir. Ki, zor zamanların teorisi ile normal zamanların teorisinin de birlikte bulunması ve bir bütün oluşturması gerekir. Zira zor zamanlarla karşılaşıldığında bir gün içinde sistem değiştirilemez. Sistem değiştirilmesi uzun bir süreç olduğu için sistem değiştirilene kadar çöküş meydana gelir. Bu sebeple, kurulacak sistem, hem zor zamanları ve hem de normal zamanları ihtiva etmelidir. Hadi bakalım teorisyenler, hodri meydan…

 *Bir teori, zor zamanlarda kendini doğrulamıyor veya hayata kendini doğrulatamıyorsa, atın çöpe gitsin…

            Kapitalizm, kendini ilk defa bu çapta imtihana sokuyor. Veya hayat kapitalizmi ilk defa bu kadar zor bir imtihandan geçiriyor. Teori çöpe mi atılacak yoksa varlığını koruyabilecek mi, yakın zaman (birkaç yıl) içinde göreceğiz.

            Kolay gelsin demeyeceğim malum…

Share Button

GÜNLÜK (21 MART 2009)

            Bu gün üzerinde çalışacağımız haber, hürriyette yayınlanan Dünya Bankası başkanının “iktisadi kriz” ile ilgili değerlendirmeleri. Konuya girmeden önce, değerlendirmelerimizi temellendireceğimiz bir hususu izah etmekte fayda var.

 

*

 

            Hayatın ortalama bir akış hızı vardır. Bu hızı, her ülkenin kendi kültürü tayin eder. Yirminci asra kadar hayatın akış hızı, her ülkede veya kültür ikliminde farklıydı. Muhabere vasıtalarındaki gelişme, ülkeleri ve kültür iklimlerini birbirinden bağımsız bir hayat akış hızına sahip olma imkanından mahrum etti. Bu gün yaşadığımız dünyada, hayatın tek akış hızı oluşmamıştır ama dünyadaki hayatın akış hızı ile ülkelerdeki hayatın akış hızları birbirinden ileri derecede etkilenir hale gelmiştir.

            Hayatın akış hızının önemi nedir? Doğrusu bu sorunun cevabı çok hacimli ve girifttir. Bu gün üzerinde çalışacağımız konu ile ilgisini tespit etmekle iktifa edeceğim. Hayatın akış hızı ile hadiseleri anlamak ve geleceğe dönük değerlendirme ve tahminleri yapabilmek arasında yoğun bir münasebet vardır. Hayatın normal akış hızına sahip olduğu dönemlerin birkaç özelliği vardır. Hayatın normal akış hızına sahip olduğu dönemlerde bir neticenin meydana gelmesi veya bir sürecin mesafe alması ciddi zaman dilimlerine muhtaçtır. Ne kadar olağanüstü hadiseler meydana gelirse gelsin, hayatın aktığı mecrayı ve akış dinamiklerini fazla etkilemez. Bu durum yaşanan hadiselerin çapına göre tesir icra etmediğini gösterir. Yaşanan büyük çaplı hadiselerin ciddi neticeler doğuracağına dair yapılan değerlendirmeler, zaman tarafından (zaman içinde) tekzip edilir.

 

Herhangi bir hadisenin tesir çapı, sadece hadisenin büyüklüğü ile ilgili değildir. Hadiselerin tesir çapının katsayısı, “hayatın akış hızı”dır. Denklemde bu unsuru fark etmeyenler, doğru değerlendirmeler yapabilmek ve sıhhatli tahminlerde bulunabilmek imkanından mahrumdurlar. Hayatın akış hızının normal seviyelerde seyrettiği bir dönemde, on birim büyüklüğünde meydana gelen bir hadisenin hayata tesiri, on birimlik ise (hayatın normal akış hızını bir birim kabul edersek) aynı hadisenin tesiri, hayatın akış hızının iki katına çıktığı dönemlerde yirmi birim olur. Bunun zıddı da doğrudur ve eğer hayatın akış hızı, normalin altına düşmüşse, hadisenin etkisi de o nispette azalır.

 

            Hayatın akış hızının normal seyrettiği dönemlerde zihni itiyatlarını ve psikolojik altyapılarını oluşturmuş insanlar, hayatın akış hızının olağanüstü hızlandığı dönemlerde hangi hadisenin hangi tesiri meydana getireceği ve hangi neticeleri doğuracağını anlamakta fevkalade zorlanırlar. Hayatın normal akış hızındaki ölçülerle organize olmuş zihni (psikolojik) dünyaları, hadiselerin etki çarpanlarını (katsayılarını) fark etmezler ve normal neticeleri normal zaman dilimlerinde beklerler. Bu durum, gelişmeleri anlamalarına mani olduğu gibi, tedbir de almalarına mani olmaktadır. Dolayısıyla hayatın gerisinde kalmaktan kurtulamamaktadırlar.

 

*

 

            Bu açıklamalardan sonra haberimize geçelim. Haberimiz şu;

 “Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick, Brüksel Forum’da yaptığı konuşmada 2009 yılını “çok tehlikeli bir yıl” olarak nitelendirdi ve küresel ekonominin yüzde 1 ile 2 arasında bir oranda küçüleceğini söyledi.IMF ise, kriz nedeniyle küresel ekonomideki küçülmenin ancak yüzde 1’de kalacağını tahmin etmişti. Dünya Bankası Başkanı, küresel ekonomideki küçülmenin, Büyük Depresyondan bu yana en büyük küçülme olacağına da dikkat çekti.Peki, önce ABD’nin, ardından da AB’nin açıkladığı önlem ve destek paketleri, krize çare olabilir mi?Zoellick, bu konuda da oldukça karamsar konuştu;Kredi sistemlerini düzeltmeden küresel ekonomiye sürekli para enjekte etmenin, “kaçınılmaz olarak yeni bir çökmeye neden olacağını” söyleyen Zoellick, “bu paketler olsa olsa şeker sarhoşluğu (sugar high) yaratır” dedi.Zoellick, neden “şeker sarhoşluğu” terimini kullandığını ise şu sözlerle ifade etti;"Şu anda en önemli konu batan varlıklar ve bankaların mali yapılarının değiştirilmesi. Ve benim şeker sarhoşluğu terimini kullanmamın nedeni, destek paketlerinin bir ayağa kaldırma sağlaması. Ancak yeniden kredi sisteminizi işler hale getirmezseniz, bunların yeniden çökmesi kaçınılmaz…"Ekonomik krizin sadece ABD ve AB tarafından çözülmesinin mümkün olmadığını kaydeden Dünya Bankası Başkanı, “bu küresel bir kriz. Dolayısıyla, trans-atlantik müttefikleri aşan bir sorun” dedi.”

            Dünya bankası başkanının bu ifadeleri, kriz ile ilgili en ileri tahminlerden biridir. Ne var ki, hala krizin hangi çap ve derinlikte olduğunu teşhis etmekten fersahlarca uzaktır.

 

            Dünya iktisadi krizi ABD merkezli olarak patladığı günden beri, ilk gözümüze çarpan ve bugüne kadar devam eden zafiyet, idrak iktidarsızlığıdır. ABD başta olmak üzere tüm dünya, başlarda bu krizin beş-on yılda bir meydana gelen mutat krizlerden biri olduğunu ifade etmiş zaman geçtikçe de daha derin bir kriz olduğunu yavaş yavaş ifade etmeye başlamıştır. Hala konuyu tam manasıyla teşhis edebilmiş değillerdir.

            Birçok noktada teşhis hatası yaptıkları vakadır. Fakat biz konumuz olan “hayatın akış hızı” ile ilgili teşhis hatalarını gösterelim.

 

            Hayatın akış hızı, 1929 büyük buhranın olduğu zamana göre yüzlerce kat daha yüksektir. Bu günkü krizin hala 1929 büyük buhranının çapına ulaşmadığını söylemeye devam etmeleri, hayatın akış hızındaki farklılığı anlamadıklarını ve dolayısıyla denklemde bu unsuru kullanamadıklarını göstermektedir. Hayatın akış hızını, denkleme katsayı olarak eklediğimizde, bugünkü krizin 1929 büyük buhranından onlarca kat daha ağır olduğu anlaşılmaktadır. Fakat denklem yanlış kurulduğu için netice yanlış çıkmaktadır. Denklemin yanlış kurulmasının (ve dolayısıyla yanlış teşhis yapmanın) maliyeti içinde bulunduğumuz yılda ve önümüzdeki birkaç yılda ortaya çıkacaktır. Ne var ki, geç kalınmış olacaktır.

 

            Her geçen gün krizin daha ağır ve derin olduğu anlaşılmaktadır. Fakat bu durum, meselenin doğru teşhis edildiğini veya artık doğru anlamaya başladıklarının işaretini vermemekte, sadece hadiselerin (gelişmelerin) neticeleri ortaya çıktıkça fikirlerin ve tahminlerin revize edildiğini göstermektedir.

Share Button

GÜNLÜK (10 MART 2009)

            Gündem ne kadar yoğun… İnsan takip ederken bile yoruluyor. Önümüzdeki günler çetin geçecek… Seçim, seçim sonrası gelişmeler, dünya iktisadi krizi, krizi takibeden çöküşler, Ergenekon’un ikinci iddianamesi gelecek haftaya kalmaz ortalığa dökülür. Ne dehşet iddialar var. Esas kavganın cereyan ettiği noktalardan biri de DOĞAN MEYDA gurubu ile siyasi iktidar arasında… AKP bu defa Doğan medya gurubunun (amiyane tabirle) kafasına sıkacak gibi görünüyor. Gelişmelere bakıldığında, Aydın DOĞAN ile ilgili hükumetin yaptığı işler, pazarlık malzemesi cinsinden hamlelere benzemiyor. Galiba bu defa Aydın DOĞAN’ın suyu ısındı.

 

*

Somali kabinesi, ülke genelinde şeriat uygulanması kararı aldı.Enformasyon Bakanı Farhan Ali Muhammed, kabinenin şeriat yasasını kabul ettiğini, parlamentonun da buna onay vermesini ümit ettiklerini söyledi. Muhammed, şeriatın anayasaya da yazılacağını ifade etti. 18 yıldır süren çatışmalar nedeniyle harabeye dönen Somali'nin Devlet Başkanı Şeyh Şerif Ahmed, bugün Reuters ile yaptığı mülakatta, aralarında El Şebab örgütünün de bulunduğu isyancılarla yapılan barış görüşmelerinde ilerleme olduğunu, yakında isyancılarla doğrudan diyaloğa geçmeyi umduğunu söyledi. Ocak ayında Devlet Başkanlığına seçilen Ahmed, Somali'de güvenlik ve istikrarın tesis edilmesine çalışıyor. Uzmanlar, hükümetin şeriat kararının, iki yıldır saldırılarının dozunu artıran aşırı dinci militanları zayıflatma amacı taşıdığını belirtiyor.  (Star gazetesi 10.03.2009)

            Somali’de Şeriat ilan eden yönetim, Şeriat Mahkemeleri Birliğine karşı savaşan komşu ülke Etiyopya’nın güdümünde kurulmuş olan hükumet… Bu çok önemli bir alamet… Uzun söze gerek yok, küçük bir tahlil, konunun anlaşılmasına yardımcı olur.

            Bir ülkede, Şeriat isteyenlere karşı, bu taleplerinden dolayı savaş açacaksınız fakat onlarla mücadele edebilmek için siz Şeriat ilan edeceksiniz. Her iki ihtimalde de ülkeye Şeriat hakim olacak… Öyleyse neden savaşıyorsunuz? Bu sorunun cevabı malum, iktidarı elde etmek için… İktidar için Şeriat’ı da istismar edersiniz. Fakat, hiçbir kıymet, sahtesinden daha düşük değere sahip olamaz. Ve hiçbir kıymet kendini ilanihaye istismar ettirmez.

            İslam coğrafyasındaki kırılma noktalarından birisidir bu… Artık İslam coğrafyasında hiçbir güç İslam’a karşı savaşamayacak. İslam, kendi coğrafyasını teslim alacak. Hatırlanırsa, Afganistan’da da kukla yönetim Şeriat ilan etti, Irak’ta da… Öyle ya da böyle, İslam, kendi coğrafyasına hakim ve sahip olacak ve yakın zamanda ise istismarcılar da tasfiye edilecek.

 

*

Bağdat Güvenlik Planı Askeri Sözcüsü Tümgeneral Kasım Ata Musavi AA muhabirine yaptığı açıklamada, Bağdat'ın 30 kilometre batısındaki Ebu Gurayb ilçesinde, Irak hükümetinin desteğinde ulusal barış için yapılan aşiret liderleri toplantısından sonra aşiret liderlerinin güvenlik güçlerinin eşliğinde halk pazarında dolaştıkları sırada bir intihar eylemcisinin aşiret liderlerinin arasına sızıp üzerindeki patlayıcıları patlattığını söyledi. Saldırıda 33 kişinin öldüğü, 46 kişinin yaralandığı ifade edildi. Irak İçişleri Bakanlığı kaynakları, Musul'un El Hamdaniye bölgesinde polis devriyesini hedef alan intihar saldırısında 5 kişinin öldüğünü, 10 kişinin yaralandığı söyledi. Bu arada, Kerkük'te bu sabah polis devriyesini hedef alan intihar saldırısında 2 polisin öldüğü, 5 polisin yaralandığı belirtildi. (Star gazetesi, 10.03.2009)  

            Irak’ta savaşın (direnişin) bittiğini zannedenler erken sevinmişlerdi. Bitmeyecek… Bitemez… Bazen yavaşlar, bazen dinlenir, bazen tamamen sessizliğe bürünebilir ama ne Irak’ta ne de İslam coğrafyasının başka bir parçasında direniş bitmez. Çünkü, “İKİNCİ KURTULUŞ SAVAŞLARI ÇAĞI” başladı. İkinci Kurtuluş Savaşları hedefine ulaşıncaya kadar bu coğrafyada savaş bitmez. Hele de batının çökmeye başladığı bir dönemde bu savaşın biteceğini düşünmek saflık olur.

 

*

Recep Tayyip Erdoğan (Ak Parti): Bir ayda 33 miting İlk mitingini 8 Şubat'ta Kocaeli'de yapan Erdoğan Kırşehir, Kastamonu, Sivas, Nevşehir, Amasya, Sinop, Samsun, Kırıkkale, Aksaray, Sakarya, Diyarbakır, Adıyaman, Kahramanmaraş, Mardin, Yozgat, Çorum, Afyon, Van, Batman, Siirt, Kayseri, Gaziantep, Isparta, Manisa, Artvin, Rize, Şanlıurfa, Hatay, Adana, Mersin, Antalya, Aydın… Devlet Bahçeli (MHP): 8 günde 13 miting Miting yarışlarına rakiplerinin çok gerisinde başlayan MHP Lideri Devlet Bahçeli 1 Mart'ta Mersin'de meydanlara indi. Bahçeli sekiz gün içinde 13 yerde miting düzenleyerek anamuhalefet partisini geride bırakmayı başardı. 29 Mart'a kadar 40 ayrı yerde halka hitap etmeyi düşünen Bahçeli Mersin'den sonra sıra Çorum, Çankırı, Yozgat, Kırıkkale, Afyon, Uşak, Sakarya, Kocaeli, Manisa, izmir Aydın ve Muğla'da miting yaptı. Deniz Baykal (CHP): 17 günde 11 miting 21 Şubat'ta meydanlara inen Deniz Baykal bugüne kadar 11 ayrı yerde halka hitap etti. İlk mitingini Adana'da yapan Baykal ardından Kocaeli, Çorum, Sinop, Adıyaman, Yalova, Burdur, Malatya, Kırşehir, Amasya ve Giresun'da seçmenleriyle buluştu. (Zaman, 10.03.2009) 

            Genelde muhalefete özelde ise Deniz Baykal’a bayılıyorum. Hem tembel tembel oturacaksın ve hem de iktidar olacaksın. Başbakan en yüksek oyun sahibi bir partinin genel başkanı ve bu seçimde de birinci parti çıkacağı konusunda kimsenin tereddüdü yokken, nefes neredeyse almaksızın çalışıyor. Öyle ki, ilçelerde bile (bugün K.Maraş’ın Elbistan ilçesinde) miting yapıyor. Muhalefetin tüm siyasi stratejileri tartışılabilir ama benim burada bahsini ettiğim nokta, TEMBELLİK. Tembelliğin tartışılacak bir yanı yok ki…

 

*

 

On beş gün önce Savcı Zekeriya Öz ile görüşen ABF Genel Başkanı Ali Balkız, Ergenekon'un suikast planlarını görünce ürperdiğini söyledi. Balkız, "Evimin fotoğrafını, krokisini, 9 kişiyi, patlayıcıyı kimin temin edeceğini ve düzeneklerini gördüm. O anda aklıma Mumcu ve Hablemitoğlu'nun karanlık güçlerce katledilişi geldi." dedi. (Zaman, 10.03.2009)

 

            Ali BALKIZ’da belgeleri görüp ikna olanlar kervanına katıldı. Ergenekon terör örgütü hakkında tereddüdü olan samimi insanların artık “kesin kararlı” olma zamanı geldi.

            Merak ettiğim bir nokta var; laik, Kemalist, solcu, ateist gibi alt başlıkların toplandığı “ulusalcı” kesimin, Ergenekon terör örgütünün “provokasyon” için kendilerinden olan adamları öldürdüğü konusunda ne düşünüyorlar, dahası neler hissediyorlar? Bunların içinde şunu söyleyecek yiğitler var mı acaba? “Benim canım, dava için feda olsun, beni öldürmeleri gerekiyorsa, öldürsünler”. Bakmayın siz bu soruyu sorduğuma, sorunun cevabını biliyorum. Asla…

            Ulusalcıların ilk ciddi imtihanı, Ahmet Necdet Sezer’in Cumhurbaşkanlığı görevinin dolmasına yakın zamanda başlattıkları bir tartışmaydı. Sezer’in görevinin bitmesine yakın zamanda, üniversite rektörlerinin görevlerinin istifa etmesi ve Sezer tarafından yenilerinin seçilmesiydi. Çok iyi takip ettiğim bu tartışmanın neticesinde bırakın onlarca rektörün bu düşünceyle istifa etmiş olmasını, bir tanesi bile istifa etmemişti. Hatta görevinin bitmesine birkaç ay kalan rektörlerden bile istifa eden olmadı. Birkaç ay fazladan rektörlük yapsan ne olur, yapmasan ne olur? Orada anladım ki, bunların idealist bir özelliği yok. Hiçbirinde mefkure yok ve oturdukları koltukta birkaç ay fazladan oturmaları onlar için her şeydir.

 

*

90’larda faili meçhul kurbanlarının atıldığı iddia edilen Silopi’deki Botaş kuyularında geçen hafta ertelenen kazı çalışmaları başladı. Kepçelerin de katıldığı kazıların ilk gününde iki kemik ve bir kanlı fanila parçası bulundu. Çıkartılan kemikler incelenmek üzere Adli Tıp Kurumu’na gönderildi. (Taraf, 10.03.2009)

            Kıyamet daha yeni kopmaya başlıyor. Güneydoğuda yapılan kazılardan “faili meçhul/meşhur” şahısların cesetleri çıkmaya başladığında, Türkiye ikinci depremi yaşayacaktır. Bu güne kadar Ergenekon terör örgütünün canı yandı ama bu depremin altında kalacak olanlar doğrudan TSK olacak.

            Bu aralar JİTEM’in belgeleri ortalıkta dolaşıyor ya, zemin yumuşatılıyor. JİTEM, JİTEMİN ceset tarlaları vesaire birkaç hadise bir araya geldiğinde, TSK ikinci depremden kurtulamayacak.

 

*

ABD Savunma İstihbarat Kurumu Başkanı Korgeneral Michael Maples, Somali'deki kökten dinci El Şebab örgütünün El Kaide ile birleşmek üzere olduğunu söyledi. Korgeneral Maples, Senato Silahlı Hizmetler Komitesinde yaptığı konuşmada, her iki örgütün de son dönemlerde yaptığı propagandaların, aralarındaki ideolojik benzerlikleri ortaya koyduğunu belirterek, birleşmenin yakın olduğu görüşünü bildirdi. (Yeni Şafak, 10.03.2009)

            Bu ilginç bir haber… El Kaide’nin ABD tarafından “düşman” ihtiyacını karşılamak için sürekli abartıldığını gördük yıllarca… Bu abartmayı yok saysak ve ABD mahreçli El Kaide haberlerini doğru kabul etsek, görmemiz gereken nokta şu olacak… El Kaide dünya çapında bir KOMUTANLIK kuruyor.

            ABD, El Kaide’yi gerçekten abartmıyor ve hakikaten El Kaide, dünya çapında bir DİRENİŞ KOMUTANLIĞI MI KURUYOR YOKSA?

            Böyle bir hadisenin yakın zamana kadar mümkün olmadığını düşünmek, açıklanabilir bir durumdu. Fakat batının mütemadiyen zayıfladığı ve dünyada inisiyatif kaybettiği bugünün dünyasında mümkün hale gelebilir. ABD mahreçli haber, yorum ve bilgilerde El Kaide’nin yakın zamana kadar abartıldığı fakat bundan sonra abartılmadığını düşünmemizi gerektiren gelişmeler olduğu vakadır. Fakat manipülasyon üstadı olan ABD, asla güvenilir bir kaynak olmadığı için hala tereddütle bakmakta fayda bulunuyor.

 

*

Financial Times gazetesi, "komünizmden sonra bir ideolojik ilah daha iflas etti" diyor. Abartı gibi görünse de, kapitalizmin bittiği tezi inandırıcı olmasa da, olayın vahametini ortaya koyma, olması gereken tartışma biçimini göstermesi açısından önemli bir tespit. Gazete, "Kapitalizmin geleceği" adlı yazı dizisine şu cümlelerle başlıyor: "Bir başka ideolojik ilah daha iflas etti. Siyaseti ve alınacak tutumları son otuz yıldan uzun bir süredir belirleyen varsayımlar, bir anda devrimci sosyalizm fikri kadar geçmişte kalmış görünüyor. Peki, dünya bu noktaya nasıl geldi? Sorunun cevabı önemli oranda liberalizm çağının, kendi çöküşünün tohumlarını barındırmış olmasında yatıyor." (Yeni Şafak, İbrahim KARAGÖL, 10.03.2009)

            Sosyalizmin çökmesinin diyalektik zinciri kırdığını ve anti-tezin tezden daha önce çökmesinin diyalektik işleyişin sonu olacağı tespitini geçen yıl yapmıştık. Diyalektik işleyişin sonunun gelmesi ise batının sonunun gelmesiydi.

Bu konudaki düşüncelerimizi; “İktisadi krizin sebepleri -1- Felsefi kriz ya da diyalektik işleyişin sonu” isimli makalemizi, 04 Ekim 2008 tarihinde yayınlamıştık. (www.idealdusunce.com, www.sivildusunce.com , www.derindusunce.com sitelerinde yayınlanmıştı, şu anda www.fikirteknesi.com sitesinde de yayınlanmaktadır) Tespitimizin bir paragrafı şöyle;

“Anti-tezin çökmesi karşısında zafer çığlıkları atan batı, matem tutmak yerine “tarihin sonu”nun geldiğine dair “son teorisini” üretmekle meşguldü. Anti-tezin çökmesi, tarihini, diyalektik işleyişe teslim eden batı için tabi olarak tarihin sonuydu. Fakat bu son “tarihin sonu” değil, “batı tarihinin sonuydu”. Batıda felsefenin tıkanmış olması, batı tarihinin sonunun geldiğini anlamasına mani oldu ve kendi tarihini dünya tarihi zanneden batı, dünya tarihinin sonunun geldiğini kabul etmekte zorlanmadı.”

 

            Batının içinde bulunduğu durumu anlamasını beklemek kabil değil. Zira çöküş, içinden anlaşılmaz. Anlaşılabilse, çöküş olmaz.

            İbrahim KARAGÖL, Financial Times gazetesinin “komünizmden sonra bir ideolojik ilah daha iflas etti” ifadesi için “abartılı gibi görünse” demek bahtsızlığında bulunuyor. Aslında İbrahim KARAGÖL’ün seviyesiyle mütenasip bir durum değil bu yaklaşım. Fakat kapitalizm de çöktü demek, çok büyük bir iddia olduğu için “köşe yazarı” olarak böyle bir ifade kullanmaktan imtina ediyor galiba. Ne var ki, kendisinin de çok defa ifade ettiği gibi “imkansızların mümkün olduğu, akıl almaz hadiselerin yaşanacağı ve bunlara hazır olunması” gerektiği bir devirde yaşıyoruz. Bu devir, büyük hadiselerin gerçekleştiği ve gerçekleşeceği, dolayısıyla büyük iddiaların ifade edileceği bir zaman dilimidir. Artık insanlar, “dünya çapında hadiselere” ve “dünya çapında fikirlere” hazır olmalılar.

Share Button

GÜNLÜK (07 MART 2009)

Amerikan faktörünü bertaraf ederek Orta Asya'da yeni bir güç mücadelesi başlatan Rusya bölge ülkeleri üzerinde giderek daha etkili olmaya başladı. Bir süre önce Rusya'yla vardığı kredi anlaşmasının da etkisiyle topraklarındaki Amerikan askeri hava üssünü kapatma kararı alan Kırgızistan bu kez de Afganistan operasyonunda yer alan ve aralarında Türkiye'nin de bulunduğu 11 ülke ile imzaladığı anlaşmaları iptal kararı aldı. Buna göre Türkiye, Hollanda, Kanada, Yeni Zelanda, Danimarka, İspanya, Fransa, Avusturya, Güney Kore, İtalya ve Norveç ile yapılmış olan anlaşmaların iptaline yönelik tasarı, 80 oyla kabul edildi. (Yeni Şafak-07 mart 2009) 

Türkiye’nin tabi müttefiki olan (olması gereken) Kırgızistan veya diğer Türk Cumhuriyetleri ile münasebetlerini ABD veya AB üzerinden gerçekleştirmesi ve onların menfaatlerinden dolayı bu ülkelerle münasebetlerinin zedelenmesi TAM BİR DIŞ POLİTİKA FACİASIDIR.

 

*

Zaman Gazetesi'nin haberine göre, Balbay ve Aydın dün hakim karşısına çıktı. Mahkeme, şüphelileri 'cebir ve şiddet kullanarak TC hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüsten' tutukladı. Balbay Metris'e, Aydın ise kadın tutukevine nakledildi. Balbay, 10 saatlik sorgusunda 95 sayfa ifade verdi. Yeniden gözaltı süreci şöyle yaşandı: Balbay'ın el konulan bilgisayarında daha önce silinen bazı belgelerin olduğu belirlendi. Uzmanlar silinen dosya, belge ve yazışmaları kurtarmayı başardı. Bu evraklar savcılığa gönderildi. Belgelerde, darbe içerikli konuşmaların ve Ergenekon'dan tutuklanan bazı kişilerle yapılan konuşmaların bulunduğu iddia edildi. Sorguda, belgelerin kendi bilgisayarından çıktığının söylenmesi üzerine Balbay'ın şaşırdığı ve "Bu dosyaları silmiştim." dediği iddia edildi. (Yeni Şafak-07 mart 2009)

Bu haber doğruysa çok komik… Bilgisayar teknolojisini dahi bilmeyen, dosyayı sildiğinde bile bilgisayarın muhafaza ettiğini ve uzmanların onu bulup çıkardıklarını öğrenmeyen teknoloji özürlü insanların ülkede darbe yapmak veya hükumeti alaşağı etmek için organize olmaları çok komik… Hayatın geldiği (ulaştığı) seviyenin çok gerisinde olanların fevkalade işler yapacağını zannetmeleri (aslında vehmetmeleri) çok çok komik… Fakat bunlar isim olarak kendilerine “ilerici” adını taktıkları için kendilerini cemiyetin en ilerisinde vehmetmekten kurtulamazlar. İlericilikleri ise hiçbir altyapıya ve gerçekliğe dayanmaz ama olsun, onlar en ilericidirler. Komik, çok komik… “Ben bu dosyaları silmiştim” demiş hayretle.

            Bu haberin teyit edilmesini dört gözle bekliyorum. Lakin tekzip edilse bile bunların ilericilikleri aslında tam da bu olaydaki gibidir. Gariplerim hala kendilerini ilerici zannediyorlar. “Aman annelerine gerici olduklarını söylemeyin, anneleri onları ilerici biliyor”. Hayat hiçbir ihmali affetmiyor, biraz geç kaldıysanız veya biraz yavaşladıysanız, nefs emniyetini biraz abartıp tembellik yaptıysanız vay halinize…

 

*

 

CEZAYİR (A.A)
Cezayir'in başkenti Cezayir'in doğusunda bir kışlaya düzenlenen saldırıda en az 2 kişi hayatını kaybetti. Görgü tanıkları, Tizi Uzu yakınlarındaki Tadmait'te düzenlenen saldırıyla ilgili ayrıntılı bilgi veremezken, en az 2 kişinin öldüğünü, 5 kişinin aralandığını aktardı. Resmi kaynaklar ise konuyla ilgili henüz açıklamada bulunmadı. (Yeni Şafak-07 mart 2009)

Cezayir’deki direnişin ve mücadelenin bittiğini zannediyorduk değil mi? Bitmez… Çünkü “ikinci kurtuluş savaşları çağı” başladı. Her coğrafya parçasında biraz hızlı veya biraz yavaş fakat mutlaka devam eder. Her İslam ülkesinde biraz durabilir, dinlenebilir fakat tekrar harekete geçer. Bu hususta anlaşılmayan konu, örgütlerin çökertildiğinde (bu mümkün olduğunda bile) problemin halledilmiş olduğu zannıdır. Oysa mesele, ikinci dalganın geldiğidir ve dalga boyu her gün artmaktadır.

            İkinci kurtuluş savaşları çağı, müstakil eser olarak incelenmiştir ve sitemizin e-kitap bölümünde tam metni bulunmaktadır.

            İkinci kurtuluş savaşları çağı, İslam’ın kendi coğrafyasına müstakilen sahip olacağı güne kadar hızla devam edecektir.

 

*

 

            Çevik Bir isimli 28 şubat faillerinden birinin, 28 şubat sürecinde RP sine karşı cepheyi genişletmek için uydurduğu gerekçeler arasında “müdahale yapılmadığı taktirde, gerici bir partinin 2000'de yüzde 34, 2005'te de yüzde 67 oyla iktidara geleceği” provokasyonu da vardı. Takip edenler hatırlayacaktır, geçenlerde TARAF GAZETESİNDE belgeleri yayınlanmıştı.

            Ülkedeki siyasi duruma bakıldığında bu öngörülerin yaklaşık olarak tuttuğu görülmektedir. Mevcut neticelere bakarak bu adamların ileri görüşlü olduğuna mı hükmedeceğiz? Hayır… Bu adamların ileri görüşlü olmaları mümkün değil… Pekala öyleyse adamların öngörüleri ile bugünkü neticelerin yaklaşık birbirine uygun olması karşısında ne diyeceğiz? Burada çok önemli bir nokta var, bu nokta üzerinde birkaç satırlık duralım.

            Adamın öngörüsü, “müdahale etmezsek yüzde 34 oy alırlar” şeklinde. Bilindiği gibi 28 şubat sürecinde bu müdahale gerçekleşti. Müdahale edildiğine göre “gerici partinin” iktidara gelmemesi gerekiyordu. Ama geldi. İşte öngörünün çöktüğü nokta… Aslında ise müdahale edildiği için “gerici parti” iktidara geldi. Hala devam eden bu tür ahmakça görüşler, anlaşılıyor ki, çok sathi bir tahlil gücüne sahip. Müdahale edildiği için “gerici parti” iktidara geldiğine göre, Çevik Bir namlı kişiye “gerici parti”nin teşekkür etmesi gerekir mi? Hayır, zira onlar bu neticenin gerçekleşmesi için değil gerçekleşmemesi için müdahale etmişlerdi.

            Bunlardan korkan insanlar, hakikaten korkaktırlar. Bunlar korkulacak adamlar değil…

 

*

 

Ünlü borsa sihirbazı George Soros'la birlikte Quantum fonunu kuran Jim Rogers, yatırımcılara emtia borsalarına yatırım yapmalarını öneriyor. Gelecek on yılın en çok getiri sağlayacak olan sektörün tarım olacağına işaret eden Rogers yatırımcılara bu alanda yatırım yapmalarına tavsiyelerde bulunuyor. Rogers, Bussines Week dergisinin Amerikan edisyonunda yer alan haberde "Yıllarca tahvillere yatırım yapanlar kazandı, ancak devir değişti, artık borsa simsarları taksici olacak. Aklını kullanan da traktör kullanmayı öğrenip çitçiliğe başlasın. Çünkü bundan sonra tarım sektörü yükselen değer olacak. Artık sıra çiftçilerin Lambhorgini kullanmasına geldi" şeklinde konuştu. (Yeni Şafak 07 mart 2009)

 

            İşte beklediğim haber… ABD deki iktisadi kriz ile ilgili beklediğim haber… Eğer SOROS’un bu teşhisi bu gün için tam doğru kabul edilirse, başka bir ifadeyle ABD ekonomisi bu noktaya gelmişse, kriz, çöküş mecrasına dökülmüş demektir.

            Bu haberde önemli olan nokta nedir? Tarımın en önemli sektör haline gelmesi, hayatın tabi/zaruri sınırlarına kadar gerilediği veya gerileme trendine girdiğini gösterir. Malum olduğu üzere insanların zaruri ihtiyaçları, gıda, giyinme ve barınmadır. Tarım sektörünün, iktisadi sektörler arasında birinci sıraya geldiği an, çöküş neticelenmiş demektir. Ve bu çöküş, iktisadi çöküş olarak görünse de ondan çok daha fazla ve derin bir şeydir.

            ABD’de iktisadi krizin nereye doğru gittiğini tartışanların fikri güzergahlarını bu istikamete doğru çevirme zamanı çoktan gelmişti de illa ki batıdan birinin bunu söylemesi gerekiyordu. Bizimkilerin başka şekilde anlamaları nedense kabil olamıyor?

            Ve SOROS bir noktada fena halde yanılıyor. Tarım, birinci sektör haline geldiğinde çiftçiler asla Lambhorjini’ye binemez. Zira hayat o kadar gerilemiş olur ki, Lambhorjini üretilemez bile… Olsa olsa çiftçiler traktör ve üçüncü sınıf bir otomobile binebilir.

 

*

   

AB, büyük bir kaosla karşı karşıya

Avrupa Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso, AB'nin krizden dolayı, benzeri görülmemiş bir durumla karşı karşıya olduğunu ve kredi akışını yeniden kurabilmek için farklı düzeylerde çalışma sürdürmesi gerektiğini söyledi. Barroso, AB ekonomisinin bu yıl yüzde 2 oranında daralmasının beklendiğini belirtti. Barroso, Komisyon'un odaklandığı başlıca sorunun ekonomik toparlanma olduğunu, dolayısıyla ekonomiyi desteklemek harcamaları hızlandıracaklarını bildirdi. (07 mart 2009)

Hala anlamadılar. Bu bir iktisadi kriz değil. İktisadi krizde yapılması gerekenleri yapmaya çalışıyorlar ve krizden kurtulmak yerine krizi derinleştiriyorlar. Bu kriz medeniyet ve hayat anlayışı krizidir ve çöküştür. Daha önceki iktisadi krizlerdeki tecrübeleriyle yol almaya çalışmaları, çöküşü hızlandırmaktan ve derinleştirmekten başka bir etkiye sahip olamıyor. Akıl tutulması diyeceğim ama o daha farklı bir hadise… Batı, böyle bir hadise (çöküş) yaşayacağına hiç ama hiç ihtimal vermediği için anlamakta zorlanıyor. Çünkü onların “hayat anlayışları ve medeniyetleri tekdir ve mutlak doğrudur”. İşte bu vehim, batıyı çöküşe daha hızla yaklaştırıyor.

Share Button

İKTİSADİ KRİZ-4- BATI YOL AYRIMINDA

            İktisadi krizin atlatılabilmesi ve normal iktisadi düzene (işleyişe) geçilebilmesi için ABD ve AB ülkelerinde birçok tedbir (veya tedbir paketleri) hazırlandı ve uygulamaya geçildi. ABD deki ilk paketin 2008 yılı sonbaharında uygulamaya konduğu hatırlanırsa üzerinden 4-5 ay geçtiği hatırlanacaktır. Tedbir paketlerinin bir-iki ayda etkilerinin görünmeyeceği bilinen bir şeydir ama 4-5 ayda netice vermeye başlayacağı vakadır. İlk paketten sonra da birkaç paket daha uygulamaya konulmuş olmasına rağmen kriz yavaşlamamakta ve derinleşmeye devam etmektedir.

            İktisadi krizi, bundan önceki krizlerde olduğu gibi bazı iktisadi tedbirlerle atlatmaya çalışan batı dünyası, problemi teşhis etmekten bile aciz haldedir. Meselenin sadece iktisadi mahiyet taşıdığına dair tüm uzman ve fikir adamlarının ittifak içinde olduğunu görmek, krizin kaynağının doğru teşhis edilemediğini anlamamızı sağlayan manidar bir göstergedir.

            Krizin iktisadi sebepleri olduğu doğrudur. Fakat daha derinlerde iktisadi olmayan sebepleri vardır ve batı bunu hala anlayabilmiş değildir. İktisadi sebeplerin dışında bulunan ve daha derinlerde olan sebepler keşfedilemezse, bu krizin savuşturulabilmesi imkanı yoktur. Zira bu kriz, dehşetengiz neticeleri olacak bir hadiseler silsilesini tetikleyecektir.

 

*

 

            “İkinci Kurtuluş Savaşları Çağı” isimli 2005 yılının Nisan ayında yayınlanmış eserimizde, bu gün yaşanan iktisadi krizi ne kadar açıklıkla ve benzer şekilde ifade etmişiz.

             “Dünya çapındaki ekonomik kriz kaçınılmazdır ve mevcut gidiş bu neticeye doğru hızlı bir sürükleniştir. Sürükleniştir zira gelişmelerin yönü anlaşılmayan, fark edilmeyen bir durum değildir. Dünya ekonomik krizi sürpriz bir hadise olmayacak ve doğrusu uzmanlar tarafından zamanı dahi tahmin ve hatta tespit edilebilecektir. Malum hedefe doğru mecburi istikamet halindeki sürükleniş, neticeye yeterince yaklaştığında dünyadaki tüm ekonomistler koro halinde bağırmaya başlayacaklardır.             Dünya ekonomik krizi o kadar güçlü bir şekilde gelecektir ki, birinci dünya savaşının akabindeki dünya ekonomik krizi bunun yanında birkaç şirketin batması gibi komik kalacaktır. Nükleer savaş kadar etkili ve çökertici neticeleri meydana gelecek ve zengin ülkelerin insanları çıldıracaktır.             Dünya ekonomik krizi patladığında gelişmiş ülkeler ekonomik anlamda yerle bir olacaktır. Dayanabilecek olanlar gelişmemiş ülkelerdir ve nispeten gelişmekte olan ülkelerdir. Bunların dayanıklılığı ekonomik zafiyetlerinden kaynaklanmaktadır zira bu ülkeler zaten kesintisiz krizdedirler veya fakirliğin en ağır şartlarını yaşamaktadırlar.

            Global ekonomik krizin etkilerinin büyük olmasının temel sebebi, çağın kavrayışının ekonomik merkezli olmasındandır. Gerçekten batı dünyasının iki asırdır dünyaya pompaladığı ekonomik tabanlı hayat anlayışı yeterince yayılmıştır. Ekonomi, hayatın ve hatta medeniyetin (batı medeniyetinin) ana karakteristiği olunca, ekonomik kriz ana yapıyı imha ve hayatı darmadağın edecektir.” (İkinci Kurtuluş Savaşları Çağı, sitemizin “e-kitap” bölümünde yayınlanmaktadır)

 

            Dört beş yıl önce yapmış olduğumuz teşhis, hala uzmanlar tarafından anlaşılmış değil. Krizin içinde bulunduğumuz safhasında bile bu teşhise ulaşamamış olan uzmanların bu krize çözüm getireceğini düşünmek bizim için fazla saflık olur.

 

*

 

            En büyük kriz, hayatın üzerine bina edildiği zeminde meydana gelen krizdir. Batı, hayatı iktisadi zemin üzerine bina etmiştir. Bu sebeple mahiyeti iktisadi görünen bu kriz, batılı hayatın temelinde (bir manada kaynağında) meydana gelmiş devasa bir krizdir. Hayatın kaynağında meydana gelen krizin üstesinden gelmek kabil değildir.

            Bu krizin kapitalizmin krizi olduğu iddiası, eksik bir teşhistir. Bir açıdan bakıldığında kapitalizmin krizi olduğu doğrudur ama başka bir açıdan bakıldığına “hayat anlayışı ve tarzı”nın krizidir. Bahsini ettiğimiz hayat anlayışı ve tarzı, iktisadi temelli hayat tarzıdır. Bu hayat anlayışı ve bu anlayışın üzerine bina edilen batı medeniyeti yolun sonuna gelmiştir. Eğer sadece kapitalizmin krizi olsaydı, ABD deki kriz anlaşılabilir ama AB ülkelerindeki kriz anlaşılamazdı. Zira AB coğrafyasındaki iktisadi anlayış, kapitalizm ile sosyalizmin bulamacıdır. Fakat kapitalizm ile sosyalizm (veya komünizm) hayatın kaynağını iktisatta arama noktasında aynı zemine oturmaktadırlar. Bu sebeple kriz, her iki iktisat anlayışını da darmadağın etmiştir.

 

*

 

            Batı dünyası bugün itibariyle her ne kadar fark ettirmemeye çalışsa da artık bir yol ayrımına gelmiştir. Doğrusu, yol ayrımına geldiğini anladığına dair açık ipuçları da bulunmamaktadır. Eğer yol ayrımına geldiğini gerçekten fark etmemişlerse ve bir müddet daha fark etmezlerse akibetleri çok vahim olacaktır. Yol ayrımına geldiklerini anlamamış olmaları halinde hala iktisadi krizi çözebilecekleri vehmiyle hayata devam edecekler ve her tedbir paketi krize çare olmayacağı gibi krizi derinleştirmeye devam edecektir. Krize çare aramak bakımından şu ana kadar yaptıkları tüm uygulamalar krizi derinleştirmiştir. Bu durum, yol ayrımına geldiklerini anlamadıklarını göstermektedir. Yol ayrımına geldiklerini fark ettikleri anda iktisadi krize çare aramayı bırakacaklardır. Çünkü iktisadi krizden daha derinde ve daha büyük başka bir kriz yaşamaktadırlar ve öncelikle ona çare aramaları şarttır.

            Önüne geldikleri yol ayrımı nedir? Hayatlarını iktisadi zeminden (çerçeveden) başka bir zemine taşımak zorundadırlar. Yol ayrımı budur. Bugünkü hayat anlayışları (iktisadi temelli hayat) çöktü. Bunu iktisadi kriz zannetmeye devam ediyorlar. Bu yazı serimizin birinci makalesinde “Felsefi kriz ya da diyalektik işleyişin sonu” başlığını kullanmıştık ve krizin öncelikle felsefi kaynaklı olduğunu teşhis etmiştik. Krizin “düşünce krizi” olduğu ve batının artık “entelektüel zafiyet” içinde kıvrandığı bizzat batı tarafından fark edilmezse, batı dünyasının yapabileceği hiçbir şey kalmamış demektir.

            Batı dünyasının bugün içinde bulunduğu şartlarda hayatın zeminini değiştirme imkanı var mıdır? Bu soruya evet demek mümkün görünmüyor. Hakikaten hayatın zeminini değiştirmek, yeryüzündeki en zor hadiselerden biridir. Batı dünyası ise medeniyetini mevcut zemin üzerine inşa etmiştir ki, hayatının zeminini değiştirme teşebbüsü aynı zamanda medeniyetinden vazgeçmesi manasına gelecektir. Bunu yapmasını beklemek ise imkansızdır.

 

*

 

            Batının hem kendi için yapacağı bir şey kalmamıştır hem de dünya için yapacağı bir şey kalmamıştır. Şimdi dünyanın batı dışında kalan (veya batılılaşmamış olan) coğrafyalarının yapacağı iş; batının çökerken elinde bulunan yüksek ateş gücüne sahip ordularının çılgınca kullanılmasını önlemek ve kendi merkezlerinde “yeni hayat” ve “yeni dünya” kurmaya teşebbüs etmektir. Bunu yaparken de batının fikri kaynaklarından mümkün olduğunca uzak durmaya çalışmalıdır.

            Batının üretmiş olduğu hayatın ve hayat gerçekliğinin dışına çıkabilmekten korkulmamalıdır. Bilinmelidir ki, batı gerçekliğinin dışında da “hayat gerçeklikleri” vardır veya üretilebilir. Bu ön fikir olmadan batının, tüm hayatı kuşatan “gerçeklik kavrayışı”ndan kurtulmak kabil değildir.

Share Button