PARA VE BANKACILIĞIN KISA TARİHİ-3-

PARA VE BANKACILIĞIN KISA TARİHİ -3-

TEFECİ ELİTLER derken sadece tefecilik yaparak hayatını kazanan bir zümreden bahsetmiyoruz. Para ve kredi piyasalarının kontrolünü elinde tutan ve bu kontrolü sayesinde üretimin üzerinde de tekel veya oligarşik bir tasarrufu bulunan, böylelikle mülkün üzerinde iktidar kurmayı amaçlayan bir zümreden bahsediyoruz.

Babil’de mesela İGİBİ bankasının işlevlerinin modern bankacılığa oldukça benzemesi manidar. IGIBI modern sistemin belki de ilk örneğini teşkil ediyor.

Babil sonrası dönemde, eski Yunan ve Roma’da da pagan, politeist bir zihniyet hakim. ‘Tefeci Elitler’ tapınakla/yönetimle içiçe. Eski Yunan’da özel bankacılara ‘trapezit’ deniyor. Trapez: Masa, tezgâh. Bank: Tezgâh… Trapezitler para mübadelesi yapıyor, müşterilerin altun, gümüş gibi değerli mallarını kasalarında saklıyorlar. Kasalarındaki mallara karşılık borç veriyorlar. Siteler arasında yıllarca süren savaşlarda harcanan miktarlar, ‘trapezit’lerin savaşları bu yöntemle ürettiği para yoluyla finanse ettiği intibaını vermekte. Hem din, hem siyaseti alet ederek ekonomik çıkarlarını koruyorlar. Eski Yunan’da faize bakış, ‘laissez-faire’ yani bırakın yapsınlar türünden. Sadece bazı dönemlerde geçici olarak faize sınır getirilmiş. M.Ö. 6.yüzyıla kadar borçlarını ödeyemeyenler köleleştirilmiş, pazarda satılan bir mal haline getirilmiş hatta idam edilmiş.
Okumaya devam et “PARA VE BANKACILIĞIN KISA TARİHİ-3-“

PARA VE BANKACILIĞIN KISA TARİHİ-1-

PARA VE BANKACILIĞIN KISA TARİHİ -1-

Tefecilik bir meslek türüdür, sattığı mal ise paradır. Ve onlar da diğer müteşebbisler gibi mevcut pazarlarını koruyarak diğer pazarlara açılmaya ve büyümeye çalışırlar. Ki en azından son altı yüzyılı incelediğimizde ‘Tefeci Elitlerin’ pazarını genişlettiğini, Rönesans’tan Reform Hareketi’ne, Fransız Devrimi’nden felsefi akımlara, bilimsel devrimlere kadar birçok gelişmenin de bu genişlemenin önünü açtığını gözlemlenmekte.

İşaretlemekte fayda var: ‘Tefeci Elit’ kavramı sadece tefecilik mesleğini icra edenleri kapsamıyor. Aynı zamanda üretim araçlarına sahip olanları da içeriyor. Hatta çoğu zaman, tefeci ile üretici-sanayici aynı kişinin veya zümrenin farklı işleri olmuş oluyor. Bugün de Türkiye dahil olmak üzere büyük bankaların sahipleri incelendiğinde onların ülkenin en büyük sanayicileri de olduğunu görürüz.
Okumaya devam et “PARA VE BANKACILIĞIN KISA TARİHİ-1-“

BATI DÜNYASI NEREYE GİDİYOR?

BATI DÜNYASI NEREYE GİDİYOR?

Sürekli Türkiye’yi ve İslam dünyasını konuşuyoruz. Dünyanın geri kalanı ne durumdadır, nereye gidiyor, neler bekleniyor, bunlara pek bakmıyoruz. Bu durum tabiidir zira ağır hadiseler yaşıyoruz, canımız yanıyor ve kaçınılmaz olarak kendimizle ilgileniyoruz. Fakat bu noktada ciddi bir tuzak var, ciddi bir problem var. Batının durumunu tahlil etmezsek, ne halde olduğunu anlamazsak, nereye doğru gittiğini farketmezsek, İslam dünyası hakkında da sıhhatli muhakeme yapma imkanımız yok. Sadece İslam dünyasına baktığımızda, gözümüze çarpan kaotik yapı, batının çökmekte olduğu gerçeğini görmediğimiz takdirde derin ümitsizliklere sebep oluyor. İslam ülkelerinde (özellikle Ortadoğu’da) kurulan ve sahaya giren örgütlerin batı tarafından yönetildiği ve yönlendirildiği şablonu, hala batının (özellikle Amerika’nın) “yeryüzü tanrısı” gibi anlaşıldığını gösteriyor.

Batı hızlı şekilde çöküyor ama hala dünyayı yönettiği zannı ve vehmi kalp ve zihinlerimizi işgal etmiş durumda. ABD ve AB, o kadar zor durumda ki, kendi meselelerini çözemiyor, enerjisinin ve aklının ciddi bir kısmını kendi meseleleriyle ilgilenmek için kullanıyor ama hala her şeyleri yerindeymiş de bizi yönetiyormuş gibi davranıyoruz. Dünya değişiyor, güç ve servet el değiştiriyor, batı büyük sarsıntılarla çöküyor ama kafamızdaki batı hala aynı şekilde devam ediyor. Bu nasıl bir psikolojik çöküştür…
Okumaya devam et “BATI DÜNYASI NEREYE GİDİYOR?”

İSLAM ŞEHRİ-17-İNFAK

İSLAM ŞEHRİ-17-İNFAK

İslam hiçbir konuyu tek zeminde hükme bağlamamış, en azından hukuk, ahlak ve edep olmak üzere üç çerçevede ve mertebede (seviyede) tanzim etmiştir. Hukuk, ahlak, edep, içtimai hayatın her noktasında görülebilen umumi tasniftir, bunların dışında da derinleştikçe (veya irtifa kazandıkça) farklı çerçevelerde farklı tasnif ve tanzimleri mevcuttur.

Mülkiyet, İslam’ın her seviye ve çerçevede tanzim ettiği bir bahistir. İslam, hukuki çerçevede hususi mülkiyeti tanımakla başlar, ruhi inkişafın zirvelerine doğru “Mülk Allah’ındır” hükmünü levhalaştırır.

Varlık telakkisi (ontoloji) cihetiyle “Mülk Allah’ındır” hükmü, “nihai ölçü” olmak bakımından tevhidi mahiyet taşır ve başköşede yerini alır. Nihai ölçü, ruhi inkişafın nihai maksadıdır, menzilidir. Müslüman şahsiyet, o menzile doğru inkişaf etmekle memur kılınmıştır.
Okumaya devam et “İSLAM ŞEHRİ-17-İNFAK”

YİRMİNCİ ASRA SIKIŞMAK-3-BİLGİ KAOSU

YİRMİNCİ ASRA SIKIŞMAK-3-BİLGİ KAOSU
Yirminci asırda İslam alemi bilgi üretemedi, bilgi üretmek bir tarafa kendi kaynaklarına ulaşamaz hale geldi. Batı dünyası ise, felsefenin krize girmesiyle birlikte (ve tabii ki dünyada bilgi üreten kültür havzalarının da kalmamasıyla) bilgi üretimine yöneldi. Felsefenin krize girmesinin en büyük sebepleri, bilimin felsefeden bağımsızlaşmasıydı, her bilim alanı felsefeden ayrılırken kendi alanında hızlı bir bilgi üretimine yöneldi ama aynı zamanda felsefenin içini boşalttı. Yirminci asır batı için tefekkürün öldüğü ama bilimin sultan olduğu bir çağdı. Tefekkürsüz ilim, mihveri olmayan bilgi üretimini hızlandırır, bununla birlikte de tefekkürü katleder.
Sayısız bilimin felsefeden bağımsızlaşmasıyla birlikte müthiş bir hızla başlayan bilgi üretimi, merkezi bir anlayıştan uzaklaştığı için “bilgi kaosu” meydana getirdi. Batı, bilgi üretmekteki maharetini, sadece bilgi “üretmek” için kullandı. Merkezi mimarisi olmayan bir bilgiyi kutsadılar ve o kutsalı sadece kendilerinin üretebildiğine inandıkları için de dünyanın kendilerini “kıble” haline getirmesini istediler. Kültür emperyalizmiyle bunu da ciddi manada başardılar.
Bilgi kaosu, her alanda nispetsiz, mesnetsiz, mihversiz bilgi üretilmesiyle ortaya çıktı. Her alanda çok sayıda ve çok çeşitte bilgi üretildi, bunlarla hem tez hem de antitezi ördüler. Hatta bir tez için birkaç tane antitez ürettiler. Dünya batının müktesebatına bakınca, tezin de antitezin de orada olduğunu, batının tüm insanlık için bilgi ve düşünce ürettiğini zannetti. Bu hali gören insan zihni ve aklı, düşünmek yerine batıdan bilgi ve düşünce seçti. Malum misaldir, önce kapitalizmi üretti, sonra antitezi olan sosyalizmi, dünyada yirminci asır boyunca ya kapitalist oldu ya da sosyalist. Oysa her iki iktisadi telakki de, hayatın kaynaklarını ve altyapısını iktisatta aramak bakımından aynıydı, bunu göremeyenler batının ufkunda boğuldu, o kadar ki kapitalist-sosyalist mücadelenin insanlığa yirminci yüzyıl boyunca can maliyeti yüz milyonu aştı. Okumaya devam et “YİRMİNCİ ASRA SIKIŞMAK-3-BİLGİ KAOSU”

İKTİSAT TELAKKİSİNE DAİR TESPİTLER-1-KAPİTALİZM

İKTİSAT TELAKKİSİNE DAİR TESPİTLER-1-
KAPİTALİZM
Dünya kapitalizm cennetine dönüştü, başka bir iktisat telakkisi ve nizamı kalmadı, aslında ise son iki asırdır farklı bir iktisat telakkisi imal edilememişti. Kapitalizm dışında iktisat telakkisi imal teşebbüsü sosyalizm ve komünizm tarafından temsil edildi lakin yirminci asırdaki tatbikat tecrübesi gösterdi ki öyle bir telakki imal edilememiş ve öyle bir tatbikat mümkün olmamıştır. Müslümanlar ise son bir iki asırdır imal ve inşa faaliyetlerinden uzak oldukları, bu zafiyeti derinliğine yaşadıkları için, İslam İktisat Telakkisi oluşturamamışlardı. Kapitalist telakki aslında “doğru fikir” olduğu için tek ve hakim düşünce olarak kalmadı, başka bir telakki ve nizam geliştirilemediği için böyle bir netice zuhur etti. Kapitalizm de son yıllarda ağır buhranlar yaşamasına, bu buhranlar sürekli derinleşmesine rağmen, hala başka bir iktisat telakkisi üzerinde çalışılmıyor olması calib-i dikkattir.
Kapitalizm tenkidi uzun bir bahis, burada üzerinde duracağımız nokta, kapitalizmin dünya çapında (yani tüm insanlığa şamil şekilde) tatbik edilebilecek bir sistem olup olmadığıdır. Bilgi, fikir ve kültürün sınırsız şekilde tüm dünyayı dolaştığı bir zaman diliminde, emek ve mal dolaşımını ne kadar engelleme teşebbüsü olsa da, artık dünyanın “tek Pazar” haline geldiğine şahit oluyoruz. Öyleyse herhangi bir alandaki telakki ve nizamın, milli devletler ve sınırları belli siyasi coğrafyalarda tatbik edilebilmesi, “doğruluk teminatı” olmaktan çıktı. Artık bir fikir veya nizam, tüm dünyada tatbik edilebiliyorsa muteber olacak, sadece küçük coğrafyalarda (devletlerde) tatbik edilebiliyorsa itibar kazanamayacaktır. Okumaya devam et “İKTİSAT TELAKKİSİNE DAİR TESPİTLER-1-KAPİTALİZM”

AMERİKAN KABUSU-2-“BİRLEŞİK ALANLAR KRİZİ”

AMERİKAN KABUSU-2-“BİRLEŞİK ALANLAR KRİZİ”
İktisadi alan, devlet için farklı, medeniyet (ve kültür) için farklı manalar ihtiva eder. Medeniyet ve kültür, iktisadi alana, devlet kadar ihtiyaç duymaz, devlet iktisadi kaynaklara daha fazla bağımlıdır. Medeniyetin inşa sürecinde iktisadi kaynaklara ihtiyacı yüksek seviyededir ama devamı için nispeten daha azdır. Devletin güç kaynakları arasında iktisat birinci sıradadır, hem inşası esnasında hem de devamı sırasında, buna mukabil medeniyet ve kültürün güç kaynakları arasında iktisat birinci sırada değildir. Bu tespitin yanlış olduğunu düşünenler, medeniyet kavrayışını batı medeniyetinden edinenlerdir, evet, batı kültür ve medeniyeti iktisadi temele oturtulmaya çalışıldığı için, onlarda, devlet, kültür ve medeniyetin iktisadi alana ihtiyaç duyma derecesi neredeyse eşitlenmiştir. Buna rağmen batı kültür ve medeniyetinde bile iktisadi ihtiyaç, belli belirsiz devletin ihtiyaç duymasından biraz daha azdır.
ABD’de otuz milyondan fazla insanın “evsiz”, yüz milyon insanın ise gıda yardımı ile yaşamasına rağmen “isyan” etmemesi, ülkede yaygın ve hakim olan kültür kodlarıyla izah edilebilir. Hakim olan liberal kültür, başarıyı da başarısızlığı da ferde bağlıyor ve insanlar başarılı olduklarında bunu sadece kendi maharetlerinin neticesi, başarısız olduklarında ise sadece kendi beceriksizlikleri kabul ediyor. Evsiz yaşayanlar, gıda yardımına muhtaç olanlar, işsizler vesaire halk kesimlerinin isyan etmemesinin sebebi, tabii ki iktisadi durum değil, kültürel kodifikasyondur. Okumaya devam et “AMERİKAN KABUSU-2-“BİRLEŞİK ALANLAR KRİZİ””

VENEDİK BAĞIMSIZLIK İSTİYORMUŞ!!!

VENEDİK BAĞIMSIZLIK İSTİYORMUŞ!!!
Gazeteler son zamanlarda Avrupa ülkelerinde ayrılıkçı düşüncelerin eyleme geçtiğine dair haberler yapıyor. İtalya’da Venedik, İngiltere’de İskoçya, İspanya’da Katalanya, Almanya’da Bavyera bölgesi gibi… Avrupa’da neler oluyor? Asırlardan beri beraber yaşayan bu bölgeler, içinde bulundukları ülkelerden ayrılmayı neden istiyor? Neden bu gün istiyor? Bu sayılan bölge ve şehirler tarihten beri ayrı bir yapı arzediyor aslında ama neden bu gün açıkça bağımsızlıktan bahsediyor? İskoçya’nın 2014 de bağımsızlık referandumuna gidilmesi gündemde, konu bu kadar ilerlemiş durumda.
Venedik örneği çok ilginç… Ayrı bir dil kullanmıyor, İtalya’nın diğer bölgelerinden çok fazla bir farklılığı yok. İskoçya Venedik’e nispetle ayrı bir memleket ama Venedik’e ne oluyor? Venedik’in tek farkı (yanlış hatırlamıyorsam) tarihte bağımsız bir devlet olmasıdır, bundan başka bir farklılık yok. Dildeki farklılık, lehçeden ibaret… Okumaya devam et “VENEDİK BAĞIMSIZLIK İSTİYORMUŞ!!!”

İSLAMCILIK MESELESİ-33-TEMEL TEFEKKÜR SİLSİLESİ VE İKTİSAT ANLAYIŞI

İSLAMCILIK MESELESİ-33- TEMEL TEFEKKÜR SİLSİLESİ VE İKTİSAT ANLAYIŞI
İslam iktisadına başlamadan önce, İslami tefekkürün silsilesi veya nispet mimarisi veya kaide hiyerarşisini anlamalıyız. Nispet mimarisi veya tefekkür silsilesi olarak isimlendirmenin doğru olacağını düşündüğümüz ana yapı, İslam’ın yekununu doğru anlama imkanı verecektir. Müslüman fikir ve ilim adamlarının tefekkür dünyaları, muayyen bir merkeze bağlı, nizami bir muhit içinde oluşur. Tevhidi, özü olarak kabul eden bir din, mensuplarını serazat şekilde dünyaya saçmış olamaz.
İslam iktisadı veya herhangi bir mevzuu, İslam’ın mana mimarisi içindeki “mahalli” doğru tespit edilmeden idrak ve izah edilemez. Hiçbir mevzuu, mana mimarisini imha edecek, ihlal edecek, tahfif edecek şekilde ele alınamaz, bu umursamazlıkla izah edilemez. Bu sebeple hiçbir konu (ve bu arada iktisat) İslam’ın yekununu, nispet mimarisi içinde anlamamış olan “mütehassıslara” bırakılamaz. Bir insanın iktisat profesörü olması (Murak Çizakça misalinde olduğu gibi), iktisat alanında istediği gibi konuşabileceği, yazabileceği, caka satabileceği manasına gelmez. Okumaya devam et “İSLAMCILIK MESELESİ-33-TEMEL TEFEKKÜR SİLSİLESİ VE İKTİSAT ANLAYIŞI”

İSLAMCILIK MESELESİ-31-CEMİL ERTEM’İN TEKNİK TAHLİLİ

İSLAMCILIK MESELESİ-31-CEMİL ERTEM’İN TEKNİK TAHLİLİ
Cemil Ertem, 19.08.2012 tarih ve “Kapitalizm, faiz ve İslamcılık tartışmasına giriş” başlıklı yazı ile meseleye dahil oldu. İslam ve kapitalizm bahsine tabii olarak içinde bulunduğu disiplinden (ekonomistlikten) girdi, iyi de etti çünkü bazı teknik izahlar yaptı.
Yazısından anlaşıldığı kadarıyla Cemil Ertem’i tetikleyen Emre Aköz’ün 16.08.2012 tarih ve “Hatırlar mısınız? Eskiden faiz haramdı” başlıklı yazısı… Emre Aköz bu yazısında özet olarak faizsiz iktisadi hayatın olamayacağını, faizsiz kredi kullanmadan büyük yatırımlar yapılamayacağını, dolayısıyla faizsiz iktisadi anlayış oluşturulamayacağını iddia ediyordu. Bu iddia, meseleye derinliğine nüfuz etmemiş, gözü aklında olan, mevcut gerçekliği, tek ve nihai gerçeklik zanneden garibanların dört elle sarıldığı malzeme… Bu tür adamlar düşünce dünyasının en sığ olanlarıdır, zira ufukları, “fiil ufku” ile mahduttur. Fiili durum neyse, her şeyi o çerçevede anlama (ki anlamazlar, sadece öğrenirler) çabasındadırlar. Ukala edalarla, yüksek perdeden, “hadi söyle bakalım, faizsiz sistemi nasıl kuracaksın?” türünden ucuz tavır alışlara sahiptirler.
Cemil Ertem, Emre Aköz’e cevap vermekten ziyade, mezkur iddia üzerinde çalışmış görünüyor, o iddiayı en son dile getiren de Aköz olduğu için, onun yazısını referans almış. Aköz’ün yazısını referans almış ama değerlendirmeleri Aköz’ün yazısı ile sınırlı değil, iyi ki değil. Okumaya devam et “İSLAMCILIK MESELESİ-31-CEMİL ERTEM’İN TEKNİK TAHLİLİ”

İSLAMCILIK MESELESİ-30-AKİF EMRE, NİHAYET…

İSLAMCILIK MESELESİ-30-AKİF EMRE, NİHAYET…
Akif Emre ısrarlı tartışmaya katılmadı. Tartışma boyunca takip ettik, yazdıkları konuların hiçbiri İslamcılık tartışmasından daha kıymetli değildi. Neden katılmamakta ısrar etti? Kim bilir, vardır bir sebebi…
Nurettin Saraylı, “İslamcılık tartışmasının haricileri-7-Tartışmaya katılmayanlar” başlıklı yazısında Akif Emre’den de bahsediyor ve tartışmaya neden katılmadıklarını soruyordu. Nurettin beyin yazısının etkisi oldu mu, bilinmez ama Nurettin bey o yazıda sağlam sorular soruyordu. Meramımızı anlatmak için şu paragrafı iktibas etmek kafi…
“Fikir adamı, fikri gördüğü yerde ne yapar? Önemli bir konu tartışılmaya başlandığında, zihni refleksleri hangi davranışı tetikler? Köşe yazmaya devam etmeseler diyeceğim ki, “bir telif çalışması için kampa girdi, dünyaya dönüp bakmıyor”. Gazetelerde periyodik olarak boy gösteren adamların, önemli bir tartışmada arz-ı endam etmemesi, izaha muhtaç bir durum. Her gün gazeteleri açıp bakıyoruz, tartışma büyüyerek sürüyor ama bu adamlar, mahalle yanarken, ıslık çalıp seyredenlere benziyor. Kimse bunlara, “neden tartışmaya girmiyorsunuz?” diye sormuyor.”
Profesör Murat Çizakça’nın mülakatı Star Gazetesinde yayınlana kadar Akif Emre tartışmaya girmeyecek gibi görünüyordu. O mülakat yayınlandı da, Akif Emre tartışmaya girdi. Arka arkaya iki yazı yazdı, 28.08.2012 tarih ve “İslam kapitalizmin suç ortağımı?” başlıklı yazısı ile 30.08.2012 tarih ve “İslam’ı kapital/izm/e biat ettirmek” başlıklı yazısı… Zaten Murat Çizakça’nın hezeyanları karşısında da tartışmaya girmeseydi, hassasiyet zafiyeti olduğunu ilan etmek gerekirdi. Okumaya devam et “İSLAMCILIK MESELESİ-30-AKİF EMRE, NİHAYET…”

İKTİSADİ KRİZ-4- BATI YOL AYRIMINDA

            İktisadi krizin atlatılabilmesi ve normal iktisadi düzene (işleyişe) geçilebilmesi için ABD ve AB ülkelerinde birçok tedbir (veya tedbir paketleri) hazırlandı ve uygulamaya geçildi. ABD deki ilk paketin 2008 yılı sonbaharında uygulamaya konduğu hatırlanırsa üzerinden 4-5 ay geçtiği hatırlanacaktır. Tedbir paketlerinin bir-iki ayda etkilerinin görünmeyeceği bilinen bir şeydir ama 4-5 ayda netice vermeye başlayacağı vakadır. İlk paketten sonra da birkaç paket daha uygulamaya konulmuş olmasına rağmen kriz yavaşlamamakta ve derinleşmeye devam etmektedir.

            İktisadi krizi, bundan önceki krizlerde olduğu gibi bazı iktisadi tedbirlerle atlatmaya çalışan batı dünyası, problemi teşhis etmekten bile aciz haldedir. Meselenin sadece iktisadi mahiyet taşıdığına dair tüm uzman ve fikir adamlarının ittifak içinde olduğunu görmek, krizin kaynağının doğru teşhis edilemediğini anlamamızı sağlayan manidar bir göstergedir.

            Krizin iktisadi sebepleri olduğu doğrudur. Fakat daha derinlerde iktisadi olmayan sebepleri vardır ve batı bunu hala anlayabilmiş değildir. İktisadi sebeplerin dışında bulunan ve daha derinlerde olan sebepler keşfedilemezse, bu krizin savuşturulabilmesi imkanı yoktur. Zira bu kriz, dehşetengiz neticeleri olacak bir hadiseler silsilesini tetikleyecektir.

 

*

 

            “İkinci Kurtuluş Savaşları Çağı” isimli 2005 yılının Nisan ayında yayınlanmış eserimizde, bu gün yaşanan iktisadi krizi ne kadar açıklıkla ve benzer şekilde ifade etmişiz.

             “Dünya çapındaki ekonomik kriz kaçınılmazdır ve mevcut gidiş bu neticeye doğru hızlı bir sürükleniştir. Sürükleniştir zira gelişmelerin yönü anlaşılmayan, fark edilmeyen bir durum değildir. Dünya ekonomik krizi sürpriz bir hadise olmayacak ve doğrusu uzmanlar tarafından zamanı dahi tahmin ve hatta tespit edilebilecektir. Malum hedefe doğru mecburi istikamet halindeki sürükleniş, neticeye yeterince yaklaştığında dünyadaki tüm ekonomistler koro halinde bağırmaya başlayacaklardır.             Dünya ekonomik krizi o kadar güçlü bir şekilde gelecektir ki, birinci dünya savaşının akabindeki dünya ekonomik krizi bunun yanında birkaç şirketin batması gibi komik kalacaktır. Nükleer savaş kadar etkili ve çökertici neticeleri meydana gelecek ve zengin ülkelerin insanları çıldıracaktır.             Dünya ekonomik krizi patladığında gelişmiş ülkeler ekonomik anlamda yerle bir olacaktır. Dayanabilecek olanlar gelişmemiş ülkelerdir ve nispeten gelişmekte olan ülkelerdir. Bunların dayanıklılığı ekonomik zafiyetlerinden kaynaklanmaktadır zira bu ülkeler zaten kesintisiz krizdedirler veya fakirliğin en ağır şartlarını yaşamaktadırlar.

            Global ekonomik krizin etkilerinin büyük olmasının temel sebebi, çağın kavrayışının ekonomik merkezli olmasındandır. Gerçekten batı dünyasının iki asırdır dünyaya pompaladığı ekonomik tabanlı hayat anlayışı yeterince yayılmıştır. Ekonomi, hayatın ve hatta medeniyetin (batı medeniyetinin) ana karakteristiği olunca, ekonomik kriz ana yapıyı imha ve hayatı darmadağın edecektir.” (İkinci Kurtuluş Savaşları Çağı, sitemizin “e-kitap” bölümünde yayınlanmaktadır)

 

            Dört beş yıl önce yapmış olduğumuz teşhis, hala uzmanlar tarafından anlaşılmış değil. Krizin içinde bulunduğumuz safhasında bile bu teşhise ulaşamamış olan uzmanların bu krize çözüm getireceğini düşünmek bizim için fazla saflık olur.

 

*

 

            En büyük kriz, hayatın üzerine bina edildiği zeminde meydana gelen krizdir. Batı, hayatı iktisadi zemin üzerine bina etmiştir. Bu sebeple mahiyeti iktisadi görünen bu kriz, batılı hayatın temelinde (bir manada kaynağında) meydana gelmiş devasa bir krizdir. Hayatın kaynağında meydana gelen krizin üstesinden gelmek kabil değildir.

            Bu krizin kapitalizmin krizi olduğu iddiası, eksik bir teşhistir. Bir açıdan bakıldığında kapitalizmin krizi olduğu doğrudur ama başka bir açıdan bakıldığına “hayat anlayışı ve tarzı”nın krizidir. Bahsini ettiğimiz hayat anlayışı ve tarzı, iktisadi temelli hayat tarzıdır. Bu hayat anlayışı ve bu anlayışın üzerine bina edilen batı medeniyeti yolun sonuna gelmiştir. Eğer sadece kapitalizmin krizi olsaydı, ABD deki kriz anlaşılabilir ama AB ülkelerindeki kriz anlaşılamazdı. Zira AB coğrafyasındaki iktisadi anlayış, kapitalizm ile sosyalizmin bulamacıdır. Fakat kapitalizm ile sosyalizm (veya komünizm) hayatın kaynağını iktisatta arama noktasında aynı zemine oturmaktadırlar. Bu sebeple kriz, her iki iktisat anlayışını da darmadağın etmiştir.

 

*

 

            Batı dünyası bugün itibariyle her ne kadar fark ettirmemeye çalışsa da artık bir yol ayrımına gelmiştir. Doğrusu, yol ayrımına geldiğini anladığına dair açık ipuçları da bulunmamaktadır. Eğer yol ayrımına geldiğini gerçekten fark etmemişlerse ve bir müddet daha fark etmezlerse akibetleri çok vahim olacaktır. Yol ayrımına geldiklerini anlamamış olmaları halinde hala iktisadi krizi çözebilecekleri vehmiyle hayata devam edecekler ve her tedbir paketi krize çare olmayacağı gibi krizi derinleştirmeye devam edecektir. Krize çare aramak bakımından şu ana kadar yaptıkları tüm uygulamalar krizi derinleştirmiştir. Bu durum, yol ayrımına geldiklerini anlamadıklarını göstermektedir. Yol ayrımına geldiklerini fark ettikleri anda iktisadi krize çare aramayı bırakacaklardır. Çünkü iktisadi krizden daha derinde ve daha büyük başka bir kriz yaşamaktadırlar ve öncelikle ona çare aramaları şarttır.

            Önüne geldikleri yol ayrımı nedir? Hayatlarını iktisadi zeminden (çerçeveden) başka bir zemine taşımak zorundadırlar. Yol ayrımı budur. Bugünkü hayat anlayışları (iktisadi temelli hayat) çöktü. Bunu iktisadi kriz zannetmeye devam ediyorlar. Bu yazı serimizin birinci makalesinde “Felsefi kriz ya da diyalektik işleyişin sonu” başlığını kullanmıştık ve krizin öncelikle felsefi kaynaklı olduğunu teşhis etmiştik. Krizin “düşünce krizi” olduğu ve batının artık “entelektüel zafiyet” içinde kıvrandığı bizzat batı tarafından fark edilmezse, batı dünyasının yapabileceği hiçbir şey kalmamış demektir.

            Batı dünyasının bugün içinde bulunduğu şartlarda hayatın zeminini değiştirme imkanı var mıdır? Bu soruya evet demek mümkün görünmüyor. Hakikaten hayatın zeminini değiştirmek, yeryüzündeki en zor hadiselerden biridir. Batı dünyası ise medeniyetini mevcut zemin üzerine inşa etmiştir ki, hayatının zeminini değiştirme teşebbüsü aynı zamanda medeniyetinden vazgeçmesi manasına gelecektir. Bunu yapmasını beklemek ise imkansızdır.

 

*

 

            Batının hem kendi için yapacağı bir şey kalmamıştır hem de dünya için yapacağı bir şey kalmamıştır. Şimdi dünyanın batı dışında kalan (veya batılılaşmamış olan) coğrafyalarının yapacağı iş; batının çökerken elinde bulunan yüksek ateş gücüne sahip ordularının çılgınca kullanılmasını önlemek ve kendi merkezlerinde “yeni hayat” ve “yeni dünya” kurmaya teşebbüs etmektir. Bunu yaparken de batının fikri kaynaklarından mümkün olduğunca uzak durmaya çalışmalıdır.

            Batının üretmiş olduğu hayatın ve hayat gerçekliğinin dışına çıkabilmekten korkulmamalıdır. Bilinmelidir ki, batı gerçekliğinin dışında da “hayat gerçeklikleri” vardır veya üretilebilir. Bu ön fikir olmadan batının, tüm hayatı kuşatan “gerçeklik kavrayışı”ndan kurtulmak kabil değildir.

İKTİSADİ KRİZİN SEBEPLERİ -II-

Kapitalizm lokal bir sistemdir veya kapitalizmin dünya çapında imtihanı

Kapitalizmin temel kuralları herkes tarafından bilinir. Çok da basittir aslında kapitalizmin kuralları… Belki de bu sebeple kapitalizm hakkında her insan fikir sahibidir ve fikir beyan etmekten imtina etmez. Oysa iktisat ile ilgili sistemli bilgisi olan insan sayısı mukayeseli olarak çok azdır. Nedir kapitalizmin temel kuralı? Veciz olarak ifade edildiği gibi “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler”. Yani serbest piyasa veya piyasanın işleyişine müdahalenin men edilmesi…

Serbest piyasa dendiğinde ilk akla gelen de rekabettir. Rekabet önlendiğinde kapitalizm teorik olarak ortadan kalkar.

Rekabet ve serbest piyasa dendiğinde, üretim denklemindeki girdilerin maliyetlerinin düşürülmesi hayati önemdedir. Üretim denklemine bakıldığında en önemli maliyet girdisinin başında işgücünün geldiği görülmektedir. Farklı ülkelerde maliyet kalemlerinde değişiklik görüldüğü vakadır. Fakat yazımızın konusu gelişmiş ülkeler (ve tabi ki kapitalist ülkeler) olduğu için işgücü maliyetinin yüksekliği aşikârdır.

Rekabet ve serbest piyasa sözkonusu olduğunda maliyet kalemlerinin tamamında geriye doğru bir gidişin (maliyeti düşürme çabasının) şart olduğu görülür. Maliyet rekabetinde (ki rekabetin büyük kısmı zaten maliyette yaşanmaktadır) işgücü girdisinin geriye gitmesinin anlamı, işçilerin ücretlerinin azaltılması demektir. İşçilerin ücretlerinin azaltılması veya ucuz işgücü aranması süreklilik kazanacaksa, Marks yerden göğe kadar haklı hale gelir. Zira işçiler köle düzenine hapsedilir ve insanlık dışı bir hayat yaşamak mecburiyetinde bırakılır. Hiçbir iktisadi sistem, cemiyetin bir kısmını (ki önemli bir kısmını) göz ardı edemez. Başka bir ifadeyle cemiyetin bir kısmını umursamayan bir sistem teklifi, insanlık dışı bir tekliftir.

Kapitalistlerin hemen şu itirazı yaptığını duyar gibiyim. “Serbest piyasa refah üretir, refah arttığında işçi ücretleri serbest piyasa kurallarına uygun olarak yükselir”. Kapitalizmin püf noktalarından birini bulduk. Kapitalizm refah üretmek zorundadır. Eğer refah üretemezse, piyasaya müdahale mümkün olmadığı için işçi ücretleri yükselmez. Zira genel bir refah artışı olmuyorsa işçiler düşük ücretle çalışmak mecburiyetindedir. REFAH ÜRETMEMESİ İHTİMALİNDE KAPİTALİSTLER (SERMAYE SAHİPLERİ) HALKIN DİĞER KESİMLERİNİ SÖMÜRÜRLER. Bu bir…

Kapitalizmin genel bir refah ürettiğini veya üreteceğini sabitleyelim ve buradan devam edelim. Kapitalizm refah ürettiğinde işçi ücretlerinin yükselmesi gerçekliği, sözkonusu ülkede meydana gelmektedir. Siyasi sınırların olmadığı bir dünya hayali üzerine bir iktisadi sistem kurmadığımıza göre, kapitalizmin refah üretmesini bir ülke için geçerli saymak durumundayız.

Belli bir ülkede refah seviyesinin artması ve buna paralel olarak işçi ücretlerinin yükselmesi, o ülkedeki işverenler arasındaki rekabeti etkilemez. Zira işgücü maliyeti herkes için sabitlendiğinden dolayı (yani her üretici için yükseldiğinden dolayı) rekabet başka maliyet kalemlerine yönelir. Burada problem yok. Fakat bu ihtimalde başka bir problem var. Bu noktada ortaya çıkan problem, başka ülkelerdeki işverenlerin (üreticilerin) rekabeti…

Milletlerarası ticaret sözkonusu olduğunda, iktisadi hayattaki üretici aktörlerin yerini devletler almaktadır. Buradaki devletten kastımız, farklı siyasi coğrafyalardaki iktisadi şartlar manzumesidir. Diğer devletlerde de kapitalizm cari olduğu verisinden hareket etmekteyiz. Bu durumda diğer siyasi coğrafyalardaki maliyet kalemlerindeki (mesela işgücü maliyetindeki) rekabet gücü karşısında, refah üreten kapitalist siyasi coğrafyadaki üretici firmaların durumu ne olur? Konuyu daha açık ifade etmek gerekirse; AB ülkelerindeki ve ABD de ki işçi ücretlerinin ortalama maliyetlerinin aylık 2.000 ila 3.000 Dolar olduğu fakat buna mukabil geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerdeki işgücü maliyetinin aylık 100 ila 200 Dolar olduğu hatırlanırsa, ortaya çıkacak milletlerarası ticaretteki rekabetin neticesi ne olur?

Kapitalistlerin bu soruya şu cevabı verdiğini duyar gibiyim. “O ülkelerde kalkınır veya refah üretir, bu durum kapitalizm için tenkit değil takdir sebebidir”. Bu cevabın ilk göze çarpan özelliği “doğru” olduğudur. Fakat cevap kendi içinde devasa bir paradoksu gizlemektedir. Bu paradoksu anlayanlar için cevap yanlıştır.

Paradoks şu; bir siyasi coğrafyadaki üretim maliyetinin düşüklüğü (mesela işgücü maliyetinin düşüklüğü) sebebiyle o coğrafyanın rekabet gücünün arttığı vakadır ve bu sebeple kalkınacağını öngörmek doğrudur. Fakat bir siyasi coğrafyanın kalkınması, gelişmiş siyasi coğrafyalardaki refahı geriletir. Zira gelişmiş ülkelerin rekabet gücü zayıflar ve sistem tıkanarak çöker. Neden çökeceğini uzun uzun anlatmaya gerek yok sanırım. Gelişmekte olan ülkelerdeki düşük maliyetle üretilen malların gelişmiş ülkelerin piyasalarına girmesi ve oraları işgal etmesi, yüksek maliyetle üretilen malların tüketimini sıfıra doğru çeker. Buna karşılık korumacılık gibi kapitalizme aykırı tedbirler de alınamayacağı teorik olarak kabul edileceği için, gelişmiş kapitalist ülkelerdeki iktisadi sistemin çökmesini engellemek imkânsızdır.

Kapitalizmin başka ülkelere seyahat etmesi durumunda bir önceki ülkeyi yerle bir edeceği vaka olmasına rağmen bu durumun daha önceki dönemlerde (ve aslında tarihte) hiçbir misalinin olmadığı gerçektir. Daha önce gerçekleşmemiş olması, kapitalist sistemin dünya çapında tecrübe edilmediğini göstermektedir. Dünyanın birkaç ülkesinde veya aynı medeniyeti paylaşan bir kesiminde tatbik edilerek müspet neticeler alınmış olan bir sistemin, hayat tarafından doğrulandığını söylemek kabil değildir. Bir sistem dünya çapında tecrübe edilmediği takdirde o sistemle ilgili son söz hala söylenmemiş demektir.

Neden bu hadise daha önce gerçekleşmemiştir? Bunun, temel iki sebebi var. Birincisi yakın zamana kadar bilginin (ve tabi ki teknolojinin) batının tekelinde olması, ikincisi ise dünyanın (batı dışındaki ülkelerin) daha önce kapitalist olmamasıdır.

Bilgi ve teknolojinin batının tekelinde olması, diğer coğrafyaların üretim için ön şart olan “bilgi”ye sahip olmaması batı ile rekabetini engellemekteydi. Batının teknolojik ürünlerinin değeri ve karının yüksek olması ve bu alanda tekel halinde bulunması, diğer coğrafyaların sömürülmesini mümkün kılıyordu. Kapitalizmin önemli kurallarından birisi olan rekabet (ve tabi ki buna bağlı olarak anti-tröst kuralı) hatırlandığında, gelişmiş batılı ülkeler ile diğer coğrafyalar arasında bir rekabet olmadığı ve batı tekelciliğinin dünyaya hakim olduğu anlaşılacaktır. Bilgi, teknoloji ve dolayısıyla üretim tekelini elinde bulunduran batılı kapitalist gelişmiş ülkeler, diğer coğrafyaları sömürmüşlerdir. DEMEK Kİ, KAPİTALİZM, GELİŞMİŞ ÜLKELER ELİYLE DÜNYANIN SÖMÜRÜLMESİDİR. Öyleyse kapitalizm iki sömürüden birini mutlaka gerçekleştirir. Ya kendi insanlarını sömürür veya diğer coğrafyaları sömürür. Aslında ise ikisini de yapar. Önce kendi insanlarını sömürür ve semizler ondan sonra da diğer coğrafyalardaki insanları sömürür.

Kapitalistlerin bu teşhise karşı şu itirazı yükselttiklerini duyar gibiyim. “Öyleyse diğer coğrafyalar da (ülkeler de) gelişsin veya kapitalist olsun. Onların geri kalması neden kapitalizmin suçu olsun ki?”. Bu itirazı şimdilik kabul edelim ve ikinci sebebi açıklamaya devam edelim. Kapitalizmin diğer ülkelere seyahat etmesi halinde önceki ülkeleri viraneye çevirmesi misalinin neden daha önce gerçekleşmediği sorusunun cevabındaki ikinci sebep, diğer coğrafyaların kapitalist olmamasıydı zaten. Şimdi kapitalistlerin yukarıdaki itirazını da göz önünde bulundurarak devam edelim.

Diğer coğrafyalar kapitalist olmadıkları ve koruma duvarlarını yüksek tuttukları için batı-kapitalistler ile rekabet edemediler ve batının ürettiği teknolojik ürünleri almak mecburiyetinde kaldılar. Bu durum kapitalistlerin semirmesine sebep oldu. Fakat kapitalistler bu semirmeyi kafi görmediler ve diğer coğrafyaların koruma-gümrük duvarlarını indirmelerini istediler. Koruma duvarları indirildiğinde daha fazla mal satacaklarını, zira o ülkelerdeki insanların da tüketim çılgınlığını alışkanlık haline getireceklerini düşünüyorlardı. Kapitalizmin anti-tezinin gerilemesi ile başlayan ve yıkılması ile çağlayan haline gelen diğer coğrafyalardaki kapitalist iktisadi sistemi kabul ve tatbik etme gayreti, önceleri batılı kapitalistleri sevindirdi. Öngördükleri gibi daha fazla mal sattılar ve daha fazla semirdiler. Fakat burada bir yanlışlık vardı ve bu yanlışı batılı kapitalistler göremediler.

Yanlışlık şu öngörü zincirindeydi. “Daha fazla mal satabilmek için koruma duvarlarının indirilmesi veya kaldırılması gerekiyordu. Bunun için ülkelerin kapitalist olması şarttı. Kapitalist olacaklar fakat üretimi kendi başlarına yapamayacaklardı. Üretim yine batılı kapitalistler tarafından ve daha ucuz maliyetle gerçekleştirilecekti”. Yanıldıkları nokta, öngörü zincirinin son halkasıydı. Ülkeler kapitalistleşmeye başladılar ama üretimi kendileri gerçekleştirdiler. Batılı kavrayış bunu asla öngörmemişti zira dünyanın batı dışında yaşayan insan kütleleri aslında insan değil de insanımsı yaratıklardı ve kendilerinin (batılıların) yaptıklarını yapabilmeyi akledemezlerdi. Kendilerine körü körüne güvenmenin çok ağır bir bedelini ödüyorlar şimdi. Zira dünya kapitalistleşti ve kalkınmaya başladı ama aynı tahterevalli misali batı çökmeye başladı.

Evet… Dünya kapitalistleşiyor. Evet… Dünya, tarihinde ilk defa bu kadar batılılaştı. Dünyanın batılılaşması aslında batının RÜYASIYDI. Ama bu rüyada kâbuslar göreceğini hayal dahi etmemişti

. Dünyanın batılılaşması ve kapitalistleşmesi ile beraber üretimin gelişmekte olan ülkeler kayması, batının iktisadi hayatına atılmış devasa bir atom bombasıydı. Bu bomba aslında radarlara yakalanmıştı ama her nedense (batılı adamın içi boşalan kibridir aslında sebeplerden biri) gerçekleşmesi engellenemedi. Batı, kendine gereğinden fazla güvenmeseydi de aslında yapabileceği bir şey yoktu. Zira kapitalistleşen ülkeler içinde bulunan Rusya, Çin ve Hindistan gibi devasa boyutlardaki ülkelerin zapt altına alınması kabil değildi.

Yeni kapitalistleşen veya kapitalistleşme sürecini yaşayan gelişmekte olan ülkelerdeki üretim ve rekabet imkânları karşısında batılı kapitalistlerin yapabileceği bir şey yok. Demek ki, kapitalizm başka bir coğrafyaya taşındığında geride bıraktığı coğrafyayı viraneye çeviriyor. Başka coğrafyalara taşınan kapitalizm, şimdi önceki kapitalizmi veya kapitalistleri yemeye başladı. ÖYLEYSE NEYMİŞ; KAPİTALİZM, KAPİTALİSTLERİ BİLE SÖMÜRÜRMÜŞ! Bu da üçüncü sömürüsü kapitalizmin… Burada kapitalistlerin kurabileceği zeki cümle kontenjanı tektir. Tek kontenjanı dolduracak “ZEKİ CÜMLEYİ” kim kurar bilmem ama o cümlenin DÂHİYANE BİR CEVABI var. Kapitalistlerin kuracağı zeki cümleyi ve o cümlenin dâhice cevabını okuyucuya bırakıyorum.

*

Üç sömürü türü aslında sırasıyla kendini tekrarlar. Her sömürü ise krizlerin ana rahmidir. En iyi tahminle iktisadi kriz çıkmazsa, İNSANİ KRİZ çıkar. Rekabet için (refah üretilmiş olsun ya da olmasın) işçi ücretlerinin mütemadiyen düşük tutulması iktisadi kriz çıkarmasa da bu durumun bizatihi insani kriz olduğu vakadır.

Tabiatı gereği mütemadiyen kriz üreten bir sistem olmaz. Tabiatında kriz depoları bulunan düşünce disiplinine sistem denmez.

*

Kapitalizm, tarihinde ilk defa dünya çapında tecrübe ediliyor. Şimdi soru şu: Dünyanın tamamının kapitalist olması halinde sistem yaşayabilir mi? Bu sorunun önemi sanırım anlaşılmaktadır. Zira kapitalizm, farklı coğrafyalara seyahat ederek varlığını devam ettiriyor. Mesele, tüm dünyanın kapitalistleşmesi durumunda varlığını sürdürebilme imkânının olup olmadığıdır. Kapitalizm, başka coğrafyaları sömürmeden ayakta duramıyorsa, bir iktisadi sistemden değil de bir emperyalizm modelinden bahsediyoruz demektir.

*

Kapitalizm tenkidi, komünizm teklifi değildir. Kapitalizmin yanlış olması, komünizmi doğrulamaz. Zira yanlışın zıttı (anti-tezi) her zaman doğru olmaz. Bir yanlışın birden çok zıddı olduğunu dünya yeni öğrenmeye başlıyor. Zaten bu durum (bir yanlışın zıddının doğru olmaması ihtimali) diyalektik işleyişin sıhhatli olmadığını gösterir. Bu bahis uzundur, burada tetkik ve tahlil edilmesi mümkün değil.

İKTİSADİ KRİZİN SEBEPLERİ -I-

FELSEFİ KRİZ YA DA DİYALEKTİK İŞLEYİŞİN SONU

Batıyı inşa eden tefekkür kanalı felsefedir. Felsefi gelenek ise diyalektik işleyişi esas alır. Diyalektik işleyiş dışında felsefi gelenek oluşturmak kabilse de bu yapılmamıştır. Felsefedeki diyalektik işleyiş geleneği, batının tarihi seyrini tayin etmiştir. Bu konuda birçok tartışma yapılabileceği vakadır ve yapılacak olursa bu tartışmaların mahiyeti felsefi olacaktır. Bilindiği üzere felsefi tartışmalar uzun sürer. Özellikle de farklı bir felsefi gelenek oluşturmaktan bahsedildiğinde ne kadar uzun sürebileceği anlaşılabilir. Fakat biz konunun o boyutlarında gezinmeyeceğiz.

Diyalektik işleyiş zinciri, kapitalizm (tez) ve komünizm (anti-tez) halkalarıyla son bulmuştur. Son bulmuştur zira devam edebilmesi için tez ve anti-tezden bir sentez üretebilmek gerekir. Tez ve anti-tezden senteze ulaşabilmenin ilk şartı ise her ikisinin de birbirini dengeleyecek kadar hayat tarafından doğrulanması ve zamana dayanabilmesidir. Sentez, felsefi bir lüks olarak gerçekleştirilemez ve eğer böyle bir çaba filozoflarca ortaya konursa, hayat tarafından reddedilir ve gerçeklik kazanamaz. Batının temel anlayışı ve tarihi seyri itibariyle başına gelebilecek en büyük bela yirminci asırda geldi. Sözkonusu bela, diyalektik işleyiş neticesinde ortaya çıkan son anti-tezin, tezden önce çökmesidir. Anti-tez, tezi dengeleyecek kadar güçlenmez ve zamana dayanamazsa, diyalektik işleyişin devam etmesi imkânsızdır.

Diyalektik işleyişin tıkanmasının önemli bir sebebi, kapitalizme üretilen antitezdeki zafiyettir. Fakat daha derinlerdeki esas sebebi ise felsefenin tıkanmasıdır. Batı, öncelikle düşünce kaynaklarını kaybetti. Bunun sebeplerinden biri de, komünizmin batının eseri olmasına rağmen, tatbik sahasını doğuda bulmasından dolayı batının tefekkür faaliyetini kendi coğrafyasındaki kapitalizme yoğunlaştırmasıdır. Batı tefekkür faaliyetlerini tez kadar anti-tezde de yoğunlaştırmış olsaydı komünizm belki de küvezde de olsa dayanabilir ve sentez şartları oluşabilirdi. Komünizmin doğuda tatbik sahası bulmuş olması, doğunun komünizm için kâfi derecede fikir üretmeye talip olmamasını gerektirmedi. Zira komünizm zaten batı menşelidir ve doğudaki tatbikatı da diktatoryal olmuştur. Diktatörlüğün ise tefekkür faaliyetini teşvik etmesi beklenmez aksine tefekkür faaliyetinin katilidir.

Diyalektik işleyişin tıkanması komünizmin çökmesi şeklinde zuhur ettiğinden, batının zafer çığlıkları ile karşılandı. Oysa batı, zafer çığlıkları atmak yerine içine düştüğü tefekkür zafiyeti için matem tutmalıydı. Anti-tezin çökmesi karşısında zafer çığlıkları atan batı, matem tutmak yerine “tarihin sonu”nun geldiğine dair “son teorisini” üretmekle meşguldü. Anti-tezin çökmesi, tarihini, diyalektik işleyişe teslim eden batı için tabi olarak tarihin sonuydu. Fakat bu son “tarihin sonu” değil, “batı tarihinin sonuydu”. Batıda felsefenin tıkanmış olması, batı tarihinin sonunun geldiğini anlamasına mani oldu ve kendi tarihini dünya tarihi zanneden batı, dünya tarihinin sonunun geldiğini kabul etmekte zorlanmadı.

*

Diyalektik işleyişin mutlaka “doğru”ya veya “mutlak doğruya” götüreceği kavrayışı temel bir yanlıştır. Felsefi gelenekteki tefekkür faaliyetinin temel hususiyetlerinden birinin “şüpheci” olması, diyalektik işleyişin mutlaka “doğru”ya götürmesinin veya işleyişin nihayetinde “mutlak doğru”nun keşfedileceğinin beklenmesine manidir. Fakat diyalektik işleyişin bir nihayetinin olacağı ve o sonun ise en azından “doğru”yu keşfedeceği düşüncesinden kurtulmak kabil değildir. Bu nokta devasa bir paradoksu üretir. Bir işleyişin namütenahi devam edeceği düşüncesi, bir “tanımsızlık” üretir ki, bu durum işleyişe yükleyebileceğiniz “anlamı” berhava eder. Diğer taraftan diyalektik işleyişin bir müddet sonra (özellikle de ulaşılabilir yakınlıkta) neticeleneceği düşüncesi, “mutlak doğru”ya ulaşma yolunun bu olduğunu kabul etmeyi gerektirir. Oysa bu durum felsefenin tabiatıyla (şüpheci tabiatıyla) çelişir.

Tüm bu felsefi mülahazalar, anti-tezin çökmesi gibi devasa bir kırılma neticesinde göze görünmez oldu. Tarihin sonunun (aslında diyalektik işleyişin sonunun) geldiği düşüncesi, genellikle felsefeciler tarafından (filozoflar değil, felsefeciler) değil de siyasetçiler ve iktisatçılar tarafından yaygara ile benimsenince felsefi altyapı tamamen ortadan kayboldu ve siyasi-iktisadi-askeri rekabetin bir tarafı (tez tarafı) sarhoşluk içinde zaferini ilan etti. Kapitalist tezin doğru olup olmadığı tartışılmadı. Anti-tezin çökmesinin pratikte bu tartışmaya mani olduğu açıktır fakat felsefe yine de bunu tartışabilirdi. Çürük bir anti-tez yerine yeni anti-tezler üretme çabasına girebilirdi. Ve aslında pratik, teoriyi (felsefeyi) yenemezdi. Fakat felsefedeki zafiyet (hatta tıkanıklık) mukabilinde pratikteki devasa gelişmeler bir araya geldiğinde zaten komada olan felsefe pratik tarafından yenildi. Bu günkü iktisadi krizin göze çarpmayan fakat önemli neticelerinden birisi can çekişmekte olan felsefenin cenazesini kaldırmış olmasıdır.

Diyalektik işleyişin ve tabi ki tarihin sonunun geldiğini düşünen ve bunu zafer kazandığı kanaatiyle tezyin eden batı, kapitalizmin “mutlak doğru” olduğuna inanmasa da “kesinlikle doğru” olduğuna inanma noktasına gelmiştir. Kapitalizmin “kesinlikle doğru” olduğuna inanmaya başladığında ise, tefekkür faaliyeti bu noktada donmaya başlamıştır. Felsefedeki zafiyet ise tefekkür faaliyetinin donmasına mani olamamış ve mütemadiyen gerçekleştirdiği tahrik edici hamlesini bu defa üretememiştir. Bir sistem gerçekten doğru olsa bile, zeminindeki tefekkür kaynakları kuruduğu takdirde bir müddet sonra mutlaka hayat tarafından tekzip edilir. Zira hiçbir sistem, tek bir model ile varlığını devam ettiremez. Modelleri değiştirmek ve geliştirmek, sistemden çıkıldığı manasına gelmez. Batının bu gün geldiği nokta, hem “sistem düşüncesi”ni ve hem de “model düşüncesi”ni kaybettiğini göstermektedir.

“Sistem düşüncesi”nin kaybolması veya önemsenmez olması, şu tür yaklaşımları mecburiyet haline getirir. “Kapitalizm çökmez, krizler gelir geçer fakat kapitalizm devam eder, zira mevcut denge yıkıldığında yeni bir denge mutlaka kurulur”. Bu tür yaklaşımlar kapitalizmin sağlam ve tabi ki doğru bir sistem olduğunu göstermek için kullanılmaktadır. Aslında ise bu tür düşünce faaliyetleri, temelinde tefekkür zafiyetini gösterir ki, tefekkür kudretini ve kaynaklarını kaybedenlerin savrulduğu kolaycılıktan başka bir şey değildir.

*

İktisadi sistemlerin kapitalist-komünist parantezinde tartışılması ve bu parantezden çıkılamaması, tüm dünyanın tefekkür çarpılmasına sebep olmaktadır. Bu parantez kırılmadan ve düşünce bu prangadan kurtulmadan bu günkü dünyanın elinde bulunan teorik ve pratik imkanlar kurtuluşu temin edemez. Batıdaki ve batı tarafından etkilenmiş olan dünyanın geri kalan coğrafyalarındaki temel kabul olan felsefi gelenek tıkandığı için dünya bu gün iktisadi krizden daha derin bir düşünce krizi yaşamaktadır. Dikkat edilirse düşünce faaliyetlerinin sistem çapında gerçekleştirilmediği görülmektedir. Kapitalizmin çöktüğüne yönelik sığ beyanlar ve bunun tabi neticesi olarak Marks’ın haklı çıkmış olabileceği ihtimalleri üzerine yapılan ve ancak spekülasyon değerindeki zihni alıştırmalar ile kapitalizmin asla çökmeyeceğine ve onun (açıkça beyan edilmese de) mutlak doğru veya nihai sistem olduğuna dair içi boş böbürlenmelerden başka bir zihni faaliyet (aslında düşünce değil) bulunmamaktadır. Batı, bugün geldiği nokta itibariyle diyalektik işleyişi tekrar canlandıramayacaksa, hakikaten tarihinin sonuna gelmiştir. Felsefenin cenazesinin kaldırıldığı bir dönemde ise bunu zaten yapamayacaktır.

Dünyanın hala üçüncü sistemi konusunu düşünmeye başlamaması manidardır. Diyalektik işleyiş sona erdiğine göre üçüncü sistem, kapitalizm ile komünizmin sentezi olmayacaktır. Başka bir ifadeyle kapitalizm ve komünizmin felsefi kaynaklarından üçüncü sistem üretilemeyecektir. Çünkü ikisi de enkaz altındadır.