ŞEHİR İNSAN HAYAT

ŞEHİR İNSAN HAYAT

İnsan şehirde yaşar. Şehir olamamış yerleşim merkezleri bile şehir mihverine oturmuştur ve şehirden beslenir. Şehir, insanın maddi gıda ihtiyacını karşılamaktan ibaret bir teşkilatlılık hali değil, ruhi-manevi ihtiyaçlarını da karşıladığı bir fikir, ilim, sanat merkezidir.
İnsanlaşabilmek (insanlaşma sürecini ikmal etmek), insani istidatların tamamının meşru çerçevede zuhur etmesine bağlıdır. Bir insan, misalen on adet istidada sahip olsa, bu istidatlarıyla yüz adet münasebet çeşidi kurma imkanına malik olsa ama bunların ancak bir kısmı tezahür etse, insanileşme sürecini tamamlamış olmaz. Zuhur etmeyen istidat, kullanılmayan imkan olarak kalır, bu durumda o insan, kendini tamamlamamış (hatta tanımamış) olur. Okumaya devam et

Share Button

“İNSAN MI KİTAPTAN DOĞDU, KİTAP MI İNSANDAN?”

“İnsan mı kitaptan doğdu, kitap mı insandan?”

Kâinat yaratıldıktan sonra insan yaratıldı ve ardından yüce Kitap… İnsanoğlu Kitab’sız olamazdı, Kitab’ı olmalıydı. Kitab-ı Mübin istikâmetinde kitapları da olmalı ve yazmalıydı. Ne zaman ki kitaptan koptuk şirâzemiz bozuldu.

Bundandır ki Cumhuriyet modernleşmesiyle birlikte hakikisinden kitap okumak ve yazmak yerine, istisnalar hâriç mâlâyânî kitaplarla uğraşıyoruz. Kitap dâvasında yeterince muvaffak olamadığımızı sitemkâr bir öfkeyle ifade ediyor üstad Necip Fâzıl:

“Her birinin kitabı hâlinde arıdan bal, inekten süt, koyundan yün istiyoruz da; mütefekkir, şair, münekkit makamlarına kurulmuş sahtekârlardan kitap istemiyoruz. Tavuk mu yumurtadan çıktı, yumurta mı tavuktan? Aynı sualin daha çetini var! İnsan mı kitaptan doğdu; kitap mı insandan? Kitap yazın, kitap!”
Okumaya devam et

Share Button

“İNSANLAR KIYICIYDILAR KİTAPLARA KAÇTIM”

“İnsanlar kıyıcıydılar kitaplara kaçtım”

Her şeyini kitaba yatıran, yarın ölecekmiş gibi vaktinin bir dakikasını dahi kitaptan ayrı yaşamaktan hicap eden, kitapları su gibi içen, hava gibi soluyan, kitaplara su, hava ve ekmekten daha fazla ihtiyaç duyan, nikahlı eşi gibi yanında hiç ayırmayan, bu uğurda otuz sekiz yaşında gözlerini tamamen kaybeden âmâ üstadım Cemil Meriç’in tefekkür mücadelesinin neresinden geçer, zihinleri “görsel teknoloji”yle çürümüş şimdiki zaman insanları.

On bir yaşında başlayıp bir ömür boyu devam eden okuma aşkından dolayı gönlünden beyninin bütün kıvrımlarına kadar kitapla meczolmuş hayatını kaç kişi biliyor? Gözleri görmez olunca her gün saat saat başkasına okuttuğu kitapları, gören gözlerle okuyan birinden daha kavî bir aşkla dinlemiş ve yazdırdığı notlarını kitaplaştırmış bir kahramandı o.
Okumaya devam et

Share Button

Kaldırım imarına değil, gönül imarına ihtiyaç var

Kaldırım imarına değil, gönül imarına ihtiyaç var

Semerkand dergisinin Ekim 2015 sayısında Ali Yurtgezen hoca “T, Ziya Ergunel” müstearıyla yazdığı “VİRANI İMAR EYLE!” başlıklı yazısında gönlümü sürur veren ve cezbeye kapıldığım mevzudan bahsetmiş ki ulvî mânada sancılandım yine. “Hüzün”, “Beytü’l hazen”, “Beytü’l ahzân” ve “Elest Meclisi”gibi her Müslümanın yüreğinde taşıması gereken en derûnî hassalarımızı yazmış. Okurken vecde geçtim. Birkaç satırını şifa niyetine okuyalım:

“İşlediği bir hata sebebiyle daha evvel yaşadığı güzel halleri ve huzuru kaybeden, o hatanın kalbinde yaptığı tahribattan rahatsız olan sofiler mürşitlerine gelerek himmet isterler. Kalplerinin kararmış, kirlenmiş, viran olmuş hâline razı değildirler. İmar edilmesi için ehline müracaat etmeleri tabidir. Havâtırın geldiği yer olması hasebiyle kalp yahut gönüle mecazen ‘hatır’ da denilebilir. Nitekim ‘hatır yıkmak’ tabiri, kalp kırmak, gönül yıkmak mânasınadır. Hatırın tamir edilmesi de kalbin tamir edilmesidir. Bu tamirle hem işlenen günahların yıkıp viraneye döndürdüğü kalp yeniden imar edilecek, hem de kalbe şeytanî ve nefsanî havâtırı tanıyıp, bunlara mani oma kabiliyeti kazandırılacaktır.”
Okumaya devam et

Share Button

AHLAK HAVZASI VE “OBJE İNSAN”

AHLAK HAVZASI VE “OBJE İNSAN”

(NOT:Bu yazı, “İnsan zihninin ana haritası” isimli kitabımızdan nakledilmiştir)

Ahlak zemini, iman ile akıl arasındaki bir alanda meydana gelir. Sadece akıl veya gerçeklik zemininde meydana gelmiş olsaydı insandaki “ben” merkezine bağlı olacaktı. Çıplak haliyle “ben” merkezine ayarlı bir yapı mümkün olsaydı eğer, davranış şekilleri diğer insanları ilgilendiren bir “kural” haline gelemeyecekti.
Davranış kuralları ile davranış şekilleri arasında mahiyet farkı vardır. Davranış şekillerinin altında (arkasında) tek insan, bir anlamda insandaki “ben” merkezi vardır. Bu mahiyet davranış şekillerini sosyal hedeflere yöneltmez. Davranış kurallarının arkasında ise tek insan değil, cemiyet ve hatta insanlık bulunmaktadır. Bu mahiyet davranış kurallarını cemiyetin varlığını esas alır hale getirir ve tek insanın değil insanlığın (en azından bir insan topluluğunun) çevresinde toplandığı bir özün hareket biçimlerini oluşturur. Davranış şekli ferdin sahip olabileceği ve riayet etmek zorunda olmadığı, hatta kendi menfaati için istismar edebileceği bir manevra niteliği taşıyabilir. Davranış kuralı, ferdin sahip olamadığı ve riayet etmekle kendini bir merkeze (topluma veya düşünceye) ayarlı hale getireceği sosyal vakıadır. Davranış kuralında cemiyet, davranış şeklinde ferd vardır.
Okumaya devam et

Share Button

NİZAM VE HÜRRİYET

NİZAM VE HÜRRİYET

(NOT: Bu yazı, “İnsan Ahlak Hukuk” isimli kitabımızdan nakledilmiştir)

Madde üzerinde nizam tesisi kolaydır, hendese ve bazı aletlerle o iş halledilir. Maddenin katı hali üzerinde nizam tesis imkanı, sıvı ve gaz haline geçince zorlaşmaktadır. Sabit halden hareketli hale doğru ilerledikçe nizam tesisi zorlaşmaktadır.
Sabit halden hareketli hale doğru ilerledikçe nizam ile birlikte hürriyet de mevzu olmaya başlamakta, mesele giriftleşmektedir. Hakikatte nizam ile hürriyet birbirinin mütemmimi olmasına rağmen, hayatta ve tatbikatta birbirinin zıddı gibi anlaşılmakta, bu anlayışı besleyecek türden tezahürlere de rastlanmaktadır.
Mevzu insan ve hayata kadar geldiğinde, nizam tesisi fevkalade zorlaşmaktadır. İnsan hareketin zirvesine ulaşmış varlık çeşididir aynı zamanda… Ve hareketinin hem akli (fikri) hem de hissi kaynakları bulunan, nizami hareketi bazen hürriyetine tehdit olarak görebilen sebepler ve gerekçeler kumkumasıdır. İnsan, hareketin zirvesine ulaşan varlık olması cihetiyle hürriyete en fazla ihtiyaç duyan ve bunu da talep eden varlıktır.
Sükunet nizamın, hareket hürriyetin tezahürlerinden birisidir. Tabii ki tek tezahürleri bunlar değildir ama meselenin anlaşılması için bu tezahürler tetkik edilebilir. Mesela trafik akışını tanzim etmek (nizami akış haline getirmek) için, muhtelif mesafelere ve kavşaklara ışıklı sinyalizasyon koyuyoruz, bir cihetten gelen akışı kırmızı ışıkla durdurup (sabitleyip) başka bir cihetten gelene yol veriyoruz. Anlaşıldığı üzere kesintisiz hürriyet (hareket) mümkün olamıyor.
Okumaya devam et

Share Button

DÖRT ADET KİTAP BASILDI

Fikirteknesi yayınevi kitap basmaya devam ediyor, ayda dört adet kitap basma programımız aksamadan sürüyor.

Temmuz ayındaki dört adet kitap basıldı, kitapların isimleri şöyle;

1-Aklın sınırları (Haki DEMİR)
2-İnsan ahlak hukuk (Haki DEMİR)
3-Matematik-1-Matematik ve Varlık (Haki DEMİR)
4-Müslüman şahsiyetin yeniden inşası (Haki DEMİR)

Haziran ayında basılan dört kitabımız şunlardı;

1-Modernist saldırı gelenekçi direniş (Atilla Fikri ERGUN)
2-Necip Fazıl (Haki DEMİR)
3-Büyük Doğu Devleti-2-Nakibü’l Eşraf teşkilatı (Hamza KAHRAMAN)
4-Büyük Doğu Devleti-3-Başyücelik Akademyası (Hamza KAHRAMAN)

Ağustos ayında basılacak kitaplar inşallah şunlar olacak;
Okumaya devam et

Share Button

İSLAM İRFANININ TEKNOLOJİSİ-1-TAKDİM

İSLAM İRFANININ TEKNOLOJİSİ-1-TAKDİM

Teknoloji, en özet haliyle söylemek gerekirse “alet” demektir. Alet, yani bir fikrin aleti… Mesele en sade haliyle anlaşılmalıdır ki, girift terkiplerine geçit açılabilsin. Bugün kullandığımız cihazların karmaşıklığı (giriftliği) teknolojinin ne olduğunu unutturdu. Ne olduğunu unuttuğumuz için onu fikirden bağımsızlaştırdık, müstakil bir saha gibi anlamaya başladık.

Teknoloji, umumiyetle tabiatta ve özellikle de canlılardaki bazı hususiyetlerin alet haline getirilmesi, o hususiyetlerin aletlerinin imal edilmesi şeklinde, “misal” üzerinden ilerlemiştir. Yirminci asırda ancak “muhayyel” terkiplere ulaşmaya başlamış, misallerden uzaklaşarak akli ilimlerde nispeten yoğunlaşabilmiş ama hala büyük kısmı misaller üzerinden ilerlemeye devam etmiştir.
Okumaya devam et

Share Button

Hz. İnsan

Hazret-i İnsan diyoruz çünkü o yeryüzünün halifesidir!

Yeryüzünün tasarruf ve hâkimiyetini elinde bulundurması, yaratılmışlar arasında Rabb’e muhatap olan yegâne varlık olması hasebi ve Rabb’imizin “And olsun ki, biz insanoğullarını şerefli kıldık… Yarattıklarımızın pek çoğundan üstün kıldık.” (İsrâ/70) buyruğu ile insan, ayrı bir kıymeti haizdir.

Hiçbir bedel ödemeksizin en güzel biçimde yaratılan insan değil mi? (Tîn/4)

Göklerin, yerin, dağların yüklenmekten ictinab ettikleri mukaddes emaneti omuzlayan insan değil midir? (Ahzâb/72)

Diğer mahlûkâttan farklı olarak akıl, ruh, vicdan ile teçhiz edilen ve bir takım mükellefiyetler yüklenmek sûretiyle yeryüzüne gönderilen insanoğlu değil mi?
Okumaya devam et

Share Button

Kapalı Göz Açık Görüş; DÜŞ

Kapalı Göz Açık Görüş; DÜŞ

Rüyalar, insan hayatının yadsınamaz bir parçasıdır. Kimi zaman mutlu eder, kimi zaman üzer. Kimi zaman geçmişten kimi zaman gelecekten haber verir. Kimi zaman Rahmanî bir lütuf kimi zaman şeytanî bir sıkıntı ve kimi zaman bilinçaltımızdan kapalı gözlerimizin ardına yansıyan bir takım görüntülerdir düşlerimiz.

Tarihte Rüyalar

İnsanlık, varlık sahnesine çıktığından beri rüyalar mühim bir yer tutmuştur.  Hatırlayalım; Yusuf (as)’ın macerası bir rüya ile başladı, Hz. İbrahim’e oğlunu kurban etmesi gerektiği bir rüya ile bildirildi, Hz. Peygamber (sav) bir süre rüya ile vahiy aldı, namaza davet aracımız ezan rüya ile belirlendi, Osmanlı’nın kuruluşu ve insanlık tarihinde zapt edeceği yer sadık bir rüya ile tebşir edildi, Yavuz’a Mısır’ın fethi bir rüya ile emrolundu vs.
Okumaya devam et

Share Button

CEMAAT GÜNLÜKLERİ-(10.03.2014)-“ALLAH İLE KONUŞTUM”

CEMAAT GÜNLÜKLERİ-(10.03.2014)-“ALLAH İLE KONUŞTUM”

Latif Erdoğan, bir televizyon konuşmasında, Fethullah Gülen ile geçmişte yaptıkları bir görüşmeyi anlatıyor. Star gazetesinin internet sitesinde 08.03.2014 tarihinde yayınlanan, “Latif Erdoğan: Gülen, bana ‘Allah ile konuştuğunu’ söyledi” başlığı ile verilen haberde meseleyi şöyle anlatıyor;
“Cemaatin içyüzünü Cematin sevilen ismi Yazar Latif Erdoğan A Haber’de Deşifre programında koydu. Erdoğan “Gülen, bana ‘Allah ile konuştuğunu söyledi. Kainatı Hz.Muhammed için yarattım senin için de devam ettiriyorum’ dedi” diye konuştu.”

Haşa, sümme haşa… “Haşa” ifademiz, Fethullah Gülen’in kendisi ile ilgili söylediği iddia olunan kısmı için…

Böyle bir söze inanmayız. Bir insan, bir Müslüman hakkında böyle bir iddiada bulunsa, iddiada bulunanın iftira ettiğine inanırız. Bir Müslümanın böyle bir söz söyleyeceğine hiç kimse inandıramaz bizi… Böyle bir şey, ancak bir deli tarafından söylenebilir, biraz aklı olan birisinin böyle bir söz söylemeyeceğini, okuma yazması olmayan dağdaki çoban bile bilir.
Okumaya devam et

Share Button

DİL, HAZRET-İ İNSANDIR

Dil, Hazret-i İnsandır

Dil, hazret-i insandır; hazret-i insan dildir. Şeriata bağlılığından emin olan için dil, din; din, dil demektir. Dilin menbaı Efendimiz (s.a.v)’dir.

İnsanın aslı dildir. Hz. Âdem dünyaya indirilirken Ona ilk verilen emanet dildi. Dilin asıl kaynağına bigane kalıp dünyevî güç olarak gören aldanır. Çünkü hakikat dilde değil, dilin delâlet ettiği Kur’ân’dadır. Dil, hakikatin kendisi değil, hazret-i insana verilmiş emanettir.

“Rahman Kur’ân’ı öğretti, insanı yarattı, ona beyânı öğretti” âyetiyle (Rahman sûresi / 4) “insan” dan maksadın Hz. Âdem, “Beyân” dan maksadın ise “el-esmâ” olduğunu öğreniyoruz.
Okumaya devam et

Share Button

NAMAZ-4-NAMAZIN MEKANI VE İNSANIN HİLAFETİ

NAMAZ-4-NAMAZIN MEKANI VE İNSANIN HİLAFETİ

“Dünya mescid kılınmıştır”. Müthiş bir beyan, müthiş bir haber, müthiş bir ihsan, aynı zamanda müthiş bir mükellefiyet… Dünya, yaratıldıktan sonra en büyük şerefini, Cenab-ı Peygamber Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin dünyaya teşrifleriyle kazanmıştır. Çünkü O, miraca davet edilen, “huzura” kabul edilen, “huzur”daki sohbetten sonra tekrar dünyaya dönen “şahsiyet”tir. İnsanların ölmeden gidemediği ahirete, ölmeden giden, gidip de geri dönen Allah Azze ve Celle’nin Habibidir. Allah Azze ve Celle’nin Habibinin teşrifi, dünyanın kazanabileceği en büyük kıymettir. İşte bu kıymetten sonraki en büyük kıymet, “dünyanın bu ümmet için mescid kılınması” olmalıdır. Çünkü mescid, herhangi bir mekanın (arz parçasının) en itibarlı, en kıymetli, en şerefli halidir.

Dünya bu ümmete mescid kılınmıştır. Fiillerin ve hallerin en şereflisi, en kıymetlisi, en itibarlısı, en mukaddesi secdedir. Hiçbir insan fiili, Allah Azze ve Celle’yi, secdede olduğu gibi takdis edemez, hiçbir insan fiili, insanı, secdede olduğu kadar “kul” haline getiremez. Hiçbir insan fiili, nefsi bu kadar alçaltıp, ruhu bu kadar yüceltemez. Secde fiili ne kadar kıymetliyse, secde mahalli de (mescid de) o nispette kıymetlidir. Namaz müminin miracı olduğuna göre, miraç anı secde olsa gerektir.
Okumaya devam et

Share Button

“İYİ İNSAN KİM?”

“İyi İnsan Kim?”

Ey azizan! Cemiyette yaygın olarak herkesin kendi indî bakışına göre “İyi insanı” tavsif ettiği maalesef bir gerçek. “İyiyi” ve “İyi insanı” bugüne kadar fakir de şahsî ölçülerine göre tasavvur ederdi. Meğer “İyi insan” , bildiğimiz gibi değilmiş.

Semerkand Dergisi’nin Aralık 2013 sayısında Ali Yurtgezen hocanın “Ahmet Nafiz Yaşar” müstearıyla yazdığı “İyi İnsan Kim?” başlıklı yazısını okuyunca anladım bunu. İyi insan hakkındaki bütün bildiklerim boşa çıktı.

İyi insan aslında İslâmî ölçülerle hemhâl olan ve yaşayan biriymiş. “İyi insan” hakkındaki yanlış anlayışın cemiyette elan sürdüğünü gördüğüm için adı geçen mühim yazının birkaç pasajını paylaşmak istiyorum:

“İtiraf edelim ki, ‘İyi insan’ ifadesini çok kullanıyor olsak da üzerinde çok durup düşündüğümüz söylenemez. Çoğunluk, genellikle kendisine yardımı dokunan, kibar ve saygılı birine iyi insan der ve iyi kavramını şahsî fayda ve ölçüleriyle belirlediğinin farkında olmaz. Oysa bizim iyi insan saydığımız birini bir başkası böyle görmeyebilir. Meselâ çok açık sözlü olmayı, tartışmacı bir üslubu benimsemeyi meziyet kabul edip kişinin dürüstlüğüne yormak da mümkün, kusur kabul edip nezaketsizliğine vermek de…”
Okumaya devam et

Share Button

Fethullah Gülen’in Psikolojik Profili-4-EKSİK KİŞİLİK

FETHULLAH GÜLEN’İN PSİKOLOJİK PROFİLİ-4-EKSİK KİŞİLİK
Evlilik konusu önemli, bir kişinin evlenmemesi ise mahfuz bilgi alanına ait… Hassas bir konuda kalem oynatmak zor, çünkü bazı ölçüleri ihlal etmek kolay… Konu gündeme getirilecekse azami dikkat şart, azami dikkate rağmen ölçü ihlalinin önüne geçememek de muhtemel.
Önceki yazımızda ifade ettiğimiz gibi, bir insanın neden evlenmediği konusu üzerinde durmayız. Ne var ki, evlenmemeyi bir fedakarlık olarak sunmak, konunun gündeme getirilmesini şart kılıyor. Fethullah Gülen’in bağlıları, evlenmemesini büyük bir fedakarlık olarak sunuyor ve bununla bizim manevi dünyamızı aşındırıyor. Kalbimiz, imanımız ve hassasiyetlerimiz üzerinde bir Demokles kılıcı haline getirmekten imtina etmeyecek kadar edepsiz bir yaklaşımları var. Bu kadar pervasız, bu kadar hoyrat, bu kadar ölçüsüz şekilde kullanmaktan kaçınmadıkları bu sopa ile dayak yemekten bıktık.
Fethullah Gülen’in evlenmemesi bedeni veya ruhi bir eksiklikten kaynaklanıyorsa, evlenmemekle “fedakarlık” yapmıyor demektir. Bu ihtimal vaki ise konu dokunulmazlık alanındadır. Kimsenin ruhi ve bedeni zafiyetleri üzerinden fikir imal etmek gibi bir hafifmeşreplik yapmayız. Fakat bu durumda evlenmemesini “fekadarlık” olarak sunmaları ve bizi onunla sürekli dövmeleri çok ahlaksızca bir davranıştır. “Amanın harama bakmamasında sevap yoktur” ölçüsü, evlenmeye mani bir hali olanın, bu zafiyetini fedakarlık olarak sunması büyük bir ahlaksızlıktır. Okumaya devam et

Share Button

Fethullah Gülen’in Psikolojik Profili-3-OLAĞAN DURUM, OLAĞANDIŞILIK, OLAĞANÜSTÜLÜK

FETHULLAH GÜLEN’İN PSİKOLOJİK PROFİLİ-3-
OLAĞAN DURUM, OLAĞANDIŞILIK, OLAĞANÜSTÜLÜK
Fethullah Gülen’in psikolojik hallerinin olmadığını, aksine her hal ve sözünün hikmet ihtiva ettiğini düşünen bakışlar, onun psikolojik profilini çıkaramaz. Tabii (normal) olanın dışına çıkmak çok problemli bir meseledir, genellikle olağandışı ile olağanüstü birbirine karıştırılır. Olağanüstü de olağandışıdır ama aynı zamanda bir yükseliş, bir inkişaf, bir saflaşma anlamına da gelir. Olağan altyapısından hareket etmek ve onun genel çerçevesini aşmamak şartıyla, sadece ve sadece yukarıya doğru olağandışına çıkmak yani olağanüstülüğe ulaşmak önemli bir kıymettir. Fakat bir insanın her hal ve sözüne hikmet nazarıyla bakmaya başlandığında, olağandışılıkları (anormallikleri) olağanüstülük zannetme hatası kaçınılmaz hale gelir.
Olağan, olağandışı ve olağanüstü konuları, özellikle de mistik kişiliklerden bahsedildiğinde hayati önem taşır. Mistik kişilikler, batının materyalist ve pozitivist anlayışlarına göre de, İslam’ın maneviyat anlayışına göre de olağandışı kişiliklerdir.
Önce bir misal… Fethullah Gülen’in yakınlarında bulunan ve Herkul.org sitesini yönettiğini zannettiğimiz Osman Şimşek’in “Mazlumun Ahı, Titretir Arşı!..” başlıklı yazısından bir paragrafı iktibas edelim.
“İşte böyle bir çirkinlik yaşanıyor ülkemizde. Hayatını insanlığa adamış, dünya zevki namına hiçbir şey tatmamış ve İnsaniyet-i Kübra’nın yücelmesinden gayrı muradı olmamış bir insan işaret ettiğim tuhaflığın çok ötesinde bir zulümle karşı karşıya bulunuyor.” Okumaya devam et

Share Button

ŞEHİR VE MEDENİYET-5-ŞEHİR VE İNSAN

ŞEHİR VE MEDENİYET -5-ŞEHİR VE İNSAN
İnsan şehirde yaşar. Şehir olamamış yerleşim merkezleri bile şehir mihverine oturmuştur ve şehirden beslenir. Şehir, insanın maddi gıda ihtiyacını karşılamaktan ibaret bir teşkilatlılık hali değil, ruhi-manevi ihtiyaçlarını da karşıladığı bir fikir, ilim, sanat merkezidir.
İnsanlaşabilmek (insanlaşma sürecini ikmal etmek), insani istidatların tamamının meşru çerçevede zuhur etmesine bağlıdır. Bir insan, misalen on adet istidada sahip olsa, bu istidatlarıyla yüz adet münasebet çeşidi kurma imkanına malik olsa ama bunların ancak bir kısmı tezahür etse, insanileşme sürecini tamamlamış olmaz. Zuhur etmeyen istidat, kullanılmayan imkan olarak kalır, bu durumda o insan, kendini tamamlamamış (hatta tanımamış) olur.
İnsan mizacında mahfuz olan hususiyetlerin ve istidatların tezahürü, imkanlarla mahduttur. İmkan alanı ne kadar geniş ve çeşitliyse, insandaki istidatların zuhuru o nispette mümkündür. Köydeki hayat hacmi, münasebet sayısı, imkan alanı, insanlardaki istidatların tezahürü için ihtiyaç duyulan fiziki ve içtimai şartları oluşturmaz. Birkaç yüz kişilik nüfusa baliğ bir köy, kendi sınırları içinde ve kapalı bir hayat yaşadığı takdirde, mesela büyük kumanda istidadı (dehası) olan bir insanın bu hususiyeti ortaya çıkmaz. Okumaya devam et

Share Button

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-12-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-10-

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-12-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-10-
İnsan tabiat haritası çıkarılamadı, buna bağlı olarak o haritadaki “insani bölge” teşhis edilemedi, buna bağlı olarak “insan fikri” inşa edilemedi, bunlar yapılamayınca İslam’ın insan anlayışı terkip edilemedi. Fakat İslam’a muhatap olanlar yer yer böyle bir mesele olduğunu hissetti, bu meseleyle ilgilenmek isteyenler çıktı. Ne var ki çerçeve oluşturulamayınca, müthiş savruluşlar yaşandı. Müktesebat reddiyecilerinin savrulduğu nokta, “evrensel değerler” mevzii oldu, bu çok ağır bir durumdu çünkü batıya teslim olundu. Müktesebata sadık olanların içinden bu meseleyi çerçeveleyen bir gurup ise çıkamadı.
İnsani bölge meselesini ve tüm insanlığa fikir beyan etme bahsini, Fethullah Gülen ve cemaatinin anladığı zannına kapıldığımız zamanlar oldu. Bu meseleyi anladığını düşünmemize sebep olan faaliyetleri cümlesinden kabul edebileceğimiz misaller vardı, mesela hiç Müslümanın yaşamadığı bir ülkede bile okul açmak ve eğitim faaliyetinde bulunmak… İhtiyaçların ehemmiyet ve aciliyet listesi bakımından bu faaliyetleri tenkit etme bahsi mahfuz olmak üzere, İslam düşmanlığı ile temayüz etmemiş bir ülke ve halka hizmet götürmek, eğitim-öğretim faaliyetinde bulunmak, insan fikrinin stratejik tatbikatları için iyi bir misaldi. Bazılarının hafifmeşrep tenkitleri karşısında direnmemizin sebebi de, meselenin bu tür derinlikleri ihtiva etmesiydi. Okumaya devam et

Share Button

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-11-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-9-

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-11-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-9-
“Yaratılanı severiz, yaratandan ötürü” ölçüsü, her mevzuu gibi müktesebattaki çerçevesinden koparılınca kafi derecede anlaşılmaz oldu. Oysa bu ölçü, İslam’ın insan fikrinin zirvesiydi. İslam ilim mecrasında harikulade bir mikyas var; “İnsana (mesela kafire, günahkara) değil, fiile (mesela küfre, günaha) karşıyız”. Her varlık gibi insan da (kafir de), Allah Azze ve Celle’nin yaratma iradesinin tecellisidir, O’nun yaratması ise misilsiz bir sanatkarlık ihtiva eder. Müslümanlar, her varlıktaki harikuladeliğe meftundur. Varlığa düşmanlık etmek, haddi aşmaktır. Kafire düşmanlık, Müslüman olmasına mani olmaktır veya Müslüman olma ihtimalini yok etmektir, yok saymaktır.
İnsan ile fiilini birbirinden tefrik etmek, nazari çerçevede kolay olsa da, ameli sahada fevkalade zor. Çok zaman, küfür fiiline karşı göstereceğimiz tepkiyi, o fiilin failine gösteriyor ve İslam’ın yolunu kapatıyoruz. Nazari çerçevede sathi kalan anlayışlar, hayatın içinde (pratikte) derinlik boyutunu zaten yakalayamıyor. Fikri derinlik yoksa, fiili derinliğin gerçekleşmesi fevkalade zor. Birçok illete maruz kalan akıl bünyemiz, Yahudilerin dinlerini tüm insanlığa kapatmasındaki gibi, gayrimüslim insanların bizzat kendilerini düşman edinmekle, dinimizi onlara kapatmış olmuyor muyuz? Bir Müslümanı böyle bir şey yapmakla itham etmekten Allah’a iltica ederiz fakat meselenin ehemmiyetinden dolayı Müslümanların, böyle bir tehlikeyle karşı karşıya oldukları ikazını da yapmak gerekiyor. Gerçekten de insan ile Müslüman arasındaki farkı anlamış gibi görünmüyoruz. Bir tarafa Müslümanı koyunca, diğer tarafa mutlaka gayrimüslimi koyuyoruz. Oysa bu denklem eksik, önce Müslüman ve insan denklemi kurulmalı, sonra Müslüman ve gayrimüslim denklemi kurulmalıdır. Müslüman ve insan denklemini kurmadığımızda, tamamını gayrimüslim olarak gördüğümüz insanlığa hitap edemeyiz, onlarla ancak savaşmak durumunda kalırız. Oysa cihattan önce insanlara İslam’ı götürmemiz gerekiyor. “İnsan” olarak görmediğimiz birine İslam’ı götürmekte fevkalade zorlanırız. Cihat, insanlarla değil, belli bir sınıra kadar gayrimüslimlerle de değil, İslam düşmanları ile yapılır. İslam düşmanlarına (İslam’a savaş açanlara) karşı cihattan başka bir yol arayanlar ne kadar yanılıyorlarsa, insanlara karşı cihattan başka bir yol olmadığını zannedenler de en az o kadar yanılıyorlar. Okumaya devam et

Share Button

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-9-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-7-

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-9-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-7-
Ferd ve cemiyet insanın iki şubesidir, biri olmadığında diğer olmaz. Bunların her biri için ayrı ve müstakil fikir geliştirilmez, insan, bu iki şubesiyle birlikte varolabilir, öyleyse izah da buna muvafık olmalıdır. Ferdi esas alan liberal-kapitalist düşünce ile cemiyeti esas alan sosyalist-komünist düşünce, birini diğeri için feda eden, insanı ve hayatı anlamamış ucuz ve sathi kavrayış temrinleridir. Yirminci yüzyıl, ferd ile cemiyeti, bir bünyenin iki uzvu şeklinde değil, aksine iki zıt unsur olarak anlamakta ısrar etmekle geçti, bu zıtlık münasebeti üzerine kurulan ideolojiler arasındaki savaşlarda yüz milyona yakın insan katledildi.
Bazılarının çok matah bir şeymiş gibi gördüğü, hikmet muamelesi yaptığı felsefe ve onun işleyiş ve akış şekli olan diyalektik metot, ferdiyetçilik ile cemiyetçiliği birbirinin zıddı olarak görmek mecburiyetinde kaldı. Binlerce yıllık müktesebatı olduğu düşünülen felsefenin, ferd ile cemiyet arasındaki münasebeti bile anlamamış olması, her biri için ayrı ideolojiler üretmesi, bu ideolojilerin birbiriyle münasebetini de agoradan çıkarıp savaş alanlarına taşıması, “felsefi aklın”, sekiz ile on yaşındaki çocukların akıl yaşına eşit olduğunu göstermiyor mu? Çok küçük bir aklın bile, sakin bir zihin ile meseleye baktığında, ferd ile cemiyetin birbiriyle çatışmaması gerektiğini anlaması kabildir. Buna rağmen, iki unsur için iki ayrı ideoloji üretmek, bunları birbirine düşman şekilde mevzilendirmek, mevzilere de çok ağır yığınaklar yapmak, insanların akıllarını esir aldı, suni bir akıl bünyesi inşa etti. İnsan tabiat haritasının “insani bölgesi” dışında zincirle bağlanmış olan kapitalist ve sosyalist akıl formları, felsefenin diyalektik işleyişinin de iteklemesiyle dünyayı kan gölüne çevirdi. Okumaya devam et

Share Button