Türkler Hakk’a tapan millettir

Türkler Hakk’a tapan millettir

Türkler, Türklüğünü asırlardır İslâm’la idrak ettiği ve soydaşı olsun, ümmetdaşı olsun bütün Müslümanlarla ünsiyeti bu kimlik üzerinden olduğu için;

Hüviyetini kavmiyete bağlı değil, İslâm’la vücut bulan içtimaî, medenî ve siyasî bir kimlik olarak addettiği için;

Hiçbir amel ve siyasetinde kavmiyetçi ve seküler ırkçı düşüncelerle varlığını dikte etmediği, kendini bütün İslâmların kardeşliğini tesis etmek, korumakla mükellef bildiği için;

İslâmlaşmış millet temsilcisi olarak bu hüviyetiyle İlâ-yı Kelimetullah’ı yaydığı, uhrevî vazifelerinde olduğu gibi dünyevî muamelat ve siyasetini Müslümanca yaptığı için;
Okumaya devam et

Share Button

Yokluğum IRKÇILIĞA Armağan Olsun!

“Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık…”  -Hucurat/13-

Allah tartışalım diye değil, tanışalım diye bizi farklı farklı yarattı. Birçok meselede olduğu gibi burada da yaratılış gayemizden oldukça uzağız.

İnsanlar, kabileler ve ırklar kültürel, coğrafi ve biyolojik bir takım farklılıklarla birbirlerinden ayrılırlar. Bu farklılıklar her insanı her kabileyi her ırkı ayrı bir kimlik sahibi yapar. Bu farklılıkların yegane hikmeti: “tanınma ve tanışma” vesilesi olmasıdır. Yaratılıştan gelen hiçbir imtiyaz yoktur. Zira ayetin devamında üstünlük ölçüsü sarahaten bildirilmiştir: “Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır.”  (Hucurat/13) İnsanın üstünlüğü, seçmekten bile aciz olduğu etnik değerlerinde değil takva ölçüsünde saklıdır. Ayrıca seçemediği bir değerle övünmek ne ile açıklanır bilemiyorum. Soyu ile övünenlerin soyunun nereye dayandığını bilememesi, Türklüğü ile övünenlerin Türklüğünü ispat edemeyecek olmaları (harf devriminin azizliğinden ötürü) da ayrı bir garabet.
Okumaya devam et

Share Button

SİSTEMİN TÜRK TANIMI VE IRKÇILIK FİYASKOSU

Anayasanın 66. maddesinde Türk tarifi yapılmıştır. Bu tarif aynen şöyledir; “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür”. Anayasanın bu hükmü ve tarifi konusunda ne söylenebilir? Veya konuya şöyle de girebilirim. Bu tarif karşısında söylenebilecek bir söz kalmış mıdır?

Önce işin mizahı…

Ülkede yaşayan ve kendilerine Ermeni, Rum, Yahudi veya başka kavimlere mensup olduğunu söyleyen kişiler, saçmalıyorlar. Zira anayasaya göre Türkiye Cumhuriyetinin vatandaşı oldukları için aslan gibi TÜRKTÜRLER. Ve hiçbiri çıkıp da kendilerinin kim olduğunu anayasadan daha iyi bildiklerini söylemek kibrine kapılmasınlar.

Turistlerin dışında bu ülkede yaşayan herkesin Türk olduğu anayasa tarafından yüksek bir ilim ile teşhis edilmiş ve yüksek bir iltifatla kavmi nitelikleri tayin edilmiştir. Öyleyse ülkede Türklerden başka bir kavim ve topluluk yaşamıyor. Bu kadar yeknesak/homojen bir insan topluluğunun olduğu bir ülkede, sonuna kadar Türkçü olmak çok tabi gibi görünmüyor mu?

Anayasa mahkemesinin defalarca ifade ettiği gibi en yüksek hukuk metni/kaynağı anayasa olmasına ve anayasanın da bu ülkedeki tüm vatandaşları Türk olarak teşhis etmesine karşılık, başka kavimlerin varlığından bahsederek bozgunculuk yapmak, kimin haddine…

Haaa… Siz şöyle mi diyorsunuz? Anayasada böyle bir hükmün bulunması “çıplak gerçekliği” değiştirmez. Bu konu hukukun değil, ilmin konusudur ve ilmin konuştuğu yerde hukuk, ilme saygı ile susar mı diyorsunuz? Yine yanılıyorsunuz. Zira sizin böyle söyleyeceğinizi bilen anayasanın size bir cevabı var. Anayasanın 27. maddesi aynen şöyledir;

“Herkes, bilim ve sanatı serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama, yayma ve bu alanlarda her türlü araştırma hakkına sahiptir. Yayma hakkı, Anayasanın 1 inci, 2 inci, ve 3 üncü maddeleri hükümlerinin değiştirilmesini sağlamak amacıyla kullanılamaz.”

Sanırım herkes anayasanın ilk üç maddesini biliyor. Dolayısıyla sizin ilmi veya fikri çalışmalarınız ve çabalarınız, ilk üç maddenin hükümlerinin değiştirilmesi amacıyla kullanılamaz. Bu durumda neymiş bakalım. Anayasanın 66. maddesine göre hepiniz Türk’müşsünüz ve gevezelikten başka bir şey yapmıyormuşsunuz.

Bu durum Türkçülerin hoşuna gider mi? Eğer bir Türkçü anayasanın bu hükmünden memnun ise, kendi kafasına (ayağına değil, doğrudan kafasına) kurşun sıkmaktadır. Niye? İki sebeple; birincisi, ülkedeki Türk soylu olmayanları Türk sayan bir anayasa karşısında Türkçülük yapmalarının gerekçeleri ortadan kalkar. İkinci sebep ise daha vahimdir. Anayasanın tarifine göre, misak-ı milli sınırları dışındaki Türklerin tamamı TÜRK DEĞİLDİR.

Öyleyse neymiş… Azeriler, Türkmenler, Kırgızlar, Özbekler, Kazaklar vesaire tüm Türk boyları Türk değil fakat Türkiye’deki mesela Ermeniler, Rumlar, Yahudiler vesaire TÜRKTÜR. Buyurun… Akıllara seza bir durum… Bu durumda, Türkiye’de Türkçülerin Kemalist olmasının açıklaması hangi galaksiden ödünç alınmış bir mantıkla yapılabilir ki?

Şimdi işin ciddi tarafı…

Hukuk ile ilmin ilişkisi, dikey değil yataydır. Hukuk, ilmin üstünde yer alamaz. Eğer bu iki mecranın birbiriyle ilişkisini dikey ilişki olarak kabul edeceksek, ilim daha üstedir ve hukuk ilme tabidir. Zira hukuk da sosyal bilimlerden biridir ve genel manada ilme dahildir. İlme dahil ise ilme tabidir.

Fakat Türkiye’de ilim, “gevezelik türünden bir meşgale” olarak kabul edildiği için, hukukun üstünde olması kabil değildir. İlmin ülkede hakikaten “gevezelik yapılacak alan” olmaktan çıkarılamadığı doğrudur. Bunun sebeplerinden biri de hem hukukun ve hem de ideolojinin kendini ilimden üstün görmesi ve ilmi, müstakil bir “disiplin” değil, kendini doğrulaması için “disipline edilmiş” bir gevezelik alanı olarak görmesidir. Ülkedeki profesörlerin beyanlarına bakıldığında görülecektir ki, Kemalizm, ilmin üstünde olduğu gibi hukukun da üstündedir.

Hukuk, hayatı tanzim ederken, hayatın gerçekliklerini ilimden ödünç alır. Bu meyanda mesela “insan ve hayata dair temel tarifler” ilmin inhisarındadır. Hukuk, kendi kaynaklarına dayanarak bu konularda tarifler yapmaz/yapamaz. İlmin yapmış olduğu tarifleri (genel kabul görmüş olanlarını) alır ve kendi metinlerinde kullanır. Çünkü hayatın gelişmesini temin eden hukuk değil ilimdir. İlmi hukuki çerçeveye alır ve sabitlerseniz, hayatın gelişmesini durdurmuş olursunuz.

Hukuk kendini ilmin de üstünde gördüğünde ne olur? Türkiye’de olanlar olur. 12 Eylül cuntacıları birkaç generalle bir araya gelir ve birkaç tane de sivil (sözüm ona profesör istihdam ederek) anayasa yazar ve anayasaya da ilmin ancak ikinci emre kadar serbest olduğunu yazar. Ülkede hukukun kaynağının siyaset olduğunu, darbelerde de “güç” olduğunu hatırlarsak, üç-beş generalin, hukukun ve ilmin kaynağı olduğunu tespit etmemize mani nedir?

Türk devleti denen bu ülkedeki cunta sisteminin, daha Türk tarifini yapamadığını, yapmaya çalıştığı Türk tarifinin ise dünyadaki yüz milyonun üstündeki Türk unsurunu, Türk olmaktan çıkardığı açık bir vakadır. En netice bu ülkede Türkçülerin (sağ ırkçılar veya ulusal ırkçılar) rahat yaşayabileceği, çünkü devlet ve vatanı bunların sahiplendiği vaka idi. Ne var ki, Türkçüler az okuduklarından mıdır, yoksa başka sebeplerle midir bilinmez, en fazla rahatsız olması gerekenler olduğu halde en az rahatsız olanlardır.

Aslında tüm bu karmaşanın tek bir açıklaması var. Ülkede yaşayan bir avuç Kemalist/laik/ateist bir topluluk, oligarşik imtiyaz, iktidar ve kudretlerini kaybetmemek için elinden geleni yapmaktadır. Hiçbir ideolojik tavır, bu ülkede cari olan siyasal sistemin/rejimin temelindeki/kaynağındaki bu imtiyazlı sınıfın yanında yer alma basiretsizliğine düşmemelidir. Bir avuç azınlığın herkesi kullandığı ve istismar ettiği vakası apaçık ortadayken, bazılarının buna taraf veya ortak olması, düşünce zafiyetinden başka neyle izah edilebilir?

Share Button