İSLAM CEMİYETİNİN MEKAN HARİTASI

İSLAM CEMİYETİNİN MEKAN HARİTASI

İslam şehri, İslam cemiyetinin ve hayatının mekan haritasıdır. İslam’ın teklif ettiği hayatın tüm mecra ve havzaları, inşa etmek istediği cemiyetin varoluş güzergahının her menzili o şehirde mevcuttur. Keskin hatlarıyla İslam hukukunun, naif hatlarıyla İslam ahlakının, zarif hatlarıyla İslam edebinin izhar edeceği her münasebet ve müessesesi, her tavır ve edası, her örgü ve dokusu o şehrin bir caddesinde, bir sokağında, bir meydanında, bir binasında, bir taşın yontulma şeklinde karşılık bulmuştur. İslam şehri, mekanın İslamlaştırılmış halidir, İslam’ın, mekanın her noktasına bir ruh olarak, bir fikir olarak, bir ahlak olarak, bir sanat olarak nüfuz etmesidir. Okumaya devam et

Share Button

ŞEHİR VE MEDENİYET-6-ŞEHİR VE CEMİYET

ŞEHİR VE MEDENİYET -6-ŞEHİR VE CEMİYET
Cemiyet ile toplum mefhumları aynı manaya gelmez. Toplum, seyrek münasebetler ağıyla birbirine bağlı insan topluluğudur, münasebetler ağı da umumiyetle zaruretlerden doğar. Cemiyet ise belli başlı bir mefkure merkezinde inşa edilen insan yekunudur. Toplumda birbirinden bağımsız ve birbirini umursamayan insan kütleleri bulunabilir, cemiyette her ferd ve her topluluk (mesela cemaat), birbirine karşı mesuliyet taşır, birbirine karşı mükellefiyet üstlenir. Toplum, yekpare hale gelemediği (gelemeyeceği) için, mesela zengin ile fakir birbirinden bağımsız şekilde yaşayabilir, zengin fakire karşı bir mükellefiyet hissetmez, birbirini görmeden bile yaşama ihtimalleri vardır. Cemiyette ise bu durum tam aksinedir ve her ferd ve topluluk tek bir bünyenin uzvu gibidir, zengin ile fakir arasında aşılmaz engeller yoktur, mesela günde beş vakit omuz omuza namaz kılar. Birbirine bu kadar yakınlaşanlar, birbirinden bağımsızlaşamazlar, birbirine karşı mükellefiyetlerini unutamazlar, birbirine karşı mesuliyetleri olduğunu reddedemezler.
Toplum, birbirinden bağımsız ferd ve topluluklardan teşekkül ettiği için, birbiriyle çatışır, topluluklar sınıflara ayrılır ve tenakuzlar başlar. Zengin ile fakir arasındaki uçurum, çatışmadan başka münasebet yolu bulamaz, alim ile cahil arasında köprü kurulamaz. Marksizm, bir cemiyette doğamaz, ancak batı tipi bir toplumda zuhur edebilir. İnsanları hakir gören entelektüalizm bir cemiyette yaşayamaz, ancak sınıflara ayrılmış, bir kısmı cahil bırakılmış, bazıları tahsil imkanı elde etmiş kalabalıklarda ortaya çıkar. Aliminin camide, halka beş vakit ders verdiği bir cemiyette entelektüalizm doğamaz ve yaşayamaz. Okumaya devam et

Share Button

D.MEHMET DOĞAN’IN “TARİH VE TOPLUM” ESERİNİN TENKİDİ-2-

D. MEHMET DOĞAN’IN “TARİH VE TOPLUM” ESERİNİN TENKİDİ-2-
D. Mehmet Doğan, kitabın “netice” kısmına basit fakat temel bir teşhisle başlıyor ki isabet ediyor. “Dipten doruğa, tepeden tırnağa çeşitli meselelerin gündemde bulunduğu Türkiye’nin bu safhadaki asıl ve temel meselesi sistem, rejim, yapı, düzen veya nizam meselesidir. Hemen hemen aynı kavramı ifade etmek için dahi birden fazla kelimenin kullanılması Türkiye’de hüküm sürmekte olan karışıklıkla ve karmaşıklıkla ilgili ipuçları vermektedir.”. (Sahife 403) Evet Türkiye’de siyasi rejim, kültür yapısı, medeniyet anlayışı gibi temel meseleler var ve bunların dışında tartışılan hiçbir mesele, çerçevesini, nispetini, ölçüsünü bulamaz. Temel meselelerden müstakil olarak konuşulan, tartışılan, izah edilmeye çalışılan hiçbir problem çözülemez, hiçbir ihtiyaç layıkıyla karşılanamaz.
Osmanlıdaki nizam anlayışını gören yazarın, Türkiye’nin meselesini “nizam meselesi” olarak teşhis etmemesi beklenmemeliydi. Toprak meselesinden hareket etmiş olsa da Osmanlıdaki nizamı görmemek mümkün değildir. Toprak meselesi üzerinde yaptığı araştırmada, İslam tarihinin kesintisizliğini, sürekliliğini, tekliğini gören, bir önceki dönemin (ve medeniyetin) bir sonrakini doğurduğu ve beslediğini fark eden yazar, hal ve müstakbel için kurulması düşünülen (düşünülmesi gereken) İslam devlet ve medeniyet anlayışının ve nizamının, “son İslam devleti olan Osmanlıdan” hareketle mümkün olacağını düşünüyor. “Bu gün yeryüzünde bütün şartları haiz bir İslam devletinden bahsedilemez. (…) Siyasi, iktisadi ve içtimai yapısı İslam çerçevesinde bütünleşmiş, İslam tarım toplumundan İslam sanayi toplumu safhasına geçmiş devlet henüz yoktur ve ufukta da gözükmemektedir. Böyle bir devletle ilgili nazari şartları burada ele almakta fayda vardır. Bunun için hareket noktamız son İslam devleti olan Osmanlı Devleti ve onun oluşturduğu yapı olacaktır.” (Sahife 406)
İslam tarihinde medeniyet kesintisi yoktur, ta ki Osmanlı çökene kadar… Bu sebeple “tarihi teklik”, “kesintisiz süreç” cihetlerinden bakıldığında, önceki tecrübeden faydalanmak ve onu daha ileri taşımak makul bir yoldur. D. Mehmet Doğan, günümüzde ve gelecekte kurulması gereken İslam devlet ve medeniyetinin bidayetini Osmanlı olarak almakla yanlış yapmıyor. Fakat İslam tarihinde ilk defa, Osmanlının son asrını da sayarsanız, toplam iki asırlık bir medeniyet kesintisi, fetret devri, süreç bozulması (zehirlenmesi) yaşanıyor. İki asırlık kesinti çok ciddi bir meseledir. Bu iki asırdaki gelişmeleri dikkate aldığımızda, kesintinin ciddiyeti artmaktadır. İki asır içinde biriken meseleler, iki asır önce kaldığı noktadan inşa faaliyetine başlamaya manidir. Son İslam devlet ve medeniyeti olması bakımından Osmanlıdan fevkalade faydalanmamız gerektiği doğru fakat aradaki koca iki asırlık kesintiyi yok sayarak yapmak imkansız. Son iki asırda her şey değişti fakat bu değişim sürecinde İslam devlet ve medeniyetine dair hiçbir şey üretemedik. Yazar tabii ki bunun farkında… Bir bakıma farkında olduğu için çözüm olarak Osmanlıdan başlamak gerektiğini teklif ediyor. Çünkü iki asırlık boşluk ve bu boşluktaki dünyanın gelişme ve değişme hacmi devasa problemleri kucağımıza bıraktı. Konuya bakınca insanın gözü korkuyor. Bu sebeple olsa gerek, Osmanlının bıraktığı yerden başlamak bir çözüm gibi görünüyor.
Osmanlının bıraktığı yerden başlamak çözüm olabilir, nasıl yapacağımızı bilirsek. Doğru usul geliştirebilirsek Osmanlıdan başlamak, hem tarihi süreci devam ettirmek bakımından faydalı hem de nereden başlayacağımızı bilmemizi mümkün kılması bakımından doğru olur. Diğer taraftan, aradan bir ile iki asır geçmiş olmasına rağmen Osmanlıdaki bazı müesseselerin hala uygulanabilir olduğu, bazılarının temelleri muhafaza edilerek yeniden inşa edilebileceği, bazılarının ise temellerindeki fikirlerden faydalanmanın mümkün bulunduğu vakadır. Fakat tüm bunları yapmak için doğru usul ne?
Yazarın bu konudaki düşüncesi, üzerinde fazla çalışılmamış hissi veriyor. Çünkü yazarın tüm kitap boyunca görülen seviyesi, yaptığı teklifin çok daha üzerinde bir fikir beyan edebileceğini gösteriyor. Seviyesi ile teklifinin muadil olmadığı kanaati bize ait bir tespit olabilir ve aslında doğrulanamayabilir fakat bizin zannımız bu istikamette. Öte yandan Osmanlıdaki “nizam idraki”, insanı başka bir yolun imkansız olduğu zannına sevkediyor. Yazarın da Osmanlının misilsiz tesirine yakalanmış olması tabiidir.
Yazarın düşüncesi ne? Özet olarak şu;
“Eğer batının ağır müdahalesi karşılanabilse, teknik gelişmeler sindirilerek uygulanabilse idi, İslam tarım toplumunun İslam sanayi toplumuna sıhhatli bir şekilde evrimi mümkün olabilecekti.” Bu girişten sonra yazar şu tespiti yapıyor;
“Bu mümkün oluşun görünebilir şartları içerisinde, yeni yapılanışta, tarım kesiminde olduğu gibi, üretim araçları mülkiyetinin devlet elinde bulunacağı, devletin kesin denetiminde sanayi ve ticaret kesimi ile yeni yapı içinde bir fonksiyon olan tarım kesiminde istihdam olunan fertlerin gelir seviyelerinde kesin, büyük bir açıklık olmayacağı tabiidir. Sanayi ve hizmet kesimlerindeki gelişme ile, önemli bir tarım çıkışlı nüfus bu kesimlerde planlı bir biçimde istihdam edilirken, zaten devlete ait olan toprakların tarım kesiminde kalanlara paylaştırılması, bunların gerekli araç-gereç ve diğer imkanlarla teçhizi de sağlanacaktır. Osmanlı-İslam sanayi toplumunda fertlerin durumu, statüsü, tarım toplumundakinden farklı olmayacaktı.”. (Sahife 408)
Hayır, böyle olmaz. Yanlış…
Tarım toplumunda toprak, iktisadın ana kaynağıdır ve iktisadi hayatın da kahir ekseriyetini üretir, oluşturur. Osmanlıda toprağın “fetih arazisi” yani “miri arazi” olması ve mülkiyetin devlet elinde tutulması, devletin, toprak üzerindeki mülkiyet hakkından kaynaklanan salahiyetini kullanmasını mümkün kılmıştır. Buradan hareketle İslam devletini, üretim araçlarının tek maliki olarak görmek, bunun doğru olduğunu düşünmek mümkün değil. İslam devleti bu kadar geniş bir salahiyet sahibi değil. Tüm üretim araçlarının mülkiyetini devlete vermek, sosyalist düşünceden başka bir dünya görüşünde yok, İslam’da da yok. İslam devleti üretim araçlarının da maliki olabilir ve bu yolla iktisadi faaliyetlerde bulunabilir ama üretim araçları üzerinde münhasır mülkiyet sahibi değildir.
Osmanlı, toprağın tek malikidir. Toprak üzerindeki mülkiyet hakkını fevkalade bir “nizam anlayışı” içinde kullanmış, toprağı halkına eşit dağıtmış, toprak ve sermaye temerküzüne fırsat vermemiş, bu yolla da halkın zengin ve fakir olarak ayrışmasına müsaade etmemiştir. Bu temel üzerine gerçekten harikulade bir nizam tesis ettiği doğrudur. Sosyalistlerin rüyasını bile göremediği bir adalet ve eşitlik inşa edebilmiştir. Fakat İslam, hukuk dışındaki hayatın tüm alanlarında eşitliği değil, muvazeneyi hedefler. Hukuk önünde halife ile en fakir vatandaşı bile eşitledikten sonra, ferdi, cemiyeti, devleti ve medeniyeti “muvazene” üzerine inşa etmek ister. Muvazene, eşitlik denklemi ile de kurulabilir, başka şekilde de kurulabilir. Eşitlik, muvazenenin tek formülü değildir. Muvazenenin kurulması için İslam hukuku, ahlakı, kültürü birçok imtiyazlar oluşturur. Fakat imtiyazlar, güçlüler, zenginler, muktedirler lehine değil, zayıflar, fakirler ve yönetilenler lehinedir. Zekat, fakir lehine ve zengin aleyhine oluşturulan bir imtiyazdır. Hedefi ise eşitlik değil, muvazenedir.
Yazar, yukarıdaki düşüncesini yeni kurulacak İslam devleti için değil, Osmanlının sanayi toplumuna dönüşme imkanı bulması halinde nasıl olacağı sorusuna cevap olarak beyan ediyor. Fakat bunu söylerken, yeni İslam devletinin de bu esaslar çerçevesinde kurulmasına taraftar olduğu görülüyor. İslam iktisadiyatı tabii ki kapitalist sistemle telif edilemez ama aynı nispette de sosyalist sistemle de telif edilemez. İslam, her alanda olduğu gibi iktisadi alanda da muvazeneyi hedefler, muvazeneye mani olmayacak mülkiyet hakkını da tanır, servet edinmeyi de mübah görür. Servetin dehhameleşmesi ve belli ellerde temerküzüne mani olacak hukuki emir ve nehiyler, ahlaki tavsiye ve takbihler, kültürel teşvik ve tercihler mevcuttur. Sadece İslam miras hukuku bile servetin dehhameleşmesine yalnız başına kafidir. İşin sırrı, muvazenede mahfuzdur.
Osmanlıdaki nizam örgüsünün tesir gücü insanı serseme çeviriyor. Hakikaten Osmanlı ile ilgili kısa bir araştırma yapanlar bile, Osmanlının derhal yeniden kurulması gerektiğine inanmaya başlıyor. Bu sebeple Osmanlı meselesi zor konudur. Buna dikkat etmekte azami fayda var.
Öyleyse soru hala ortada duruyor. Yeni İslam devlet ve medeniyetini kurmanın usul ve anlayışı nedir? Bu sorunun cevabının bugünlerde aranmaması ne büyük talihsizlik… Yazarın bu sorunun cevabını yirmi-otuz yıl önce aramaya başlaması, yanlış neticeye varmış olsa bile takdire şayan değil midir?
NURETTİN SARAYLI
nurettinsarayli@gmail.com

Share Button

CEMAAT KAVRAYIŞINDA SIKIŞMAK

CEMAAT KAVRAYIŞINDA SIKIŞMAK

İslam cemiyeti bahsi, her nedense gündeme gelmiyor. Müslümanlar, hangi sebeple olduğu anlaşılmaksızın, “İslam cemiyet” bahsi üzerinde çalışmıyorlar. Bu konudaki hareketsizliğin ve alakasızlığın ilk bakışta görünen bazı sebepleri var ama meseleyi izaha kafi değil. İlk göze çarpan sebepleri, hayatı cemaat çerçevesinde yaşamaya alışmış olmaları, hayatı, büyük insan kütlelerini içine alacak çapta anlayamamış olmaları, İslam’ın, mizaç çeşitliliklerinden kaynaklanan içtimai çeşitlilikleri ihtiva ettiğini kavrayamamış olmaları vesaire… Okumaya devam et

Share Button