DEHŞETENGİZ HESAPLAŞMA

DEHŞETENGİZ HESAPLAŞMA
Tayyip Erdoğan paralel ihanet örgütüne her istediğini verdi, onlar sinsice Erdoğan’ın kuyusunu kazdı. Tayyip Erdoğan seksen yıllık Kemalist rejimin zulümle ürettiği ve büyüttüğü Kürt meselesini, “siyasi hayatıma mal olsa da çözeceğim” dedi, cumhuriyet tarihinde Kürtlere en fazla hakkı verdi, HDP ve PKK ihanet örgütü Erdoğan’ın kuyusunu kazdı. Erdoğan, tüm dünyanın İran’a karşı cephe aldığı dönemde İran’ı destekledi, İran ve Şiiler Erdoğan’ın kuyusunu kazdı.
Bu misaller, kamuoyunun gözünün önünde cereyan etti, kapalı kapılar arkasında değil. Paralel ihanet örgütü, bu ülkede herkes gibi Kemalistlerden zulüm gördü, Erdoğan geldi onların zulmünden kurtardı, onlar sinsi ihanet planlarıyla darbeye kalkıştılar. Kemalistler seksen yıldır Kürtlere, çarşıda bile Kürtçe konuşturmadı, Erdoğan geldi Kürtçe televizyon bile kuruldu, Kürtlerin haklarını savunduğunu iddia eden HDP ve PKK ihanet örgütleri, sinsi planlarla silah depoladılar. Okumaya devam et

Share Button

Cihad Meydanının Pehlivanı Kim?

Efendimiz (sav) buyurdu;

“Allah (cc), sizden birinizin yaptığı işi, en iyi şekilde yapmasından hoşnut olur.”

(Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat, 1/275 ve Beyhakî, Şu’abü’l-Îman, 4/3349)

Kurtuluşumuz bu hadiste. Yaptığımız işleri en iyi şekilde yapmak iyi bir niyetle mümkündür. Kalbi hastalıklı olan bir vücudun sıhhati düşünülemez. Komuta merkezinin emniyetini sağlayamazsak cephede verdiğimiz mücadelenin bize getirisi yorgunluk ve pişmanlık olur.

Cihad etmek gibi bir düşüncemiz varsa bu işe kendimizden başlamalıyız. Bu mücadele “benden bize” doğru halka halka yayılmalı ve şanlı tarihimizde olduğu gibi yine dünyaya adalet ve refah sunan bir medeniyetin varlığı ile sonuçlanmalıdır.
Okumaya devam et

Share Button

ERDOĞAN’IN DİRİ DİRİ DERİSİNİ YÜZERLER

ERDOĞAN’IN DİRİ DİRİ DERİSİNİ YÜZERLER

Erdoğan bu ülke ve Müslümanlar için o kadar büyük işler yaptı ki, bu ülkenin, bu milletin, bu ümmetin düşmanları, fırsatını bulurlarsa diri diri derisini yüzerler. Yaptığı işleri burada sıralamak lüzumsuz, zaten imkansız. Neler yaptığını, az bir vicdan sahibi olanlar görüyor.

Yaptıklarının hepsi bir tarafa, Türkiye ve dünya Müslümanlarına bir ruh üfledi. Ümmetin birkaç asırdır mahkum olduğu “sürekli mağlubiyet” devrini bitirdi, yerleşik hale gelen “beceriksizlik hissini” imha etti, batı karşısındaki “aşağılık kompleksini” yendi. Meselenin özü bu değil miydi? Biz, sürekli yenilmeye mahkum olmuş nesiller değil miydik, batının bizden üstün olduğunu kendi okullarımızda öğrenmemiş miydik, hiçbir şey beceremeyeceğimiz konusunda derin bir psikolojik organizasyona savrulmamış mıydık? Tüm başarısızlığımız bundan kaynaklanmıyor muydu? Müslümanlar kendi ülkelerinde parya değiller miydi? İkinci sınıf vatandaş olmak bile bir imtiyaz haline gelmemiş miydi?
Okumaya devam et

Share Button

ABD SURİYE’YE MÜDAHALE EDERSE…-1-

ABD SURİYE’YE MÜDAHALE EDERSE…-1-
Bu konunun konuşulacak sayısız boyut var, merak ettiğimiz ve dikkatle takip edeceğimiz bir boyutu da, dünyanın ve bölgenin güçlerinin son durumunu teşhis imkanı verecek olması. ABD Suriye’ye müdahale edecek kadar güçlü mü, müdahaleyi uzun tutacak kadar kararlı mı, müdahaleyi uzun tutmak için gerekli olan kaynakları mevcut mu? ABD kamuoyu, Müslümanlar arasındaki bir meseleye müdahale etmek, bu müdahaleye kaynak ayırmak, insan kayıplarını göze almak için hazır mı veya önceki devirlerde (ve misallerde olduğu gibi) hazırlanabilir mi? Batının ve ABD’nin hızlı şekilde gerilediği, çöküş sürecine girdiği, her geçen gün biraz daha zayıfladığı istikametindeki temel teşhisimizi, Suriye’ye müdahale olursa, test edecek bir hadise ile karşı karşıya kalacağız.
Batı ve ABD ile birlikte başka anlayacağımız konular da var. İran’ın genel durumu, bir savaş durumundaki tavrını, blöf yapıp yapmadığını, savaşma iradesi, cesareti ve gücü var mı, varsa sınırı gibi bir çok konuyu anlayacağız. İran’ın Suriye’deki katil rejim ile irtibatının derinliğini, Suriye’ye müdahale edildiğinde savaşa girip girmeyeceğini, onlarca yıldır sürekli tehdit ettiği İsrail’e karşı bir savaşa girip giremeyeceğini, bu zamana kadar savurduğu tehditlerin blöf mü gerçek mi olduğunu anlayacağız. Suriye’nin gücünü, bir savaş durumunda kimyasal silah kullanıp kullanmayacağını, kendi halkı üzerinde kullandığı kimyasal silahları İsrail’e veya ABD askeri varlığına karşı kullanma cüretini gösterip gösteremeyeceğini ila ahir…
Efsaneleştirilen Hizbullah örgütünün ne durumda olduğunu, İsrail’e karşı bir varlık-yokluk savaşına girip giremeyeceğini, Müslüman halka karşı gösterdiği vahşeti İsrail ve ABD’ye gösterip gösteremeyeceğini göreceğiz. Okumaya devam et

Share Button

SÜTÇÜ İMAM’IN ŞEHRİNDE İSLAM DÜNYASI DAYANIŞMA PLATFORMU

Sütçü İmam’ın Şehrinde İslâm Dünyası Dayanışma Platformu
Kahramamaraş’ta otuz beş sivil toplum kuruluşunun katıldığı “İslâm Dünyası Dayanışma Platformu” İkindi namazını müteakip Ulu Câmii meydanında Mısır ve Suriye’deki katliamları telin eden basın açıklamasıyla başladı. Platform Sözcüsü Avukat Haki Demir, Platform Beyannamesi’ni okudu ve protestonun gayesini açıkladı:
“Platform önce ‘Mısır Dayanışma Platformu’ şeklindeydi. Suriye ve Lübnan’daki gelişmeler, platformu Mısır merkezinden çıkardı ve daha geniş bir çerçeveye ulaştırdı. Çerçevesi genişledi ama şimdilik tabii ve zaruri olarak Mısır ve Suriye merkezinde yoğunlaşacak. Platformun basın açıklamamızla başlamış oluyor. Pazar gününe kadar bir hafta boyunca yirmi dört saat kesintisiz devam edecek. Eylem meydanı olarak, K.Maraş’ın en merkezi meydanı olan Ulu Câmii önündeki meydanı seçtik. Bir haftalık eylem programında çok sayıda faaliyet çeşidi var. Sürekli hatim indirilecek, konuşmalar yapılacak, İslâm ülkelerinin tarihleri kısaca anlatılacak, yirminci asırdaki büyük mücadele adamlarının hayatları özetlenecek, Mısır ve Suriye muhalefetinden insanlar davet edilecek, konuşmalar yaptırılacak, Mısır ve Suriye’dekilerle canlı bağlantılar kurulacak ila ahir… Özetle Rabiatü’l Adeviye meydanındaki nöbet bir hafta K. Maraş’ta devam edecek.” Okumaya devam et

Share Button

İSLAM DÜNYASI DAYANIŞMA PLATFORMU “BEYANNAMESİ”

İSLAM DÜNYASI DAYANIŞMA PLATFORMU “BEYANNAMESİ”
İslam’ın son kalesi, son karargahı, son devleti, son medeniyeti olan Osmanlı yıkıldıktan sonra yeryüzü, şeytanların eğlence merkezi haline geldi. Şeytan, sadece Allah’a değil aynı zamanda insana da düşmandır, insanları Allah’ın dininden uzaklaştırdıktan sonra, insanlıktan da uzaklaştırır. Kendinden hakir gördüğü için secde etmediği insanı, kendinden hakir hale getirmek, zelil ve rezil etmek için elinden geleni yapar ve maksadını gerçekleştirdiğinde de keyifle eserini seyrederek eğlenir. Yeryüzünde Allah’ın dini hakim ve Müslümanlar kuvvetli değilse, dünyayı “insani” çizgide tutacak hiçbir ölçü ve kudret, makam ve mercii yok demektir.
Osmanlı, son İslam devlet ve medeniyeti olmakla, sadece Müslümanların değil aynı zamanda insanlığın kalesiydi, yeryüzünde insanların yaşadığının işareti, delili, merkeziydi. Bir asırdan beri Osmanlı yok, Osmanlı tasfiye edildiğinden beri yeryüzü şeytanın ikametgahı, insanlar da oyuncağı ve eğlencesi oldular. Batının, sahip olduğu zannedilen değerlerini bile umursamadan Mısır, Suriye, Lübnan, Afganistan, Filistin, Irak, Libya, Arakan ve diğer İslam beldelerinde katliam yapılmasına seyirci kalmasının temel sebebi, şeytanın yeryüzündeki hakimiyet karargahlarından biri olmasındandır. Unutulmasın ki, şeytanın prensipleri yoktur, sadece alçaklık, hainlik, melunluk yapmak gibi bir vazifesi vardır. İslam’a karşı mücadele etmek için uydurulan bir takım prensipler, insanları aldatmak içindir ve ilk fırsatta onları da tepelemekten ve onlara güvenenleri bile rezil ve zelil etmekten kaçınmaz aksine zevk alır. Unutulmasın ki, her zaman olduğu gibi karşımızda yine şeytan var fakat bu defa dünya imparatorlukları kurmuş bir şeytan var, dünya imparatorluklarını yöneten “insi şeytanlar” var. Okumaya devam et

Share Button

Batılıların 21. yy’daki tek hayatî projeleri: Türkiye’nin gelişinin durdurulması

Hollywood starlarının London Times’ta Türkiye ve Başbakan Erdoğan aleyhinde tam sayfa yayınladıkları ilan, aslında Batı uygarlığının ölüm femanıdır.

Adamlar, diktatörlüklerle, Suriye’deki, Mısır’daki, Filistin’deki, Irak’taki, Afganistan’daki katliamlarla uğraşmak, bu zorbalıkları, insanlık suçlarını kınamak yerine, halkın iradesinin meşrû temsilcisi Erdoğan’la sudan gerekçelerle uğraşmakla ve Erdoğan’ı ‘diktatör’ olarak yaftalamakla öylesine ayartıcı bir Hollywood ahmaklığı sergiliyorlar ki, ‘kendi ayaklarına’ kurşun sıktıklarının farkında bile değiller.

Oysa bu ikiyüzlülük, ellerinde patlayacak ve Batı hegemonyasının sonunu hazırlayacaktır. Hele de iş, Hollywood’un ayartıcı ‘büyücülerine’, illüzyoncularına, gözboyayıcılarına kalmışsa, o zaman Batı zaten bitmiş demektir.

SİYASÎ TEOLOJİ OLARAK HOLLYWOOD

Her şeyden önce şunu söylemeliyim: Hollywood’un yaptığı şey sinema değil, siyasî teolojidir.

Burada Hollywood’un siyasî teoloji’sinden kastettiğim şey, Hollywood’un, sinemanın sanat, dil ve ifade biçimi olarak imkânlarını değil, zaaflarını öne çıkarmasıdır.
Okumaya devam et

Share Button

İHH, BARİYERLERİ YIKIYOR, GELECEĞİMİZİN YAPITAŞLARINI DÖŞÜYOR

İHH, bariyerleri yıkıyor, geleceğimizin yapıtaşlarını döşüyor

Dünkü yazıda, İHH ekibiyle Srilanka’ya yaptığımız zorlu yolculuğa ilişkin ilk gözlemlerimi paylaşmıştım sizinle. Bugün kaldığımız yerden devam ediyorum.

İNSANA ‘İMAN TAZELETEN’ DAĞ YOLCULUĞUMUZ!

Srilanka’nın başkenti Colombo’dan sonra ikinci büyük kenti Kandy’ye gitmek için daracık patika yollardan oluşan tek şeritlik bir sıradağlar dizisinin ortasında adeta bir yılan gibi kıvrılarak yol almaya çalışıyor kafile arabamız.

Kafile ekibimizden bir arkadaş, ‘insana iman tazeletiyor’ diyor, bu zorlu dağ yolculuğumuz için!

İHH’nın Türkiyeli ve Türkiye dışından birkaç partner kuruluşla gerçekleştirdiği, özürlüler için yapılan rehabilitasyon merkezindeki çocuklara karşı vazifemizi yapmanın huzuruyla bu sert, sarp ve dar dağ yolunda yol alıyoruz.
Okumaya devam et

Share Button

İslam Dünyasının Sorunu, Demokrasi Sorunu Değil, Bağımsızlık Sorunudur

İslâm dünyasının sorunu, demokrasi sorunu değil, bağımsızlık sorunudur

Batı’da, entelektüel çevreler, çeyrek asırdır yoğun olarak demokrasi krizi’ni tartışırken, bizim demokrasiyi ‘tanrılaştırmamız’, her şeyi getirip demokrasiye kilitlememiz ne denli ayartıcı bir zihin körleşmesi ve kirlenmesi yaşadığımızın bir göstergesi.

İyi de, Müslüman toplumların sorunu, demokrasinin tesis edilememesi sorunu değil mi?

Hayır.

Zira Müslüman toplumların asıl sorunu, halkların iradelerinin gasbedilmiş olması, henüz bağımsızlıklarına tam olarak kavuşamamaları sorunudur.

Yani hem zihnen (epistemolojik olarak) hem de fiilen (ontolojik) olarak, yani kültürel, siyasî, ekonomik ve entelektüel olarak bağımsızlıklarını yitirmiş olmalarıdır.

Müslüman toplumlar, yalnızca teritoryal (coğrafî) bağımsızlığa sahipler. Ki, bu da kısmen sözkonusu; çünkü Türkiye, İran gibi bir iki ülke dışında, son yüzyılda, sınırları yeniden belirlenmemiş ülke yok gibi handiyse!
Okumaya devam et

Share Button

İSLAM DÜNYASI YENİ BİR SÜRECE GİRDİ

İSLAM DÜNYASI YENİ BİR SÜRECE GİRDİ
Sovyet sisteminin çökmesinden sonra doğu bloku ülkelerinde renkli devrimler başlamıştı, Rusya’nın toparlanıp kendine gelemediği bir dönemde başlayan bu halk hareketleri birçok ülkede neticeye ulaşmıştı. Fakat Rusya kendine geldikten sonra bu süreç yavaşlamış ve tabii mecrasına dökülmüş, batının tesiri de hayal edildiği kadar derin olmamıştı. Siyasi reorganizasyonlar batının hedeflediği noktaya kadar ulaşamamış, Rusya’nın iktisadi sahadaki zengin kaynakları (özellikle de doğalgaz rezervleri) nükleer silahtan daha etkili hale gelmişti. Rusya’nın bunu anlaması tabii ki uzun sürmedi ve sadece kendinden kopan doğu bloku ülkelerini değil, neredeyse tüm Avrupa’yı baskı altına aldı. Sonbahar geldiğinde Avrupa’nın nabzı, Rusya’nın nefes alış verişlerine ayarlandı ve Putin’in eşref saatlerinin uzun sürmesi için dualar okunmaya başlandı. Böylece Avrupa-Asya (Rusya) arasında yeni bir denge kuruldu.
Arap baharı başladığında, halkın geniş katılımına yoğunlaşan dikkatler, hiçbir ideolojik kampın inisiyatif elde edemeyeceğini, halkın diktatörleri yıkıp yerine demokratik siyasi rejimler kuracağını düşündü. Çünkü kısa süre önce gerçekleşene doğu bloku ülkelerindeki halk hareketleri o mecraya dökülmüştü, İslam ülkelerinde farklı olmasını gerektirecek ne vardı? Batının tam da böyle düşündüğü zaman içinde ortaya çıktı, bu düşünceye yaslanan batı dünyası, İslam ülkelerindeki halk hareketlerine siyasi destek vermekten çekinmemişti. İslam dünyası ile ilgili projeksiyonlarında sürekli yanılan batı, yine hatta yapmıştı, dünyanın birçok kültür bölgesinde test edilebilen sosyoloji ve psikoloji biliminin verileri, İslam dünyası sözkonusu olduğunda yanlış çıkıyordu. Beşeri ilimlerin mütehassısları tarafından fark edilemeyen bu durum, siyaset müessesesinin sayısız tatbikat ve tecrübesi üzerinden tespit edildi defalarca. Okumaya devam et

Share Button

MESELENİN PÜF NOKTASI

Meselenin püf noktası

‘Türkiye’deki eylemlerin amacının, bazı kesimlerin özgürlüklerine, hayat tarzlarına müdahale edilmesi olduğu’ iddiası dillendiriliyor bütün televizyonlarda, gazetelerde ayartıcı bir şekilde. Şımarık, üsttenci ve pervasızca bir dille…

Acaba?

BU ÜLKEDE KİM KİME HAYAT TARZI DAYATIYOR ACABA?

Evet, bu ülkede, yüzyıldır kim kime hayat tarzı dayatıyor acaba?

Bu ülkede bu milletin varoluşsal haklarını kim gasp etti, kim gasp etmeye devam ediyor hâlâ?

Batı toplumlarını ahlâkî tefessühün, zihnî yokoluşun eşiğine sürükleyen Batı kültürünün bayağı, pagan, seküler hayat tarzı modellerini pespaye dizilerle, iğrenç eğlence programlarıyla, sürekli tekrarlanan dekadant reklam filmleriyle her Allah’ın günü bütün televizyonlardan kim boca ediyor bu millete, kim dayatıyor?

Sonra da kim, kimler, hangi kesimler, ününe ün, servetine servet katıyor ve ‘özgürlük, hayat tarzı’ diyerek utanmadan, sıkılmadan çığlık atmaya, ülkeyi yangın yerine çevirmeye kalkışıyor acaba?

CEVAP BEKLEYEN HAYATÎ SORULAR… Okumaya devam et

Share Button

TÜRK DÜNYASINDAN NE HABER?

TÜRK DÜNYASINDAN NE HABER
Dünya büyük bir değişim yaşıyor… Dünyanın bir tarafında “büyük çöküş” her gün ivmesini artırıyor, başka bir tarafında “büyük isyan” yeni yakıtlarını ve alanlarını arıyor. Batıdaki büyük çöküşün büyük isyana dönmesine, Arap dünyasındaki büyük isyanın “büyük dirilişe” dönüşmesine ramak kalmışken, dünyanın en büyük kıtasının ortası sessiz… Orta Asya, Türk dünyası tuhaf bir sessizliğe sahip… Harekete geçmek için hiçbir iç dinamik olmasa bile, dünyadaki büyük dalgalanmalar, değişimler, hadiseler mutlaka etkiler, kımıldatır, harekete geçirir. Ama öyle değil, dünyaya inat edercesine sessiz…
Sovyet imparatorluğundan ayrılma, ayrışma ve bağımsızlaşma (ne kadar olduysa) sürecinin mi etkisi var acaba? Yirmi yıl kadar önce, herhangi bir isyana gerek kalmaksızın dünyanın ikinci büyük imparatorluğundan kopmak, yeni devlet haline gelmek, sanki değişim için biriken enerjinin harcanmış bitmiş olduğunu gösteriyor. Sovyetlerin çöküşünden sonraki yıllarda Tacikistan ve Kırgızistan’da ciddi şekilde, Özbekistan’da ise nispeten boy gösteren isyan dalgası, yakıtını tüketmiş gibi…
Tarih boyunca halklardaki muhalif birikimin uzun zaman aldığı, patlama noktasına gelmesi için hususi şartların gerektiği görülmüştür. Milyonluk kütleleri sokağa dökmeye kimsenin gücü yetmemiş, hiçbir muhalif örgüt bunu gerçekleştirememiştir. Halk, sokağa dökülecek, sokağı işgal edecek noktaya gelene kadar muhalif örgütlerin büyük isyan başlatma imkanı olmamıştır. Bu durumu anlamayan sayısız muhalif teşkilat, halkın patlama noktasına gelmediği zamanlarda başlattıkları hareketin altında kalmış ve tasfiye olmuştur. Okumaya devam et

Share Button

“SEN ARTIK İSLAM ALEMİNİN DE LİDERİSİN”

“SEN ARTIK İSLAM ALEMİNİN DE LİDERİSİN”
Akparti kongresi yapıldı, gerçekten alaka çeken, heyecan uyandıran, dikkat isteyen bazı hadiseler yaşandı. Kongredeki manzara insanın sadece aklına değil aynı zamanda duygularına da hitap eden cinstendi, hal böyle olunca, insandaki temel iki mecra olan duygu ve düşünce merkezinde değerlendirmek kabil olur. Birçok kişinin akılla (yani düşünceyle) değerlendireceğini tahmin ettiğimiz için, biz duygu cihetinden değerlendirip “toplamın” oluşmasına katkıda bulunalım.
“Akıllı olalım, akıllı düşünelim” gibi çabalar son dönemlerde fazla revaçta. Tabii ki akıllı olmakta fayda var, bahsini etmeye çalıştığımız mesele bu değil lakin insan akıldan ibaret değil. Fazla dikkat çekmez ama düşüncelerimizi (aklımızı) bile duygu dünyamız etkiliyor, zaman zaman yönetiyor, bazen bloke ediyor. Zaten bir hadise insanın duygu dünyasına hiç hitap etmiyorsa, insan için fazla bir manası yok ki. Kısaca insan, duygu ve düşüncenin toplamından ibaret bir varlıktır ve duygu fazla horlanmamalıdır. Bu gün aklı bir tarafa bırakıp, duygularımızla düşünelim, bakalım neler çıkacak ortaya… Okumaya devam et

Share Button

TÜRKİYE İRAN SAVAŞI BAŞLADI MI?

Neler oluyor Ortadoğu’da? Gelişmeler, “olmaması gerekenleri” olduracak kadar sert ve güçlü mü? “Olması gerekenlerin” olmamasını, ülkelerin, farklı siyasi denklemlerde yer almalarından dolayı anlıyorduk ama “olmaması gerekenlerin” olması için çok güçlü ve sert gelişmeler gerçekleşmeli. Böyle bir döneme mi girdik?
Bölgede, Müslümanlar açısından bakıldığında “olmaması gerekenler listesinin” başında, Türkiye-İran savaşı olduğu malum. Fakat her iki ülke de hızlı şekilde birbirine karşı mevzi kazmaya başladı sanki. Gelişmelerin bu istikamette olmadığını ümit etmek istiyoruz tabii ki ama gerçekte neler olduğunu da anlamalıyız.
İran, devrimden sonraki otuz küsur yıllık müktesebatının tamamını, otuz ay bile sürmeyen Suriye tecrübesiyle yerle bir etti. Otuz yıllık müktesebatın yirmi ayda harcanması, izahtan uzak bir akılsızlık değil mi?
İran, Suriye’deki halk ayaklanması başladığında fikri ve siyasi tercihini yanlış kullandı ve yirmi aya yakındır süren hadiseler, muhtemelen hiç beklemediği, hesaplamadığı şekilde fikri ve siyasi birikimini tüketti. Başta girdiği yanlış yoldan dönemiyor veya dönmek istemiyor olmalı ki, yeni stratejiler geliştirme çabasında. Yanlışını, yanlış yaptığı noktada düzeltmek gibi bir “doğru tavır” alamadığı için, yanlışının muhtemel neticelerini ortadan kaldırmak maksadıyla giriştiği yeni stratejiler, “yanlışını” derinleştiriyor. Okumaya devam et

Share Button

İSLAMCILIK MESELESİ-2-VASITA SİSTEM VE HAYRETTİN KARAMAN

İSLAMCILIK MESELESİ-2-VASITA SİSTEM VE HAYRETTİN KARAMAN
Hayrettin Karaman, Yenişafak’taki köşesinde 27.07.2012 tarihli “Arap baharında İslam’a yolculuk” başlıklı yazısında, bir taraftan Arap baharındaki gelişmeler merkezinde İslam’ın tatbik bahsindeki karşılıklarını inceliyor bir taraftan da İslam’ın günümüzdeki tatbikatının nasıl olacağına dair “nazari tespitler” yapmaya çalışıyor.
Karaman, Arap halklarının isyanının, batı projeksiyonu olmadığı kanaatini ifade ederken doğru bir tespit yapıyor. Gerçekten yıllardır diktatoryal rejimlerde zulüm altında yaşayan halkların, bir gün mutlaka isyan edeceği gerçeği, insan tabiatının zaruri neticelerindendi. O gün tabii ki bu gündür. İsyanların, devrimlerin, yeni hükümet teşkillerinin, “doğrudan İslami ruhu” taşımadığı istikametindeki görüntüler ve gelişmeler karşısında bazı Müslümanların “tereddütlü”, “şüpheli” ve hatta doğrudan batı projeksiyonu olduğu düşünceleri, idrak sığlığından kaynaklanıyor.
Hayrettin Karaman, bu süreci teşhis ederken, tabii ve tedrici gelişme seyrine işaret ediyor ki, haklıdır. “Heyecanlı ve hesapsız bazı müslümanlar, farklı kesimlerin yaşadığı bu ülkelerdeki reformları, İslam’a uygunluk yönünden değerlendiriyor ve olumsuz sonuçlara varıyorlar. Bunlara katılmıyorum. Normal bir sosyal değişim bir adımda olmaz. Farklı iradelerin çatıştığı bir toplumda bir grup her istediğini başkalarına dayatamaz. Adım adım mükemmele gitmeyi amaçlayanlar, hem ülke hem de dünya şartlarını göz önünde tutmak durumundadırlar.” Haklıdır fakat “nasıl” olacağına dair bir şey söylememekle, İslam coğrafyasındaki umumi eksiklik ve zafiyete kendi de duçar olmaktadır. “Adım adım mükemmele gitme” çabası, zaruri bir tespit olarak doğru fakat “nasıl” olacağı hususunda bir teklifte bulunmamakla eksik… Okumaya devam et

Share Button

TÜRKİYE’NİN YENİ İSRAİL STRATEJİSİ

TÜRKİYE’NİN YENİ İSRAİL STRATEJİSİ
Türkiye’nin İsrail’e dönük yeni stratejisi, göründüğünden çok daha derin. Mavi Marmara merkezinde geliştiği intibaı veren hadiseler, tabii ki o hadiseyle sınırlı değil. Mavi Marmara ile ilgili Türkiye’nin talepleri İsrail tarafından kabul edilse ve gereği yapılsaydı dahi münasebetlerin eski derinliğe ve sıcaklığa kavuşmayacağı malumdu. Zaten bu husus İsrailli yetkililerin bile bildiği bir gerçekti ve İsrailli yetkililer birçok açıklamalarında bunu ifade ettiler. Zaten Mavi Marmara hadisesindeki Türkiye taleplerinin karşılanması halinde münasebetler eskiden olduğu gibi “stratejik derinliğe” kavuşacak olsaydı İsrail bunu yapardı.
Hükümet İsrail ile ilgili stratejisini oluştururken hangi merkeze oturdu? İki ihtimal görünüyor; İsrail’i gözden çıkardı veya İsrail ile eski münasebetlerin devam ettirilmesini mümkün görmedi. Her iki ihtimalde de İsrail ile münasebetlerin sıfıra yakın seyretmesi istikametine yöneldi. Hangi ihtimalin geçerli olduğu bir tarafa Türkiye’nin içine girdiği yeni dış politika mecrası İsrailsiz bir strateji ihtiva ediyor. Fakat “İsrailsiz dış politika” ile “İsrail’e karşı dış” politika birbirinden farklıdır. Açıkça göründüğü üzere Türkiye, “İsrail’e karşı” bir dış politika stratejisi geliştiriyor.
Filistin ve Gazze meselesinin “iç mesele” haline getirilmesi ve “milli dava” tarifi ile ifade edilebilir seviyeye çıkarılması, Hükümet kadrolarının şahsiyetleri göz önüne alındığında “manevi Saiklerle” yapıldığı zannını uyandırabilir. Bu hususun gözden ırak tutulması mümkün değil ama yalnız başına İsrail politikasını izaha kafi gelmez. Eğer hükümetin İsrail politikasını sadece hükümeti teşkil eden kadronun şahsiyet terkibiyle izah etmeye kalkışırsak, AKPARTİ kadrolarının mümin ama “akılsız” olduğu neticesine ulaşmış oluruz. Doğrusu bu hükümetin ve partinin yaptığı işlere bakıldığında, “akıl ve idrak” zafiyeti içinde olduğunu söylemek, söyleyenin “akılsız ve idraksiz” olduğuna delil teşkil eder. Öyleyse Filistin ve Gazze meselesinin “milli dava” haline getirilmesindeki stratejik derinlik boyutunu yani “akıl” boyutunu görmemiz gerekiyor. Nedir bu boyut?
Arap devletleri, Kudüs ve Filistin meselesinde İsrail karşıtı bir dış politikayı sadece kamuoyu önünde uyguluyorlar. Bu durum son otuz yıldır böyle. Bir kısmı açıktan büyük bir kısmı ise kapalı kapılar arkasında gizli görüşme ve anlaşmalarla İsrail’in müttefikidirler. Mübarek rejimindeki Mısır açıktan İsrail’i desteklerken diğer birçoğu gizli anlaşmalar yoluyla mevcut durumun (statükonun) devamından fayda devşiriyorlardı. Böylece İsrail ve onun vasıtasıyla batı nezdinde kendi siyasi rejimlerini de muhafaza altına almış, keyif sürüyorlardı.
Türkiye Filistin ve Gazze meselesinde açık bir politika izlemeye başladı. Şimdi Arap devletleri bu politika karşısında tavırlarını ortaya koymak durumundadırlar. Artık İsrail ile Arap rejimleri arasındaki “gizli ittifaklar” devrini tamamladı.
Hükümetin ve Erdoğan’ın hamleleri, aslında İsrail’den önce Arap rejimlerini hedef almaktadır. Hamleler tetkik edildiğinde görülecektir ki, Arap rejimleri için birer turnusol kağıdı mahiyeti taşıyor. Mesela Erdoğan’ın açıkladığı Gazze ziyareti Mısır hükümetinin tavrına bağlı. Mısır, Erdoğan’a müsaade etmediğinde Başbakan Gazze’ye gitmeyecek. Gitmeyecek ama gitmemesinin sebebi ve sorumlusu olarak tüm İslam alemi Mısır’ı görecek. Türkiye’nin İsrail ile ilgili dış politikasındaki her adım, Arap ve diğer İslam ülkelerinin yönetimlerini İsrail’den önce etkiliyor.
Türkiye’nin Filistin ve Gazze konusundaki hamleleri, aslında, İsrail ile gizli anlaşmaları olan Arap rejimlerinin umurunda olmaz. Fakat Arap coğrafyasının içine girdiği yeni süreç, “halk ayaklanmaları” devridir. Türkiye İsrail ve Filistin konusundaki dış politikasını aynı istikamette ve dirayetle sürdürürse, Arap rejimleri ya yıkılacak veya Erdoğan’ın arkasında saf tutacak…
Türkiye’nin İsrail ile Arap (ve İslam) coğrafyasına dönük dış politikası, tek politikadır ve tahtıravelli misalinde olduğu gibidir. İsrail’e karşı ne kadar haşin ve cezalandırıcı olursa, İslam ve Arap coğrafyası ile o kadar derinleşen dış münasebetler kuracaktır. Münasebetlerin derinleşmesi ya mevcut rejimlerin Türkiye arkasında saf tutması veya rejimlerin devrilerek yeni yönetimlerle ittifak kurulması şeklinde olacak. Bu noktada üzerinde durulması gereken husus, Arap rejimlerinin devrilmesi hedefinin (veya ihtimalinin) yakınlığı veya uzaklığıdır. Zira Türkiye, bu hedefe yönelmekle batı dünyasını da az veya çok karşısına almaktadır. İslam ülkelerinin lideri olan Türkiye’nin batıya karşı direnebileceğini düşünmek mümkün ama aksi ihtimalde ve bugünkü şartlarda batıya karşı direnmek mümkün olmaz.
“Arap baharı” nam süreç netice alarak hızla devam ediyor. Sürecin başında değiliz, ortalarına doğru hızla ilerliyoruz. Bu güne kadar alınan neticeler ise çok büyük. Sadece Mısır kalesinin düşmüş olması bile sürecin ne kadar önemli neticeler aldığını göstermeye kafi. Lakin süreçte bir yavaşlama olduğu da doğru. Türkiye’nin İsrail politikalarındaki gelişmeler ise tam olarak bu yavaşlamayı hedeflemiş durumda. “Yavaşlayan sürecin “yakıt” ihtiyacı nasıl karşılanır?” diye sorulacak sorunun en iyi cevabı galiba “Türkiye’nin İsrail’e dönük dış politika hamleleridir”. Yavaşlayan “Arap Baharı” sürecinin ikinci ateşleyicisi hamlesini Türkiye temin ediyor. Sürecin bundan sonra başlayacak ikinci safhasının yakıtı, Türkiye-İsrail münasebetleri olacak.
Arap baharı sürecinin ateşlenmesi ve hızlanması, Türkiye’yi Batı dünyasından koruyacak hızda gerçekleşir mi? Son yıllardaki gelişmelerin hızına bakıldığında bu ihtimal yok değil fakat zayıf. Türkiye, İsrail merkezli Ortadoğu politikası ile batıya karşı kafi derecede sağlam bir kalkan oluşturamayabilir. Bu ihtimal sözkonusu olduğunda Türkiye’nin İsrail dış politikasından kaynaklanan batı taarruzuna (tehlikesine) karşı nasıl bir dış politikası var?
Füze kalkanı misalinde görüldüğü üzere Türkiye, batıya, “bu işin sizinle alakası yok, sizinle münasebetlerim aynı şekilde devam ediyor” mesajı veriyor. Yani Türkiye, İsrail’e dönük politikasını batıdan ayrıştırmaya çalışıyor. Dış politikadaki “dengelerin” takip edilmesi zarureti, bu politikayı gerektiriyor. Buradaki esas soru, batının bu ayrıştırmaya rıza gösterip göstermeyeceği… Başka bir dille ifade etmek gerekirse, Türkiye’nin Gazze meselesini “milli dava” ilan etmesine karşı batının da İsrail’i “milli dava” ilan edip etmeyeceği… Galiba ABD ve AVRUPA’NIN, Türkiye’nin İsrail’e dönük hamlesinin karşısında hala suskun kalması, kendi içlerinde de bu soruyu cevaplamakta zorlandıklarını gösteriyor. İsrail’in resmi suskunluğu ise ABD ve AB’NİN suskunluğundan kaynaklanıyor. İsrail’in batı ile münasebetleri göz önüne alındığında mezkur sorunun cevabı batı için belli. İsrail batının “milli davası”dır. Teorik olarak cevap böyle ama yeni şartların pratiği cevabın bu şekilde verilmesine mani oluyor.
Neden? Anlaşılan o ki Türkiye, İsrail ile batıyı birbirinden ayrıştırmaya çalışırken aynı zamanda bu bölgede ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor. Yani batı İsrail’i milli dava ilan eder ve ona göre politika geliştirirse, İslam coğrafyasındaki batı menfaatlerinin de aynı akıbete uğrayacağını gösteriyor. Bu ihtimal vaki ise Türkiye, batı ile birçok alanda müşterek politikalarına bir müddet daha devam edecektir. Batı ise içinde bulunduğu zor durum da göz önüne alındığında, İsrail ile kendi menfaatleri arasında sıkışacak ve büyük ihtimalle kendi menfaatlerini tercih edecektir. Bu politika çerçevesinde Türkiye’nin batı operasyonlarına ne kadar dahil olacağını yakın gelecekte göreceğiz.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

İKİNCİ KURTULUŞ SAVAŞLARI ÇAĞI(*)

On dokuzuncu asrın sonlarına gelindiğinde dünyanın yüzde doksanı sömürge durumundaydı. Batı yeryüzünü işgal etmişti. Tüm medeniyetler imha edilmiş, tüm kültürler zapt altına alınmış, tüm inanışlar arkeolojinin konusu haline getirilmişti. Mukavemet eden tek medeniyet Osmanlı, mukavemet eden tek coğrafya Ortadoğu’ydu. Yirminci asrın başlarındaki birinci harp ile o da tasfiye edildi. Böylece dünyanın işgali tamamlandı.
On dokuzuncu asrın sonlarına gelindiğinde, batı ile dünyanın geri kalanı arasındaki zaman farkı en az bir asırdı. Bu durum, müstemleke ülkelerindeki yerli halkın kendi kendini köle olarak görmesine kafi geliyordu. Batının (özellikle İngiltere’nin) çok mahirane siyasetlerinden ziyade, batı ile dünya arasındaki zaman farkından kaynaklanan mahalli halklar üzerindeki psikolojik ağırlık, batının emperyalist uygulamalarına imkan hazırlıyordu.
Sömürge (müstemleke) ülkelerinde hürriyet düşüncesinin yeşermesi mümkün değildi. Zira hürriyet düşüncesinin kaynağı, müstakil bir dünya görüşüdür. Batı dışındaki dünyanın, batı karşısında ileri sürebileceği bir dünya görüşü yoktu. Sahip oldukları kültür ise, arkaik hale gelmişti ve batı o kültür ve inançları arkeolojik araştırmalarına konu edinmişti.
Fakat bir coğrafya bu durumdan müstesnaydı. Osmanlı coğrafyası…
*
Birinci cihan harbinin akabinde kurtuluş savaşlarını başlatabilme düşüncesi, İslam’ın hürriyet ve medeniyet mümessili olan bu topraklarda zaten vardı. Bu sebeple işgalin hemen akabinde son mümessil Sultan Vahdettin Han, Anadolu Kurtuluş Savaşını, işgal altındaki başkentte, gizlice planladı ve tatbikatını başlattı.
Ne var ki…
Birinci harpte Osmanlının yenilmiş olmasından kaynaklanan psikolojik girdap, bizi, batıyı doğru değerlendirme imkanından mahrum etti. Cephede yenilmekten daha kötü olan, psikolojik mağlubiyetti. Psikolojik çöküşümüz, batının birinci cihan harbinde kaynaklarını tükettiğini görmemize mani oldu. Oysa batı da fena halde zayıflamıştı. Tüm İslam coğrafyasını saracak olan direniş hareketi karşısında batının topraklarına çekilmekten başka yapabileceği bir şey yoktu. Fakat fizik ve psikolojik mağlubiyet, galip devletlere karşı mahalli direnişlerin başlaması için gerekli zihni altyapının oluşturulmasına mani oldu. Kurtuluş savaşı, “Misak-ı Milli” sınırları ile mahdut kaldı.
Aslında kalmadı…
Maraş kurtuluş savaşını, daha Ankara hükümeti kurulmadan önce mahalli inisiyatifle gerçekleştiren “çete örgütleri”, buradan Antep’e, Urfa’ya daha sonra da Halep’e kadar yardıma gitti. Şimdiki Suriye sınırlarında kalan coğrafyadaki mahalli mukavemet merkezleriyle işbirliği halinde Suriye direnişi başlamıştı. Ta ki, Ankara hükümeti kurulup, kurtuluş savaşını “Misak-ı Milli Sınırları” içinde zapt altına alana kadar.
Evet… Ankara hükümeti, Anadolu’da kurtuluş savaşını, Sultan Vahdettin Han’ın planlamasıyla yürütmüştü ama “Misak-ı Milli Sınırları” ile de mahdut tutmuştu. Mahalli savaşçıların sınırların dışına taşmasına mani olmuş ve İslam coğrafyasını tutuşturacak “büyük ateşin” yakılmasını engellemişti. Anadolu kurtuluş savaşının sömürge ülkelerindeki halklar için umut ışığı olduğu doğru. Fakat otuz ile elli yıl sonra…
Anadolu kurtuluş savaşının “Misak-ı Milli Sınırlarında” zaptedilmesi düşüncesi, sadece batı emperyalizmi ile Ankara hükümetinde vardı. Çünkü Ankara’da yeni kurulan rejim, tamamen batılı bir rejimdi. Yani Osmanlı kurtulamamış, batı kendini İslam coğrafyasında yakılacak büyük ateşten, Ankara hükümeti marifetiyle kurtarmıştı. Bu sebeple, Anadolu’da kurulan, Laik siyasi rejim, batının dış operasyonlar tarihindeki en büyük hamlesi ve manevrasıydı.
*
Anadolu Kurtuluş savaşı ile başlaması gereken birinci kurtuluş savaşları, Ankara tarafından içerden zapt altına alındığı için, en az otuz ila elli yıl gecikti. İslam coğrafyası ancak ikinci büyük harpten sonra birinci kurtuluş savaşları sürecine girebildi.
Ne var ki, Anadolu Kurtuluş savaşında batının gerçekleştirdiği tarihi manevra (kendi istediği gibi bir rejim inşası) her İslam ülkesinin kurtuluş savaşında kendini gösterdi. Bir gün öncesine kadar istiklal savaşı yaptıkları ülkelerle bir gün sonra (bağımsızlıktan sonra) dost oldular ve onların uydu devletleri haline geldiler. Milyonla ifade edilen sayıda şehit veren Cezayir Kurtuluş Savaşı, bağımsızlıktan sonra Fransa’nın kültürel emperyalizmine konu haline gelen bir rejim sahibi oldu. Anadolu’da başarılı olan plan, tüm İslam ülkelerinde tek tek tatbik edildi. Yüz binlerle şehit verilen savaşların sonunda halklar, müstemleke idarelerinden daha kötü rejimlere kavuştular. Batının bu tarihi manevrası, kendine yirminci yüzyılı kazandırdı.
Düşman işgalinden kurtulmanın psikolojik etkisi büyüktü. Bu sebeple batının yeni işgalinin anlaşılması biraz zaman aldı. Batı, daha önce bizzat ve kendi insan kaynaklarından tayin ettiği valileri, şimdi mahalli halktan fakat yine batılı kontenjandan tayin ediyordu. Fakat halk, kendini idare eden insanların kendi içinden çıktığını gördüğü için, işgale karşı gösterdiği tavrı gösteremedi. Batı yeni bir işgal çeşidi bulmuştu ve bu işgal (sömürü) daha ucuzdu.
Hakikaten dünyada ve İslam ülkelerinde kendi felsefi ve siyasi rejimlerini kurmak, oraları ordularla işgal etmekten daha ucuz, daha karlı ve daha kalıcıydı. Çünkü emperyalizmin askeri işgal devri bitmişti. Halklar artık doğrudan sömürge yönetimlerine müsaade etmeyecek kadar zihni gelişmişliğe sahipti.
*
Birinci kurtuluş savaşlarını başlatan temel saik, yabancı ordu işgalinin bulunmasıydı. Yabancı işgali zaten bir savaş halidir. Bir ülke işgal edildiğinde halkın işgal güçlerine karşı savunma hakkı (bu hakkı bir müddet kullanmasa bile) vardır ve varlığını devam ettirir. Birinci kurtuluş savaşlarında yabancı işgalinden kurtulan ülkeler, yerli ama batılı rejimlerin işgaline uğradığında ne yapacağını şaşırdı. Kendi askerine ve kendinden olan (kendi milletinden-kavminden) olan idarelere karşı ne yapacağını, nasıl davranacağını bilemedi. İşgal ordularından daha ağır zulüm ve baskı uygulayan milli(!) ordulara karşı isyan etmek için meşruiyet formu bulamadı, oluşturamadı.
Halkta meşruiyet fikri değil, “meşruiyet zannı” olur. Halk umumiyetle meşruiyet zannını, nizamdan üretir. Hayatın altyapısı olan nizam, hayatı yaşanabilir kılar. “Yaşanmaya değer hayat” başka bir şeydir, “yaşanabilir hayat” başka bir şey… Halk umumiyetle, yaşanabilir hayatın olup olmadığına bakar. “Yaşanmaya değer hayat” talebi, gelişmiş zihinlerin işidir. Yaşanabilir hayat mevcut olduğu müddetçe, onu temin eden otoritenin meşru olduğu zannı, halkta galiptir.
Aslında meşruiyet, rejimin muhtevası ile ilgili bir bahistir. Halkın değerleriyle rejimin muhtevası uyum içindeyse o rejim, halk için meşrudur. (İdeal meşruiyet anlayışı bahsi başka). Halka zulmetmek bakımından yerli asker ile yabancı asker arasında bir fark yoktur. Aynı zulmü işgal ordusu yaptığında isyan eden ve savaşan halk, kendi ordusuna karşı isyan etmemekte ve savaşı başlatamamaktadır.
Halkın isyan etmemesi, mücadelenin münevverler tarafından yürütülmesini tek ihtimal haline getirdi. İslam coğrafyasının her parçasında bir taraftan yer altı direniş örgütleri, diğer taraftan siyasi ve içtimai örgütler kuruldu. Ciddi mücadeleler verildi. Yüz binlik katliamlara uğramak pahasına yürütüldü mücadeleler. Cezayir’deki son kıyamda, yüz binin üzerinde insan katledildi. Suriye’deki kıyamda, bir şehir (Hama) yerle bir edildi ve on binlerce insan katledildi. Birçok İslam ülkesinde daha küçük olsa da katliamlar yapıldı. Fakat her şeye rağmen “ikinci kurtuluş savaşları çağı” başlamıştı. Süreç başladı ama bir türlü milyonluk insan kütleleri halinde sokaklara kadar inemedi.
*
Ne oldu da milyonluk insan kütlelerini sokağa savuran isyan dalgası şimdi başladı? Yedi başlık halindeki umumi tespitlerimizi kısaca ifade edelim.
1-Büyük katliamlar ve baskılar neticesinde insanlar yıldırılmış, umutları tükenmiş, rejimlerin yıkılmayacağına dair kesin inançlar oluşmuştu.
Dünyanın küçülmesi ve devletlerin birbirinden bağımsız hareket edemez hale gelmesi ile büyük katliamlar tarihte kaldı. Muhabere vasıtalarının gelişmesi, tüm dünyanın gözü önünde büyük katliamların yapılmasını imkansızlaştırdı. Rejimin halk üzerinde güç kullanma inisiyatifi azaldı ve halk daha fazla güvenliğe kavuştu.
Tunus’taki diktatörün bir haftada devrildiği görülünce, halk bir anda gücünü keşfetti. Tüm zihni evreni yeniden şekilleniverdi. “Gerçeklik kavrayışı” bir anda değişti. Siyasi rejimlerin bir haftalık gücü olduğu görüldü ve insanlar sokakları işgal etmeye başladılar.
2-Rejimlerin istihbarat servisleri halka göz açtırmıyor ve iki kişinin bir araya gelmesine fırsat vermiyorlardı.
İstihbarat servislerinin gücü ve merhametsizliği, örgütlenmeyi imkansız kılıyordu. Örgütlenememek, rejimin üzerine yürümeye mani oluyordu. İnsanlar hayatın içinde ferd olarak kaldığında yapabileceği tek şey itaattir. İsyan, örgütlenebilmenin neticesidir.
İstihbarat servisleri örgütlenmeye fırsat vermedi ama internet ve cep telefonu, yeni bir örgütlenme altyapısı geliştirdi. Bir saat içinde milyonların örgütlenebilmesinin muhabere altyapısı oluştu. Hangi istihbarat servisi, birkaç saatte yüz binlerin örgütlenmesi karşısında çaresiz kalmayacak kadar güçlüdür ki?
3-Muhabere vasıtaları gelişmemiş olduğundan insanlar arası münasebetler bire bir gerçekleşmek durumundaydı ve istihbarat servislerinin takibinden dolayı halk zorlanıyordu.
Muhabere vasıtalarının gelişmesi, yaygınlaşması ve ucuzlaması, birbirini görmeyen insanların tanışmasını ve platformlar oluşturmasını mümkün kıldı. Sürekli “sanal gerçeklik” diye alay ettiğimiz dev network, meydan yerinde kanlı-canlı yüz binlik patlamaların altyapısını oluşturdu.
4-İsrail başta olmak üzere, her İslam ülkesinin bir öcüsü vardı. Dış tehdit üzerinden insanların rejime karşı isyanlarının büyük dalgalar haline gelmesi önleniyordu.
İnsanlar artık dış tehdit ile iç tehdit arasında mukayese yapmaya başladı. Halk için iç tehdit siyasi rejimin ta kendisiydi. Dış tehditten dolayı iç tehdidi birinci sıraya almadı uzun süre. Fakat anladı ki, iç tehdit ortadan kalkarsa, dış tehdit ortadan kalkar veya bertaraf edilir.
Halk, kendini iç tehdit olarak gören siyasi rejimin, kendisi için iç tehdit olduğunun farkına vardığı gün, rejimlerin suyu ısınmaya başlamıştı. Siyasi rejimlerin halktaki bu gelişmelerin farkına varması daha fazla zaman aldı. İstihbarat servisleri, muhalif avındaydı. Oysa halkın zihni evreni gelişiyordu. İstihbarat servisleri ise bu işten anlamazdı. Bu işi başka mütehassıslar yapıyordu. İstihbarat servisleri bu noktayı fark ettiklerinde, meydanlarda yüz binlik halk kütleleri gösteriler yapya başlamıştı.
5-Fakirlik ve mağdurluk, yirminci asır boyunca bu ülkelerin tabii haliydi. Öteden beri gelen fakirliği, mevcut rejim hesabına yazma anlayışı yoktu.
İslam coğrafyası son birkaç asırdır fakir. Bu sebeple fakirlikten mevcut siyasi rejimler mesul tutulmadı. Lakin bazı ülkelerdeki hızlı kalkınmalar ve refah seviyesindeki artışlar, fakirliğin aslında bir siyasi rejim meselesi olduğunu gösterdi.
Uzun zamandır fakirlik olabilirdi ama fakir kalınması gerekmiyordu. Siyasi rejimin doğru yönetim oluşturamaması, gelişme ve kalkınmaya mani oluyordu. Muhabere vasıtalarındaki artış, bilgiye derhal ve ucuz yolla ulaşma imkanı, insanların dünyayı takip etmesine imkan tanıdı. İnsanlar baktılar ki, bir ülkenin kalkınması için gerekli süre, on yıl gibi kısa bir zaman aralığı. On yıl gibi kısa sürede gelirini üçe beşe katlayan ülkeleri gördüklerinde, fakirliğin tek sorumlusunun siyasi rejim olduğunu anladılar. İşte bu zihni sıçrayış, rejimler için en tehlikelisiydi. Zira fakirlik ve açlığın tetiklediği enerji patlamasını başka bir faktör gerçekleştiremiyordu. Fakir ve aç insandan daha tehlikeli insan olmadığı artık biliniyor. Çünkü onların kaybedecekleri hiçbir şeyleri yok. Kaybedecek bir şeyi olmayan insanı nasıl tehdit edebilir, nasıl korkutabilirsiniz?
6-Batı, göz kamaştırıcı bir hayata ve üstünlüğe sahipti. Bu sebeple batılılaşmış olan rejimlere karşı isyan etmek, çok “anlamsız” görünüyordu.
Rejimler, batılılaşmaktan bahsediyorlar ve bu yolla meşruiyet üretiyorlardı. Zira batı en gelişmiş coğrafyaydı ve “yüksek standardı” temsil ediyordu. İnsanlar fırsat bulduklarında kafileler halinde batıya gitmeye çalışıyorlar ve bunun için tehlikeli yolculukları göze alıyorlardı.
Halk batının felsefi krizini tabi ki anlamıyordu. Fakat ahlaki çöküşünü ve arkasından iktisadi krizini gördü. Artık batılı olmanın ve batıya gitmenin bir manası yoktu. Dolayısıyla batılılaşmış siyasi rejimlerin de meşruiyeti kalmadı. Siyasi rejimin ömrü, meşruiyet kaynağını koruduğu süre ile sınırlıdır. Aslında gayrimeşru olan siyasi rejimler, artık halk nezdinde meşruiyetini kaybetti. Halkın ayaklanması için kendi “anlayış seviyesinde” siyasi rejimin meşruiyetini kaybetmesi gerekiyordu.
7-Batı, askeri alanda o kadar güçlüydü ki, ona karşı savaşmak, neredeyse Donkişotluk olarak kabul ediliyordu.
Batı son yıllardaki savaşları kaybetmeye başladı. İslam coğrafyasındaki her savaş, batının aleyhine netice vermeye başladı. Batının Ortadoğu’daki mümessili olan ve yenilmez orduya sahip olduğu zannedilen İsrail, Hamas ve Hizbullah karşısında askeri mağlubiyete uğradı. Halklar, artık dev orduların devlet dışı örgütlenmelerle bile durdurulabildiğini gördüler. Bunlar büyük ve nihai zaferler değildi ama insanların psikolojik dünyalarındaki “korku bariyerlerini” imha etti. Bu durum bile başlı başına bir dönüm noktasıydı.
*
Netice ne olur?
Büyük isyan dalgası başladı. İkinci kurtuluş savaşları çağı, ikinci safhasına girerek tüm hızıyla devam ediyor. Bu dalganın önünde durmak kabil değil. Oluşturulacak dalga kıranlar, süreci biraz geciktirebilir ama barajların arkasında daha fazla birikim meydana geleceği için daha büyük patlamalar halinde nükseder.
İsyan dalgasının neticesinde oluşacak Ortadoğu’nun ne olacağını tüm dünya merak ediyor. Sürecin sonunda coğrafya kendi “tabii mecrasına” dökülecektir. Yani İslam’a yönelecektir.
Büyük isyan ateşini yakanların içinde İslami muhalefetin beklendiği kadar büyük ağırlığının olmadığı görülüyor. Hatta isyanda İslami muhalefetin inisiyatif de kullanamadığı anlaşılıyor. Bu duruma bakarak, İslam coğrafyasında yıkılacak rejimlerin yerine İslam devletlerinin kurulmayacağı kanaatine savrulanlar fena halde yanılıyorlar.
Çünkü…
Son üç-dört asırdır dünyanın fikri üretimini gerçekleştiren batı, iktisadi krizden önce, felsefi krize girdi. Batının felsefi üretimi bir asırdır sıfır. Son filozof Bergson’dan sonra batı, yeni hiçbir değer üretemedi. Yirminci asırda dünyanın kültürel işgalinde kullandığı değerlerin tamamı, birkaç asır önce üretilmişti. Artık batının dünyaya ihraç edeceği “insani değer” listesi boş.
Felsefi krizden çıkmak için ciddi çabalar içinde olduğuna dair hiç bir işaret yok. Bu sebeple batı, felsefi altyapı bakımından çöktü. Felsefi çöküş, hayatın her alanında çöküşü meydana getirdi. Fakat felsefi kriz ve çöküşün hayata yansıması biraz (bir asır gibi) zaman aldı. Siyasi kriz, iktisadi kriz, içtimai kriz ve en önemlisi manevi kriz, dalga dalga batıyı vurmaya başladı.
Batı, yaklaşık son beş asırdır ilk defa felsefe ve kültür olarak bu kadar zayıfladı. Dünya artık batılı değerlerin peşinde gitmiyor, gitmeyecek.
Dünya gitmeyecek de, İslam coğrafyası mı gidecek? Üstelik dünyada tek müstakil dünya görüşü kaynağına sahip olan İslam, kendi mensuplarını, bu şartlarda başka kültürlere teslim eder mi? Batının karşısında söyleyecek sözü olmayan başka iklimler ve coğrafyalarda bile batıya karşı müthiş bir mukavemet gelişirken, dünyanın en ahmak insan topluluğu Müslümanlar mı ki, tekrar, kokuşmuş batılı değerler üzerine sistemler inşa etsinler…
İkinci kurtuluş savaşları, özelde ülkelerin siyasi rejimlerine karşı veriliyor ama genelde BATIYA KARŞI VERİLİYOR. Batıya karşı yürütülen kurtuluş savaşlarından bu defa batı çıkamaz.
İslam coğrafyası, ne olursa olsun İslam’ı tekrar keşfedecek ve medeniyetini inşa edecektir. Bu yol, mecburi yoldur. Tercihlere kalmış bir durum değil. Çalkalana çalkalana İslam’ın büyük mecrasına dökülecektir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com
(*)-2005 Yılında yayınlanan kitabımızın ismi

Share Button