FARUK BEŞER’İN DERİN İDRAKSİZLİĞİ-1-BİLİM ANLAYIŞI

FARUK BEŞER’İN DERİN İDRAKSİZLİĞİ-1-BİLİM ANLAYIŞI

Yeni Şafak gazetesi köşe yazarı Faruk Beşer, birbirini takip eden üç yazı yazdı. Birincisi 15.08.2014 tarihli “İlim, bilgi ve bilim” başlığını, arkasından 17.08.2014 tarihli “İlim ve marifet” başlığını, üçüncüsü de 22.08.2014 tarihli “Zan ve tahminden marifet doğar mı?” başlığını taşıyor. Bizim anladığımız şekliyle özetlemek gerekirse üç yazının mevzuu, bilgi, ilim, irfan bahislerini ihtiva ve cem etme arayışından ibaret.

Türkiye’deki temel meselelerden ve zafiyetlerden biri olan “çerçevesizlik” bahsi Faruk Beşer’de de açıkça görülüyor. Herhangi bir meselenin çerçevesine vakıf olmadan veya bir çerçeve oluşturmadan o bahsin veya bahislerin anlaşılabileceği iddiası tüm komikliğine rağmen ülkemizde genel kabul gören bir savruk anlayıştır. Çerçeve meselesine girmeden önce Faruk Beşer’in meseleye nasıl baktığında dair bazı misalleri zikredelim.

Faruk Beşer, yazı serisinin birincisi olan “İlim, bilgi ve bilim” başlıklı yazısında, başlıktaki kelimeleri tarif etmeye çalışıyor. Son dönemlerde çok yaygın olan kelimelerin kökleriyle ilgili bilgi vererek giriyor meseleye;
Okumaya devam et

Share Button

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-29-MAHÇUPYAN’IN FİKİR HİLESİ

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-29-MAHÇUPYAN’IN FİKİR HİLESİ
Mahçupyan’ın İslamcılık tartışması ile ilgili yazısı çok. Her birini tek tek değerlendirmek gerekmiyor zira sürekli tekrarlar var. Fakat yazılarından ikisi var ki, diğerlerinden çok farklı bir muhtevaya sahip, 22.08.2012 tarih ve “İslamcılığa teslim olmak(1)” ile 23.08.2012 tarih ve “İslamcılığa teslim olmak(2)” isimli yazıları… Bu yazılardaki muhtevanın farkı, tevhid bahsi ile ilgili olmasıdır. Tevhid bahsi ve onunla ilgili birçok bahis…
Mahçupyan’ın yazılarının muhtevası, tevhid bahsini bildiğini göstermiyor. Özünde tevhid bahsine dair birçok soru soruyor fakat hiçbiri tevhid bahsine temas etmiyor. Tevhid bahsinin çevresinde dolaşıyor, ikinci, üçüncü derecede ilgili konulara ait sorular soruyor ama meselenin zemini, çerçevesi, merkezi, nispetleri gibi hiçbir konuyla ilgilenmiyor.
Sorulara sığ bir kavrayışla bakıldığında doğrudan tevhid bahsi gibi görünüyor ama değil. Zaten sığlık da tam o noktada kendini gösteriyor. Müslümanların da bu yazıları okurken tevhid bahsi ile ilgili olduğunu zannetme ihtimali (riski) var, zaten bu sebeple mezkur iki yazıyı değerlendirmek gerekiyor. Okumaya devam et

Share Button

MANAYI ANLAMAK SURETİ İNŞA ETMEK-4-

MANAYI ANLAMAK SURETİ İNŞA ETMEK-4-
Ruhun kalp evreninde keşfettiği “manaların” insan cinsinde ihtiyaç duyduğu suret, ahlaktır. Ahlak, ferdi terkip kıvamıyla şahsiyet, içtimai terkip kıvamıyla nizamdır. “İlmin malumunu inşa etmek” istikametiyle “mananın suretini inşa etmek” ameliyesi, insan cinsindeki suret inşasından sonradır. “İlim maluma tabidir” istikametinde ahlak inşası uzun bir güzergahtır. Herhangi bir insan için ahlak inşa edecek kadar mesafe alınacağının da teminatı yoktur.
Derinden satha doğru ifade etmek gerekirse, muhtemelen ve umumen, “huzur”, “hal”, “edep”, “ahlak”, “fiil” meratibi caridir. “İlim maluma tabidir” istikametini takip edenler, “malum ilme tabidir” istikametinden gelenlerin yukarıda sıralanan hallerini, ahlak meselesinde izleyebilirler. Öyleyse tefekkür ehli, irfan ehlinin (hal ehlinin) kendilerine kadar ulaşan en dıştaki sureti olan fiil ve ahlaktan başlamalılar ve içeriye doğru derinleşmeliler.
*
Varlığın suretini inşa etmek, insana suret inşa etmekten mukayesesiz daha kolaydır. Zaman varlıkta yavaş akar, bu sebeple inşa edilen suret bir müddet devam edebilir. Bu süre dinlenme ve yeniden inşa faaliyetine başlama imkanı verir. Oysa insan cinsi için inşa edilen suret, zamanın üzerinde en hızlı aktığı surettir. Ahlak, her an keşfedilen mananın derhal tecellisini mümkün kılacak yeni bir terkip kıvamına ihtiyaç duyar. Hakikaten mana ilmine vakıf “hal ehli”, her an ahlakını yeniden inşa ve terkip etmektedir.
Kainatın, her an yeniden ve tekrarlanmaksızın yaratılması, hakikat ile kabuk (dış suret) arasındaki mesafenin uzaklığından dolayı fark edilmiyor. Kabuk aynıymış hissini ve bilgisini veriyor. Bu hadisenin bir benzeri (hâşâ, yaratıcılık cihetinden benzeri yoktur) derinlerde keşfedilen mananın derece derece suretleri inşa edilirken, dış suret olan fiil ve ahlakta aynı gibi görünüyor. Derinleştikçe aynilik yerini farklılığa bırakır. Çünkü zaman, olduğu yerde durmaz ve her an yeni bir mana tecelliye gelmek ister. Bu sebeple fiildin ahlaka, ahlaktan edebe, edepten hale, halden huzura doğru gidildikçe her anın manası farklılaşır. Kabuk bile aslında değişiyor ama kabuktaki değişimin yavaş olması, değimin anlaşılmasına mani oluyor.
*
Şeriat’taki sübut, derinleşmenin çerçevesidir. Şeriat’ın ufkunun oluşturduğu fiil evreninde (Şeriat’ın sınırlarını ihlal etmeden) ahlak her an yeniden terkip ediliyor. Ahlak Şeriat’ın ruhudur, Şeriat’ın sübut bulmuş hali, ahlak ile canlanır ve hareket eder. Şeriat’ın içinde deveran eden ahlak, Şeriat’ın, hayatta, her an yeniden “gerçekleştirilmesi” vazifesini deruhte eder. Şeriat gibi ahlak da sabitlenirse, Şeriat, hayatta “gerçekleştirilebilme” istidadını kaybeder. Anlaşılıyor olmalı, Şeriat’a bir şey olmaz, ona muhatap olan Müslümanlar bu maharetlerini kaybeder.
Ahlak, edebe göre sabit görünür, çünkü edepteki hareket hızı, ahlaktan çok yüksektir. Keza edep, “hal”e göre sabit görünür, çünkü haldeki hız, daha yüksektir. “Hal”, “an”dır. “An”, zamanın muhtevasında mahfuz olan manaları izhar etme vahididir. Bu sebeple “an”, tekrarsız mana tecellisinin zaman suretidir, zamanın mekana açılan kapısıdır.
İnsanlar “an”ı yaşayamazlar. “An”ı yaşayabilme kudret ve imkanı, “ehl-i hal”in inhisarındadır. İnsanların mesuliyetleri, “zamanı yaşama devri-periyodu” ile ilgilidir. En geniş “devir”, iki namaz arasıdır. Bu da taklidi iman sahiplerine aittir ki onlar, manaya nüfuzu kabil olmayan insanlardır. Bu genişlikten başlayan devir, “an”a kadar iner. Andan ötesi olmasa gerekir, “an”dan mesul olanlar ise “ehl-i hal”dir. Çünkü ancak onlar o noktaya kadar ilerleyebilirler. “Anın vacibini yapmak” mesuliyeti, “mana ilimlerine” sahip olan “ebul-vakt”a aittir. İki namaz vakti arasındaki devirden mesul olan Müslümanlar, “zamanın vacibini yapmak” mesuliyetine sahiptirler.
Mesuliyetteki zaman periyodu, bir zaviyeden de, yeryüzündeki hilafetin salahiyetini ve kemalini gösteren bir meratiptir. “An”dan mesul olanlar, nihai salahiyet ve kemal sahipleridir. Buradan aşağıya doğru rütbe rütbe iner.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

MANAYI ANLAMAK SURETİ İNŞA ETMEK-2-

MANAYI ANLAMAK SURETİ İNŞA ETMEK-2-
Suret mananın tecelliye gelmesi için lüzumlu fakat aynı zamanda manaya perdedir. Akıllar umumiyetle surete takılır, suretle meşgul olur, sureti aşıp manaya nüfuz edemez. Yukarıdan aşağıya doğru bakıldığında suret mananın tecelli vasıtasıdır ama aşağıdan yukarıya bakıldığında suret mananı perdesidir. “İlim maluma tabidir” ölçüsünce surete muhatap olunur önce, “malum ilme tabidir” ölçüsü takip edildiğinde mana aranır önce.
Manadan bakınca suretin ayrı bir şey olduğu görülür ve onun lüzumu anlaşılır. Suretten bakınca, mananın surete nüfuz etmiş olmasından dolayı, ikisini birbirinden tefrik etmek fevkalade zorlaşır. Manadan bakınca suretin fark edilmesi ve anlaşılması kolaylaşır ama manadan bakmak, suretten bakmaya nispeten çok zordur. Zaten manadan bakmaya başlayanlar için suret bahsi problem olmaktan çıkmıştır.
Mana surete bürünüp tecelliye geldiğinde, suret ile imtizaç etmiş haldedir. Aralarındaki sınır hendesi mikyaslarla tespit edilemez. Surete mana, manaya suret muamelesi yapmak alelade yanlışlardandır. Birbirinden tefrik etmek için gereken idrak keskinliği ve derinliği fevkaladedir. Mana saf haliyle müşahede edilmediği, fark edilmediği, anlaşılamadığı için, surete nüfuz etmiş manayı kazıyıp çıkarmak ve doğru anlamak ne zor iştir.
*
Suret bazen “tariftir”, tarif gibidir. Mananın “efradını cami, ağyarını manidir”. Bu durumda işimiz nispeten kolaydır. Bunlar, tabii suretlerdir. Tabii suretlerde, mana ile suret arasındaki terkip kıvamı, “yaratıcı ahenge” maliktir. Bu tür suretlerde takip edilecek ölçü, “ilim maluma tabidir” hikmetinde mahfuz ölçüdür. Allah, tecelliye gelmesini murad ettiği manaya, “Sani-i Kainat” kudret ve mahareti ile en mütenasip sureti hediye etmiştir. Dolayısıyla kainatta (tabii suretlerde) Allah’ın sanatkar yaratıcılığı mevcuttur ki, mana ile suret birbiri için yaratıldığından dolayı, her birinin diğerinden bir milim fazlası veya eksiği yoktur. Suret ile mana arasındaki imtizaç “yaratıcı kıvama” sahip olduğu içindir ki, “ilim maluma tabidir”. Yani insan bu ölçüyü takip ederek, ilim tahsil ve istihsal edebilir.
İnşai suretlerde durum farklıdır ve umumiyetle tersinedir. Tabii suretler manayı zapt etmiştir, inşai suretler ise mananın tecellisi için vesiledir. İnşai suretler manayı zapt altına alamaz, tecellisi için vasıtadır. Mana ile suret arasındaki imtizacın mütekamil seviyede olması beklenmez, “yaratıcı ahenk” ise zaten imkansızdır. Bu sebeplerle inşai suretlerden hareketle manayı ihata etme çabası, umumiyetle yanlış neticeler vermektedir. Hiçbir inşai suret, manayı, “efradını cami, ağyarını mani” şekilde çerçevelememiştir. İnşai suretlerden manayı keşfetme çabası, “inşa iradesini” anlamadan doğru netice vermez. İnşa iradesini anlamak demek, manadan hareket ederek sureti anlamak demektir. Zaten inşai suretlerde ölçü, “malum ilme tabidir” hikmetinde mahfuzdur.
*
Mana zamanüstüdür. Suretler zamana tabidir. Zamanüstü olan ile zamani olanın hemhal olması aklı patlatacak cinsten bir mesele. Buradaki temel mesele, tabii suretlerin de zamani olup olmadığıdır. Yaratıcı kudretin yarattığı tabii suretler, manayı mütekamil haliyle tecelli ettiriyor ve bunu mütemadiyen yapıyor. Mütekamil haliyle mütemadiyen yapmak iki ihtimalden birinin varid olduğuna işarettir. (Tabii ki Allah, sonsuz ilim ve kudret sahibidir ve buna bağlı olarak sonsuz ihtimalde meydana getirebilir, bizim aklımızın erdiğini işaretlemeye çalışıyoruz). Ya tabii suretler de zamanüstüdür veya ihtiva ettikleri manaya mutlak olarak tabiidirler ve o mana her zaman diliminde sureti yeniden şekillendirmektedir.
Tabii suretler, zamanîdır. Çünkü insan zamani bir varlıktır. İnsanın inşa ettiği suretlerin bir miadı vardır, ya suretler manaya muvafık şekilde yenilenmeli veya mana surete muvafık hale getirilmelidir. İkinci ihtimal mananın tağyir ve tebdil edilmesi, kırılıp dökülmesidir. Umumiyetle de bu yapılıyor. Mananın tecellisi için güzel bir suret inşa ediliyor fakat o suret daimi zannediliyor. Sureti inşa eden mahir insanlar gittikten sonra hafif akıllılar o suretlerin bir zamanlar tecellisine vesile olduğu mananın ihtişamının peşine takılıyor ve manayı unutup sureti muhafazaya başlıyorlar. Başlangıçta güneş gibi parlayan mana yavaş yavaş zayıflıyor bir müddet sonra sönüyor fakat suretin estetiğine takılan hafif akıllar bir müddet de onunla idare ediyor. Uzun zaman sonra kara deliğe dönüyor, aynı surette ısrar edenler yobazlaşıyor, kara deliği fark edenler de dinden uzaklaşıyor. Hilafet vazifesi, mütemadi inşa faaliyetini şart kılar. İnşa faaliyeti kesintiye uğradığında donma ve sönme başlar.
“İlim maluma tabiidir” ölçüsünden ibaret bir varlık telakkisi (ontolojisi), varlığın insanı teslim almasıdır. İnsan dünyaya değilse kainata (sadece ufku geniş olur ama muhteva değişmez) teslim olur. Doğrusu, “ilim maluma tabiidir” ölçüsünün insanı götüreceği menzil, varlığın (mahlukatın) ötesidir ve insanı varlığın tahakkümünden kurtarır. Fakat sadece bu istikamette yol almaya çalışmak, tek kanatla uçmaya benzer ki, nihai menzile umumiyetle varılamaz. Ara menzillerde nefesi kesilen insan nesli, varlığa teslim olur ve bunu da fark etmez.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

MANAYI ANLAMAK SURETİ İNŞA ETMEK-1-

MANAYI ANLAMAK SURETİ İNŞA ETMEK-1-
Ariflerin harikulade bir sözü var, “manalar, tecelliye gelmek için surete ihtiyaç duyar”. Tam olarak böyle olmayabilir ama bende kaldığı haliyle o kelam-ı kibar böyle. Bu kelamdan hem varlık telakkisi (ontoloji) çıkar hem de bilgi telakkisi (epistemoloji)… Ariflerin hürmet edilecek ve hayran olunacak birçok hususiyetleri var ama benim dikkatimin yoğunlaştığı vasıfları, “veciz söz söyleme” maharetleri. İnsan bir cümleyle hem varlık telakkisini hem de bilgi telakkisini ortaya koyabilir mi? İşte misali… Bu kadar veciz, bu kadar muhit, bu kadar derin, bu kadar hacimli bir söz söylenebilir mi? Ariflerin Kur’an-ı Kerim’i doğru ve derinden anladıklarını gösteren en büyük alamet, bu vasıflarıdır çünkü Kur’an-ı Kerim’in üslubu budur. Az kelam ile çok manayı ifade etme üslubu, veciz söz söyleme mahareti…
Birçok sır mana ile suret arasındaki münasebette mahfuz. Bu münasebet anlaşılmalı, haritası çıkarılmalı, mimarisi deşifre edilmeli. Mana ile suret arasındaki münasebet ne kadar anlaşılırsa hakikate o kadar yaklaşılır, haritası ne kadar net çıkarılırsa hakikat arayışı o kadar kolaylaşır, mimarisi ne kadar vuzuha kavuşturulursa hakikatin hayatta “gerçekleştirilmesi” hususunda o kadar maharet kazanılır.
Manaların iki çeşit sureti var. Birisi tabii suretler diğeri ise inşai suretler. Manaların bir kısmı sadece tabii suretlerle tecelliye gelir ki bunlar için suret inşası kabil değildir. Bir kısmı ise inşai suretleri bekler tecelliye gelmek için, bunların tabii suretleri yoktur, tecelliye gelmeleri için suret inşa etmek gerekir. Bazı manalar da hem tabii suretlerde hem de inşai suretlerde tecelliye gelir, tabii suretleri keşfetmek ve bunların yanında suret inşa etmek lazımdır. Buyurun İslam varlık telakkisine…
*
Kainat, manaların tabii suretlerine sahiptir. Kainatın mevcut hali, derununda manaların mahfuz olduğu suretler panayırıdır. Varlık yekunu insan dışında her varlık için mükemmel şekilde yaratılmış, zarflanmış, şekillenmiş haldedir. Cemadat, nebatat ve hayvanat için her şey en kamil çerçevede yaratılmış ve hazır halde sunulmuştur. Kainatta mevcut olan her mana, tabii suretine sahiptir ve aralarındaki kıvam ve muvazene en mütekamil haldedir.
Kainat yekununda, sadece insan için her şey hazır halde bulunmaz. İnsan için her şey hammadde veya malzeme olarak mevcuttur. İnsan bunları kullanarak kendine bir hayat inşa edecektir. İnsan için her şeyin hazır halde bulunmamasının sebebi, insanın “akıl” sahibi olması yani idrak imtiyazıyla teçhiz edilmesidir. İnsan, idrak etmeli, inşa etmeli ve yaşamalıdır, işte imtihan ve hilafet sırrı… Dünyayı imar vazifesi yani halife kılınması…
*
Manaların tabii suretleri ile arasındaki münasebetin keşfinde takip edilecek esas, “ilim maluma tabidir” şiarında mahfuz. İslam varlık telakkisini (ontolojisini) sadece bu esasta aramak ise büyük eksiklik, büyük hata, büyük yanlış. Bu hususta ısrar etmek, hilafet vazife ve mesuliyetini iptal etmektir ki çok vahim bir hal.
Varlık telakkisine ulaşmak (ontolojiyi kurmak) için “varlık yekununa” vakıf olmak lazım. Varlık yekunu (kainat), mevcut olandan ibaret değil ki. Varlık yekunu, mevcut olanlar ile mümkün olanların toplamından meydana gelir. Mümkün olanlar, insanın hilafetine dair imkan alanına işaret eder. Eğer bu kısım yok sayılırsa, insanın hilafet vazifesi ve mesuliyeti bir tarafa yerinden bile kımıldaması izahsız hale gelir. İzahsız ve lüzumsuz… İnsan (hilafet vazifesi) yoksa zaten ontolojiye ihtiyaç kalmaz, hayvanlar ontolojik problemlerle ilgileniyorlar mı?
İnsan varlık telakkisine neden ihtiyaç duyar? İçinde yaşamak durumunda kaldığı varlık yekununu anlamalıdır ki, kendine bir hayat inşa edebilsin. Kainat, olduğu gibi bırakılacak ve öylece yaşanacaksa zaten anlamak gerekmez, inşa etmek lüzumsuz hale gelir. İnşa etmeyeceksek anlamak neden?
*
İnsana tahsis edilmiş manalar, insanı bekler. İnsanın suret inşasını… Bu manaların tecelliye gelmesi için suret inşa edilmezse, hilafet vazifesi yerine getirilmemiş olur. İnsana tahsis edilen imkan alanı kullanılmamış, varlık yekunu “mümkün olan” cihetinden tamamlanmamıştır. Varlığın eksik bırakılan boyutu (hilafet vazifesi) ontolojiyi kurmaya manidir.
İnsanlara tahsis edilen manaların suretleri, yazı tura atarak inşa edilmez. Eşyada mahfuz olmayan (ilim maluma tabidir ölçüsüyle elde edilemeyen) manalar, surete kavuşmamış saf haliyle keşif ve müşahede edilmeli, hakikatlerine (en azından mahiyetlerine) uygun suretler inşa edilmelidir. İlmin malumunu inşa etme bahsi… Buyurun hem varlık hem bilgi telakkisine… Hem ontoloji hem epistemoloji, ikisi bir arada… “İlim maluma tabidir” ölçüsü ile “malum ilme tabidir” ölçüsü, hem ontoloji hem de epistemoloji nazariyesine kafidir. İnsanlık tarihinde hangi bilgi nazariyesi bu derinlikte kurulmuştur. O derin felsefi metinlere dalıp da yolunu kaybedenler, İslam İrfanındaki bilgi nazariyesinin eteklerine bile ulaşamamışlardır. Bilgiye “saf mana” halinde ulaşmanın lafını bile eden bilgi nazariyesi yoktur felsefe tarihinde.
Medeniyetten bahsedenler, hele bir durun.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button