İSLAM MEDENİYET TASAVVURU

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU

(Terkip ve İnşa dergisi 2. sayı)

İnsan tabiat haritası, mahlukat aleminin en aşağısından en yukarısına kadar tüm çeşitliliği muhtevidir. Her varlık, kendi tabiatına mahkumdur, tabiatını aşması beklenmez, tabiatını aşıp başka bir varlığa dönüşme istidadından bahsetmek, evrim teorisini kabul etmektir. Hayvan ne olursa olsun, ne yaparsa yapsın, nasıl bir eğitime tabi tutulursa tutulsun, tabiat haritasının alt ve üst sınırını aşamaz, dolayısıyla hayvan olarak kalır. İnsan ise yaratılmış tüm varlık çeşitlerinin tabiatını cem eden ve ayrıca ve münhasıran “insani” hususiyetleri de ihtiva eden tek varlık cinsidir.
Her varlık kendi tabiatıyla doğar, kendi tabiatına mahkumdur, kendi tabiatı ile yaşar ve ölür. Varlık çeşitlerinin büyük bir kısmı eğitime ihtiyaç duymadan, tabiatında mevcut olan “yapma istidadı” ile hayata başlar. Tabiatına mahkum olduğu gibi, tabiatına uygun davranmak, yaratılış maksadını yerine getirmesi için kafidir. İnsan bu hükmün istisnasıdır, zira insan, mahlukatın tamamının tabiatını cem ettiği için, tabiat haritasının “insani bölgesi”ni keşfetmek, orada ikamet etmek, o sınır içinde bir hayat yaşamak durumundadır. Bu sebepledir ki, dünyaya gelen insan talim ve terbiyeye tabi tutulmalı, tabiat haritasındaki “insani bölge”de kalmasını, orada yaşamasını, oradan çıkmamasını temin eden bir ahlak iktisap etmelidir. Anlaşılacağı üzere insan, dünyaya insan istidadı ile mücehhez olarak yani “potansiyel insan” olarak gelir, “insanileşme süreci” dediğimiz talim ve terbiyeden geçer, tabiat haritasındaki “insani bölge”de bir hayat kurarak insanlaşır. İnsanın, kainattaki diğer varlık çeşitlerinin aksine dünyaya hazır halde gelmemesi, aciz olarak gelmesi, bir taraftan büyürken diğer taraftan talim ve terbiyeye muhtaç olması, özü itibariyle “insanileşme sürecini” yaşamasını, hem mümkün kılar hem de buna mecburdur. Okumaya devam et

Share Button

EYLÜL AYI KİTAP BASIM PROGRAMI

EYLÜL AYI KİTAP BASIM PROGRAMI

Fikirteknesi Yayınevi, Eylül ayı kitap basım programına başladı.

Eylül ayı içinde basılacak kitapların listesi;

1-Riyaziye-1-Yeniden Riyaziye (Haki DEMİR)
2-Riyaziye-2-Riyaziye İlmi (Haki DEMİR)
3-Batı tefekkürü ve İslam tasavvufu şerhi-1-Felsefeyle hesaplaşma (Haki DEMİR)
4-İslam medeniyet tasavvuru-4-İlimlerin tasnifi (Haki DEMİR)
5-İslam medeniyet tasavvuru-1-Terkip ve tefekkür (Haki DEMİR) -İkinci baskı-
(Not: Birinci cildin muhtevası yeniden ele alındı, yeni mevzular eklendi)
6-Dünya Devleti-1-Stratejik düşünce (Ahmet SELÇUKİ)
7-Kişilik ve hayat tarzı (Osman GAZNELİ)
Okumaya devam et

Share Button

“İslam Medeniyet Tasavvuru”na Dair Çaplı Bir Kitap Seti

“İslâm Medeniyet Tasavvuru”na dair çaplı bir kitap seti

Ehli bilir ki Batılılaşmanın getirdiği medeniyet buhranları, medeniyet târifleri ve teklifleri bir asır vardır ki bu ülkenin çatışmalı toplum yapısının zeminini oluşturmaktadır. Kemalist ve Türkçü kanadın laikleştirilmiş Türklük ve İslâm’ın yanında “Batı medeniyetimden…” absürdlüğünü teklif edenler, doğrudan doğruya her şeyimizle Batı medeniyetine iltica etmemiz gerektiğini söyleyenler var. Bütün bu sentezci ve eklektik medeniyet görüşlerinin bir asırdır medeniyet tasavvurumuzu delik deşik ettiğini erbabı bilir.

Türk fikir hayatında okuduğumuz nice yazarların medeniyet üstüne yazdıklarında parça doğrular mevcut olmasına rağmen bütünlüklü bir târif yaptıkları ve teklif sundukları söylenemez. Bu sahada tesbit ve teklifleri olan müstakil yazılar elbette mevcut. Fakat kitap çapında bir baştan bir başa İslâm medeniyet tasavvurumuzu ele alan ve teklif sunan kitap yok diyebiliriz.
Okumaya devam et

Share Button

İSLAM ŞEHRİ-15-TEKKE

İSLAM ŞEHRİ-15-TEKKE

İslam şehrinin kalbi tekkedir, tasavvuftur. Hikmetin keşfini tasavvuf, zaptını (tertibini) medrese, tatbikini ise idare yapar. İslam, her an yeniden keşfedilmesi gereken bir mana haznesidir. Zamanın kainata ve yeryüzüne saçtığı mana (kaderin tecellisi), her dem yenidir, asla tekrar yoktur. İnsanın da bir şeyi hariç her şeyi her dem değişir. Değişen sahada yeryüzüne saçılmış mana vahitlerini, mana haleleri içinde keşfedecek, zapt edecek, tertip edecek, idrak ve tatbikini mümkün kılacak olan müessese tekke yani tasavvuftur. İnsanda kesintisiz varlığını devam ettiren ruhtur, İslam’ın “sabitleri”, ruha aittir. İnsanın, hayatın ve kainatın değişen her yönü, ruh mihverinde yeniden teşkilatlanır, ruha hitap eden İslam’ın sabit emir ve nehiylerini mümkün kılacak bir tertibe tabii tutulur. Bu meseledeki incelik ve giriftlik, tasavvuftan başka bir mecranın altından kalkacağı bir yük değildir. Şeriat-ı Ahmediye’nin merkezi olan farzlar, ufku olan haramlar, dinin sabitleridir, merkez ile ufuk arasındaki saha ise Müslümanın hayat alanıdır. Hikmet keşfi, bu alana dairdir, bu cihetiyle farzları tahkim ve ihya eder, haramları ise sınır olarak muhafaza ederken, zuhurunu iptal eder. Merkez ile ufuk muhafaza altına alındıktan sonra, ikisi arasındaki sahanın mütemadiyen değiştiğini, değişeceğini bilmeliyiz, bilmeliyiz ki bu değişimi gerçekleştirme ve yönetme imkanımız olsun.
Okumaya devam et

Share Button

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-1-GİRİŞ

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-1-GİRİŞ
Mısır ve Suriye’deki gelişmeler, bu gelişmeler karşısında doğu ve batı bloklarının ittifakları Türkiye’yi müthiş bir kuşatmaya aldı. Mengeneyi sürekli sıkıyorlar, bu defa niyetleri tehdit etmek değil öldürmek gibi görünüyor. İran’a karşı yapılacak bir askeri operasyonda Türkiye’yi (Akparti hükümetini) ikna edemeyen batı, bu gün Türkiye’ye karşı yapılan ve yapılacak olan her çeşit operasyonda İran’dan fazlasıyla destek görüyor.
Türkiye, ümmetin son kalesi ve tek karargahı olarak kaldı. Bunun ne manaya geldiğini ve ne kadar mühim bir mesele olduğunu anlamamız gerekiyor. Türkiye ne pahasına olursa olsun düşmemeli, buna müsaade etmemeliyiz. Karargah işgal edilemezse, karargah ele geçirilemezse, karargah kendi imkanlarıyla ayakta kalırsa, mücadele devam eder, yeni hamleler geliştirilebilir, yeni stratejiler oluşturulabilir, yeni manevralar yapılabilir. Karargah işgal edilirse her şey çöker…
Batı, Doğu ve kalbimize yerleşen İran alçaklarıyla başedecek gücümüz yok. Bu kadar büyük bir ittifak Osmanlıya karşı bile yapılmamıştı, Türkiye’ye karşı yapıldı. Oysa Türkiye Osmanlının yıkılırken sahip olduğu güce bile sahip değil hala… Karşımızdaki ittifak, onların silahlarıyla mücadele edilecek gibi değil, düşmanlarımızın silah gücüne (askeri, iktisadi, siyasi, diplomatik) denk bir güç toplayamayız. Başka bir yol (ya da yollar) olmalı… Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MEDENİYET AKADEMİSİ-2-İLİMLERİN TASNİFİNİN ÇERÇEVESİ

İSLAM MEDENİYET AKADEMİSİ-2-İLİMLERİN TASNİFİNİN ÇERÇEVESİ
Ülkenin üniversitelerinde hala batının bilim anlayışı ve onun tasnifi kullanılıyor. Bu o kadar Batının bilim (pozitif bilim) anlayışını esas alan ilahiyat profesörleri, o bilim anlayışına uymadığı için mucizeyi reddetmeye başladılar. Batının bilim anlayışını temel mikyas alınca, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyyenin hangi manaları ihtiva ettiğini değil, o mikyasa uygun olan anlamların neler olduğunu araştırmak esas haline geliyor.
İslam irfan müktesebatındaki ilimlerin neler olduğunu, hangi tasnife tabi tutulduğunu, hangi bilgi disiplinlerine ilim dendiğini unuttuk ve umursamaz hale geldik. Oysa ilimlerin tasnifi, bilginin “nazım planı”dır, ilimlerin tasnifini yapamayan bir kültür iklimi kendi kaynaklarının bilgisini imal edemez hale gelir.
Bilgi üretmeyince üretenlerin bilgisine mahkum olunduğu gibi, ilimlerin tasnifini kendi müktesebatımızdan hareketle yapmayınca, başkalarının tasnifine mecbur oluyoruz. Batı ikliminin yaptığı bilimlerin tasnifi, bizim ilimlerimizi ihtiva etmiyor. Batının yaptığı tasnifi esas alınca, o tasnife uymayan bize has ilimlere karşı da mesafeli davranıyoruz. Oysa batı bilim anlayışının zirvesi, bizim ilim anlayışımızın eteklerine ancak ulaşır. İslam ilim anlayışı ve tefekkür çerçevesi, batı felsefesinin ve bilim anlayışının milyonlarca kat daha üstündedir. Pozitif bilim anlayışı (batı bilim anlayışı), ufku miraç olan ilim anlayışının eteklerine ulaşabilir mi? Okumaya devam et

Share Button

İSLAM BİRLİĞİNİN SİVİL ALTYAPISI-9-MEDENİYET MÜESSESELERİ İNŞA MERKEZİ

MEDENİYET MÜESSESELERİ İNŞA MERKEZİ
Ümmetin son medeniyeti olan Osmanlı-İslam medeniyeti çöktüğünde Müslümanların her şeyi yıkıldı. Anlayıştan akla, tefekkürden tefehhüme, idrakten izaha, terkipten tahlile, tecritten tenzihe kadar nazari çerçevedeki tüm hamle istidadı yok oldu, bunlarla bitmedi, tüm medeni müesseseleri yıkıldı, kurucu düşünce üretilemez, kurucu şahsiyet yetiştirilemez oldu, müdir fikir (yönetici fikir) yeşeremez, müdir şahsiyet terkip edilemez hale geldi. Tarihte başka bir misali olmadığı, ilk defa bu çapta bir anlayış ve medeniyet fetreti yaşandığı için de istikametini bulamaz, güzergahını seçemez, meselesini tespit edemez oldu. Bir taraftan tefekkür buhranı içinde kıvranıyor diğer taraftan batının ürettiği hayatın karşısında mukavemet ve kendi hayatını inşa edemiyor. Fikir adamı idrakten, ilim adamı keşiften, sanat adamı terkip ve kıvamdan aciz.
Halk kendi yolunu kendi bulmak zorunda kalıyor, biraz taklit, biraz intibak, biraz itaatle ayakta kalmaya çalışıyor. İslami müesseseler çökmüş, İslami gelenekler çürümüş, İslam ahlakı tükenmiş halde. Bu kadar ağır şartlara rağmen “Müslüman” kalabilmiş olan halk, üzerinden geçen Kemalist silindirden kurtulmaya çalışırken şimdi de Müslüman fikir adamları tarafından kıyasıya tenkit ediliyor. Oysa yapılması gereken iş, İslam’ın her alandaki müesseselerini, medeniyet inşasının yolunu açacak bir anlayış ve ufukla inşa etmektir. Okumaya devam et

Share Button

ALİ BULAÇ SÜREKLİ SAVRULUYOR

ALİ BULAÇ SÜREKLİ SAVRULUYOR
Ali Bulaç, 24.01.2013 tarihinden başlamak üzere üç adet seri yazı yazdı, numara vermese de aynı serinin dördüncüsünü 31.01.2013 tarihinde yayınladı. Yazı serisinin adı, “Demokrasinin İslam’la sınavı”… Son yazısının başlığı ise “Demokratik sınav ne olacak?”.
Mühim meseleleri gündeme getirmek, tartışılmasını temin etmek, fikir imali için vesile olmak güzel şey. Bu tür teşebbüsleri takdir etmek, desteklemek gerekir. Ali Bulaç’ın, İslamcılık tartışmasını başlatması bu meyandadır ve meseleye dair ciddi ipuçları elde etmemize sebep oldu. Müslüman fikir ve ilim adamlarının İslamcılık bahsinin neresinde olduğunu, meseleye nasıl yaklaştıklarını, muhtevaya dair bir fikirleri olup olmadığını gördük. Tartışmayı başlatan Ali Bulaç da dahil olmak üzere Müslüman fikir adamlarının, İslamcılık bahsinin muhtevasına dair hiçbir fikirleri olmadığını, bir ayı aşan tartışma boyunca, isimlendirme, tarihi süreçleri, temsilcileri gibi fer’i konulara takıldıklarını farkettik. Ali Bulaç, kendinin de seviyesini, hacmini, ufkunu ele veren o tartışmayı başlatmakla faydalı bir iş yapmıştı. Kendisi her ne kadar İslamcılık tartışmasını yeniden başlatmak istemediğini ifade etse de, “demokrasi” meselesi o tartışmanın bir mütemmimidir. İslamcılık bahsinin muhtevasından olan “siyasi nizam” fikri ve anlayışı, bu yazı serisi ile gündeme getirilmeye çalışılmış gibiydi. Okumaya devam et

Share Button

İNŞA-MUHAFAZA-TECDİT -İslam Medeniyet Tasavvuru-

İNŞA-MUFAZA-TECRİTİslam’ın inşası 23 yıl sürdü. Hz. Resulü Ekrem (SAV) Efendimizin irtihali ile dinin inşası tamamlanmıştır. İslam o tarihten itibaren kıyamete kadar Müslümanlara emanet edilmiştir. Müslümanların ilk vazifesi, İslam’ı muhafaza etmektir. Allah, dinini tüm insanlığa göndermiş, Müslümanlara ise emanet etmiştir. İslam’ı muhafaza etmek, anlamak ve yaşamaktan daha mühimdir ve Müslümanların ilk mesuliyeti, mukaddes emaneti muhafaza etmektir. Tabii ki dini anlamadan ve yaşamadan muhafaza etmek fevkalade zordur ama muhafaza etmek, yaşamaya da mukaddemdir.

Bir insan ömrü boyu şarap içse fakat ona helal demese, günahkar ama mümindir. Bir insan ömrü boyu şarabın tadına bile bakmasa (ve ibadetlerini de yerine getirse) ama ona helal dese mümin değildir. Ölçü bu ise (ki budur), İslam’ın muhafazası, Müslümanların üzerindeki ilk vazifedir. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-18-VARLIK ANLAYIŞI-4-

Varoluş sürecinin nihai safhası, kesintisiz varlığa ulaşmaktır, o da ruhtur. Varoluş safhasının ilki kesintisiz hareket, nihayeti ise kesintisiz varlıktır. Bu kemal imkanı, buna istidadı olan insana hasredilmiştir. İnsan nam varlık çeşidi, sadece kendine münhasır olan bu istidadı kullanmak mesuliyetine, memuriyetine, mecburiyetine sahiptir. Bu merhaleye ulaşamamış her insan ferdi, her hayat yekunu eksiktir, yolda kalmıştır, maksada vasıl olamamıştır.
Kesintisiz (baki) varlık olan ruh, ezeli ve ebedi olan Allah’ın kelamını en derin, en hacimli, en seviyeli anlayacak olan varlıktır. Kainatta “İlahi beyanın” muhatabı olan bu varlığı derununda taşıyan insan, Cenab-ı Allah Azze ve Celle’nin beyanını, Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vessalamın beyan ve tatbikatını, küçücük hacmi olan akla hapsetmekten haya etmelidir. Okumaya devam et

Share Button

İSLAMCILIK MESELESİ-4-MISIR TECRÜBESİ VE HAYRETTİN KARAMAN

İSLAMCILIK MESELESİ-4-MISIR TECRÜBESİ VE HAYRETTİN KARAMAN
Hayrettin Karaman, 03.08.2012 tarihli, “Mısır Örneği (2)” başlıklı yazısında, Mısır ile alakalı harika bilgiler naklediyor. GALLUP tarafından 2008 ve 2010 yıllarında yapılan araştırma neticelerini vermiş ve bununla ilgili batılı bir analistin değerlendirmesini nakletmiş. GALLUP’un araştırma neticeleri muhteşem, analist Mark Silverberg’in değerlendirmesi ise daha muhteşem. Veriler ve analiz birçok sorunun cevabını veriyor.
Araştırma kuruluşunun elde ettiği veriler özet olarak şunlar; “Analist, Gallup uluslararası araştırma kuruluşunun 2008 ve 2010 yıllarında Mısır’da gerçekleştirdiği kamuoyu yoklamalarına ve bu kamuoyu yoklamalarında Mısırlıların % 95’inin İslam’ın siyasete tesirinin olmasını, % 64’ünün İslam şeriatının, kanun koymada esas olmasını, % 54’ünün kamusal alanlarda kadınlarla erkeklerin ayrı olmasını istediği, % 82’sinin zina edenlerin recmedilmesini, % 84’ünün İslam’dan dönenlerin idam edilmesini onayladığı sonuçlarının çıktığına işaret etti.” Okumaya devam et

Share Button

YAZARLARIMIZIN KİTAPLARINI E-KİTAP OLARAK YAYINLIYORUZ

Yazarlarımızın kitaplarını e-kitap olarak yayınlamaya başladık. Her hafta bir kitap yayınlayacağız. Kitabın “takdim” kısmını ana sayfada vereceğiz, kitabın tamamı ise “E-KİTAP” bölümümüzde yayınlanacak.

İlk kitap olarak yazarımız Haki Demir’in “İSLAM MEDENİYET TASAVVURU” serisinin ilki olan “TERKİP VE TASAVVUR” isimli kitabı… Kitap yayında.

Share Button

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-TERKİP VE TASAVVUR-E-KİTAP-HAKİ DEMİR

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-1-

-TERKİP VE TASAVVUR-

TAKDİM

Medeniyet tasavvuruna neden ihtiyacımız var? Böyle bir tasavvura sahip olmazsak ne kaybederiz veya neleri elde edemeyiz?

Medeniyet, insan faaliyetlerinin en hacimli havzasıdır. Bu sebeple “medeniyet tasavvuru” insan tefekkürünün en hacimlisidir. Tefekkürün en derin çeşidi değil ama en hacimlisidir. Derinlik bahsi mahfuz kalmak üzere, medeniyet tasavvuru, bir dünya görüşünden istihsal edilebilecek en hacimli “insani verim”dir. Bir dünya görüşünün muhteva ufkudur. Tabii ki dünya görüşlerine mensup olanların fikir ve idrak ufkudur. Dünya görüşünün muhteva ufku ile ona mensup olanların idrak ufku umumiyetle aynı olmuyor. Bu husus her dünya görüşünde böyleyse de, İslam için muhakkak böyledir. Zira İslam, birinci kaynak olarak Allah’ın beyanına (kelamına) dayanır ki, “ilahi muradı” tam olarak anlamak iddiası, akılsızlığın en çarpık tezahürüdür. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-7-BUGÜNKÜ MANZARA

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-7-BUGÜNKÜ MANZARA
Bu günün İslam dünyası, Kur’an-ı Kerim’e ve Sünnet-i Seniyye’ye, medeniyet tasavvuru geliştirecek çapta nüfuz etmiş gibi görünmüyor. Bu durumun birçok sebebi var fakat esas sebebi, İslam İrfan ve Medeniyetinin insana ait olan temel üç sütununun unutulmuş olmasıdır. Kalb-i Selim, Zevk-i Selim, Akl-ı Selim… Bunların en kolay olanı (birbirine nispetle kolay olanı) akl-ı selimdir. Akl-ı Selimin mahfazası olan ve tefekkür, ilim ve hikmeti temsil eden şahsiyet terkibi, mütefekkir veya hakim yetişmez oldu. En kolay olanın bile yetişmediği bir vasatta, diğerlerinin yetişeceğini düşünmek mümkün müdür? Fakat diğer şahsiyet terkiplerinden biri yetişiyor, veli şahsiyet terkipleri eksik olmuyor.
“Veli şahsiyetin” yetişiyor (yani mevcut) olmasının sebebi, irfan mecrasının kapanmaması, geleneğinin (silsilesinin) devam ediyor olmasıdır. Veli şahsiyetin mevcut olmasına rağmen beklenen netice neden gerçekleşmiyor? İşte yakıcı soru bu…
“Veli şahsiyet” iki üslup sahibidir. Sufi gelenekle dervişe hitap eder, irfan geleneği ile mütefekkire-hakime hitap eder. İçinde yaşadığımız dünya dervişliğin altyapısını (zeminini) yok etti, fikir adamları ise velayete karşı istiklalini ilan etti. Tersinden bakarsak, veli şahsiyete, dervişler “teslim” yoluyla muhatap olur, mütefekkirler ise akl-ı selim ile… Dervişler teslim olmanın ruhi kaynaklarını kaybetti, mütefekkirler de akl-ı selimini… Çağın en “garip” kalan şahsiyet terkibi, “veli şahsiyet” oldu. Mevcutlar fakat mevcudiyetlerinin tabii neticeleri zuhur etmiyor, çünkü iklim, onlardaki mananın zuhuruna mani oluyor. Çok hazin…
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

YENİ ÜSTADLAR(!) VE ÜSLUP MESELESİ

YENİ ÜSTADLAR(!) VE ÜSLUP MESELESİ
Yusuf Kaplan’ın Yeni Şafak’taki son birkaç yazısı ve Haki Demir’in sitedeki (fikirteknesi) “İslam Medeniyet Tasavvuru” başlıklı seri yazısı… Konumuz bu yazıların üslubu ve bu iki yazar. Bu yazıyı yazmak benim için zor çünkü her iki yazar da sevdiğim, takip ettiğim ve etkilendiğim fikir adamları. Bu sebeple yazıda “ayar” oluşturmak zor.
Her iki yazarın da medeniyet meselesi ile ilgili yazılarında dikkatimi çeken bir üslup hususiyeti var. Hakim bir dil, vaziyet eden bir tavır… Tam bir muallim (öğretici) edası… Yani satır aralarında (hatta satırlarda, açıkça) şöyle sesleniyorlar gibi hissediyorum, “bu böyledir, böyle biline…”. Sanki her manaya vakıf olmuş, her problemi çözmüş, her meseleyi halletmiş, her mevzuu yerli yerine oturtmuşlar gibi… Konunun nihayetine varmışlar, hacmi ölçülemeyecek kadar büyük olan medeniyetin tüm teorik izahlarını yapmışlar, inşa faaliyeti için insanların önlerinde sıraya girmesini talep etmişler gibi bir duruş… Bana mı böyle geliyor yoksa hakikaten böyle mi? Özellikle Haki beyin “idrak” ile ilgili yazılarına bakıldığında görülecektir ki, “anlamak”, uçsuz bucaksız bir faaliyettir ve insan ömrü anlama faaliyetini sonuna kadar götürmeye kafi değildir. Bu tür fikirler kaleme alan bir fikir adamının üslubunu bu şekilde tespit etmek yanlış olmalıdır diyorum içimden ama medeniyet tasavvuru ile ilgili makalelere bakınca her nedense “hakim tavrını”, “muallim edasını” hissediyorum. Eğer gerçekten yanlış anlıyorsam bu yazarlardan çok çekeceğim olduğunu biliyorum çünkü kalemlerinin ne kadar güçlü olduğu açık… Yusuf bey beni tanımaz ama Haki bey samimiyeti mi bildiği için sanırım o cepheden göreceğim hasar hafif olacaktır. (İşi biraz espriye alıyorum ki hasarı hafif atlatayım).
“Hakim tavır” konusunda hangisinin daha ileri gittiğini anlama çabam netice vermedi. Sanki ikisi de aynı seviyede hakim tavır sergiliyorlar fakat üslupları farklı olduğu için aynı ağırlıkta olduğu gözden kaçıyor. Yusuf Kaplan’ın üslubu daha keskin ve daha sert… Bu sebeple Yusuf beyin yazılarındaki “hakim tavır” açıkça görülüyor. Haki beyin üslubu ise mukayeseli olarak daha munis… Bu sebeple “hakim tavır” bağırarak kendini izhar etmiyor. Fakat Haki beydeki “konuyu çerçeveleme cehdi” o kadar ileri ki, yazıyı okuduğunuzda başka bir ihtimal bırakmak istemediğini görüyorsunuz. Oysa her zaman başka bir ihtimal var. Dolayısıyla her ikisindeki hakim tavır da, sanki aynı seviyede.
Üslupta hakim tavır, etkileyicidir. Gerçekten içini dolduran insanlardaki hakim tavır “ham” kaçmıyor ve tesirli de oluyor. Bu sebeple “hakim tavır”, kolay vazgeçilecek bir üslup özelliği değil. Ne var ki İslam İrfanı “hakim tavrı” hoş görmez. Daha doğrusu İslam İrfanı, kat’i olan hususlarda “hakim tavrı” tavsiye eder, Şeriat’ın izhar ve ifadesinde olduğu gibi… Mesela farzların ve haramların beyanında tavsiye ettiği üslup, hakim tavırdır çünkü mesele kesin ve mühimdir. Şeriat’ın temeli olan farz ve haramlar, fikirde lazım olan müphemliğe kurban edilemez. Diğer taraftan hikmet ve tefekkürle meşgul olanların “hakim tavrını” reddeder.
Gerçekten derin idrak sahibi insanların az olduğu fikir piyasasında, bunlar gibi adamlara tahammül etmemiz gerekmez mi? Tabii ki nazlarını çekeriz ama birilerinin de bunlara “ayna tutması” ihtiyaç değil mi? Demem o ki, bazı konuları derinliğine idrak etmek, aklı azmanlaştırmıyor mu? Hala dengelerini koruduklarını görmek sevindirici fakat denge dediğin bir gramlık fazlalık veya eksiklikle bozulmuyor mu? Sanırım herkese bir Molla Kasım gerek.
Yahu beyler, üç-beş tane matematik denklemi mi çözüyorsunuz ki, bu kadar hakim bir tavır, bu kadar kesin ifadeler kullanıyorsunuz. Kızmayın, bu yazıyı, kavgayı göze alarak yazıyorum, samimiyeti mi buradan anlayın. Hakikaten yazılarınıza attığınız her başlık, yüzlerce ciltlik eserle telif edilmesi gereken konular ama bir makalede halletmiş edalarla çevrenize tavsiyeler (yoksa emir mi demeliydim) saçıyorsunuz.
Tamam, hakkınızı yemek haddim değil. Yazılarınızı dikkatle takip ediyorum ve fevkalade faydalanıyorum. Zaten derdim (doğru anlatabildiysem eğer) muhteva ile ilgili değil. Şurası yanlış diyeceğim bir husus yok. Fakat üslubunuz biraz daha “hikmetli” olsa ya… Hikmet dediğiniz kıymetin bir tarafı “müphem” alanda değil mi? Öyleyse bu “kesinlik” ve “keskinlik” niye? Şu piyasada hepi topu beş-on adam var, onların da her biri Üstad kesildi başımıza. Yahu tamam, serkeşlik yapmayalım ama siz de demoklesin kılıcı gibi tepemizde sallanmayın. Hayır, dert etmeyeceğim, zaten uğraştığımız bir sürü adam var da, hassasiyetime çarpıyor.
“Medeniyet çapında düşünen kaç tane adam var memlekette, sende herkesi eleştirmek zorunda mısın?” diyenler çıkabilir. Evet, benim işim eleştirmek… Sitede yazmamın sebebi, eleştiridir, özellikle de kitap eleştirileri. “Eleştiri kapsamına kendi sitemiz ve yazarları da giriyor muydu?” derseniz, insan bir defa eleştirinin iştihasına kapılmaya görsün, hızını alamayıp kendi kendini bile eleştiriyor.
Ben bir yazının (veya kitabın) “doğru” olmasından korkarım. Doğrudan korkulur mu be adam demeyin, sebebi şu; insan zihni “doğruyu” bulduğunda “arayışını” durduruyor. Yanlışta donma olmaz çünkü yanlış sürekli saldırıya uğrar. Donma ve tortulaşma umumiyetle doğru fikir ve tatbikatların başına geliyor. Fikir ve tatbikat doğru olduğunda arayış duruyor, arayış durduğunda ise ilerleme ve gelişme tıkanıyor. Bu iki yazarın medeniyet konusundaki tespitleri doğru fakat bu tespitleri öyle bir tavırla ortaya koyuyorlar ki, sanki arayış ve gelişme orada duracak, donacak, tıkanacak zehabına kapılıyorum. Be vicdansızlar bari üslubunuzu biraz müphemleştirin de, tefekkür ve arayış devam etsin.
Aslında daha uzun yazmayı düşünüyordum ama bu kadarı kavga için kafi. Bu aralar ağır hasar almaya niyetim yok. Daha zinde olduğum bir zamanda, daha uzun bir yazı yazmaya niyetliyim. Zaten esas kavga kitapları basıldıktan sonra…
NURETTİN SARAYLI
nurettinsarayli@gmail.com

Share Button

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-5-DÖRDÜNCÜ ŞAHSİYET ÇEŞİDİ SANATKAR

DÖRDÜNCÜ ŞAHSİYET ÇEŞİDİ SANATKAR (ayrı yazı yapıldı)
Sanatkar, İslam İrfanında müstakil şahsiyet değildir. Şahsiyet terkiplerinde yer alan hacimli unsurlardan biridir. Üç şahsiyet çeşidinin her hangi birinin terkibinde bulunan kalın bir damardır.
Sanat istidadı, zapt altına alınabilen, tahdit edilebilen, engel olunabilen bir kıymet ve kuvvet değil. En geniş ve derin hürriyeti talep eden, bunun peşinden giden, engellendiğinde sınırları yıkan bir istidattır. Bu sebeple dışarıdan müdahale etmek makul ve mümkün değil. Müdahale edilemeyen, çerçeveye alınamayan bu istidat, müstakil şahsiyet haline geldiğinde fevkalade yıkıcı olabilmektedir.
*
Kısaca sanatın ne olduğuna bakalım…
Sanat, meçhulde mahfuz halde bulunan mananın keşfedilerek, “güzel” bir surette inşa edilmesidir. Sanat faaliyeti, meçhulü kurcalamak, ihtimalleri taramak, yeni bir terkip kıvamı bulmaktır. Sanat faaliyetinin “malum” alan ile tek ilgisi, yeni bir terkip kıvamı (suret, şekil) keşfetme halidir. Yeni bir terkip kıvamı bulmak bazen yeni bir keşif yapmaktan daha harikulade eserlere vücut verebilmektedir.
Sanat, bir taraftan harikulade terkip kıvamına sahip olmakla, nizami boyutun varlığına hatta zirvesine işaret eder. Diğer taraftan hiçbir “makul nizam” sanat eseri değildir. Hem nizami boyutun olması hem de akli nizam olmaması, eseri, sanat eseri yapıyor. Sanatın problemi de tam bu noktada ortaya çıkıyor.
Sanatın yüksek tesir kudreti, akıl ötesi bir nizam belirtmesidir. İnsanda nizamın mümessili, akıldır. Aklın ötesindeki bir faaliyetin nizami olması, akıl dışılığı ifade etmez, aklın üstünde olduğunu gösterir. Bu nokta çözüldüğünde sanat anlaşılmış, bu noktaya yaklaşıldıkça sanata yaklaşılmış olur.
Akla ait kaideler, net ve katıdır. Aklın ürettiği veya kabul ettiği nizam da bu mahiyettedir. Sanatın akıldan uzaklaşmasının sebebi de zaten budur. Sanattaki nizam, biraz müphem, biraz muğlak, biraz girifttir. Bunları topladığımızda, kaba bir bakışla, nizam, görünmez hale gelecek kadar gizlenir.
Aklın ötesinde bir nizamdan bahsetmek, “ruhi nizamdan” bahsetmektir. Doğrudan doğruya ruhi nizam… Başka bir ifadeyle “mananın nizamı”… Sanat, ruhun, aklı kullanmaksızın keşfettiklerini, akılla şekillendirmesidir.
Tam bu noktada, “keşfedilecek mana nedir?” ve “güzelin mikyası nedir?” soruları ortaya çıkar. Bu soruları sormaz ve cevaplarını aramazsak, İslam sanatından bahsetmiyoruz demektir. Sanatkarın müstakil şahsiyet terkibi olmamasının sebebi de bu sorularda mahfuzdur.
“Güzel güzeldir, görüldüğünde kendini belli eder, bunu neden tartışalım ki” türünden yaklaşımlar var. Gerçekten görüldüğünde (veya duyulduğunda vesaire) fark edilen, anlaşılan güzellikler var. En azından bu tür sanat eserleri için güzellik mikyası aramak neden? İşte “zevk-i selim” (en azından akl-ı selim) sahibi olmayanların hafifmeşrep yaklaşımı budur. Bir eserin (varlığın) güzel olduğunu, aldığımız zevkle biliyoruz. Ne kadar zevk alıyorsak o kadar güzel olduğunu düşünüyoruz. Zevk-i Selim ise tam bu noktada gerekiyor. İnsanda iki adet zevk merkezi var, ruh ve nefs… Aldığımız zevkin, zevk-i selim (ruhi zevk) mi yoksa zevk-i sefil (nefsi zevk) mi olduğunu nereden bileceğiz? Zevk-i Selim veya Akl-ı Selim sahibi değilsek, bunu bilme imkanımız yok.
Üç sütundan bir olan zevk-i selim, yalnız başına varolamaz ve varlığını devam ettiremez. Ya kalb-i selim ile beraber varolur veya akl-ı selim ile varlığını devam ettirebilir. Zevk-i Selim ile Zevk-i Sefil arasındaki sınır, soğan zarından incedir ve insanın kalbi ve zihni evreninin girift yapısında bu sınırın ihlal edilmediğin bilmek kabil olmaz. Zevk-i Selim yalnız başına varolamadığı gibi bir defa inşa edildiğinde yalnız başına da varlığını devam ettiremez. Ya kalb-i selimin evreninde ve ekseninde veya akl-ı selimin muhafazası altında bulunmalıdır.
Sanatkar şahsiyet çeşidinin, diğer üç şahsiyet terkibinden biriyle beraber bulunması mecburiyeti, zevk-i selimin müstakil olarak varolamayacağı ve varlığını muhafaza edemeyeceği gerçeğidir. Müstakil olarak varolamamak, müstakil olarak istikamet tayinine de manidir. Derinleşme boyutunda istikametini tayin edemeyen sanatkar, ya kalb-i selim veya akl-ı selime sahip olmak zorundadır.
*
İslam İrfanı (ve tarihi), “veli sanatkar”, “alim sanatkar”, “hakim sanatkar” terkiplerini inşa etmiştir. Hatta siyasetçi sanatkarları bile çok sayıda yetiştirmiştir. Fakat müstakil sanatkar şahsiyeti yetiştirmemiştir. Bunu yapmamış olması, zafiyetinden ve eksikliğinden değil, kendi sanatını inşa etme ve “büyük sanatkarı” yetiştirme çabasındandır.
Sanat faaliyetini müstakil mecra haline getirmemiş, sanatkarı da müstakil şahsiyet terkibi yapmamıştır. Sanatın tabiatındaki giriftlik, sanatkarın ruh dünyasındaki müphemlik, istikamet tayininde ve çerçeve tespitinde zorluklar oluşturur. Mesele tabii ki zorluktan ibaret değil… Zorluktan kaçmak gibi bir çaba sahibi değildir İslam İrfanı. Öyle olsaydı, “veli şahsiyet terkibi” ile hiç uğraşmazdı. Sanat ve sanatkarın istikamet sapmasının cemiyet tarafından tespiti (çok zaman sanatkarın da tespiti) imkansız olduğu için, konuyu, bu tür tehlikelerden uzak tutmak istemiştir.
*
Batı medeniyetinde sanatkar şahsiyeti müstakildir ve o medeniyet havzasında en geniş hürriyet, sanatkarlara verilmiştir. Sanat eserinin kıymetini keşfeden batı, sanatkarlarına sınırsız bir hürriyet, sanat faaliyetine ise uçsuz bucaksız bir alan bağışlamıştır. Batıdaki bu durum, en radikal Müslümanlarda bile sanat ve sanatçıya karşı ölçüsüz bir müsamaha geliştirmiştir.
Batıdaki sanat, suret, şekil, zarf, ambalaj üretimidir. Çünkü hürriyet, genişliğine bir “alan” olarak sunulmuştur. Derinlik boyutu yoktur. Batı sanatının derinlik boyutunun olması kabil değildir zira hakikat, medeniyetin merkezi, hakikatin keşfi de medeniyetin nihai menzili (maksadı) değildir. Yatay genişleme sınırsız olduğunda zaten dikey derinleşme muharrik kuvvetini kaybeder. Yatay alan tahdit edilmelidir ki, hürriyet talebi dikey alanı ihtiyaç haline getirsin. Hakikat arayışı ise bilindiği üzere dikey boyuttadır.
Mütemadiyen yatay alanda genişlemesini sürdüren sanatkar hürriyeti, sanat faaliyetine istikamet kazandıramaz. Yatay alanda istikamet sayısı sınırsızdır. Oysa dikey boyutta istikamet tek hale gelebilir. Dünyanın herhangi bir noktasından sathı doksan derecelik açıyla (yani dikey olarak) kazarsanız, merkezine varırsınız. Kainattaki tek şekil küredir, küre olmayanlar ise “varoluşunu” tamamlayamamış olan kırıntı varlıklardır, dolayısıyla bir eksenleri (ve istikametleri) de yoktur. Varlığın merkezine yönelmeyen herhangi bir seyahat, serserilerin macerasından ibarettir.
Batıdaki sanat, bu gün için serserilerin ve serkeşlerin meşgalesi haline geldi. Müslümanlar, sanat bahsini ve sanatkar şahsiyetini asla batından nakletmemelidirler. Sanat gibi mühim bir mesele, serserilerin oyuncağı haline getirilemez.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-4-ÜÇ ŞAHSİYET TERKİBİ

Veli, alim, mütefekkir… Bunlar ana şahsiyet terkipleridir, bu üç şahsiyetin zevk-i selime bakan yüzü, dördüncü şahsiyet çeşidini (terkibini değil) gerçekleştirir, sanatkar… (Sanatkar bir sonraki yazının konusudur).
*
Veli, doğrudan hakikat ile meşguldür. Zaten tasavvuf, hakikat mektebidir. Veli şahsiyet, hakikat ve hakikatin de sahibi olan Allah ile meşgul olan zattır. Hakikat, eşyada değil insanın derunundadır, bu sebeple veli şahsiyet kalb mütehassısıdır. Eşya hakikati taşıyacak bir “varlık” değildir. Zaten emaneti kimse teslim almamıştır, dağlar bile taşıyamayacağını bilmiştir. Emanet insandadır, insanın da kalb ve ruhunda mahfuzdur. Eşya mı? O, hayatın muhtelif ihtiyaçlarını karşılayacak varoluş malzemesidir. Varoluşun müntehası “sükun”dur. Eşya mütemadi hareket halindedir, çünkü varoluşunu tamamlayamamış varlık kırıntısıdır. Varoluşunu asla tamamlayamayacağı için de sükuna kavuşamaz, kesintisiz hareket halindedir. Sükun, ancak kalb ve ruhta kabildir, varoluşunu tamamladığında… Bu manada sükun, “huzurda bulunmaktır”. Huzurda fiil kalmaz, orada kıpırdamak bile kabil olmaz, oranın hali sadece “edeb” halidir. Edebin ufku ise nefes bile almamaktır.
*
Alim, “ilmin maluma tabi olduğu” alan ile “malumun ilme tabi olduğu” alan arasında mekik dokur. Bir taraftan maluma (eşyaya) tabi olan ilmin keşfi ile meşguldür diğer taraftan ilmin (Kur’an-ı Kerim’in) malumunu inşa etmekle…
Müslümanlar misilsiz bir ihsana muhataptırlar, bu ihsan, Kur’an-ı Kerim’dir. Kur’an-ı Kerim, Allah’ın ezeli ve ebedi ilminden insanlara ihsan edilen sonsuz kaynaktır. Bu sebeple Kur’ani ilimler, “malumun ilme tabi olduğu alan”dır. Alim, Kur’an-ı Kerim’deki ilmi keşfedip, onun “malumunu” inşa etmek vazifesine sahiptir. Fakat alim çift kanatlıdır ve eşyanın hakikatini (hakikati değil, eşyanın hakikatini) keşfetmek için “ilmin maluma tabi olduğu alanda” da faaliyetini devam ettirir. Netice olarak alimin vazifesi, “malumun ilme tabi olduğu” mecra ile “ilmin maluma tabi olduğu” mecra arasındaki ahengi keşfetmektir. (Bu bahis müstakil olarak tetkik edilmiştir, sırası geldiğinde yayınlanacaktır).
*
Mütefekkir, veli ve alim şahsiyetlerin elde ettiği “hikmet” ile hayatı inşa eder. Mütefekkir, faaliyetini zamani boyutta sürdüreceği için, İslam’ın şahsiyet terkibini ve içtimai nizamını tesis etmelidir. Meselenin bu kısmı zamana bağlı olduğu için umumiyetle tefekkür ehline kalmıştır.
Mütefekkir şahsiyet terkibine az şey düştüğünü zannedenler yanılıyor. Bu günün dünyasında İslami hayatı inşa etmek gibi bir vazife yüklenen mütefekkirler, çok büyük bir boşluğu işgal ediyorlar. İslami hayatın malzemelerini toplamak, onları şekillendirmek, inşa etmek, yeniden terkip etmek… Bu vazife zannedildiğinden çok zor… Diğer iki şahsiyet terkibine nispetle daha az kıymetli olması, daha küçük bir boşluk doldurduğu manasına gelmez. Otomobilin kaportası motoruna nispetle daha az kıymetlidir ama daha fazla yer kaplar.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-3-ÜÇ SÜTUN

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-3-ÜÇ SÜTUN
Kalb-i Selim, Zevk-i Selim, Akl-ı Selim… Kalb-i Selim, tasavvuf mecrasının, Zevk-i Selim, sanat mecrasının, Akl-ı Selim ise ilim ve tefekkür mecralarının menzilidir. Bir cihetten menzili, başka bir cihetten ise kaynağıdır. Hem bu mecraların hedefi onlardır hem de bu mecraların kaynağı (merkezi) onlardır.
*
Kalb-i Selim sırça sarayın (tekkenin) işidir. Ağyar ile hemhal olmaz, olursa kirlenir. Hakikat küçücük bir lekeye bile tahammül edemez.
İslam cemiyetinde diğer mecralar mevcut ve müesseseleri sıhhatliyse, tasavvuf mecrası kendi sırça sarayına çekilir ve asli vazifesi olan “keşif” ve “terbiye” ile ilgilenir. Keşfedilen manaları, tatbik edilmesi ve faydalanılması için diğer mecralara döker. Diğer tüm mecralar, tasavvufun “derin keşfinden” elde ettiği mana haznesi ile beslenir.
Kalp, mananın suret ihtiyacı duymadan doğacağı veya tecelli edeceği kainattaki tek mekandır. Mekanın da saf halde bulunduğu tek mahaldir. Saf mana saf mekana misafir olur. Bu sebeple kalb, temiz tutulmalıdır, kirlenirse temizlenmelidir. Saf mana, mekanı saf halde bulamadığında oraya misafir olmaz, mekan ne kadar kirliyse oraya o kadar kirlenmiş muhteva (mana değil) girer. Mekanın safiyeti, orada ikamet edeni de saf halde tutar, yani ruhu… Dünyayı içine almamış kalb, dünyaya (bedene) bulaşmamış ruha ev sahipliği yapar. Saf manaya mazhar olan saf kalb, ona muhatap olan da saf ruhtur. “Alem-i Ervah”ta Allah’ın hitabına muhatap olan ruh, aynı safiyetini muhafaza eder veya tekrar kazanırsa, o safiyetiyle ikamet ettiği kalpte, saf manaya, Kur’an-ı Kerim’e, muhatap olur ve onu anlar. Kur’an-ı Kerim’i anlamanın ileri noktası, ruhun ve kalbin “alem-i ervah”taki hitabı hatırlayacak noktaya ulaşmasıdır. Hatırlayacak kadar temizlenmesidir.
Anlamak için kelimeye (ve sair suretlere) ihtiyacı olan akıldır, ruh ve kalb değil… Anlamanın ne üst seviyesi, manaya suretsiz olarak muhatap olabilmektir. Ve bu durum, anlamak değil, “keşif”tir. “Mana” akla hiçbir zaman saf haliyle gelmediği, her zaman surete bürünmüş olarak tecelli ettiği için anlamak, suretteki manaya nüfuz etmektir ve aklın işidir. Manaya saf haliyle ulaşılabiliyorsa, artık idrak değil “müşahede” başlamıştır. Bu sebeple müşahede (ve keşif) idrakten daha yüksektedir ve orada kelam, kıylü kaldir.
*
Zevk-i Selim, Kalb-i Selim ile keşfedilen mananın, sanatkarane tatbikidir. İslam İrfan ve Medeniyetinde sanatın kaynağı, zevk-i selimdir.
Zevk-i Selim, kalbi selimin “güzel”e yönelişinde “hususilik” kazanmasıdır. “Saf mana”, doğru, güzel, iyi ve faydalı tasniflerine tabi tutulamaz. O hepsini cem etmiş haldedir. Saf manadan ne inşa etmek isterseniz, o mümkündür. Kalb-i Selim, hususen “güzel”e yöneldiğinde, zevk-i selim zuhur eder.
Zevk-i Selim, kalb-i selimin hususi istikameti olmakla kalb-i selimden doğar, hayattaki mecralarını, şekillerini, suretlerini akl-ı selim oluşturduğu için de akl-ı selime bağlıdır. Zevk-i Selimin insanın derununda meydana gelmesi, hayatta karşılığının bulunduğunu göstermez. Hayat güzelleştirilmemiş, güzelliğin suretleri tesis edilmemişse, zevk-i selim hayattan geri çekilir. Zevk-i Selimin hayat ile irtibatını kuran akl-ı selimdir.
*
Akl-ı Selim, Kalb-i Selimin keşfettiği mananın suretini inşa eder. Akl-ı Selimin bir boyutu da, yukarıdan aşağı inen hakikati, aşağıdan yukarıya doğru gerçekleştireceği inşa faaliyeti ile karşılamaktır.
Akl-ı Selimin aşağıdan yukarıya doğru inşa faaliyeti, varlık, insan ve hayatın mahiyetini anlamakla ilgilidir. Varlığı anlamadan mananın sureti için lazım olan malzemeyi, hayatı anlamadan, mananın ikamesi için lazım olan müesseseyi, insanı anlamadan mananın mahfazası olan kalbi evreni muhafaza ve zihni evreni inşa etmek kabil olmaz.
Akl-ı Selim, bir taraftan “mananın”, varlık ve hayattaki malzemelerini temin ederken diğer taraftan tecrit marifetiyle ruhun keşfettiği manalara en üst seviyede ulaşmak için çabalar. Ruhun keşfettiği manalar ancak akl-ı selim ile hayata tatbik edilir. Akl-ı Selim yoksa “velayet” kendine münhasır kalmaktadır. Bu çeşit velayet, “mürşit” vazifesine sahip olmamakta ve sahibine ait olarak kalmaktadır. İrşad vazifesi, ruh ve kalbin keşfettiği saf mananın cemiyet ve hayata arzedilmesidir. Arzeden manivela ise akl-ı selimdir. Ya mürşidin akl-ı selimi veya onun vazifelendireceği mütefekkirin akl-ı selimi…
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-2-ÜÇ MECRA

İslam İrfanı iki mecra açmıştır. Tasavvuf ve ilim mecraları… Üçüncü mecra olan tefekkür (hikmet) mecrası yer yer yalpalamış, zaman zaman kesilmiş, yatağını mütemadi kılamamış en zayıf mecradır ki bu gün şiddetle ihtiyacımız olan bu mecranın açılması ve sulanması gerekiyor. İslam İrfanının açmış olduğu mecra üç tane değildir tabii ki, bunlar ana mecralardır. Bunların dışında sayısız mecra açılmış, eserlerini vermiş, hayatta yerini almıştır.
Tasavvuf mecrası, ruhi-kalbi mecradır. Şahsi-ferdi-enfüsi mecra… İlim mecrası, zihni-akli mecradır. Afaki-içtimai mecra… Tefekkür mecrası da zihni-akli mecradır fakat “zamani” (aktüel) mecradır. Üç mecra ile ilgili tavsif çabamız, ana hatlarını tespit bakımındandır, yoksa birbirinden kesin hatlarla ayrılan ve müstakil hale gelen mecralardan bahsediyor değiliz. Nihayetinde bu üç mecra, İslam İrfan bahçesinin farklı yemişlerindendir ama hepsi tek bahçenin çiçekleridir.
*
İlim mecrası, “ilim maluma tabiidir” ölçüsünün peşinden gider, uzun bir güzergahtır ve müntehasına ulaşmak kabil değildir. Zira “malum yekunu” (yani kainat), sonsuz değildir ama bitmez tükenmez sayı ve çeşide sahiptir. İlim maluma tabii ise, bu güzergahın kıyamete kadar bitmesi beklenmez. Öyleyse bu güzergah hakikate ulaşamaz. Gerçekten böyledir çünkü varlığın Allah’a mesafesi sonsuz uzaklıktadır.
Kıyamete kadar müntehasına ulaşılamayacak olan mecra (ve bu mecradaki ilimler), hakikatin keşfini değil, hayatın yaşanmasını mümkün kılar. Ariflerden birinin sözü bu hususta istikamet tayin edicidir; “bir ilmin faydalı mı zararlı mı olduğu müntehasında belli olur”. Kıyamete kadar müntehasına ulaşmak kabil değilse, ne olduğunu anlamak imkansızdır. Kaldı ki, kıyamete kadar müntehasına ulaşılması ihtimal dairesinde görülse bile, müntehasına ulaşana kadar geçen zaman ve o zamanlarda yaşayan insanlar için netice aynı olacaktır. Hakikat nedir? Hakikat, belli bir seviyede, anlaşılır şekilde ifade edilmek istenirse, “ilahi murad”dır. İlahi murada kıyamete kadar ulaşmak kabil değilse, bunun başka bir yolu olsa gerektir.
*
Varlığın ve (tabii ki insanın) Allah’a uzaklığı sonsuzdur ama Allah insana “şahdamarından daha yakın”dır. Hakikaten hiçbir varlık Allah’a ulaşamaz, asla ulaşamaz. Eğer Allah, insana ihsanda bulunup da, şahdamarından daha yakın olmasaydı, hakikat muhal olurdu ve agnostikler de haklı çıkardı. Varlık Allah’a o kadar uzak fakat Allah insana (sadece insana) bu kadar yakın… Aslında insan da Allah’a ulaşamaz fakat kalb-i evrenini temiz tutarak (tesviye ve tasfiye ederek) Allah’ın tecellisine mazhar olabilir, tecelliyi celp edebilir. Allah ise mümin kulunun kalbine tecelli etmek arzusundadır. Tasavvuf mecrası bu cihetle, “kestirme yol”dur. İlim mecrasındaki namütenahi yol, tasavvuf mecrasında bir insan ömrüne indirilmiştir. İlim mecrasındaki hız yürümeye muadilse, tasavvuf mecrasındaki hız ışık hızına muadildir.
İnsana bu kadar yakın olan Allah’a ulaşmanın yolu, tasavvuf mecrasıdır. Bu yolun altyapısı, kalp ve ruhtur. Ruh Allah’ın hitabına, “alem-i ervahta” doğrudan muhatap olabildiği için, ona ulaşma imkan ve istidadına sahiptir. Bu imkan ve istidat için bir hususi yol gerekir ki o da tasavvuftur. Tasavvuf hakikati kainatta aramaz, insanın derununda, kalbi evreninde, ruhunda arar. “Rabbini bilmek için kendini bilme” çabasındadır. Kainattaki hiçbir varlık çeşidi, ruh kadar Allah’a yaklaşma istidadına sahip kılınmamıştır. Bu sebeple ilim mecrası uçsuz bucaksız kainatı tararken, tasavvuf mecrası kainattaki mevcut varlık çeşitleri içinde Allah’a ulaşma istidadına sahip tek varlık olan ruh ile ilgilenmektedir.
*
Tefekkür-hikmet mecrası, tasavvuf mecrasında keşfedilen “saf manalar” ile ilim mecrasında keşfedilen ölçüler (bir cihetten suretler) arasında köprü kurar. Her iki mecranın verimlerini telif ve tatbik eder. Zamani boyut zaten tam bu noktada ortaya çıkar, tatbikat, zamani bir idrak gerektirir. Tasavvuf mecrasında keşfedilen “mana haznesi” zaman üstüdür, ilim mecrasında keşfedilen ölçüler de nispeten öyledir. Tefekkür ve hikmet ise doğrudan doğruya zamanîdır. Tefekkürün zamani olması, “donmalara”, “tortulaşmalara” sebep olabiliyor, tarihte de bunun birçok misali var. Bu sebeple tefekkür mecrası diğer mecralarla münasebetini kesmemelidir.
Tefekkür mecrası, hayatın “gerçeklik altyapısını” inşa eder. İslam’ı hayata tatbik etmenin, hayat cihetinden lazım olan malzemelerini, müesseselerini, vasıtalarını temin ve inşa etmelidir. İslam’ın muhtevasını keşfetmenin, izah ve ifade etmenin yalnız başına bir kıymeti muhakkak ki var ama bu kıymet tatbiki bir kıymet değil. İslam’ın muhtevasının hayatta “gerçekleştirilmesi” lüzumu apaçık orta yerde duruyor. Muhtevada mahfuz olan her bir ölçü, hayatta bir münasebete, bir müesseseye, bir tatbikata tekabül eder. Faizin haram olması, helal olan faizsiz borçlanmanın müessesesini inşa etmeyi gerektirir. Faizin haram olmasıyla ilgili ne kadar hikmet keşfedilirse keşfedilsin, faizsiz borçlanma müessesesi inşa ve ihdas edilmedikten sonra tatbiki bir kıymet üretilememiş demektir. Fikir ile fiil terkip olunamamışsa İslam, (haşa) entelektüel bir meşgale haline getirilmiş olmaz mı?
Akıl, hayat ile hiçbir zaman münasebetini kesmediği için, İslam’ın ihtiva ettiği mana haznesini tatbik etme mesuliyetine sahiptir. Tefekkür mecrası (dolayısıyla akıl) muhtevanın hayattaki malzemelerini temin etmek, gerektiğinde inşa etmek durumundadır. Aksi takdirde ilim mecrası ne kadar ilerlerse ilerlesin, hayat ile irtibatı kesilir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-1-UMUMİ BAKIŞ

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-1- UMUMİ BAKIŞ
Medeniyet tasavvuru, tefekkür faaliyetinin ve hikmet mimarisinin en çaplı olanıdır. Derinlik boyutuyla meseleye bakıldığında tefekkür faaliyetinin müntehası tevhid, genişlik boyutuyla bakıldığında ufku medeniyettir. Tefekkür faaliyeti, varlık, insan, hayat bahislerinin hangisinden ve bunların herhangi birinin hangi cüz’ünden başlarsa başlasın, medeniyet çapına varamıyor, tevhide ulaşamıyorsa, İslam’ın ana mecralarına dökülmüyor, nihai havzaya vasıl olamıyordur. Bu durumda “parça fikir” olarak ortada dolaşıyor, bazen faydalı bazen de zararlı oluyor.
Medeniyet, bilindiği üzere, insan fiillerinin, en küçüğünden en büyüğüne kadar insan efalinin yekunudur. Nasıl bir yekundur? Bütünlüğü olan, bir merkeze bağlı bulunan, bir çerçeve belirten, insan ve hayat yekunudur. Medeniyete insan fiillerinin (efalinin) yekunu demek, onun sun’i olduğunu tespit etmektir. Evet, medeniyet, tabii olanın yanıbaşında insan inşası olarak, sun’idir. İslam medeniyet tasavvurunun en zor, en girift olan konusu da, tabii olan ile sun’i olanın hangi muvazeneye sahip olacağı, ikisi arasındaki sınırın nerede bulunduğu, vuslatın mimarisinin nasıl kurulacağıdır.
Tabii olan ile sun’i olan arasındaki münasebetin nasıl kurulacağı istikametindeki temel sorunun cevabı, İslam irfanı tarafından, “meçhul alandan” alınıp “malum alana” (en azından müphem alana) taşınmıştır. Hakikat arayışının güzergahını (hedefini değil) tayin eden temel şiar, “ilmin maluma tabii” olduğu istikametindeki ölçüdür. Bu ölçüyü esas alacak “hakikat arayış güzergahı”, aşağıdan yukarıya doğrudur. İnsani faaliyetin bir boyutu budur. Fakat hakikat, asla aşağıdan yukarıya doğru bir seyir takip etmez, aksine, yukarıdan aşağıya doğru bir seyir takip eder. Hakikatin bu dünyaya gölgesinin bile inmiş olması, tenezzülendir.
Hakikat, “levh-i mahfuz”daki ezeli ve ebedi ilim olan “mana haznesi”dir. Bu mana haznesi (yani sonsuz ilim) merkeze alındığında, “ilim maluma tabii değil”, “malum ilme tabiidir”. Varolan, var kılınan, yaratılan her şey (küllü şey’in) “levh-i mahfuz”daki mana haznesine tabiidir. Öyleyse varoluş sürecinin bidayetinin bidayetinin bidayetinde “malum ilme tabiidir”. Tabii olan her şey, evvelin evvelinden itibaren “sonsuz ilmin” tezahürü, tecellisi, tecessümü, teşekkülü, teessüsüdür. Sonsuz ilmin tecelli ve tezahürü yeryüzüne kadar indiğinde, vasıfsız akla kadar ulaşır. Akıl, sonsuz ilmin tecelli ve tezahür zincirinin (illiyet zincirinin) son halkasını görür. Bu noktadan bakan ve başlayan vasıfsız akıl, aşağıdan yukarıya (veya satıhtan derununa) doğru mesafe alır (almalıdır). İşte bu noktadan başlayan terakki ve tekamül seyri, projektör olarak, “malum ilme tabidir” ölçüsünü kullanır.
Medeniyet, en çaplı inşa faaliyetidir. İnşa faaliyeti, suretten manaya, şekilden esasa doğru değil, manadan surete doğrudur. Hakikatin keşif faaliyeti olan aşağıdan yukarıya doğru olan seyir, inşa faaliyeti başladığında yukarıdan aşağıya doğru döner. Keşif faaliyeti ile ulaşılacak tecrit seviyesi nereyse oradan elde edilen manalar, o seviyeden aşağıya doğru başlayacak olan inşa faaliyetinin bidayeti ve kaynağı olur. Satıhta kalan fikir ve ilim adamlarının neden medeniyet tasavvurundan bahsetmediğini tam bu noktada aramak gerekir, zira satıhtan görülenler (keşfedilenler) bir medeniyet tasavvuru oluşturacak çap ve derinliğe sahip olamaz. Birinci kata çıkan adamın görebileceği alan sokaktan ibaret olur ki, bir sokak için medeniyet kurmak gerekmez.
“İlim maluma tabiidir” güzergahında alınacak mesafe ne kadar büyükse (çıkılacak seviye ne kadar yüksekse) o seviyeden başlamak üzere aşağıya doğru, “ilmin malumu”, “mananın sureti”, “esasın şekli”, “ruhun cismi” inşa edilir. Tabii olan ile sun’i olanın vuslatı ne kadar yüksekte gerçekleşirse, aradaki ahenk o nispette derin, muhkem ve müzeyyen olur.
İnşa faaliyeti, münhasıran “suret” inşası değildir. Hangi mananın suretini inşa ettiğini bilmeyenler (usul meselesi ayrı bir bahis olarak duruyor) ancak gecekondu inşa eder. İnşa faaliyeti, keşfedilen mananın suretini inşa etmektir. Meseleye mananın suretini inşa etmek şeklinde bakıldığında, “ilmin malumunu” inşa etmek olduğu anlaşılıyor. Öyleyse mesele, “sonsuz ilmin” yukarıdan aşağıya doğru tecelli ve tezahür silsilesine mümkün olan en yüksek seviyede nüfuz etmek ve oradan aşağıya doğru inşa faaliyetini başlatmaktır.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button