İSLÂM MEDENİYETİNİN MUKADDİMESİ: CÂMİ

İSLÂM MEDENİYETİNİN MUKADDİMESİ: CÂMİ

(Terkip ve İnşa dergisi 9. sayı)

Medine, İslâm’ın yaşandığı ilk yer… Bundandır ki Medine’yi anlamadan medeniyet anlaşılmaz. Medine’nin özü ve kalbi câmidir.
İstikametini kaybedip modernleşme dönemlerine kadar câmi Müslüman hayatının kurucu görevini taşır. Bu ilâhî görevdendir ki Mescid-i Nebevi eğitim ve tahsilin, devlet idaresi ve şeklinin ölçüsü ve kaynağıdır. Ulvî ve toplayıcı fonksiyonundan dolayı İslâm’ın ve Müslümanların kuruluş ve ümmet oluş merkezidir.
Efendimiz Aleyhisselâtüvesselâm, Medine’de inşa ettirdiği Mescidi-i Nebevi’yle hayatın merkezine mabet yerleştirerek câmi merkezli bir medeniyet kurmuştur. Câmi ile ev evvel İslâm’ı ve imanı muhafaza etmeyi, sonra bu iman sayesinde cemiyeti İslâmca bir hayata dönüştürmeyi buyurmuşlardır.
Bu vahyî sebepledir ki câmi merkezli bir Medine, yâni medeniyet inşasıyla dinin buyrukları câmide tahsil edilerek hayatın temeli hâline getirmek, câmideki duruş ve değerlerden neşet eden nizam ve müesseseler kurup cemiyeti dinin emrettiği şekilde Müslüman millet hâline dönüştürmek, İslâm’ı bütün olarak eğitim ve öğretim hayatının esasları kılmak gayesini taşımışlardır. Okumaya devam et

Share Button

ÂKİF, İSLÂM; GÖKALP, BATI MED ENİYETİNDEN YANADIR

ÂKİF, İSLÂM; GÖKALP, BATI MED ENİYETİNDEN YANADIR

(Terkip ve İnşa dergisi 8. sayı)

Mehmed Âkif, İslâm medeniyetinden yanadır. Safahat’ın “Süleymâniye Kürsüsünde” dile getirdiği mısralarında İslâm medeniyetini fazilet ve insanî değerleri üstün tutan bir medeniyet olarak tavsif eder:
“…Gömerek dipdiri evlâdını kum çöllerine / (…) / Önce dağdan getirip yonttuğu taş parçasını /Sonra hâlık tanıyan bir sürü vahşî yığını / Nasıl olmuş da, otuz yılda otuz bin senelik / Bir terakki ile dünyâya kesilmiş mâlik? / Nasıl olmuş da o fâzıl medeniyyet, o kemâl / Böyle bir kavmin içinden doğuvermiş derhal? / Nasıl olmuş da zuhûr eyleyebilmiş Sıddîk!/ Nereden gelmiş o Haydar’daki irfân-ı amîk? / Önce dehşetli zıpırken, nasıl olmuş da, Ömer / Sonra bir adle sarılmış ki: Değil kâr-ı beşer?/ Hâil olsaydı terakkiye eğer şer’-i mübîn / Devr-i mes’ûd-i kudûmuyle giren asr-ı güzîn / En büyük bir medeniyyetle mi eylerdi zuhûr?”
Hülâsa bir ifadeyle, câhiliye dönemlerinde kızlarını diri diri toprağa gömecek kadar vahşî ve câhil bir kavimden Hz. Ebubekir Sıddık, Hz. Ali, Hz. Ömer gibi medeniyet inşacılarının çıkması, İslâm medeniyetinin fâzıl bir medeniyet olduğunun delâletidir diyor. Okumaya devam et

Share Button

Evvel yoğ idi, işbu medeniyet kavramı Tanzimat’ta çıktı

Evvel yoğ idi, işbu medeniyet kavramı Tanzimat’ta çıktı

(Terkip ve İnşa dergisi 3. sayı)

Eskiden medeniyetin adı yoktu. Hayatımızı kuşatan, eşya ve hâdisede tezahür eden hâkimiyeti vardı. Tanzimat’tan bugüne hakikati yok, adı var.
Tanzimat’tan Meşrutiyet’e kadar “medeniyet” adlı sihirli kelime üstüne âlim ve münevveranın yaptığı târif ve tesbitlerin hangisi bizi kuşatır? Hangisi işimize yarar ve hangisini kabullenmemiz gerekir? Yazıp söylenenler üstüne bir tâlim denemesi yapmak, bu problemli sahada hayrımıza olacaktır. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MEDENİYET ANLAYIŞI ÜZERİNE FİKİR TALİMİ YAPMAK

İSLAM MEDENİYET ANLAYIŞI ÜZERİNE FİKİR TALİMİ YAPMAK

(Terkip ve İnşa dergisi 1. sayı)

Tanzimat’tan Cumhuriyet’e kadar bu ülkede medeniyet kavramında üç anlayış çatışma hâlindedir. İlki İslâm’da medeniyet vardır; ikincisi İslâm’da medeniyet yoktur, üçüncüsü Batı medeniyeti ile sentez şart diyenler.
“Medeniyet, eşya- teknoloji üretimi değil, toplumun kurumsal dindarlığıdır. İslâm’ın toplumsallaşmasıdır” şeklinde târif edenler var. Bu târifin karşısında “Müslümanlar, Batı yapmadan önce Batı’nın ürettiği tekniği icat etmeli” diyenler var.
Sözün başında belirtelim ki Kur’ânî mânada tek medeniyet İslâm medeniyetidir. İslâm dışı sosyal organizasyonlara, Batı’dan mülhem seküler ve teknik gelişmelere medeniyet denemez. Kur’an ve sünnete tâbi olmakla meydana gelmiş toplum yahut milletin dünyayı İslâmca şekillendirmesidir medeniyet. İslâm medeniyetinin varlığı ancak Müslüman toplumun varlığı ile kaimdir.
Dolayısıyla bir beldede Müslüman bir toplum ahkâmı yaşamak için ortaya çıkmazsa medeniyet oluşmaz. Ahkâmı yürümeyen Müslümanların varlığı medeniyet oluşumu için yeterli değildir. Bundandır ki Mekke’de Müslümanların varlığı medeniyet meydana getirmemiştir. Medeniyet, İslâm ahkâmını yaşamak için Medine’ye hicret eden Müslümanlarca oluşturulmuştur. Medeniyetin, laik Türkçülerin anladığı gibi “sentez” olmadığını da belirtelim. Okumaya devam et

Share Button

BİR MEDENİYET YÜRÜYÜŞÜ-HİCRET-

BİR MEDENİYET YÜRÜYÜŞÜ-HİCRET-

(Terkip ve İnşa dergisi 1. sayı)

Medine Hicret’ten önce Medine değil Yesrib idi. Yesrib, “hoş olmayan, kınanan, fesat kaynağı yer” demekti ve Müslümanların hicreti öncesinde tam da böyleydi bu belde. Yerleşik Yahudi kabilelerinin körüklediği fitne ateşi burada yaşayan herkesi yakıyor, huzur ve istikrara fırsat vermiyordu. Yemen kökenli iki kardeş kabile olan Evs ve Hazrecliler 120 yıldır birbirleriyle kıyasıya savaşmaktaydı. Kan davasına kurban gitmeyenler sık sık yaşanan humma ve veba salgınlarıyla telef oluyordu. Çarpık bir düzen hüküm sürüyor, mesela baba öldüğünde geride kalan eşi, kızları ve büluğa ermemiş erkek çocukları miras alamadığı için yokluğa, sefalete düşüyor; bunların haline kimse aldırmıyordu. Kur’an-ı Kerim’deki ifade ile tam bir “ateş çukuru” idi Yesrib.
O ateş Efendimiz s.a.v.’in nübüvvetinin 11. yılından itibaren Akabe Biatlarında Müslüman olan Medinelilerin, oraya İslam’ı tebliğ ve talim için gönderilen Mus’ab b. Umeyr r.a.’ın ve zaman içinde peyderpey hicret eden Mekkeli Müslümanların taşıdığı rahmetle bir uçtan sönmeye başladı. Nihayet hicri takvim hesabıyla 1436 yıl önce 12 Rebiülevvel Cuma günü bu beldeye giren Rasul-i Ekrem s.a.v.’in nübüvvet nuru ile Yesrib artık ateş çukuru olmaktan tamamen çıkıyor, Medine-i Münevvere’ye dönüşüyordu. Öyle olduğu içindir ki Âlemlerin Efendisi bu hicret yurduna Yesrib demekten etrafındakileri men ediyor, “Burası artık Taybe’dir!” buyuruyordu. Taybe veya Tâbe “güzel, hoş” demekti ve Yesrib yaradılmışların en güzelinin teşrifiyle güzelleşmiş, Medine olmuştu.
* Okumaya devam et

Share Button

YAYIN ÇİZGİMİZ VE UFKUMUZ

YAYIN ÇİZGİMİZ VE UFKUMUZ

(Terkip ve İnşa dergisi 1. sayı)

İslam’ın Asr-ı Saadetten bugüne akıp gelen ana mecrasının “Ehl-i Sünnet” olduğuna inanıyoruz. Ehl-i Sünnet dışındaki tüm mecraların “merkezkaç kuvvet” olarak ana yapıdan ayrıldığını, dinde istikametini şaşırdığını, şaşırmış istikametiyle dini tahrif ettiğini/etmeye çalıştığını düşünüyoruz. Sünni-Şii tasnifini yapanların ve bu tasnifle beraber Ehl-i Sünneti ve Şia’yı ayrı birer mezhep olarak kabul ettirmeye dönük propagandanın çok tehlikeli olduğuna kaniyiz. Ehl-i Sünnet İslam’ın ana mecrasıdır ve mezhepler de o mecranın içindedir.
Ehl-i Sünnet, İslam’ın ilim, tefekkür ve tasavvuf kollarını derli toplu bir şekilde bünyesinde barındıran, bunların eserlerini ve müktesebatını tertip ve cem eden ana yapıdır. Ehl-i Sünnet hassasiyetimiz, İslam’dan hareketle keşif ve imal edilen toplam müktesebatı belli bir usul ve tertip ile cem etmesi ve mukaddes emaneti sonraki nesillere nakletmesindeki hassasiyetten kaynaklanır. Ehl-i Sünnet, bir anlayış ve bir süzgeçtir, doğru anlamanın, yanlışı tespit etmenin bünyeleşmiş halidir. Okumaya devam et

Share Button

İslâm Medeniyetinin mukaddimesi: Câmi

İslâm Medeniyetinin mukaddimesi: Câmi

Medine, İslâm’ın yaşandığı ilk yer… Bundandır ki Medine’yi anlamadan medeniyet anlaşılmaz. Medine’nin özü ve kalbi câmidir.

İstikametini kaybedip modernleşme dönemlerine kadar câmi Müslüman hayatının kurucu görevini taşır. Bu ilâhî görevdendir ki Mescid-i Nebevi eğitim ve tahsilin, devlet idaresi ve şeklinin ölçüsü ve kaynağıdır. Ulvî ve toplayıcı fonksiyonundan dolayı İslâm’ın ve Müslümanların kuruluş ve ümmet oluş merkezidir.

Efendimiz Aleyhisselâtüvesselâm, Medine’de inşa ettirdiği Mescidi-i Nebevi’yle hayatın merkezine mabet yerleştirerek câmi merkezli bir medeniyet kurmuştur. Câmi ile ev evvel İslâm’ı ve imanı muhafaza etmeyi, sonra bu iman sayesinde cemiyeti İslâmca bir hayata dönüştürmeyi buyurmuşlardır.

CÂMİ MERKEZLİ BİR MEDENİYET…
Okumaya devam et

Share Button

Âkif, İslâm; Gökalp, Batı medeniyetinden yanadır

Âkif, İslâm; Gökalp, Batı medeniyetinden yanadır

Mehmed Âkif, İslâm medeniyetinden yanadır. Safahat’ın “Süleymâniye Kürsüsünde” dile getirdiği mısralarında İslâm medeniyetini fazilet ve insanî değerleri üstün tutan bir medeniyet olarak tavsif eder:

“…Gömerek dipdiri evlâdını kum çöllerine / (…) / Önce dağdan getirip yonttuğu taş parçasını /Sonra hâlık tanıyan bir sürü vahşî yığını / Nasıl olmuş da, otuz yılda otuz bin senelik / Bir terakki ile dünyâya kesilmiş mâlik? / Nasıl olmuş da o fâzıl medeniyyet, o kemâl / Böyle bir kavmin içinden doğuvermiş derhal? / Nasıl olmuş da zuhûr eyleyebilmiş Sıddîk!/ Nereden gelmiş o Haydar’daki irfân-ı amîk? / Önce dehşetli zıpırken, nasıl olmuş da, Ömer / Sonra bir adle sarılmış ki: Değil kâr-ı beşer?/ Hâil olsaydı terakkiye eğer şer’-i mübîn / Devr-i mes’ûd-i kudûmuyle giren asr-ı güzîn / En büyük bir medeniyyetle mi eylerdi zuhûr?”
Okumaya devam et

Share Button

İslâm medeniyetinde mûsikî “hikmetten bir cüzdür”

İslâm medeniyetinde mûsikî “hikmetten bir cüzdür”

Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamberimiz s.a.v.’ın Sünnet’inden neşet eden İslâm medeniyetinin sanata bakışı İslâm’ın dünya ve âhiret anlayışından doğmuştur.
Bu imânî sebepledir ki İslâm medeniyetine mensup bir sanatçı sanatını kendi indî anlayışıyla ve benliğini yüceltmek gayesiyle icrâ etmez; haddini bilir. İcrâ ettiği sanatın Allah ve dininin ölçülerine göre olması gerektiğinin idrâkindedir. Benlik duygusu Allah’ın ulviyeti karşısında yok olmuştur.

Batılı seküler sanatçı gibi kendisini Yaradan’ın yerine koymaz. Sanat yoluyla ortaya koyduğu her şekil, ses, renk ve düşünce Allah’ın cemal sıfatından neşet eden ölçülerle uyumludur. Allah’ın güzeli sevdiğini bilir ve sanatını da bu bilgiyle icrâ ederek güzele ulaşmaya çalışır. (Diyanet İslâm Ansiklopedisi, cilt: 31, sayfa: 257-261)

MÛSİKİ TEFEKKÜR VE ALLAH’I ZİKİR VAZİFESİ GÖRÜR
Okumaya devam et

Share Button

Said Nursî Hazretlerinin “Medeniyet-i Kur’ânîye” fikri

Said Nursî Hazretlerinin “Medeniyet-i Kur’ânîye” fikri

Batı’nın ,“Medeniyet bizdedir siz de yok” şeklindeki propagandaları karşısında aydınların ve devlet ricalinin recüliyetini kaybettiği bozgun dönemlerinde medeniyet hakkında âlimlerce alelacele yapılan tariflerin çoğu ârızalıdır.

Mağlubiyet psikolojisiyle medeniyetinin esaslarını tecditten mahrum bozgun aydınlarının ahkâm kestiği yıllarda Said Nursî Hazretleri medeniyet fikrinin, silkiniş geçirmesi gereken Müslümanların önüne gelen bir mesele olduğunu söyler ve tesbitlerine İslâm medeniyeti ile Batı medeniyeti arasında mukayeseler yaparak başlar.

GARB MEDENİYETİNE KARŞI “ŞERİAT-I GARRÂDAKİ MEDENİYET”
Okumaya devam et

Share Button

Ahmet Cevdet Paşa’nın fıkıh üstü Medeniyet-i Cedide’si

Ahmet Cevdet Paşa’nın fıkıh üstü Medeniyet-i Cedide’si

Ahmet Cevdet Paşa, İslâm medeniyetinin bedeviyetten hadariyete geçerek tekamül ettiğini söyler ve İbn-i Haldun’un medeniyet teorisinden hareketle medeniyeti toplumların devamlı değişerek geçti¬ği bir merhale olarak târif eder.

Batı medeniyetinden alınan ilimleri ve bunların metodlarını “usûl-i cedide” ile almak gerektiğini savunur. Bu metoda karşı çıkanları, bütünüyle eski durumu savunanları “mutaassıp” ve “efkâr-ı atîka eshâbı” ifadesiyle tenkid eder: “Fikir üreteceksek asra uymalı ve asra mütehammil olmalı.”

Bu düşüncelerinden dolayıdır ki ilmî, siyasî ve idarî vazifeleri sırasında Batı medeniyetini taklit taraftarları ile her türlü değişikliğe karşı çıkan “mutaassıplarla” mücadele etmiştir. Muhafazakâr bir Osmanlıcı olmasına ve medeniyet görüşlerinin ağırlık merkezinde İslâmî fıkhının bulunmasına rağmen yüzeyden bakınca bazı görüşleriyle Tanzimat’ın ilerlemeci anlayışıyla benzerlik düşüncesi uyandırır.

PAŞA’YA GÖRE İSLÂM MEDENİYETİ TECEDDÜDLE CANLANIR
Okumaya devam et

Share Button

AMASYA MİSALİNDE ŞEHİR, MEDENİYET, TARİH, TURİZM…

AMASYA MİSALİNDE ŞEHİR, MEDENİYET, TARİH, TURİZM…

Bir haftalık seyahat programımızın ilk menzili olan Amasya’ydı. 21.06.2014 Cumartesi ikindi vakti geldiğimiz şehirden Pazar öğle vakti ayrıldık. Bu süre içinde, şehir, tarih, medeniyet tasavvuru, turizm meselelerinin nasıl iç içe girdiğini, sonuncusunun (turizmin) öncekileri nasıl katlettiğini, iğfal ettiğini, hatta imha ettiğini gördüm.

Amasya’nın merkezi, tarihi film platosu gibi, tarihi eserler ve tarihi eserlerin hususiyetlerine uygun yeni binalarla dolu. Bir vadide kurulmuş olan Amasya, ortasından geçen Yeşilırmak çevresinde mevzilenmiş durumda. Tokat yönünden girişte müzepark haline getirilmiş olan “aşıklar parkı”, Ferhat ile Şirin için tanzim edilmiş. Ferhat’ın dağları delerek (yani kanal açarak) şehre su getirdiği suyolunun harabeleri de parkın sırtını verdiği tepenin eteklerinde görülüyor. Oradan şehir merkezine girildiğinde karşınıza tarihi dekor çıkıyor. Şehir merkezinin bulunduğu vadinin bir tarafındaki kayalıklarda “kral mezarları” var, eski uygarlıklardan kalma harabeler, tepenin doksan derece dik sathındaki kayaların içeriye doğru kazılarak kral mezarı yapılmış halinden ibaret.
Okumaya devam et

Share Button

ŞEHİR VE MEDENİYET e-kitap Haki DEMİR

Seçimler ve günlük politika ile ilgimiz yok ama bu durum, belediyecilik ve şehir yönetimi bahsinde fikrimiz olmadığı manasına gelmez. Seçimin “gündem” oluşturması vesilesiyle, belediyecilik ve şehir yönetimi üzerinde biraz düşünmek ve düşüncelerimizi paylaşmak uygun olur.

Şehir, bir dünya görüşünün orta büyüklükteki tatbikatı için uygun bir vasattır. Köy veya kasaba büyüklüklerinde (küçüklüğünde) bir fikrin veya mefkurenin tatbik edilmesi mümkündür fakat bu tatbikat, tatbikatın küçük boyutlu olmasından dolayı fikrin veya dünya görüşünün, tatbik edilebilirliğini “test etmek” için kafi değildir. Herhangi bir fikri, belli bir büyüklüğe kadar tatbik etmek kabildir, gerçekten inanmış bin kişi veya aileyi bir köyde (veya kasabada) toplamak suretiyle, en olmaz zannedilen tatbikatları gerçekleştirmek mümkündür. Tarihte bunun muhtelif misalleri de mevcuttur, mesela komünistlerin “komün” denemeleri vardır fakat bunlar küçük boyutlu olduğu için fikri test etmeye kafi değildir. Kısaca şehir dediğimiz, içinde yaşadığımız çağda, Türkiye misalinde, ortalama yüz bin ile bir milyon aralığında insanın yaşadığı bir merkez, herhangi bir fikri veya dünya görüşünü (mefkureyi) tatbik etmek, o mefkurenin tatbikatını test etmek için kafi büyüklükte insan sayısı ve iskan alanı demektir. Okumaya devam et

Share Button

BÜYÜK SEÇİM…

BÜYÜK SEÇİM…

Bir seçim var önümüzde, kanunun yazdığına göre mahalli seçim ama kamuoyunun dediğine göre başka, bambaşka bir seçim… Evet, kamuoyu doğru söylüyor, bu seçim bambaşka bir seçim, kanun yanılıyor bu defa…

Mademki hayati bir seçim, öyleyse neyi seçeceğimize bir bakalım…

Son bir asırdır batılıların ve Batılılaşanların yönettiği bu ülkeyi, kimin yöneteceğine karar vereceğiz, artık yerli halk mı yönetmeli yoksa batılılar mı yönetmeli? Tabii ki tarihi bir seçim, ilk defa halkın kendi ülkesini yönetme hakkının olduğu ve bu hakkını net bir şekilde istediği bir seçim yaşıyoruz, soru belli, ülkeyi kim yönetecek?

Akparti, on iki yıllık tarihinde ilk defa “Medeniyet yürüyüşünden” bahsediyor, ilk defa kendi kaynaklarımıza bu kadar açıktan atıf yapıyor, ilk defa kendi medeniyetimizi yeniden inşa etmekten bahsediyor. Bu ülkeyi yüz yıldır yönetenler, milleti batı uygarlığına eklemlemek için çabalıyorlardı, bu seçimde ilk defa kendi medeniyetimizin lafını duyduk. Siyasi manevra olsa bile ne gam, biz bunun yalanına bile oyumuzu veririz. Bu seçim, batı uygarlığı ile İslam medeniyeti arasındaki seçimdir, bizim tercihimiz ise sabittir, İslam medeniyeti…
Okumaya devam et

Share Button

FETHULAH GÜLEN’İ ANLAMAK…-1-

FETHULLAH GÜLEN’İ ANLAMAK…-1-
Fethullah Gülen, İslami ilimlere vakıf birisidir. Türkiye’de kamuoyunda bilinen alimlerin içinde, muhtemeldir ki ilk onun içine girer. İslami İlimlere vukufiyeti bilgi seviyesini aşan, derin idraki olan, yeni teşhislere ulaşan birisidir. İmal-i fikirde bulunabilen, nispeten kendi görüşleri olan, müktesebatı tekrar etmekten ibaret bir mevcudiyete sahip olmayan bir kişidir.
İslami İlimlerdeki müktesebata hakimiyetindeki maharet, dinleyenlere derinden tesir etme istidadını kazandırıyor. Hususi sohbetlerine katılıp da etkilenmeyen insan sayısı azdır, etkilenenler ise mazurdur. Zira berrak bir dil, nüfuz edici bir üslup, kuşatıcı bir tesire sahiptir. Bu istidat ve maharetlerin toplamının bir insanda cem olması vakayı adiyeden değil, nadirattandır.
Söylediği sözlerin tamamı İslam’a uygundur, buna paralel olarak, yaptığı her işi İslami esaslardan birine nispet etme istidadı inkişaf etmiştir. İslam’a uygun söz söyleme ve yaptığı işleri İslam’a nispet etme maharetlerindeki inkişaf, birçok insanı etkilediği gibi, birçok insanı da karşısında kararsız ve tavırsız bırakıyor. Öyle ki, söylediği söze yalan veya yanlış deme imkanı olmadığı için insanlar “manevi mesuliyetten” korkuyor.
Meseleye nazari çerçevede baktığımızda, idrak hacminin, yanlışa geçit vermeyecek derinliğe indiği, en azından vahim yanlışlar yapmayacağı hissine kapılmak mümkün. Zaten bu nokta mühimdir, bu derinlikte idrak sahibi olan birinin, yanlış yapıyor olması izaha muhtaçtır. Okumaya devam et

Share Button

ÇATI KURULUŞ İHTİYACI-3-MEDENİYET ŞURASI

ÇATI KURULUŞ İHTİYACI-3-MEDENİYET ŞURASI
Medeniyet Şurası, herhangi bir İslami guruba mensup olsun veya olmasın Müslüman fikir, ilim ve sanat adamlarının tamamına açık olmalıdır. Herhangi bir sahada eseri olan, akademisyen olsun veya olmasın tüm Müslüman fikir adamlarının dahil olabileceği, kendilerini ifade edebilecekleri, yalnız başlarına veya çalışma guruplarıyla veya tüm şura azalarının katılımını sağlayacak müzakereler yoluyla fikri, ilmi ve bedii çalışmalar yapabilecekleri bir havza olmalıdır. Eserler belli bir tertip içinde tasnif edilmeli, yayınlanmalı ve üzerinde tartışılmalıdır.
Bu şura, İslam’ı nasıl anlayacağımız konusundan başlamak üzere, medeniyet çapında anlama ve düşünebilme maharetini geliştirmelidir. En büyük eksikliklerimizden birisi dar kalıplar içinde düşünmek, kendi zihni hapishanelerimize mahpus olmak, İslam’ı hakkıyla anlayabilecek hacimde bir zihni ve akli bünyeye sahip olamamaktır. Özellikle de cemaatleşmeden kaynaklanan ufuk darlığı ciddi bir problem olarak önümüzde duruyor. Dünya çapında ve medeniyet derinliğinde bir anlayış ufkuna ulaşmadan İslam’ı anlama çabaları akim kalıyor ve istikamet dışına savruluyor. Okumaya devam et

Share Button

ŞEHİR VE MEDENİYET-9-ŞEHİR, DEVLET, MEDENİYET

ŞEHİR VE MEDENİYET-9-ŞEHİR, DEVLET, MEDENİYET
Bir şehirle medeniyet olmaz ama bir şehirde olmayan medeniyet hiçbir yerde olmaz. Şehir, medeniyetin nüvesidir, numunesidir, timsalidir. Şehrini inşa edemeyen bir mefkure, medeniyetini inşa edemez, bir medeniyet tasavvuruna sahip olduğunu iddia edemez. Bu manada her İslam Şehri, bir medeniyet timsalidir, böyle olmalıdır.
İslam medeniyet tasavvuru muhakkak ki bir şehre sığmaz. Şehrin büyüklüğü bu meselede ehemmiyetsizdir, mevzuu, medeniyet tasavvurunun bir şehirle sınırlandırılamayacak olmasıdır. İslam medeniyet tasavvuru, bir şehri, o şehrin içinde olduğu ülkeyi, o ülkenin içinde olduğu İslam coğrafyasını ve nihayet tüm dünyayı kuşatacak hacimdedir. Ne var ki medeniyet tasavvurunun ilk inşa edeceği (veya ilk imtihan sahası) şehirdir, bu manada bir ülkedeki siyasi sistem de değildir. Bir ülkede İslam’ın hukuku, siyaseti, ahlakı devlet çapında kurulsa bile, o ülkede İslam medeniyetinin kurulduğunu söylemek kabil olmaz, ta ki İslam şehri inşa edilene kadar.
İslam medeniyetine giden güzergahın ana istasyonu devlet değil şehirdir. Belki de şehir, İslam medeniyet inşasında karargah mahiyetinde ve ehemmiyetindedir. Devlet kurmak güç ile ilgilidir ve devlet kuracak güce ulaşanlar onu elde edebilirler, devleti kurduklarında güçleri daha da artar. Fakat medeniyet o kadar hassas ve naif bir meseledir ki, dünyanın en büyük gücüne (bu günkü dünya ölçülerinde ABD’nin gücüne) sahip olsanız bile medeniyet kuramayabilirsiniz. Medeniyet inşası için belli miktarda güce ihtiyaç olduğu doğrudur ama güç, devlet kurmak için yalnız başına kafi olsa da medeniyet inşası için asla kafi değildir ve zaten birinci unsur da değildir. Okumaya devam et

Share Button

ŞEHİR VE MEDENİYET-4-MEDENİYET TASAVVURU VE ŞEHİR

ŞEHİR VE MEDENİYET -4-MEDENİYET TASAVVURU VE ŞEHİR
Mekanı çıplak (tabii) halde kullanmak hayvanlara mahsustur. Mekanın imar edilmesi gerekir, imar edilmemiş mekan üzerinde mülkiyet kurulamaz. İktisadi manadaki mülkiyetten bahsetmiyoruz ama o bile imar edilmeden kurulamaz. Şehir, mekanın, fikir tarafından imar edilmiş halidir, belli bir fikir tarafından inşa edilen şehir, o fikrin mülkiyetindedir. Bu sebepledir ki her kültür ve medeniyet kendi şehrini inşa etmiştir, bu sebepledir ki mekan üzerinde bir de medeniyet mülkiyeti mevcuttur.
Şehir, medeniyet mülkiyetinin mührüdür. Tarlayı sürmek bile kültür ve medeniyet ile alakalıdır ama şehir, medeniyetin inşa edilmiş halidir. Şehir kurmayan bir kültür olabilir ama şehir kurmamış bir medeniyet olmaz. Kültür her hayat tarzında ve şeklinde oluşur ve varlığını devam ettirir lakin medeniyet, mekanlaşmış bir hayat tarzıdır, mekan üzerinde mülkiyet hakkı edinmiş bir hayattır.
Şehir, tabii olan ile suni olanın (inşa edilenin) harikulade ahengidir. Medeniyet, tabii hal içinde bulunmaz, o, inşa edilmelidir, insan yapımıdır ve sunidir. İnsan, tabii olarak meydana gelmiş, suni olarak varoluşunu gerçekleştirmiş varlığın adıdır. Hayvanda hiçbir sunilik yoktur, o, inşa edemez, tabii haliyle yaşar. İnsan, inşa edebildiği kadar insani varoluşuna katkıda bulunur. Okumaya devam et

Share Button

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-1-GİRİŞ

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-1-GİRİŞ
Mısır ve Suriye’deki gelişmeler, bu gelişmeler karşısında doğu ve batı bloklarının ittifakları Türkiye’yi müthiş bir kuşatmaya aldı. Mengeneyi sürekli sıkıyorlar, bu defa niyetleri tehdit etmek değil öldürmek gibi görünüyor. İran’a karşı yapılacak bir askeri operasyonda Türkiye’yi (Akparti hükümetini) ikna edemeyen batı, bu gün Türkiye’ye karşı yapılan ve yapılacak olan her çeşit operasyonda İran’dan fazlasıyla destek görüyor.
Türkiye, ümmetin son kalesi ve tek karargahı olarak kaldı. Bunun ne manaya geldiğini ve ne kadar mühim bir mesele olduğunu anlamamız gerekiyor. Türkiye ne pahasına olursa olsun düşmemeli, buna müsaade etmemeliyiz. Karargah işgal edilemezse, karargah ele geçirilemezse, karargah kendi imkanlarıyla ayakta kalırsa, mücadele devam eder, yeni hamleler geliştirilebilir, yeni stratejiler oluşturulabilir, yeni manevralar yapılabilir. Karargah işgal edilirse her şey çöker…
Batı, Doğu ve kalbimize yerleşen İran alçaklarıyla başedecek gücümüz yok. Bu kadar büyük bir ittifak Osmanlıya karşı bile yapılmamıştı, Türkiye’ye karşı yapıldı. Oysa Türkiye Osmanlının yıkılırken sahip olduğu güce bile sahip değil hala… Karşımızdaki ittifak, onların silahlarıyla mücadele edilecek gibi değil, düşmanlarımızın silah gücüne (askeri, iktisadi, siyasi, diplomatik) denk bir güç toplayamayız. Başka bir yol (ya da yollar) olmalı… Okumaya devam et

Share Button

Allah uyumaz!

Kaderimizde Dünya Müslüman Alimler Birliği Başkanı Yusuf el Karadavi ile yan yana namaz kılmak da varmış. (Bu bir fazilet mevzusu değil, durum özetidir.) Yakından gördük, hutbesini dinledik. 87 yaşında bir delikanlı. Minber dar geliyordu  ruhuna.
Hutbesinde Zulüm altındaki İslam coğrafyasından özellikle de Mısır ve Suriye’den bahsetti. Mısırlı kardeşlerimizin kesinlikle muzaffer olduklarını Allah’ın kafirlere mühlet vereceğini bununla beraber kafirleri asla ihmal etmeyeceğini şu ayetle anlattı:
“Onlara mühlet veriyorum. Şüphesiz benim tuzağım sağlamdır.” Kalem-45
Yusuf’un sıkıntı çekmeksizin melik olmadığını Ümmet’in de sıkıntı çekmeden dünya ve ahiret saadetine erişemeyeceğini anlattı. Allah’ın yardımının yakın olduğunu söyledi ve şu ayeti okudu:
“Yoksa siz, sizden öncekilerin başına gelenler, sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Peygamber ve onunla beraber müminler, “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek kadar darlığa ve zorluğa uğramışlar ve sarsılmışlardı. İyi bilin ki, Allah’ın yardımı pek yakındır.” Bakara-214

Okumaya devam et

Share Button