MEKAN MESAFE SATIH-1-

MEKÂN MESAFE SATIH
Mekânın zamandan daha kolay anlaşılacağı zannedilir. Zamanın mücerret mahiyetine nispeten mekân daha müşahhas kabul edilir. Hatta zamanın varlığı tartışılmıştır ama mekânın varlığı tartışılmamıştır. Zamanın vehim olduğuna dair düşünceler gök kubbede uçuşmuştur ama insanın ayağını yere basma zarureti mekânın varlığından tereddüt etmesini engellemiştir.
Mekânın varlık ile ilgisi farklı bir açıdan bakıldığında varlığın zaman ile ilgisinden daha açık olarak hissedilir. Varlık ile mekân arasındaki ilişki sanki elle tutulabilecekmiş gibi müşahhaslaştırılır çok defa.
Doğrusu mekânı anlamadığımızı düşünmeyiz. Ayağımız yere bastığı müddetçe mekânın orada bir yerde olduğunu vehmederiz. Anlamadığımızı düşünmediğimiz için anlama çabasına da girmeyiz.
Mekânı en çok zemin ile karıştırırız. Zemini mekân yerine ikame ederiz. Zemini mekân yerine ikame ettiğimizde anlaşılması gereken bir şey kalmaz geriye. Zira zemine mesela beton dökebilmekteyizdir ve anlaşılması için mücerret bir idrak faaliyetine konu edilmesi gerekmeyecek kadar basit ve anlaşılır bir mesele haline gelmektedir.
Zemin ile mekânı aynı anlamda kullanırız ve böylece mekânın ele geçmez mahiyetinin giriftliğinden ve mücerret özelliğinden kurtuluruz. Aynı kolumuzda saatimiz olduğunda zamanının mahiyetini merak etmekten kendimizi kurtarıp onu ölçmekle ilgilendiğimiz gibi.
Zeminin dahi genel bir ifade olmasından kaynaklanan nispeten müphemliği karşısında, zemini de (aynı zamanda mekânı) satıh olarak anlama temayülü ağırlık kazanmaya başlar. Satıh daha elle tutulabilir özelliğe sahip olduğu için zeminde karşımıza çıkması muhtemel problemlerden de böylece kurtuluruz. Okumaya devam et

Share Button

MEKAN VE VARLIK

MEKÂN VE VARLIK
Mekân kelimesi sadece lügat anlamıyla dahi varlığı anlatmaya kâfidir. Mekân, imkân alanıdır. İmkân alanı varolabilmek için gerekli olan zemindir.
Mekân saf haliyle harekete geçmez veya varlığın vücut bulmasını temin etmez. Fakat mekân saf haliyle vücut bulması mümkün olan tüm varlıkların kodlarına sahiptir ve bunu varoluş sürecini başlatacak etkiyi alana kadar muhafaza eder.
Mekânın, varlığı kompoze edici özelliği vardır ve idrak ile dikkat bu özellikte yoğunlaşmakta ve orada kalmaktadır. Varlığı kompoze edici özelliği aslında terkip edici özelliğinin yansımasıdır ama bu özellik dikkatlerden kaçar. Terkip edici özelliği ise aslında varoluşun kendinde gerçekleşmesine imkân veren özelliğinin yansımasıdır.
Mekânın idrak ve dikkatten uzakta kalmasının iki sebebi var. Varlığın yoğunluğu ve zaman ile temas halinde olması…
Varlığın yoğunluğu dikkati kendinde toplar ve mekânı idrakten uzak tutar. Kâinattaki varlık sayısının hesaba sığmaz çoklukta olması insan idrak ve dikkatini mekândan uzaklaştırır. Zaten mekânın gözle görülmesi imkânsız olduğu için, idrak edilmesi müstesna bir dikkate bağlıdır.
Mekân, zaman ile temasa geçtiğinde, varlık meydana gelmiyorsa eğer (teğet temas halinde) varlığa etki de etmiyordur. Buradaki etkisizlik, varlığın etkilerine müsaade ettiği için dikkatten kaçmasını temin ediyor. Oysaki saf mekânda hareket eden bir varlığı müşahede edebilseydik eğer, diğer varlıkların etkilerinden de kurtulduğu için hareketin özelliklerinden mekânı fark edebilecektik. Okumaya devam et

Share Button

MEKAN VE KAİNAT

MEKÂN VE KÂİNAT
Mekân kâinatın varoluş alanıdır, varoluşun imkan alanıdır. Mekan olmadığında hiçbir şey yoktur, hiçbir şey varolamaz, hiçbir varoluş süreci işlemez.
Saf haliyle mekânın müşahede edilebileceği yer kâinatın sınırı olmalıdır. Fakat mekânın saf halde müşahede edilebilmesi, bilgi ve idrak kaynaklarımızla kabil değildir. Daha doğru bir ifadeyle beş duyumuzla ve bu günkü ilmi malzemelerin (teknolojik cihazların) ürettiği imkânla mekân, saf halde müşahede edilemez.
Mekânın saf halde müşahede edilebilmesi ile zamanın saf halde müşahede edilebilmesi aynı anlama gelir. Zamanı saf halde müşahede edebilmek için zamanın dışına çıkmak gerektiği gibi, mekânı saf halde müşahede etmek için de mekâna tepeden bakmak gerekir. Zaman ve mekânın bağından kurtulamamak, onların saf halde müşahedesini imkânsız kılar.
Zamanın mı mekânı, yoksa mekânın mı zamanı sarmaladığı meçhuldür. Başka bir ifadeyle zaman mı mekânın içinde varolabilmekte yoksa mekân mı zamanın içinde bulunmaktadır, insanlık bu çetin sorunun cevabını bilme imkânına sahip olabilecek mi? Her ikisinin mahiyetine dikkatle bakan bir göz, mekanın zamandan önce olması gerektiği fikrine kapılabilir, böyle olması da imkan dahilindedir. Ama cevap bu mudur, kim bilir.
Zamanın daha girift ve metafizik olduğu buna karşılık mekânın daha müşahhas ve net olduğu konusundaki genel kanaat doğru değildir. Zamanı fark etmek, mekânı fark etmekten daha kolaydır. Fakat bu durum zamanın mekândan daha kolay anlaşılacağını maalesef göstermez. Okumaya devam et

Share Button

MEKAN-3-

Madde enerjiye ve enerji maddeye dönüşmez. Madde ve enerjinin oluşumundaki zaman ve mekânın katkı oranları değişmekte ve varoluşun tecellilerinden biri ortaya çıkmaktadır. Bir birine dönüşüm değil, yeniden varoluş gerçekleşmektedir. Kurallar aynıdır. Madde ile enerjinin bir birine dönüştüğü iddiası bilimsel bir aldanıştır.
Zamanın, maddenin dördüncü boyutu olduğuna dair yaklaşım, zaman ile varlık arasında, varoluşa dönük ilk bilgilenme olduğu için önemlidir. Ancak zaman maddenin dördüncü boyutu değildir. Aksine madde, zaman-mekân sarmalının boyutlarından (tezahürlerinden) biridir. Enerji başka bir boyutudur. Ve daha sayısız boyut bulunmaktadır.
Kozmosta en çok hayret uyandıran akdelik ve karadelik teorileri dikkatli tetkik edilmelidir. Bunlar, zaman mekân etkileşiminin en ilginç örnekleridir. İnsanlık bunları tetkik etmenin yolunu bulabilirse, zaman ve mekan ile ilgili ciddi keşifler yapabilir.
Kainatın dışında sayısız “alem” mevcut. Her alem ayrı bir mekandır. Her mekan da zamanın olup olmadığı bahsi ayrı… Zaman var mıdır, varsa içinde yaşadığımız kainattaki zaman ile aynı mıdır? Bu sorular ehliyetli ve liyakatli muhataplarını bekliyor.
Akdelikten zaman fışkırıyor ve mekân ile temas ettiğinden dolayı varlığı (gök cisimlerini) meydana getiriyor olabilir. Karadelikte, zaman emiliyor, emilen zaman oranında varlık yok oluyor olabilir. (En doğrusunu Allah Azze ve Celle bilir)
Zamanda yolculuk konusu şimdiye kadar ele alındığı biçimiyle “bilimsel” eğlence olmaktan başka bir şey ifade etmez. Buna rağmen zamanda yolculuk imkânsız bir şey değildir. Zamanda yolculuktan bahsetmeden önce mekânda yolculuktan bahsetmek gerekir. Zamanda yolculuk yapmanın sırrı, mekânda yolculuk yapmanın sırrı ile beraber çözülecektir.
İnsanlık hala mekânda seyahat ettiğini zanneder ama aslında varlıkta seyahat edilmektedir. Mekânda seyahat etmek ile zamanda seyahat etmek arasında zorluk bakımından bir fark olmamalıdır. Okumaya devam et

Share Button

MEKAN

MEKÂN
Kainat (kozmos) ile ilgili “gerçeklik” , zaman ve mekândan başka bir şey değildir. Bu sebeple zaman ve meknı aşmamış bir anlayış için, toplam varlık çeşidi üçtür; zaman ve mekân ve ruh… Ruh zamanüstü bir varlıktır ama bedene taalluk ettiğinden itibaren zaman içindedir, ne var ki zaman içinde olması, zamani varlık olduğu manasına gelmez. Zaman, mekan ve ruh dışında görülen tüm varlık çeşitleri, bu üçünün müştaklarıdır. (En doğrusunu Allah Azze ve Celle bilir)
Kainattaki maddenin çok azının görünebilir, bilinebilir, anlaşılabilir özellikler taşıması ve büyük kısmının ise “karanlık madde” gibi isimlendirmelerle ifade edildiği, görünmediği ve anlaşılamadığı malum. Fizik biliminin matematiğin yardımıyla ulaştığı bu netice, hem ontoloji inşasında hem de mekanın anlaşılmasında ciddi bir zafiyet, ciddi bir “eksik malzeme” oluşturuyor.
Büyüklerin (makrokozmosta) dünyasında “karanlık madde” denilen ve açıklanamayan, küçüklerin (mikrokozmosta) dünyasında kuant alanları olarak isimlendirilen ve açıklanamayan konu; mekanın anlaşılmasını zorlaştırıyor.
Karanlık maddenin (veya uzaydaki boşluğun), ses ve ışığı nakletmesi onun madde ile herhangi bir şekilde ilgili olduğunu gösterir. Fakat buradan hareketle “madde” olduğunu söylemek, delil yetersizliği ile maluldür. Mesela maddenin kaynağı olması, maddeye vücut veren öz olması, maddenin varoluşunu mümkün kılan malzeme olması mümkündür. Fizik biliminin bu gün ulaştığı neticelere bakılırsa, maddenin kaynağı madde değil, madde ötesi (metafizik) bir alan, alem, varlıktır. Karanlık madde anlaşılamadığı için onun hakkında söylenecek her söz, spekülatif olur. Atom altı parçacıklardaki arayışın, maddeye kütle kazandıran bozonun (Higgs bozonu deneyini hatırlayın) peşine takılmış olması, fizik biliminin, maddi evren ile metafizik evren arasındaki “geçidi” aradığını gösteriyor. Fizik bilimi, içinde aktığı pozitif bilim mecrası gereği metafizik evreni veya metafizik varlığı reddettiği için, ikisi arasındaki geçidi aradığını söylemesini beklemiyoruz. Lakin maddeye kütle kazandıran bozon arayışı, maddenin oluşumundan hemen önceki anı aradığı görülüyor. İşte geçit dediğimiz nokta orası… Okumaya devam et

Share Button

ZAMAN VE VARLIK

ZAMAN VE VARLIK
Kâinat her an yeniden yaratılıyor. Varlık-yokluk deveranı (ritmi), kainatın varlık ile yokluğunun eşit seviyede ve sürede (zaman yoktur ya orada) bulunduğunu gösteriyor. Her an yeniden yaratılan varlığın, iki yaratılış arasındaki yokluk halinin (anının) görünmemesi ve sürekli varlık halinin görünmesi, gözün varlığa endeksli olmasındandır ve bir anlamda gözün körlüğüdür. Zira “yokluk” yansıma imkânına sahip olmadığı için gözün onu görmesi kısa zaman dilimlerinde (an) mümkün olamamaktadır. Oysaki varlığın varlık süresi ile yokluk süresi büyük ihtimalle bir birine eşittir ve yokluğu görme istidadı olanların onu seyredebilmeleri varlığı görebilmek gibidir.
Her an yeniden yaratılan kâinatın bir öncekinin devamı ve tekrarı olmadığı ve yeni ve başka bir şey olduğu fakat sürekliliği devam ettiği için farklılıkların anlaşılamadığı ve zaten idrakin ulaşabildiği alanda olmadığı tespit edilmelidir.
Kâinatın her an yeniden yaratılmasında iki yaratılış arasındaki yokluk anı, (ruhun varlığını devam ettirdiği ve yok olmadığı zira ruhun her an yeniden yaratılmadığı ve bir defa yaratıldığı hatırlanırsa) ruhun bu berzahta topyekûn varlık kaydından kurtulduğu düşünülebilir. Ruh bedenle birlikte tüm varlıktan, bununla beraber zaman ve mekândan kurtulmakta ve aslında beden öncesi hayata ulaşabilmektedir. Ruh mahiyeti itibariyle zamanüstü bir varlık olduğu için iki yaratılış arasında geçen varlıksız (maddesiz) zamanı fark etmekte ve o zaman diliminde zamanüstü hayatı yaşamaktadır. (En doğrusunu Allah Azze ve Celle bilir) Okumaya devam et

Share Button

ZAMANSIZ HAREKET

ZAMANSIZ HAREKET
Varlığın kesintisiz bir hareket içinde olduğu, hareketin durdurulamadığı, hareketin durması halinde varlığın varolamayacağı fizik olarak da anlaşılmıştır. Hareketin kesintisizliği sadece makrokozmosta değil aynı zamanda mikrokozmosta da vakidir.
Mikrokozmostaki ilerlemelerin vardığı nokta, kuantum fiziğidir ve kuantum fiziği ise maddenin parçacıklardan değil alanlardan (kuantum alanlarından) meydana geldiği ve bu alanların ise mütemadi bir deveran (veya hareketlilik) içinde olduğunu gösterir.
Varlık görüntüsü aslında hareketten kaynaklanmaktadır. Hareket o kadar hızlıdır ki, ortaya kompoze bir varlık görüntüsü çıkmaktadır. Hareket durduğu takdirde (matematik kavrayış olarak buna ulaşmak kabildir) ortada görünecek bir varlık kalmamaktadır. Varlığın sırlarından biri de harekette mahfuzdur.
Varlığın mahiyetini harekette arama çabası, hareketin mahiyetini hızda ve hızın mahiyetini de zaman ve mekânda arama lüzumu ile aynı çerçeve içindedir. Zira hareketi varlıkla ilişkilendirdiğimiz kadar zaman ve mekân ile de ilişkilendirmek durumundayız. Hareketi mekândan ve hızı ise zamandan müstakil düşünme imkânına sahip olamıyoruz.
Hız zamanın tabii neticelerinden veya mahiyetini keşfedemediğimiz tezahürlerinden birisidir. Hareket ise mekânda gerçekleşmek zorunda olan bir hadisedir. Hareket zamanda gerçekleşmediği gibi, hız da mekânda gerçekleşmiyor.
Hareket ile hızın birbirinin neticeleri olduğu ve her hareketin bir hızının olacağı doğrudur. Fakat mahiyetlerinin aynı olduğunu ve birbirinden hiçbir farklılıklarının olmadığını kabul etmek yanlıştır. Hızın, hareketin bir özelliği olması her ikisinin mahiyetinin aynı olduğu anlamına gelmez. Birbirini şart kılmaları farklı özelliklere sahip olmamalarını gerektirmez.
Öncelikle hareket için mekânın kâfi olduğu anlaşılmalıdır. Varlığın hareket için gerekli güce sahip olamadığı ve bu sebeple hareket edemediği konusu hareket ile değil varlık ile ilgilidir. Varlığın hareket edebilmesi için zamana ihtiyaç duyması, varlığın hareket için gerekli kudret arayışıdır. Zaman muharrik güçtür ve eğer varlık zaman dışında başka bir güç kaynağı bulabilirse hareket imkânını elde edebilecektir. Okumaya devam et

Share Button

İNSAN BİLİM VE ONTOLOJİ

İNSAN, BİLİM VE ONTOLOJİ
Varlık temelde iki çeşittir. İnsan ve diğerleri… İnsanda bir adet öz diğerlerinde ise iki adet öz bulunur. İnsandaki öz ruhtur, diğerlerindeki öz ise zaman ve mekândır. Ruh, zaman, mekan; kainatın hulasasıdır, tüm sırlar bu üçünde mahfuzdur.
*
Diğer varlıkların tahlilinin varabileceği nihai nokta zaman ve mekân kaynaklarıdır ki bunlar birbirinden müstakil olarak varolabilme iktidarına sahiptirler. Varlık, zaman ve mekânın birbirinden müstakil olarak bulunması halinde zuhur etmemektedir. Varlığın zuhuru için zaman ve mekânın temas etmesi şarttır. Bu sebeple varlıkta müşahede edilen zaman ve mekânın, birbirinden tefrik edilebilir mahiyette olduğu görülememektedir.
Kâinatın hangi noktasından başlanırsa başlansın ve hangi usul takip edilirse edilsin varlığın tahlilinin müntehasına varılabildiği her ihtimalde bakiye kalan özlerin zaman ve mekân olduğu anlaşılacaktır. Zaman ve mekâna ulaşmayan tahlil ve terkip faaliyetlerinin ara menzillerdeki gerçekliklerle meşgul olduğu vakadır. Ara menzillerde ortaya çıkan tahlil ve terkip neticelerinin ve bu neticelerde görülen gerçekliklerin “nihai gerçeklik” olarak kabul edilmesi farklı kâinat telakkilerini beslemektedir. Zira tahlil faaliyetinin müntehasındaki gerçeklik tek olmasına karşılık güzergâh farklılıklarından dolayı ara menzillerdeki gerçeklikler çok sayıda olacaktır. Okumaya devam et

Share Button

UZAY TASAVVURUNDAKİ YANLIŞLAR-4-

*Sistematik yanlışlar
Varoluş dairevi hareketle kabildir. Bu anlamda hareketin düz olma ihtimali kadar kâinatın düz olabilme ihtimali de yanlıştır. Hareketin düz olmadığı fizik olarak tespit edilmiş olmasına rağmen, kâinatın düz olabilme ihtimalinin hala konuşulabilmesi ilginçtir.
Hareket varoluşa doğru akıyorsa (ki öyledir) düz bir hat üzerinde gerçekleşmesi kabil değildir.
Düz bir hareket kabil olmadığı gibi anlamlı da değildir. Düz hareketin olgunlaşma ve kendini tamamlama imkânı yoktur.
Hareketin bir hedefinin olduğu veya olması gerektiği düşüncesi, hareketin düz bir hat takip etmesini ilzam eder. Kâinatta düz bir hareket yoktur. Hedef düz bir hareketin özelliği ise kâinattaki hareketin ve buna bağlı olarak varlığın bir hedefinin olmadığını kabul etmek gerekmeyecek midir?
Kâinattaki varlığın bir hedefinin olmadığı doğrudur. Fakat varlık kendi dışında bir hedefe sahip değildir ve yönelmemiştir. Hareketin hedefi vardır ve bu hedef kendisidir. Bu sebeple hareket dairevidir ve öncelikle kendi ekseninde döner.
Kendi ekseninde ve başka merkezlerin çevresinde döner zira düz bir hat takip etmesi halinde gidebileceği düşünülen hedefe götürebileceği bir şey yoktur. Okumaya devam et

Share Button

UZAY TASAVVURUNDAKİ YANLIŞLAR-3-

*Varlık ile ilgili yanlışlar
Varlığı üç boyutlu olarak kabul etmek fizik biliminin bu günkü kavrayışı ile üç boyutlu bir uzay tasavvurunu mecburiyet haline getiriyor. Fizik biliminin incelediği varlıkların üç boyutlu olduğu gerçeği ayrı bir konudur. Fakat kâinattaki varlıkların tamamının üç boyutlu olduğu zannı uzun süre fizik bilimine patinaj yaptırmıştır. Fizik bilimi varlıkların üç boyutlu maddelerden müteşekkil olmadığını anlamış olmasına rağmen aynı uzay tasavvurunu kullanmaya devam etmesi ise garip bir durumdur.
Üç boyutlu maddenin dışında varlıklar olduğunu en azından matematik hesaplamalar ile anlayan ve kabul eden fizik biliminin, üç boyutlu uzay tasavvurunda ısrar etmesi anlaşılır gibi değil. Zamanı maddenin dördüncü boyutu olarak kabul ettiği bir asırdan bu yana üç boyutlu uzay tasavvuru yerine dört boyutlu uzay-zaman tasavvurunu kullanıyor olması, dördüncü boyuta sıçradığı anlamına gelmiyor. Üç boyutlu idrak alışkanlıklarından kurtulmuş fakat dört boyutlu idrak alışkanlıklarını geliştirmiş değildir.
Zaman maddenin dördüncü boyutu değildir. Zamanı maddenin dördüncü boyutu olarak kabul edip uzay-zaman tasavvurunu kullanmaya başlamış olması bu sebeple dördüncü boyuta çıkabildiğini göstermez. Zamanı, maddeye boyut olarak eklemek hem zamanın hem de maddenin anlaşılmadığını gösterir. Maddenin zamana tabii olduğu doğrudur. Fakat zamanı maddenin bir boyutu halinde anlamaya çalışmak, zamanı maddenin bir özelliği olarak anlamaktır ki, doğru olan bunun zıddıdır. Okumaya devam et

Share Button

UZAY TASAVVURUNDAKİ YANLIŞLIKLAR-2-

*Zaman ile ilgili yanlışlar
Uzay-zaman tasavvuru, üç boyutlu uzaya dördüncü boyut olarak zamanın eklenmesiyle oluşturulan aslında ilkel bir düşünme biçimidir. Zaman ile ilgili doğru kavrayış olmadığında, zamanın maddeye olan etkisini tersine çevirip, zamanı maddeye eklemlemek, uzay tasavvurunu zafiyete uğratmaktadır.
Zaman maddenin dördüncü boyutu değildir. Zamanın madde ile irtibatı, zamanın maddenin dördüncü boyutu olarak kabul edilmesindeki tasavvurdan daha fazladır mutlaka. Fakat zamanı maddenin dördüncü boyutu olarak anlamak, onu maddenin özelliği haline getirmektir. Maddenin zamana nispet edilmesi gerekirken kavrayışı ters çevirip zamanı maddeye nispet etmek, temel bir yanlıştır. Bu nokta zaman ile maddeyi birbirine karıştırmaktır.
Zaman, maddenin varoluş amilidir. Zaman, mekân ile temas etmediğinde madde meydana gelmemekte ve varoluş süreci başlamamaktadır. Zaman varoluş sürecinin muharrik kuvvetidir.
Zamanı doğrusal bir akış olarak anlamak veya zamanın doğrusal bir akışa sahip olduğunu düşünmek, onu hareket ile karıştırmaktır.
Zamanın bir hız ölçü birimi olduğu veya hız ile aynileştirilebileceği düşüncesi yanlıştır. Özellikle ışık hızını zamanın ölçüsü olarak anlamak idrak zafiyetidir.
*Mekân ile ilgili yanlışlar Okumaya devam et

Share Button

UZAY TASAVVURUNDAKİ YANLIŞLIKLAR-1-

UZAY TASAVVURUNDAKİ YANLIŞLIKLAR-1-
*Genel olarak uzay tasavvuru
Kâinat o kadar girift bir yapıya sahiptir ki, fizik biliminin “takdim”inde şunu yazması gerekir. “Kâinatta, belirli şartlarda doğrulanmayacak hiçbir fikir veya teori olmadığı gibi belirli şartlarda tekzip edilmeyecek teori de yoktur”. Gerçekten kâinat o kadar engindir ki, deli saçması zannedilen bir fikrin, kuralın, teorinin dahi kâinatın her hangi bir yerinde ve her hangi bir zamanda geçerli olduğu ispatlanabilir. Tasavvur ve tahayyül edilebilecek her türlü fikir, kâinatta bir an ya da bir noktasında gerçekleşebilir. Bu düşünce, küçücük bir kuraldan kapsayıcı teorilere kadar tüm zihni üretimler için caridir.
Fizik biliminin zemini uzay tasavvurudur. Teoriler ve kanunlar, uzay tasavvuru üzerinde kurulurlar ve fizikteki her açıklama uzay tasavvuru denilen çerçeveyi kullanır. Temelde uzay tasavvurunun yanlış olması, tüm teorilerin ve kanunların yanlış olabileceği anlamına gelir. Ne var ki, yukarda ifade ettiğimiz gibi, her uzay tasavvuru birçok açıklama ve teoriyi besleyebilir. Yanlış olduğunun anlaşılması için, tasavvura sığmayacak kadar ileri derecede keşifler yapılmış olmalıdır.
Gözle görülecek, elle tutulacak kadar gerçek ve yakın olan varlığın, kendini ele vermemek konusundaki bu ısrarı çok ilginçtir. Madde, her uzay tasavvurunda özellik değiştirmekte veya maddenin yeni bir özelliği keşfedildiğinde uzay tasavvuru değişmektedir. Problem kaynağı tabii ki, uzay tasavvurudur. Neticede madde ile ilgili tasavvurlar dahi tasavvur edilen uzayın özelliklerine göre şekillenmektedir. Okumaya devam et

Share Button

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-29-MAHÇUPYAN’IN FİKİR HİLESİ

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-29-MAHÇUPYAN’IN FİKİR HİLESİ
Mahçupyan’ın İslamcılık tartışması ile ilgili yazısı çok. Her birini tek tek değerlendirmek gerekmiyor zira sürekli tekrarlar var. Fakat yazılarından ikisi var ki, diğerlerinden çok farklı bir muhtevaya sahip, 22.08.2012 tarih ve “İslamcılığa teslim olmak(1)” ile 23.08.2012 tarih ve “İslamcılığa teslim olmak(2)” isimli yazıları… Bu yazılardaki muhtevanın farkı, tevhid bahsi ile ilgili olmasıdır. Tevhid bahsi ve onunla ilgili birçok bahis…
Mahçupyan’ın yazılarının muhtevası, tevhid bahsini bildiğini göstermiyor. Özünde tevhid bahsine dair birçok soru soruyor fakat hiçbiri tevhid bahsine temas etmiyor. Tevhid bahsinin çevresinde dolaşıyor, ikinci, üçüncü derecede ilgili konulara ait sorular soruyor ama meselenin zemini, çerçevesi, merkezi, nispetleri gibi hiçbir konuyla ilgilenmiyor.
Sorulara sığ bir kavrayışla bakıldığında doğrudan tevhid bahsi gibi görünüyor ama değil. Zaten sığlık da tam o noktada kendini gösteriyor. Müslümanların da bu yazıları okurken tevhid bahsi ile ilgili olduğunu zannetme ihtimali (riski) var, zaten bu sebeple mezkur iki yazıyı değerlendirmek gerekiyor. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-18-VARLIK ANLAYIŞI-4-

Varoluş sürecinin nihai safhası, kesintisiz varlığa ulaşmaktır, o da ruhtur. Varoluş safhasının ilki kesintisiz hareket, nihayeti ise kesintisiz varlıktır. Bu kemal imkanı, buna istidadı olan insana hasredilmiştir. İnsan nam varlık çeşidi, sadece kendine münhasır olan bu istidadı kullanmak mesuliyetine, memuriyetine, mecburiyetine sahiptir. Bu merhaleye ulaşamamış her insan ferdi, her hayat yekunu eksiktir, yolda kalmıştır, maksada vasıl olamamıştır.
Kesintisiz (baki) varlık olan ruh, ezeli ve ebedi olan Allah’ın kelamını en derin, en hacimli, en seviyeli anlayacak olan varlıktır. Kainatta “İlahi beyanın” muhatabı olan bu varlığı derununda taşıyan insan, Cenab-ı Allah Azze ve Celle’nin beyanını, Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vessalamın beyan ve tatbikatını, küçücük hacmi olan akla hapsetmekten haya etmelidir. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-17-VARLIK TELAKKİSİ-3-

Varoluş sürecinin üçüncü safhası, “idrak” etmektir, o da akıldadır, akıl da insandadır. Akıl idrak merkezidir, idrak edebilmek, varoluş sürecinin “insani alana” girdiğini gösterir. Kainattaki her varlık çeşidinin ufku insandır, varoluş sürecinin “insani alana” girmesi, ana mecrasına ulaştığını gösterir.
Varoluş süreci, “insani alana” ulaşana kadar asıl ve asil mecrasını bulmamış haldedir ve insani varoluş sürecinin malzemelerini, vasıtalarını, imkanlarını hazırlamak içindir. Bu sebeple topyekun varlık alemi (kainat) için bahsi edilen varoluş süreçleri, kendi başına bir mana ve maksat ifade etmeyen, insana ulaşmadığı takdirde muhtevasını ve mecrasını bulamayan bir deveran halindedir. Toplan varlık haritasının nirengi noktası, nispet ölçüsü, ufuk çizgisi insandır.
Varlık mertebesinin zirvesi insan olduğu gibi, varoluş sürecinin ana mecrası da insandadır. Bu sebeple insandaki varoluş süreçleri, kainattaki toplam varoluş süreçlerinden daha kıymetli, daha girift, daha zahmetlidir. Öyleyse insandaki varoluş süreçleri ayrıca tetkik edilmeli… Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-16- VARLIK TELAKKİSİ-2-

Varoluş sürecinin ikinci safhası, “hal” sahibi olmaktır, o da canlılıktır. “Hal”, bir açıdan bakıldığında hareketin başında ve sonunda, başka bir açıdan bakıldığında hareket “hal”in başında ve sonundadır. Böylece her ikisi de birbirini inkıtaa uğratır, birbirinin kesintisizliğini iptal eder ve birbirini kuşatır. Hal sahibi varlıkların hareketleri, kesik kesiktir.
“Hal” sahibi olmak, hareket sahibi olmaya nispetle, varoluş sürecinde ileri bir safhadır. Aralarındaki mesafe, aşılabilir kısalıkta değil. Hiçbir cansız varlık bu mesafeyi aşıp, “hal” sahibi olma iktidar ve istidadında değildir. Varoluş sürecinin hiçbir safhası, diğerinin devamı değil, her biri diğerlerinden müstakildir. Müstakil olduğu için, her birinin bilgisi de müstakildir ve kendi alanına aittir. Varlık evrimleşerek mesafe kat etseydi, kendinden önceki safhanın bilgisine sahip olurdu, oysa durum öyle değil. Her safhanın bilgisi, o safhaya aittir ve orada kalmaktadır. Sadece insan, ruh ve akıl ile teçhiz edildiği için, tüm varoluş safhalarına dair bilgi ve idrak sahibidir. İnsanın bu bilgisi de, evrim yoluyla değil, bizzat kendisine ait hususiyetler cihetiyledir.
Hal sahibi olmak, varlıktan hayata geçiştir. Kesintisiz hareket durumundaki varlık, hayat sahibi değildir. Bu sebeple eğitim değil, doğrudan şekillendirmeye muhataptır. Hayatın başlamasıyla birlikte eğitim de başlar.
İslam maarif anlayışı, insan ile mahdut değildir, bitki ve hayvanlara da şamildir. Bitki düşük yoğunluklu “hal sahibi”, hayvan ise ona nispetle yüksek yoğunluklu “hal sahibidir”. Okumaya devam et

Share Button

MANAYI ANLAMAK SURETİ İNŞA ETMEK-4-

MANAYI ANLAMAK SURETİ İNŞA ETMEK-4-
Ruhun kalp evreninde keşfettiği “manaların” insan cinsinde ihtiyaç duyduğu suret, ahlaktır. Ahlak, ferdi terkip kıvamıyla şahsiyet, içtimai terkip kıvamıyla nizamdır. “İlmin malumunu inşa etmek” istikametiyle “mananın suretini inşa etmek” ameliyesi, insan cinsindeki suret inşasından sonradır. “İlim maluma tabidir” istikametinde ahlak inşası uzun bir güzergahtır. Herhangi bir insan için ahlak inşa edecek kadar mesafe alınacağının da teminatı yoktur.
Derinden satha doğru ifade etmek gerekirse, muhtemelen ve umumen, “huzur”, “hal”, “edep”, “ahlak”, “fiil” meratibi caridir. “İlim maluma tabidir” istikametini takip edenler, “malum ilme tabidir” istikametinden gelenlerin yukarıda sıralanan hallerini, ahlak meselesinde izleyebilirler. Öyleyse tefekkür ehli, irfan ehlinin (hal ehlinin) kendilerine kadar ulaşan en dıştaki sureti olan fiil ve ahlaktan başlamalılar ve içeriye doğru derinleşmeliler.
*
Varlığın suretini inşa etmek, insana suret inşa etmekten mukayesesiz daha kolaydır. Zaman varlıkta yavaş akar, bu sebeple inşa edilen suret bir müddet devam edebilir. Bu süre dinlenme ve yeniden inşa faaliyetine başlama imkanı verir. Oysa insan cinsi için inşa edilen suret, zamanın üzerinde en hızlı aktığı surettir. Ahlak, her an keşfedilen mananın derhal tecellisini mümkün kılacak yeni bir terkip kıvamına ihtiyaç duyar. Hakikaten mana ilmine vakıf “hal ehli”, her an ahlakını yeniden inşa ve terkip etmektedir.
Kainatın, her an yeniden ve tekrarlanmaksızın yaratılması, hakikat ile kabuk (dış suret) arasındaki mesafenin uzaklığından dolayı fark edilmiyor. Kabuk aynıymış hissini ve bilgisini veriyor. Bu hadisenin bir benzeri (hâşâ, yaratıcılık cihetinden benzeri yoktur) derinlerde keşfedilen mananın derece derece suretleri inşa edilirken, dış suret olan fiil ve ahlakta aynı gibi görünüyor. Derinleştikçe aynilik yerini farklılığa bırakır. Çünkü zaman, olduğu yerde durmaz ve her an yeni bir mana tecelliye gelmek ister. Bu sebeple fiildin ahlaka, ahlaktan edebe, edepten hale, halden huzura doğru gidildikçe her anın manası farklılaşır. Kabuk bile aslında değişiyor ama kabuktaki değişimin yavaş olması, değimin anlaşılmasına mani oluyor.
*
Şeriat’taki sübut, derinleşmenin çerçevesidir. Şeriat’ın ufkunun oluşturduğu fiil evreninde (Şeriat’ın sınırlarını ihlal etmeden) ahlak her an yeniden terkip ediliyor. Ahlak Şeriat’ın ruhudur, Şeriat’ın sübut bulmuş hali, ahlak ile canlanır ve hareket eder. Şeriat’ın içinde deveran eden ahlak, Şeriat’ın, hayatta, her an yeniden “gerçekleştirilmesi” vazifesini deruhte eder. Şeriat gibi ahlak da sabitlenirse, Şeriat, hayatta “gerçekleştirilebilme” istidadını kaybeder. Anlaşılıyor olmalı, Şeriat’a bir şey olmaz, ona muhatap olan Müslümanlar bu maharetlerini kaybeder.
Ahlak, edebe göre sabit görünür, çünkü edepteki hareket hızı, ahlaktan çok yüksektir. Keza edep, “hal”e göre sabit görünür, çünkü haldeki hız, daha yüksektir. “Hal”, “an”dır. “An”, zamanın muhtevasında mahfuz olan manaları izhar etme vahididir. Bu sebeple “an”, tekrarsız mana tecellisinin zaman suretidir, zamanın mekana açılan kapısıdır.
İnsanlar “an”ı yaşayamazlar. “An”ı yaşayabilme kudret ve imkanı, “ehl-i hal”in inhisarındadır. İnsanların mesuliyetleri, “zamanı yaşama devri-periyodu” ile ilgilidir. En geniş “devir”, iki namaz arasıdır. Bu da taklidi iman sahiplerine aittir ki onlar, manaya nüfuzu kabil olmayan insanlardır. Bu genişlikten başlayan devir, “an”a kadar iner. Andan ötesi olmasa gerekir, “an”dan mesul olanlar ise “ehl-i hal”dir. Çünkü ancak onlar o noktaya kadar ilerleyebilirler. “Anın vacibini yapmak” mesuliyeti, “mana ilimlerine” sahip olan “ebul-vakt”a aittir. İki namaz vakti arasındaki devirden mesul olan Müslümanlar, “zamanın vacibini yapmak” mesuliyetine sahiptirler.
Mesuliyetteki zaman periyodu, bir zaviyeden de, yeryüzündeki hilafetin salahiyetini ve kemalini gösteren bir meratiptir. “An”dan mesul olanlar, nihai salahiyet ve kemal sahipleridir. Buradan aşağıya doğru rütbe rütbe iner.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

MANAYI ANLAMAK SURETİ İNŞA ETMEK-2-

MANAYI ANLAMAK SURETİ İNŞA ETMEK-2-
Suret mananın tecelliye gelmesi için lüzumlu fakat aynı zamanda manaya perdedir. Akıllar umumiyetle surete takılır, suretle meşgul olur, sureti aşıp manaya nüfuz edemez. Yukarıdan aşağıya doğru bakıldığında suret mananın tecelli vasıtasıdır ama aşağıdan yukarıya bakıldığında suret mananı perdesidir. “İlim maluma tabidir” ölçüsünce surete muhatap olunur önce, “malum ilme tabidir” ölçüsü takip edildiğinde mana aranır önce.
Manadan bakınca suretin ayrı bir şey olduğu görülür ve onun lüzumu anlaşılır. Suretten bakınca, mananın surete nüfuz etmiş olmasından dolayı, ikisini birbirinden tefrik etmek fevkalade zorlaşır. Manadan bakınca suretin fark edilmesi ve anlaşılması kolaylaşır ama manadan bakmak, suretten bakmaya nispeten çok zordur. Zaten manadan bakmaya başlayanlar için suret bahsi problem olmaktan çıkmıştır.
Mana surete bürünüp tecelliye geldiğinde, suret ile imtizaç etmiş haldedir. Aralarındaki sınır hendesi mikyaslarla tespit edilemez. Surete mana, manaya suret muamelesi yapmak alelade yanlışlardandır. Birbirinden tefrik etmek için gereken idrak keskinliği ve derinliği fevkaladedir. Mana saf haliyle müşahede edilmediği, fark edilmediği, anlaşılamadığı için, surete nüfuz etmiş manayı kazıyıp çıkarmak ve doğru anlamak ne zor iştir.
*
Suret bazen “tariftir”, tarif gibidir. Mananın “efradını cami, ağyarını manidir”. Bu durumda işimiz nispeten kolaydır. Bunlar, tabii suretlerdir. Tabii suretlerde, mana ile suret arasındaki terkip kıvamı, “yaratıcı ahenge” maliktir. Bu tür suretlerde takip edilecek ölçü, “ilim maluma tabidir” hikmetinde mahfuz ölçüdür. Allah, tecelliye gelmesini murad ettiği manaya, “Sani-i Kainat” kudret ve mahareti ile en mütenasip sureti hediye etmiştir. Dolayısıyla kainatta (tabii suretlerde) Allah’ın sanatkar yaratıcılığı mevcuttur ki, mana ile suret birbiri için yaratıldığından dolayı, her birinin diğerinden bir milim fazlası veya eksiği yoktur. Suret ile mana arasındaki imtizaç “yaratıcı kıvama” sahip olduğu içindir ki, “ilim maluma tabidir”. Yani insan bu ölçüyü takip ederek, ilim tahsil ve istihsal edebilir.
İnşai suretlerde durum farklıdır ve umumiyetle tersinedir. Tabii suretler manayı zapt etmiştir, inşai suretler ise mananın tecellisi için vesiledir. İnşai suretler manayı zapt altına alamaz, tecellisi için vasıtadır. Mana ile suret arasındaki imtizacın mütekamil seviyede olması beklenmez, “yaratıcı ahenk” ise zaten imkansızdır. Bu sebeplerle inşai suretlerden hareketle manayı ihata etme çabası, umumiyetle yanlış neticeler vermektedir. Hiçbir inşai suret, manayı, “efradını cami, ağyarını mani” şekilde çerçevelememiştir. İnşai suretlerden manayı keşfetme çabası, “inşa iradesini” anlamadan doğru netice vermez. İnşa iradesini anlamak demek, manadan hareket ederek sureti anlamak demektir. Zaten inşai suretlerde ölçü, “malum ilme tabidir” hikmetinde mahfuzdur.
*
Mana zamanüstüdür. Suretler zamana tabidir. Zamanüstü olan ile zamani olanın hemhal olması aklı patlatacak cinsten bir mesele. Buradaki temel mesele, tabii suretlerin de zamani olup olmadığıdır. Yaratıcı kudretin yarattığı tabii suretler, manayı mütekamil haliyle tecelli ettiriyor ve bunu mütemadiyen yapıyor. Mütekamil haliyle mütemadiyen yapmak iki ihtimalden birinin varid olduğuna işarettir. (Tabii ki Allah, sonsuz ilim ve kudret sahibidir ve buna bağlı olarak sonsuz ihtimalde meydana getirebilir, bizim aklımızın erdiğini işaretlemeye çalışıyoruz). Ya tabii suretler de zamanüstüdür veya ihtiva ettikleri manaya mutlak olarak tabiidirler ve o mana her zaman diliminde sureti yeniden şekillendirmektedir.
Tabii suretler, zamanîdır. Çünkü insan zamani bir varlıktır. İnsanın inşa ettiği suretlerin bir miadı vardır, ya suretler manaya muvafık şekilde yenilenmeli veya mana surete muvafık hale getirilmelidir. İkinci ihtimal mananın tağyir ve tebdil edilmesi, kırılıp dökülmesidir. Umumiyetle de bu yapılıyor. Mananın tecellisi için güzel bir suret inşa ediliyor fakat o suret daimi zannediliyor. Sureti inşa eden mahir insanlar gittikten sonra hafif akıllılar o suretlerin bir zamanlar tecellisine vesile olduğu mananın ihtişamının peşine takılıyor ve manayı unutup sureti muhafazaya başlıyorlar. Başlangıçta güneş gibi parlayan mana yavaş yavaş zayıflıyor bir müddet sonra sönüyor fakat suretin estetiğine takılan hafif akıllar bir müddet de onunla idare ediyor. Uzun zaman sonra kara deliğe dönüyor, aynı surette ısrar edenler yobazlaşıyor, kara deliği fark edenler de dinden uzaklaşıyor. Hilafet vazifesi, mütemadi inşa faaliyetini şart kılar. İnşa faaliyeti kesintiye uğradığında donma ve sönme başlar.
“İlim maluma tabiidir” ölçüsünden ibaret bir varlık telakkisi (ontolojisi), varlığın insanı teslim almasıdır. İnsan dünyaya değilse kainata (sadece ufku geniş olur ama muhteva değişmez) teslim olur. Doğrusu, “ilim maluma tabiidir” ölçüsünün insanı götüreceği menzil, varlığın (mahlukatın) ötesidir ve insanı varlığın tahakkümünden kurtarır. Fakat sadece bu istikamette yol almaya çalışmak, tek kanatla uçmaya benzer ki, nihai menzile umumiyetle varılamaz. Ara menzillerde nefesi kesilen insan nesli, varlığa teslim olur ve bunu da fark etmez.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

MANAYI ANLAMAK SURETİ İNŞA ETMEK-1-

MANAYI ANLAMAK SURETİ İNŞA ETMEK-1-
Ariflerin harikulade bir sözü var, “manalar, tecelliye gelmek için surete ihtiyaç duyar”. Tam olarak böyle olmayabilir ama bende kaldığı haliyle o kelam-ı kibar böyle. Bu kelamdan hem varlık telakkisi (ontoloji) çıkar hem de bilgi telakkisi (epistemoloji)… Ariflerin hürmet edilecek ve hayran olunacak birçok hususiyetleri var ama benim dikkatimin yoğunlaştığı vasıfları, “veciz söz söyleme” maharetleri. İnsan bir cümleyle hem varlık telakkisini hem de bilgi telakkisini ortaya koyabilir mi? İşte misali… Bu kadar veciz, bu kadar muhit, bu kadar derin, bu kadar hacimli bir söz söylenebilir mi? Ariflerin Kur’an-ı Kerim’i doğru ve derinden anladıklarını gösteren en büyük alamet, bu vasıflarıdır çünkü Kur’an-ı Kerim’in üslubu budur. Az kelam ile çok manayı ifade etme üslubu, veciz söz söyleme mahareti…
Birçok sır mana ile suret arasındaki münasebette mahfuz. Bu münasebet anlaşılmalı, haritası çıkarılmalı, mimarisi deşifre edilmeli. Mana ile suret arasındaki münasebet ne kadar anlaşılırsa hakikate o kadar yaklaşılır, haritası ne kadar net çıkarılırsa hakikat arayışı o kadar kolaylaşır, mimarisi ne kadar vuzuha kavuşturulursa hakikatin hayatta “gerçekleştirilmesi” hususunda o kadar maharet kazanılır.
Manaların iki çeşit sureti var. Birisi tabii suretler diğeri ise inşai suretler. Manaların bir kısmı sadece tabii suretlerle tecelliye gelir ki bunlar için suret inşası kabil değildir. Bir kısmı ise inşai suretleri bekler tecelliye gelmek için, bunların tabii suretleri yoktur, tecelliye gelmeleri için suret inşa etmek gerekir. Bazı manalar da hem tabii suretlerde hem de inşai suretlerde tecelliye gelir, tabii suretleri keşfetmek ve bunların yanında suret inşa etmek lazımdır. Buyurun İslam varlık telakkisine…
*
Kainat, manaların tabii suretlerine sahiptir. Kainatın mevcut hali, derununda manaların mahfuz olduğu suretler panayırıdır. Varlık yekunu insan dışında her varlık için mükemmel şekilde yaratılmış, zarflanmış, şekillenmiş haldedir. Cemadat, nebatat ve hayvanat için her şey en kamil çerçevede yaratılmış ve hazır halde sunulmuştur. Kainatta mevcut olan her mana, tabii suretine sahiptir ve aralarındaki kıvam ve muvazene en mütekamil haldedir.
Kainat yekununda, sadece insan için her şey hazır halde bulunmaz. İnsan için her şey hammadde veya malzeme olarak mevcuttur. İnsan bunları kullanarak kendine bir hayat inşa edecektir. İnsan için her şeyin hazır halde bulunmamasının sebebi, insanın “akıl” sahibi olması yani idrak imtiyazıyla teçhiz edilmesidir. İnsan, idrak etmeli, inşa etmeli ve yaşamalıdır, işte imtihan ve hilafet sırrı… Dünyayı imar vazifesi yani halife kılınması…
*
Manaların tabii suretleri ile arasındaki münasebetin keşfinde takip edilecek esas, “ilim maluma tabidir” şiarında mahfuz. İslam varlık telakkisini (ontolojisini) sadece bu esasta aramak ise büyük eksiklik, büyük hata, büyük yanlış. Bu hususta ısrar etmek, hilafet vazife ve mesuliyetini iptal etmektir ki çok vahim bir hal.
Varlık telakkisine ulaşmak (ontolojiyi kurmak) için “varlık yekununa” vakıf olmak lazım. Varlık yekunu (kainat), mevcut olandan ibaret değil ki. Varlık yekunu, mevcut olanlar ile mümkün olanların toplamından meydana gelir. Mümkün olanlar, insanın hilafetine dair imkan alanına işaret eder. Eğer bu kısım yok sayılırsa, insanın hilafet vazifesi ve mesuliyeti bir tarafa yerinden bile kımıldaması izahsız hale gelir. İzahsız ve lüzumsuz… İnsan (hilafet vazifesi) yoksa zaten ontolojiye ihtiyaç kalmaz, hayvanlar ontolojik problemlerle ilgileniyorlar mı?
İnsan varlık telakkisine neden ihtiyaç duyar? İçinde yaşamak durumunda kaldığı varlık yekununu anlamalıdır ki, kendine bir hayat inşa edebilsin. Kainat, olduğu gibi bırakılacak ve öylece yaşanacaksa zaten anlamak gerekmez, inşa etmek lüzumsuz hale gelir. İnşa etmeyeceksek anlamak neden?
*
İnsana tahsis edilmiş manalar, insanı bekler. İnsanın suret inşasını… Bu manaların tecelliye gelmesi için suret inşa edilmezse, hilafet vazifesi yerine getirilmemiş olur. İnsana tahsis edilen imkan alanı kullanılmamış, varlık yekunu “mümkün olan” cihetinden tamamlanmamıştır. Varlığın eksik bırakılan boyutu (hilafet vazifesi) ontolojiyi kurmaya manidir.
İnsanlara tahsis edilen manaların suretleri, yazı tura atarak inşa edilmez. Eşyada mahfuz olmayan (ilim maluma tabidir ölçüsüyle elde edilemeyen) manalar, surete kavuşmamış saf haliyle keşif ve müşahede edilmeli, hakikatlerine (en azından mahiyetlerine) uygun suretler inşa edilmelidir. İlmin malumunu inşa etme bahsi… Buyurun hem varlık hem bilgi telakkisine… Hem ontoloji hem epistemoloji, ikisi bir arada… “İlim maluma tabidir” ölçüsü ile “malum ilme tabidir” ölçüsü, hem ontoloji hem de epistemoloji nazariyesine kafidir. İnsanlık tarihinde hangi bilgi nazariyesi bu derinlikte kurulmuştur. O derin felsefi metinlere dalıp da yolunu kaybedenler, İslam İrfanındaki bilgi nazariyesinin eteklerine bile ulaşamamışlardır. Bilgiye “saf mana” halinde ulaşmanın lafını bile eden bilgi nazariyesi yoktur felsefe tarihinde.
Medeniyetten bahsedenler, hele bir durun.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button