TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-19-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-18-NEFS(BENLİK) SAFHASI-7-

“Benlik” aşamasında talim ile birlikte terbiye de vardır. “Benlik” aşamasının hususiyetleri dikkate alındığında tatbik edilecek terbiye, “edep ve haya” terbiyesidir.
“Benlik” aşamasında çocuk, daha içtimai bir varlık haline gelmemiştir. Yeni konuşmaya ve yürümeye başlamış, aile içinde yaşayan, cemiyete çıkmamış, yabancılarla birlikte olduğunda da ahlaki mükellefiyetlere muhatap olmayan birisi halindedir. Aile içinde yaşayan çocuk, mahremiyet içinde yaşamaktadır, ebeveyni çocuğu çıplak halde görmekte, ihtiyaçlarını karşılarken zaten çıplak görmek durumundadır. Böyle bir hayat çerçevesine sahip olan çocuk için ahlak talim ve terbiyesi kabil değildir.
Pipileriyle oynandığı bir çağda çocuğa ahlaki terbiye vermek kabil değil, ahlaki terbiyenin verilebilmesi için içtimai çerçevenin oluşması, çocuğun içtimai sahaya çıkması gerekiyor. Bu aşamada ahlaki terbiye verilmeye çalışılsa da netice alınması mümkün olmaz. Okumaya devam et

Share Button

TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-17-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-16-NEFS(BENLİK) SAFHASI-5-

“Benlik hassası”, hakimiyet ile mülkiyetin birbirinden tefrik edilmeye başlandığı bir döneme tekabül eder. Fakat bu dönem geçiş sürecidir, ruhi safhadan nefsi safhaya geçiş süreci… Benlik hassası aşamasında ne nefs tamamen zuhur etmiştir ne de akıl teşekkül etmiştir. Bu sebeple çocuk, hakimiyet ile mülkiyet arasındaki farkı anlamaz, bu fark hissi akışlarda kendini göstermeye başlar.
“Benlik hassası” aşaması, hakimiyet ile mülkiyetin birbirine karışmış halde bulunduğu, aynı zamanda ayrışmaya başladığı, hangi tavır ve edanın hakimiyet, hangisinin mülkiyet muhtevalı olduğunun teşhis edilemediği bir geçiş sürecidir. “Benlik hassası” aşamasında “ben hassası” varlığını muhafaza edebilmişse, hakimiyet ile mülkiyet arasındaki farklılıklar nispeten daha barizdir. Lakin bu durumda bile akıl teşekkül etmediği, davranışlar hissi merkezli olduğu için, her ikisini birbirinden tefrik etmek yine de zordur.
“Benlik hassası” zihni evrende merkezleştiğinde, o zamana kadar akıl da teşekkül etmediği için mülkiyet tavrı hoyrat, ölçüsüz, sınırsızdır. Tertip ve tanzimi yoktur, taksim ve tasnife tabi değildir, sadece mülkiyet talebi ve iddiası vardır. O yaştaki çocukların tavrını hatırlayalım, bir şeyi isterler, sadece ve ısrarla isterler, “hayır” cevabını asla kabul etmezler, o şeyin verilmemesine dair hiçbir açıklamayı dinlemezler, bas bas bağırırlar. Okumaya devam et

Share Button

TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-12-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-11-RUHİ SAFHA-10-

Nefs, lisanın oluşmasından sonra zuhur eder, lisan talim ve terbiyesi nefsin zuhurunu güçlendirir veya zayıflatır. Benlik safhasında evde kullanılan lisan, lisandaki mana mimarisi, lisandaki mecralar ve üsluplar mühimdir. Lisanın mana mimarisinin zirvesinde “lafza-i celal” olması, başlı başına tabii mahiyette bir talim ve terbiyedir. Lisanın mana mimarisi piramit şeklinde olmaz da yatay bir örgü ifade ederse, nefsin zuhuru tahrik edilmiş ve güçlendirilmiş olur, zira yatay mana örgüsü her insanı kendinde (nefsinde) merkezleştirir.
Lisanın öğrenilmesi hem nefsten hem de akıldan önce olduğu için, dünyaya dönük ilk tedrisat, lisan tedrisatıdır. Lisan, hem nefsin hem de aklın bünyesini ve gücünü tayin eden ilk kesbi amildir. Bu sebeple bebeğe verilen lisan talimi aynı zamanda ve en derin terbiyedir. Bebeğe öğretilen lisanın muhtevası ve muhteva örgüsü, bebek için ilk terbiye hamlesidir çünkü lisan talimi, ruhi safhanın sonlarına doğru gerçekleşir, lisan öğrenildiğinde ruhi safha biter. Ruhi safhanın bitmesiyle talim ve terbiyenin birlikte yürütüleceği devre başlamış olur. Lisan talimi her ne kadar ruhi safhadaki talime ait olsa da, lisanın mana örgüsü aynı zamanda ilk terbiye tatbikatını ihtiva etmektedir. Okumaya devam et

Share Button

TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-9-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-8-RUHİ SAFHA-7-

Yeni ilimlerin kurulması ihtiyacı içinde olduğumuz aşikar. “İslam Medeniyet Tasavvuru-Terkip ve Tasavvur” isimli eserimizde tetkik ve teklif ettiğimiz üzere, insan bahsi için “insan ilmi” kurulmalı, “insan ilmi”nin “ruhiyat şubesi” bu meselelerle de meşgul olmalıdır.
Tasavvuf mehaz kıymetindedir muhakkak, bununla beraber mesele ilim mecrasına da taşınmalı, yeni ilimler kurulmalıdır. Tarih boyunca sadece tasavvufun inhisarında kalan bazı hususlar, artık ilim mecrasına da taşınmalı, kaynağı tasavvuf olmak üzere ilim mecrasında da disipline edilmelidir. Bu yapıldığında hem tasavvuf mecrasında hem de ilim mecrasında neşvü neva bulabilir, iki kaynak ve iki havzaya aidiyet, muhteşem bir eser ve netice üretir.
“İnsan ilmi”, terkip ilimlerindendir, maarif ilmi tetkik ilimlerinden, tedrisat (veya talim ve terbiye ilmi) ise tatbik ilimlerinden… Talim ve terbiye bahsinin ilmi silsilesi böyledir. Bu sebeple “insan ilmi”, insan ile ilgili tüm bilgi, fikir ve anlayışları tetkik ilmi olan “maarif ilminden”, tatbikat tecrübelerini ise tedrisat ilminden alır, onları tertip eder, tanzim ve terkip eder, gerektiğinde yeniden imal eder. Tedrisat ilmi, maarif ilminin keşif ve imal, insan ilminin ise terkip, tanzim, tertip ettiği bilgi, fikir ve tecrübeleri alır, kendi çerçevesinde, kendi maksadı için tatbik edilebilir hale getirir ve tatbik eder. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-28-TEDRİSAT ANLAYIŞI-3-

Sohbet ile tartışma arasındaki farkları bilmemiz gerekiyor. Umumiyetle bu farkları bilmediğimiz için tartışmadan kurtulup, sohbet meclisini oluşturamıyoruz.
Tartışma aklın, dolayısıyla nefsin meşgalesi. Sohbet ise akl-ı selimin, dolayısıyla ruhun faaliyeti. Meseleye bu şekilde bakıldığında, sohbet de akıl ile yapılıyor. Zaten ruh, faaliyetlerinin kahir ekseriyetini vasıtalarla yapıyor. Bir müminin doğrudan ruhi faaliyetleri gerçekleştirecek ve hayatı doğrudan ruhi hayat olarak yaşayabilecek seviyeye gelmesi, “insan inkişaf sürecinin” müntehasına ulaştığını gösterir. Mesele de zaten bu noktaya ulaşmanın yolunu, güzergahını, istikametini, vasıtalarını, malzemelerini temin etmektir çünkü bu nokta müminin hedefidir.
İslam tedrisat usulünün müntehasına ulaşıldığında, ruhi hayat yaşanmaya başlandığında, ruh vasıtasız konuşacak kadar saflaştığında, Allah kelamından başka bir söz söylemez, Allah kelamından başka söz dinlemez. Bu güzergahın mühim safhaları ise, önce kalbi evrenin temizlenmesi, ruhun kalbi evrenin merkezine otağını kurması, sonra akl-ı selimin inşasıdır. Bundan maksat, inşa edilen akl-ı selim ile kalbi-ruhi evrenin “istikamet üzere” inkişafını temin etmektir.
*
Sohbette emniyet var, emniyetli iklimde nüfuz gayreti var. Sohbet meclisi, itimat ve itibar edilen insanlardan teşekkül eder, bu sebeple emniyetlidir, bu sebeple nüfuz gayretinden başka bir ruhi ve akli çabaya gerek kalmaz. Mümin “emin” şahıstır, bundan dolayı kendine itimat etmek gerekir. Müminin “emin” olmaması kadar, mümine itimat etmemek de sıhhatsiz bir haldir. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-25-HAYAT TELAKKİSİ-7-

Muvazene (denge), varlığın, insanın ve hayatın varoluş denklemidir. Muvazenenin ve muvazene ihtiyacının en katı şekilde tezahür ettiği alan “varlık bahsi”, en açık şekilde zuhur ettiği alan “hayat bahsi”, en müphem olduğu alan ise “insan bahsi”dir. Mevzuumuz hayat bahsi…
Muvazene, nizamdır, muvazenesizlik keşmekeş… Nizam hayattır, kaos ise ölüm… Hayat, keşmekeşe (kaosa) tahammül edemez, muvazene bozulduğunda tabii olarak muvazeneye doğru akar, muvazeneyi arar, en küçük muvazene ihtimaline bile sarılır. Ne olursa olsun, muhakkak muvazeneyi bulur. Muvazene denkleminin iyi veya kötü olduğuna bakmadan onu arar. “İyi muvazene”, kaosta aranmaz, iyi muvazene, muvazeneden sonra aranır.
Hayat tabii haline bırakıldığında, arayacağı muvazenede “insani altyapı” derdine düşmez. En kötü muvazene, en iyi (ki böyle bir şey olmaz) keşmekeşten daha iyidir. Çünkü muvazene, hangi muhtevada olursa olsun, hangi denklemle kurulursa kurulsun, hayat demektir. Köle-efendi münasebetinde bile isyan yoksa bir muvazene kurulabilir ve hayat bu muvazene bile keşmekeşe tercih eder. Hayatın bu tabiatı, mesela diktatörlüklerin de bir müddet devam edebilmesini izah eder. Kaosun akabinde kurulan diktatörlüklere insanların tahammül etmeleri, hayatın diktatörlüğü bile kaosa tercih etmesindendir. Fakat muvazenenin ömrünü tayin eden, muhtevası ve denklem türüdür. Muhtevası ne kadar “insani” mahiyet taşıyorsa o nispette ömrü uzun olur, aksi durumlarda ise bir müddet sonra muvazene bozulur, çünkü hayat daha iyi bir muvazene aramaya başlar. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-20-HAYAT TELAKKİSİ-2-

Hayatın tabii mecraları var. Kendi haline bırakılan hayat, mutlaka birçok mecra açar, o mecraların döküleceği irili ufaklı birçok havza oluşturur. Tabii mecralar ve havzalar, nispi bir nizam da oluşturur. Hayat, meşru ve gayrimeşru tüm müdahalelerden (muhal farz) uzak tutulabilse, sayısız münasebet, müessese, mecra, havza oluşturma iktidarındadır, dolayısıyla varlığını devam ettirebilme kudretindedir.
Hayatın kaynağı, insan tabiatıdır. Bu sebeple hayatın tabiatını insan tabiatından takip etmek kabildir. Ancak hayatın tabiatı, ferdin mizaç (tabiat) hususiyetlerinden ibaret değildir. Hayat, içinde bulunan insan sayısınca ferdi mizaç haritaları ve ferdi gerçekliklerden teşekkül eder. Hayat, ya bir cemiyet terkibi veya bir topluluk halitası olarak meydana gelir. Her iki durumda da, hiçbir ferdi mizaç haritası, cemiyete ve hayata “olduğu gibi” yansıyamaz. Hayat, ferdi mizaç hususiyetlerini törpüler, dengeler ve kendi ortalamasına uydurarak bünyesine alır.
Hayatın içine aldığı ferdi gerçeklikler, hayat toplamını oluşturacak şekilde eğilip bükülür. Bir cemiyette hiçbir eğitim olmasa bile, ferdi gerçekliklerin birbiriyle çatışması, her insanda bir eğitim ve eğilim oluşturur. İnsanlar aslında kendilerinin peşinde koşarlar fakat hayat bu koşuyu eğer büker ve kendine çevirir. İnsanlar ihtiyaçlarının peşinde koşarlar ama kendi ihtiyaçlarından önce hayatın ihtiyaçlarını karşılarlar. Çünkü hayat, kendini tamamlamadan hiçbir şeyi tamamlamaz, kendi ihtiyacını karşılamadan kimsenin ihtiyacını karşılamaz, kendi ihtiyacını karşılamaya katkıda bulunmayanın ihtiyacını da karşılamaz. Pek az insan hayata bir şeyler kattığını farkeder, insanların kahir ekseriyeti hayattan bir şeyler aldığını zanneder. Oysa önce hayat alır, insanlar ise önce kendilerinin aldığını zanneder. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-11-İNSAN TELAKKİSİ-8-

İnsandaki temel tezatlardan biri de, zevk-ıstırap zıtlığıdır. Bu zıtlık, hissi kaynakla ilgili olduğu için doğrudan hayata dairdir. Hayatın her alanında, her anında kendini gösteren, insanın hayat ve faaliyetlerini etkileyen, istikametini tayin eden, zafiyetlerini tespit eden bir zıtlıktır.
İnsan, tabii olarak “zevk”in peşine gider, ıstıraptan uzaklaşır. Başka bir ifadeyle zevk de cazibe kudreti mevcutken, ıstırapta aksi mevcuttur. Hayat ıstıraptan hali değildir bu sebeple insan ıstıraptan müstağni olamaz. Tercih etmeksizin maruz kaldığı ıstırap, zevkin peşine gitme iştiyakını da artırır.
Hayatı zevkten uzak tutma çabalarının hiçbiri netice vermez. Zevkin aleyhine söylenecek sözü kimse dinlemez, dinleyenler anlamaz, anlayanlar gereğini hakkıyla yerine getiremez. Zevksiz bir hayat inşa edilemeyeceği için, zevksiz bir dünya görüşü örülemez, örülürse tatbik edilemez, tatbik edilirse mensubu, cemiyette istisna teşkil edecek kadar az olur. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-10-İNSAN TELAKKİSİ-7-

Nefsin iman etmemesinin bazı mühim tehlikeleri var. Ruh perde arkasında da olsa sürekli (her insanda farklı periyotlarla) kendini hatırlatır. Ruh, iman etmiş halde bulunduğu için, kendini hatırlatmasının bir kısmında imanını izhar eder. Ruh zaten çok kuvvetli bir varlıktır, imanı ise, kendi varlığındaki en güçlü hamlesi, faaliyeti, tezahürüdür. Nefs, ruhun imanını izhar etme hamlesi karşısında dayanamaz, direnemez, tamamen reddedemez. Varlığına ruha borçlu olan nefs, ruhun temel temayülü ve hamlesi olan imana karşı mutlak manada karşı çıkmak iktidarında değildir. Bu cihetle ruh imanını mutlaka izhar eder.
İman etmeyen, ruhun imanına da karşı koyamayan nefs, ruhtan aldığı iman hamlesini, hareketini, faaliyetini kabul eder fakat muhtevasını, istikametini, güzergahını değiştirmeye teşebbüs eder. Bu büyük tehlikedir ve çok yaygın bir durumdur.
Nefs, bir taraftan inkar etmekte diğer taraftan da ruhun iman hamlesi ile karşı karşıya kalmaktadır. Kendinden, kendinde merkezleşmekten, kendine “inanmaktan”, kendine tapınmaktan vazgeçmez fakat ruhun iman hamlesine de direnemez. İmana karşı direnemeyen, inkardan da vazgeçmeyen nefs, ruhtan gelen iman hamlesini (aksiyonunu), kıvırır, büker, bozar, değiştirir ve yeni bir “iman” inşa eder. İnşa ettiği iman, ya kendini merkeze alan veya kendine tapınmayı da mümkün kılan veya kendinin de faydalanacağı bir mahiyet taşır. Böylece hem ruhu tatmin eder hem de hayatta kendini “gerçekleştirir”.
Bir misal konunun vuzuha kavuşmasına kafi olmalı… Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-9-İNSAN TELAKKİSİ-6-

“İman artar ve azalır mı yoksa sabit midir?” sorusu uzun münakaşalara konu olmuştur. İmanın sabit veya değişken olması mühim bir meseledir. Sabit olması halinde insan faaliyetleriyle tehlikeye girmeyeceğini gösterir, değişken olması halinde ise tehlikeye açık demektir. Başka bir ifadeyle imanın sabit olması, ibadetlerle artıp eksilmeyeceğini gösterdiği için, ibadetlerdeki zafiyet imanı tehlikeye sokmaz. Aksine değişken olması halinde ise, ibadetlerdeki zafiyet, imandaki zafiyeti (azalmayı) getireceği için, bir müddet sonra yok olma ihtimali (tehlikesi) mevcuttur.
İmanın sabit veya değişken olduğu istikametindeki iki görüş de doğrudur. Birbirine zıt iki görüş doğru olur mu? Olur… İkisinin de doğru olduğunu tespit etmek için, kaynağına inmeliyiz. İman-inkar zıtlığı meselesi anlaşılmadan, bu iki görüşün doğru olduğunu anlamak kabil değil. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-7-İNSAN TELAKKİSİ-4-

Aklın ruha tabi kılınması, ruh ile imtizaç edecek hale getirilmesi, ruha mani değil manivela olması, “akl-ı selim” seviyesine çıkması ile kabildir.
Sonsuz kudret sahibi olan Cenab-ı Allah Azze ve Celle’nin, sonsuz mana ihtiva eden beyanını, insanda anlayacak olan unsur, ruhtur. İslam maarif anlayışının insanda gerçekleştirmek istediği en derin idrak, ruhun hakikati müşahedesidir. Buna, hal olarak mani olan nefs, idrak olarak mani olan ise akıldır. Akıl, ruhun önünde perde olmaktan kurtulur ve onun manivelası (akl-ı selim) haline gelirse, hakikat arayışında ruh doğrudan sahaya iner.
Hakikat bilgisi ruhta mevcut ve mahfuzdur. Çünkü ruh, hakikatin de sahibi olan Cenab-ı Allah Azze ve Celle ile muhatap olmuş, O’nunla mükalemede bulunmuş, O’nun sorusuna “doğru” cevap vermiştir. Hakikatin vasıtasız tecellisine muhatap olan ruh, onu inkar etme istidadına sahip değildir ama onu müşahede etme istidadına sahiptir. “Evet, sen bizim rabbimizsin” diye cevap veren ruh, hakikate vakıf olmuştur. Mesele, ruhta mahfuz olan hakikate ulaşmaktır lakin ruh insanın derinliklerine gizlenmiştir.
Akıl, hakikati, insanın iç aleminde arayacaktır. Ne var ki sayısız labirentte nefsin ve şeytanın iğvasına ve hilesine yakalanmamak için Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’yi takip etmelidir. Hem bunlarla aramalıdır hem de bulduklarının bunlara muvafık olmasına dikkat etmelidir. Bunların dışında bulduğunu zannettiği her şey batıldır, yanlıştır, nefsin ve şeytanın iğvasıdır. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-6-İNSAN TELAKKİSİ-3-

İnsandaki temel tezatlardan biri de “ruh-akıl” dilemmasında zuhur eder. Nefs, dünyaya “meyleden” bünyedir, ruh ile bu hususiyetinden dolayı tefrikaya ve tezada düşer. Buna rağmen nefsin bünyesinin teşkili, dünya ile ilgili değildir, nefs, insan iç dünyasında ruh tarafından teşkil edilmiştir. Akıl ise kaynağını ruhtan alan fakat bünyesini dünya ile inşa eden bir melekedir. Akıl, insanın enfüsi dünyası ile afaki dünyanın malzemelerinin iştiraki ile tesis, terkip ve inşa edilir. Dış dünyadan alınan bilgi, kural, fikir, muhteva ve her türlü hadise, aklın bünyesinin inşasında kullanılır. Bunlar sadece aklın kullandığı malzemeler değil aynı zamanda bünyesini inşa eden malzemelerdir. Bu cihetle akıl, ruha yabancı bir bünyeye sahip olmaktadır. Aklın kalbini (merkezi unsurunu) ruh temin etse de, bünye hem ruhi hususiyetler hem de harici (ruha yabancı) hususiyetler için inşa edildiğinden dolayı, ruh ile akıl birbirine imtizaç edemez.
Akıl, dış dünyadan aldığı tesirleri, sadece malzeme olarak kullansa ve bünyesinin inşasında onları kullanmasa, ruh ile tenakuza düşmez, aksine imtizaç ederdi. İşte akıl ile ruh arasındaki tezadın temel sebebi bu… Ne demek bu? Aklın, dış dünyadan aldığı malzemelerle inşa ettiği bünyesi, “sınırlı”dır. Ruhun başka varlıklarla tenakuzunun temel sebeplerinden biri, kendinin baki olmasıdır. Baki olan ile fani olanı bir araya getirmek, ancak tezat münasebetini oluşturur. Fani (sınırlı) olanı malzeme olarak kullanmak, tenakuz meydana getirecek bir hususiyet değildir.
İnsandaki en derin tezat, baki olan ile fani olanın aynı bünyede bulunmasıdır. Aslında ruhun insanda oluşturduğu tüm tezatların temelinde bu hususiyet var. İnsanda baki olan sadece ruhtur ve ondan başka da baki olan yoktur. Bu sebeple tezatların hepsini burada aramak gerekir. Fakat beka-fena zıtlığının farklı tezahürleri var, bu sebeple sanki başka zıtlıklar varmış gibi görünebiliyor. Tezahürler nasıl olursa olsun, beka-fena zıtlığını gözden ırak tutmamak gerekir. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-5-İNSAN TELAKKİSİ-2-

İslam maarif anlayışının ana hedefi insanda vahdeti gerçekleştirmek olduğuna göre, insandaki temel tezatları bilmek gerekiyor. İnsan iç dünyasında çok sayıda tezat mevcut, nihai (en derindeki) tezat ise ruh ile nefs arasındakidir. Vahdet mimarisinin nihai maksadı da, en derindeki bu tezadı vahdete erdirmektir. Vahdet, ya terkip etmek veya izale etmek veya birini diğerine irca etmek veya birini diğerine tabi kılmak suretiyle gerçekleştirilir. Ruh ile nefs arasındaki temel tezadı ise ancak birini diğerine irca ederek aşmak ve vahdete ulaşmak kabil olur. Terkip etmek mümkün değildir zira ruh hiçbir şeyle terkibe tabii tutulamaz. İzale etmek mümkün değildir zira nefs yok edilemez. Öyleyse birini diğerine irca etmekten başka bir yol yoktur, irca edilecek olan ise nefstir. Maarifin tüm hedeflerine ulaşılsa fakat ruh-nefs dilemması baki kalsa maksat hasıl olmamıştır.
Nefsin ölümü, insanın ölümüdür. Nefs hayattır, dünyadır, onu öldürmek, insanı öldürmek ve hayatı bitirmektir. Zaten insanlar kendilerini öldürebilir (intihar edebilir) ama nefislerini öldüremezler. Tasavvuftaki bazı hususi hadiseler, hususi usullerin, hususi neticeleridir, başka disiplinlerde misalini bulmak kabil olmaz. Tasavvuf mecrasında elde edilen makamlarda da nefsi öldürmek sözkonusu değildir, müsaade edilmemiştir. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-4-İNSAN TELAKKİSİ-1-

İNSAN TELAKKİSİ-1-
Maarif, insan inşasıdır. İslam Maarif Anlayışı ise Müslüman şahsiyet inşasının irfan yekunudur. Öyleyse mesele şu sacayağını takip eder; İslam nedir, İnsan nedir, Müslüman şahsiyet nedir. “İnsan tabiatı”, “İslam’ın insan telakkisi”, “İslam’ın inşa etmeyi istediği şahsiyet numunesi” başlıkları birbirinden farklıdır. Günümüzde birçok konu birbirine karıştırıldığı için, sıhhatli tetkikler yapılamıyor, sıhhatli fikir ve ilim üretilemiyor. Müslüman ilim ve fikir adamları, “insan nedir?” sorusu ile hiç ilgilenmeksizin, doğrudan doğruya İslam’ın istediği şahsiyet numunesinden bahsediyorlar. İnsanı anlamadan, İslam’ın arzu ettiği insanı anlayacaklarına dair bir vehim içindedirler. Madenin ne olduğunu bilmeden eşya (alet) imal etmeye benzeyen bu durum, hem İslam’ı anlamayı engelliyor, hem insanı anlamayı, hem de İslam’ın istediği şahsiyet terkibini…
İnsan bahsinde onlarca kitap telif ettiğimiz için, burada, insanı, maarif cihetiyle ele alacağız. İnsanın ne olduğu, İslam’ın insanı nasıl teşhis ettiği, inşa etmek istediği şahsiyet numunesinin ne olduğu hususlarını takip ederek, “İslam’ın insan telakkisini” kısaca tetkik edeceğiz.
*
İnsan tabiat havuzu, kainattaki tüm varlık çeşitlerinin tabiat hususiyetlerini ihtiva etmekte, ek olarak da sadece insana has ve ait olan ruhu, toplam varlığının merkezi unsuru olarak bünyesinde bulundurmaktadır. Bu sebeple insan tabiat haritasını çıkarmak fevkalade zordur, kolay olan yolu ise, insanlık tarihinde mevcut olan her insan fiilinin, tabiat haritasına dahil olduğunu bilmektir. İslam, varlık çeşitlerinin her birinin müstakil olarak yaratıldığını beyan ederken aynı zamanda her varlık çeşidinin kendi tabiat sınırlarını aşamayacağını da tescil eder. Varlık, kendi tabiat sınırlarını aşamayacağı için, “evrim” yoktur. Evrim, bir varlık çeşidinin kendi tabiat sınırını aşarak başka bir varlık çeşidi haline gelmesidir. Evrim, sadece insan telakkisi ile ilgili değil, aynı zamanda tüm varlık telakkisi (ontoloji) ile de ilgilidir. Dolayısıyla İslam, her varlık çeşidinin (ve tabii ki insanın) müstakil olarak yaratıldığını beyan ederken, varlık telakkisinin de çerçevesini tayin eder. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-3-TAKDİM-3-

İslam maarif anlayışı, İslam’ın her konusu gibi, tevhide bağlı terkibi bir bütünlük içinde tetkik edilir. Tetkik ufku ise medeniyet çapıdır. İslam medeniyetinin ayakta olmadığı bugün ise medeniyet inşası, “inşa fikri” merkezinde anlaşılır.
İnşa fikrinin kendine tatbik mahalli bulacağı ilk bahis, maariftir. İnşa fikri, maarif manivelasıyla, ferdin şahsiyetini, cemiyetin nizamını, hayatın ahlaki altyapısını, devletin medeniyet çatısını gerçekleştirir. Her mesele, tevhid merkezinde ve medeniyet ufkunda tefekkür ve tasavvur edileceği gibi, inşa fikri marifetiyle de tesis, teşkil, tanzim edilir.
Medeniyet çapında düşünme mecburiyeti, medeniyet tefekkürünü, tasavvurunu, terkibini ilzam eder. Medeniyet tasavvur ve terkibi gerçekleştirilmelidir ki, o terkibe uygun, yine o terkipten süzülecek olan maarif anlayış ve nizamı tesis edilebilsin. Temel meseleler üzerinde çalışamamanın mühim sebeplerinden birisi de, medeniyet tefekkürünün başlamaması, medeniyet tasavvurunun gerçekleşmemesi, inşa edilecek olan medeniyet terkibinin teşkil edilememesidir. Medeniyet terkip ve tasavvuru, “çatı fikir”dir, bu fikir olmadan, o çatı altındaki tüm meseleler, yerli yerine oturmuyor, oturtulamıyor. Dolayısıyla temel meselelerde çalışmanın tefekkür ufku oluşmuyor. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-2-TAKDİM-2-

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-2-TAKDİM-2-
Maarif nizamının zor kısmı, İslam’ı, sıfır yaşından itibaren çocukların zihin ve kalp dünyalarına zerketmektir. Çocuğun ana rahmine doğmasından itibaren başlayan tedrisat süreci, ölüme kadar devam edecektir. Çocuk önce ana rahmine doğar, ruh bedene taalluk ettiğinde ana rahmindeki doğum gerçekleşmiş olur. Ruh teşrif ettiğinden itibaren öğrenme ve anlama süreci başlayacağı için, İslam tedrisatı, ana rahminde başlar. Yaklaşık olarak eksi yedi aydan başlayan tedrisatın, her safhası başka bir sürece tekabül eder.
İslam maarif nizamı, kendi “insan anlayışı” çerçevesinde, tedrisat için çocuğun belli bir yaşa (mesela altı veya yedi yaşına) gelmesini beklemez. O yaşa kadar beklediğinde, tedrisatın temelini kaybettiğini bilir. O yaşlardan sonra başlanan tedrisatın temelsiz olduğunu, maya tutmakta zorlanacağını, şahsiyet inşasında geç kalınacağını kabul eder. İnsan, ruh ve bedenden mürekkep olduğu için, ruhun bedene duhulü ile insan başlar. İnsan başladığı andan itibaren, tedrisat da başlar.
Batı kültür ve düşüncesi, çocuğun tedrisatına geç yaşlarda, (altı-yedi yaşlarda) başlar. Bu yaşa kadar çocuğun öğrenemeyeceğini ve anlamayacağını kabul eder. Oysa o yaşa kadar çocuk, en zor olan işi başarmış, dili öğrenmiştir. Yeryüzündeki en zor iş olan sıfırdan dil öğrenmek, sıfır ile üç yaş arasında mümkün olmaktadır. Buradaki zorluk, yabancı dil öğrenmekle ilgili değil, yabancı dil öğrenmek, bilinen bir dil ile ikinci dil öğrenmektir. Dünyanın en zor işi ve hala izah edilememiş olanı, sıfırdan dil öğrenmektir. Sıfır ile üç yaş arasında, herhangi bir hususi eğitime tabii tutulmaksızın dili öğrenen çocuk, tedrisat için altı-yedi yaşına kadar bekletiliyor. Cahilliğin derinliğine bakın… Okumaya devam et

Share Button