İSLAM ŞEHRİ-15-TEKKE

İSLAM ŞEHRİ-15-TEKKE

İslam şehrinin kalbi tekkedir, tasavvuftur. Hikmetin keşfini tasavvuf, zaptını (tertibini) medrese, tatbikini ise idare yapar. İslam, her an yeniden keşfedilmesi gereken bir mana haznesidir. Zamanın kainata ve yeryüzüne saçtığı mana (kaderin tecellisi), her dem yenidir, asla tekrar yoktur. İnsanın da bir şeyi hariç her şeyi her dem değişir. Değişen sahada yeryüzüne saçılmış mana vahitlerini, mana haleleri içinde keşfedecek, zapt edecek, tertip edecek, idrak ve tatbikini mümkün kılacak olan müessese tekke yani tasavvuftur. İnsanda kesintisiz varlığını devam ettiren ruhtur, İslam’ın “sabitleri”, ruha aittir. İnsanın, hayatın ve kainatın değişen her yönü, ruh mihverinde yeniden teşkilatlanır, ruha hitap eden İslam’ın sabit emir ve nehiylerini mümkün kılacak bir tertibe tabii tutulur. Bu meseledeki incelik ve giriftlik, tasavvuftan başka bir mecranın altından kalkacağı bir yük değildir. Şeriat-ı Ahmediye’nin merkezi olan farzlar, ufku olan haramlar, dinin sabitleridir, merkez ile ufuk arasındaki saha ise Müslümanın hayat alanıdır. Hikmet keşfi, bu alana dairdir, bu cihetiyle farzları tahkim ve ihya eder, haramları ise sınır olarak muhafaza ederken, zuhurunu iptal eder. Merkez ile ufuk muhafaza altına alındıktan sonra, ikisi arasındaki sahanın mütemadiyen değiştiğini, değişeceğini bilmeliyiz, bilmeliyiz ki bu değişimi gerçekleştirme ve yönetme imkanımız olsun.
Okumaya devam et

Share Button

İLİMLERİN TASNİFİ-12-MEDENİYET ŞURASI

İLİMLERİN TASNİFİ-12-MEDENİYET ŞURASI
Terkip ilimlerinden icazet alanlara “allame” isminin verilmesi (farklı teklifler tabii ki olabilir) muvafık olur. Diğer ilimlerden (tetkik ve tatbik ilimlerinden) icazet alanlara “alim” sıfatı verilebilir. Allamelerden müteşekkil bir “medeniyet şura” ihdas edilmelidir. Okumaya devam et

Share Button

İLİMLERİN TASNİFİ-7-İNSAN İLMİNİN AHLAK ŞUBESİ

İLİMLERİN TASNİFİ-7-İNSAN İLMİNİN AHLAK ŞUBESİ
Batıda ilimlerin insandan bağımsızlaşmasının oluşturduğu ciddi bir problem var. Hususiyetle beşeri ilimler, tamamen insan merkezinde teşkil edilmesi gerekir ve insandan bir milim bile uzaklaşmasına müsaade edilmemelidir. Beşeri İlimlerin insan ile arasındaki mesafe açıldıkça, ilim ile insan birbirinden ayrışmakta ve ilmin maksadı “insan” olmaktan çıkmaktadır.
Beşeri ilimlerin nihai maksadı, bir “ahlak” inşa etmektir. “Yaşanmaya değer hayatın ahlakı”… Bunu yapmayan, hedeflemeyen, bu istikamette çaba göstermeyen beşeri ilimler, insandan uzaklaşır ve entelektüel gevezelik haline gelir. Batıda oluşan ve gelişen sosyal bilimler, sadece araştırma temellidir. Müslümanların bu tuzağa düşmemesi gerekir.
Beşeri ilimler, insani halleri tetkik eden, insanın ferdi ve içtimai tabiatını keşfeden, hayatın mahiyetini ve cereyan ediş şekillerini tespit eden ilimlerdir. Tüm bu tetkik, keşif ve tespitleri, bir ahlak inşa etmek için kullanmamak, beşeri ilimleri “manasız”, “maksatsız,” “fonksiyonsuz” hale getirir. Liberal düşünce, tetkik edip elde ettiği bilgileri insanlara sunmak çabasındadır ve ahlakı insanlara bırakmak düşüncesindedir. Ahlakın tabiatının “rızaya” dayalı olmasından hareketle bu yaklaşım doğru gibi görünmektedir. Fakat ahlak aynı zamanda içtimai hususiyet taşıdığı için, “ölçülendirilmesi” lüzumu açıktır. Liberalizmin bilgiyi insana sunma işlemi, ferdi çerçevede daha doğrudur fakat içtimai sahada bir standardizasyon ihtiyacı açıktır.
Psikoloji, psikiyatri, sosyoloji, iktisat, idare, siyaset vesaire beşeri ilimlerin hepsi, bir “hayat” inşa etmek içindir. Bu ilim dallarının her biri kendi mecrasında diğerlerinden bağımsız şekilde akar, ihtisaslaşma aşırı derecede artar (günümüzde olduğu gibi), ahlak inşasın hedef edinilmezse, bilgi, hayatı kaosa çevirir. Ahlak, insan kalabalığını cemiyete tahvil eden, “hayat parçalarını”, hayat yekunu içinde cem eden, hayat mecralarını birbirinin zıddına akarak kaosa meydan vermesini engelleyen bir “hayat anlayışı”dır. Ahlak, hayatın ta kendisidir.
Bir cemiyette farklı ahlak anlayışlarının olması mümkündür, olmalıdır da… Mesele, insanların tek ahlaka mahkum edilmesi şeklinde anlaşılmamalıdır. İnsanları tek ahlaka mahkum etmek de hayatı tüketir. Fakat hayatın bir ahlaki altyapısı olması şarttır. Kaç tane ahlak sistem ve anlayışı olursa olsun, nihayetinde hayatı ahlaki çerçeve içinde yaşama zarureti açıktır. Meseleyi bu merkezde tetkik etmek gerekir.
Ahlak, sosyal bilimlerden biri haline getirildiğinde, mesela sosyoloji (veya başka bir ilim) onun üzerine çıkabilmektedir. Beşeri ilimler içinde “terkip ilmi” olmadığı zaman hayat, dağılmakta, bir merkezde inşa edilememekte, bir hedefe (umumi manada) yönelememektedir. Batı felsefesindeki diyalektik işleyişten tevarüs eden “sınıf çatışması” veya “menfaat çatışması” hayatın altyapısını oluşturamaz. İnsanlar mütemadi çatışma vasatında hayatı üretemez, yaşayamaz, mutlu olamazlar. Diyalektik yaklaşım, hayatı yaşamayı değil, çatışma anlayışını temellendirir ve daim kılar. Menfaat gurupları veya sosyal ve iktisadi sınıfların çatışması, mütemadiyen muvazenede kalmayacağı için taraflardan biri diğerini mutlaka sömürür. Oysa mesele, menfaatler arasında muvazene kurmak, hayatı latif bir vasata taşımak, aynı istikamete yönelerek “dostça” yaşamayı mümkün kılmaktır. Cemiyet içinde çatışmanın sürekliliğini öngören ve şart kılan diyalektik işleyiş, cemiyet (ve insan) için hiçbir teklifte bulunmaz.
Beşeri ilimler, öncelikle ferd ile cemiyet arasındaki “üstün muvazeneyi” kurabilmenin bilgi ihtiyacını karşılar. Daha sonra içtimai sınıf ve guruplar arasındaki menfaat çatışmasını nihayete erdirip, içtimai muvazeneyi kurmak için disiplinler geliştirir. Nihayet, ferd ve cemiyet ile devlet arasındaki münasebetleri tanzim eden bir çerçeve oluşturur.
Batının diliyle söylemek gerekirse, psikoloji, ferdi, içtimai gerçekliği imha edici değil, hayatı onunla birlikte yaşamayı mümkün kılıcı bir ruhi altyapı oluşturur. Sosyoloji, içtimai sınıf ve gurupların menfaatlerini cem eden, muvazeneye kavuşturan, tüm bunları yaparken ferdi alanı ihmal ve imha etmeyen bir “hayat alanı” üretir. Siyaset, insanların hayatlarını kolaylaştırıcı, problemleri büyük organizasyon (devlet) imkanı ile çözücü bir yaklaşım içinde olmak durumundadır. Tüm bunlar yapılırken, ihtiyaç duyulan altyapı, ahlaktır. Çünkü ferd, cemiyet ve devlet meselesini kendi bünyesi içine alabilecek çapta büyük bir alan üretebilen ahlaktan başka bir disiplin yoktur.
*
İslam irfanı, başından beri bilgiyi dağıtmadı. Tüm beşeri ilimler, ahlak ile cem edilmiş haldeydi ve öyle muhafaza etti. İslam irfanının ahlak ilmi, ferdi derinliğe doğru psikoloji, psikiyatri vesaireyi, cemiyet genişliğine doğru sosyoloji, iktisat, siyaset, idare vesaire ilimleri cem etmişti. Bunların içinde bazıları kıymetine binaen ayrı disiplinler haline getirildi ama asla ahlaktan müstakil kılınmadı. Bu sebeple İslam irfanı, hayatı dağıtmadı. İslam, bilgi ile hayatı, fikir ile fiili cem eden bir temel anlayışa sahiptir. Hayat için manası ve faydası olmayan, tatbiki mümkün bulunmayan bilgiyle meşgul olmaz. Bu sebeple İslam irfanında bilgi ve bilim, bizzat hayattır.
Müslümanlar İslam irfanı ile irtibatlarını kopardıkları için, bilginin ve hayatın bu günkü dağınıklığını, ilimlerin gelişmesi şeklinde anlıyorlar. Batıdaki bilgi ve bilimin hayattan bağımsızlaşmasındaki temel yanlış, Müslümanların da zihni evrenini ve aklını işgal etti. Bu batının en büyük tuzaklarından biridir, dikkatli olmak gerekir. Bu o kadar büyük bir tuzaktır ki, batı bile bu tuzağa düşmüştür.
İslam irfanın cem edici, terkip edici, toparlayıcı hususiyeti, sadece ilimlerle ilgili değil, ilim ile hayatı da cem ve terkip etmiştir. Bu temel hususiyet anlaşılmadığı takdirde, ne İslam’ın anlaşılması mümkün olur ne de İslam ilim mecrasının…
Hayattaki “gerçeklik formları” sınırsızdır. Homoseksüellik veya hayvanlarla cinsi münasebete kadar uzanan gerçeklikler mevcuttur. Beşeri ilimlerin batıdaki şekillenişi, bunları hayat gerçekliklerinden biri olarak kabul ve tetkik eder. Hani şu “objektif bilgi” meselesi, en sapık hayat gerçekliklerini bile “normal” bir temayül halinde tetkik etmek çabasındadır. Bu sebeple ahlak üretemez, bu sebeple hayat üretemez. Batıda oluşan hayat vasatı, insanın yapabileceklerini yapması şeklinde formüle edilmiştir. Bu yaklaşım, insanın, meleklerden üstün ve hayvanlardan aşağı olabilme istidadına sahip tabiatının tüm alanını kullanmak demektir. İnsan tabiatı kadar geniş bir tabiata sahip başka bir varlık yoktur. Bu tabiatın asgari sınırını (insani sınırı) tespit etmek ve mütemadiyen yukarı doğru inkişafını temin etmek maksadı, bir ahlak anlayışın şart kılar. Aksi takdirde, insani oluşların önüne geçilir ve hayvani oluşlar serbest bırakılır.
*
Ruhiyat ilmi kurulmadığı, kurulmuş ve sayısız eser vermiş hali anlaşılmadığı takdirde, ahlak ilminin yeniden kurulması veya daha önce kurulmuş olanın anlaşılması imkansızdır. Müslüman fikir ve ilim adamlarının ağızlarını açtıklarında ilk söyledikleri, “İslam, fıtrat dinidir” sözü, hem İslam’ın hem de insanın anlaşılmadığını gösteren açık bir delildir. “İslam fıtrata uygundur” ifadesi ile İslam imha ediliyor. İnsan fıtratının (tabiatının) sınırı, meleklerin üstünde ve hayvanların aşağısındadır. Meleklerden yukarı çıkabilmek, hayvanlardan aşağı inebilmek istidadı olduğunu beyan eden de İslam’dır. İslam’ın bu istikametteki beyanlarını anlamayınca, “insan tezini” de anlamak kabil olmuyor. Hz. Adem’den günümüze kadar yaşayan insanların yaptıkları her iyilik ve her kötülük, insan tabiatının sınırları içindedir. Çünkü hiçbir varlık “tabiatını”, aşağı veya yukarı doğru aşamaz. Tarih boyunca insanlar tarafından yapılan en vahim, en sapık, en vahşice işler de insan tabiatının içindedir. Zaten insanın imtihanı da budur. En ağır zulmü yapabilme, en sapık fikir ve fiillere mensup olabilme istidadı (tabiatı) olduğu gibi en ulvi fikirlere sahip olabilme ve en ulvi tatbikatları gerçekleştirebilme tabiatına da sahip olması, imtihan edilme hikmetidir. İnsan tabiatı, kötülüğü yapabilme istidadına sahip olmasa, tabiatını aşıp kötülük yapamayacağı için imtihanın manası kalmaz.
Ahlak, insanın tabiatında mevcut olan istidat ve imkan alanını, belli bir seviyede tutabilmek içindir. İslam, insan tabiatındaki asgari “insani sınırı” tayin eden, bu altyapıdan başlayarak mütemadiyen yukarı doğru harekete geçiren bir anlayış teklif etmiştir. Öyle ki İslam, Müslümanların günah işlerken bile asgari insani sınırı aşağıya doğru aşmamasını ısrarla talep eder. Çünkü asgari insani sınır aşıldığında, “insanlıktan” çıkıp, hayvanlığa geçilmiştir. İslam, hayvanlara teklif edilmemiştir. Bunun misali nedir? Cinsi münasebetin insani şekli, erkek ile kadının bilinen yollar halvet olmasıdır. Bu, insanı alt sınırdır, bu fiilin İslami olanı, İslam nikahı ile yapılmasıdır. Erkek ile kadın arasındaki normal cinsi münasebet, “insani hal”, insan ile hayvan arasında veya hemcinsler arasındaki cinsi münasebet ise “insani hal” değil “hayvani hal”dir. Bu manada İslam, insan olmanın çerçevesini tayin tek din ve dünya görüşüdür. İslam’ın, insan tabiatını bu kadar teferruatlı şekilde tespit etmesine rağmen Müslüman fikir ve ilim adamlarının bunu bile anlamayacak hale gelmesi dehşete düşüren bir idrak zafiyetidir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

İLİMLERİN TASNİFİ-6-İNSAN İLMİNİN RUHİYAT ŞUBESİ

İLİMLERİN TASNİFİ-6-İNSAN İLMİNİN RUHİYAT ŞUBESİ
İslam ilim ve irfan (tasavvuf) mecraları “insan ilmini”, ahlak ve edep olarak inşa etmişti. Beşeri ilimlerin tamamı, cemiyet şubesiyle ahlak ilminde terkip olunmuştu. Hakikat mektebi olan irfan geleneği ise ferd şubesini inhisarında tutmuş ve edep mefhumuyla tesmiye etmiş ve mecrasını da “nefs terbiyesi” olarak açmıştır.
Bu günün dünyası, kültürü ve bilgi yığını, ahlakın “yüksek ilim” yani terkip ilmi olmasını anlayamaz çünkü ahlakı, bilgi disiplinlerinden biri olarak görmeye meyyaldir. Hatta ahlakı bilgi disiplini olmaktan bile çıkarmış ve insanları kendi haline bırakmıştır.
Ahlak neden terkip ilmidir? Çünkü beşeri ilimlerin tamamı, insan merkezinde olmak şartıyla hayat içindir. Hayatın inşa edilebilmesi, mutlu bir hayat yaşanabilmesi maksadına matuftur. Ahlak, hayat ile ilgili toplam bilgi demetidir. En azından İslam’da böyledir. İslam medeniyet tasavvuru üst başlığı çerçevesinde ilimlerin tasnifini yaptığımıza göre, insan ilminin cemiyet ve hayat şubesinin terkip ilmi, ahlak olarak tesmiye edilir, İslam irfanı da tarihte böyle yapmıştır.
Ahlakın, cemiyet ve hayat sahasında insan ilminin terkip şubesi olması geleneğimizde de var ve bu cihetten zorluk çekeceğimiz zannında değilim. Zorluk çekeceğimiz kısmı, ferd şubesiyle ruhiyatın kurulmasıdır. Çünkü ruhiyat, kadimden beri tasavvufun inhisarında olagelmiştir. Tasavvuf ise tecrübi ilimlerden olduğu için, doğrudan insanlara ulaşma imkanı yoktur. Bu ilmin tarihte olduğu gibi şimdi de mütehassısları “ehl-i tasavvuftur” şüphesiz ama artık ilim olarak terkip ve teşkil edilmeli ve piyasaya sunulmalıdır. Batı medeniyetinin müdahalesiyle dünyanın sahip olduğu psikoloji, psikiyatri gibi bilimlerin derlenip toparlanıp İslam irfan havzasında yeniden inşa edilmesi lüzumu açık… Bu çerçevede, nihai manada tasavvufun inhisarının devamı muhafaza edilmek üzere, talim ve tatbiki mümkün bir ilim inşası zamanı gelmiş olmalıdır.
*
Ruhiyat, insanın ferdi şubesiyle ilgilenen tüm beşeri ilimlerin terkip ilmidir. İnsanın ruh ile beden münasebeti, ruh ile kalb münasebeti, ruh ile zihin münasebeti, ruh ile nefs münasebeti, ruh ile iman münasebeti, ruh ile akıl münasebeti, ruh ile hayat münasebeti başlıkları öncelikli olmak üzere, tüm zihni ve kalbi evren ile ilgilenen ilimler, “ruhiyat” terkip ilmi çatısında cem olunur. İmanın inşası, aklın inşası, akl-ı selimin oluşması, kalbi evrenin mahiyeti ve çalışma usulleri, zihni evrenin mahiyeti, oluşumu ve faaliyet esasları, nefs ve aklın zihni evrendeki mevzii ve insan faaliyetlerine tesiri gibi bir defada sayılamayacak kadar çok başlık, bu terkip ilmi altında şube şube ilim dallarını inşa etmeyi gerektirir. Batı kültüründen neşet eden psikiyatri ve psikoloji gibi bu alanlara ait olduğu zannı uyandıran bilimler, İslam’ın insan anlayışındaki derinlik yanında gevezelik gibi kalır.
Vahdet her alanda, konuda, varlıkta mevcuttur. Tekevvün ilminin “varlık yekunundaki” vahdeti arama vazifesi, insan ilminde de “insandaki vahdeti” arama vazifesine dönüşür. İnsan denilen terkip, derununa doğru mesafe alındığında, zihni keşmekeş (kaos) yerini vahdete bırakır. Bu güzergahın sondan bir önceki noktasında ruh ve nefs gibi bir düalite ile karşılaşılır ama son noktaya varıldığında ruhtan başka bir kaynak ve varlık kalmaz. Bu sebeple terkip ilminin ismi ruhiyattır.
Eğer insan tahlilinde, ruh ve nefs düalitesi varlık olarak (ontolojik olarak) aşılamıyorsa, insan iç alemindeki vahdet, fonksiyonel olarak ruh merkezinde kurulur. Yani nefs terbiye, tezkiye ve tasfiye ile insan iç alemi ruhun tasarrufuna teslim edilir.
*
Batı medeniyetinin sahip olduğu ilim mecrası, pozitif ilim mecrası olduğu için, müspet ilimlerde ulaştığı seviyeye (derinliğe) hiçbir alanda ulaşamadı. Beşeri ilimlerde batının ürettiği bilgilerin tamamı güvenilmez ve içi boştur. Özellikle insan ilimlerinde (psikiyatri, psikoloji gibi) çok sığdır. Sadece insan zihni üzerinde çalışmaktadır ki onu da beyinden ibaret görür. Beyinden daha aşağıya inememiş, daha derinlerin varlığını da “şuuraltı” gibi tarif edemediği içi bomboş isimlendirmelerle zapt altına almaya çalışmıştır. Oysa İslam irfanı, beyinden ötede zihni evreni, onun derinliğinde kalbi evreni ve onun merkezinde ruhu müşahede edecek kadar mesafe almıştır. Bu sebeple İslam irfanı, beşeri ilimlerde hala batıdan bin dört yüz yıl ileridedir.
*
Sadece ruh ile beden arasındaki münasebetin mahiyeti anlaşılsa, haritası çıkarılsa insanlık, bu güne kadar sağladığı gelişmenin birkaç katı ilerleme sağlar. Ruhi ilimler, mevcut teknolojinin çok ilerisinde imkanlar oluşturuyor. Öyle ki mevcut teknolojinin birçok imkanına ihtiyacımız kalmaz. Fakat ruhi ilimlerin zorluğu, müspet ilimlerdeki faaliyetlerin kesintisiz devam etmesini şart kılar.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-7-BUGÜNKÜ MANZARA

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-7-BUGÜNKÜ MANZARA
Bu günün İslam dünyası, Kur’an-ı Kerim’e ve Sünnet-i Seniyye’ye, medeniyet tasavvuru geliştirecek çapta nüfuz etmiş gibi görünmüyor. Bu durumun birçok sebebi var fakat esas sebebi, İslam İrfan ve Medeniyetinin insana ait olan temel üç sütununun unutulmuş olmasıdır. Kalb-i Selim, Zevk-i Selim, Akl-ı Selim… Bunların en kolay olanı (birbirine nispetle kolay olanı) akl-ı selimdir. Akl-ı Selimin mahfazası olan ve tefekkür, ilim ve hikmeti temsil eden şahsiyet terkibi, mütefekkir veya hakim yetişmez oldu. En kolay olanın bile yetişmediği bir vasatta, diğerlerinin yetişeceğini düşünmek mümkün müdür? Fakat diğer şahsiyet terkiplerinden biri yetişiyor, veli şahsiyet terkipleri eksik olmuyor.
“Veli şahsiyetin” yetişiyor (yani mevcut) olmasının sebebi, irfan mecrasının kapanmaması, geleneğinin (silsilesinin) devam ediyor olmasıdır. Veli şahsiyetin mevcut olmasına rağmen beklenen netice neden gerçekleşmiyor? İşte yakıcı soru bu…
“Veli şahsiyet” iki üslup sahibidir. Sufi gelenekle dervişe hitap eder, irfan geleneği ile mütefekkire-hakime hitap eder. İçinde yaşadığımız dünya dervişliğin altyapısını (zeminini) yok etti, fikir adamları ise velayete karşı istiklalini ilan etti. Tersinden bakarsak, veli şahsiyete, dervişler “teslim” yoluyla muhatap olur, mütefekkirler ise akl-ı selim ile… Dervişler teslim olmanın ruhi kaynaklarını kaybetti, mütefekkirler de akl-ı selimini… Çağın en “garip” kalan şahsiyet terkibi, “veli şahsiyet” oldu. Mevcutlar fakat mevcudiyetlerinin tabii neticeleri zuhur etmiyor, çünkü iklim, onlardaki mananın zuhuruna mani oluyor. Çok hazin…
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-6-İSLAM İLİM MECRASI

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-6-İSLAM İLİM MECRASI
İslam, üç ilim mecrası açmıştır. Müspet ilimler, “ilmin maluma tabi olduğu alan”… Ruhi ilimler, “hakikat alanı”… Kur’ani ilimler, “malumun ilme tabi olduğu alan”… Bu bakış, aynı zamanda İslam irfanında ilimlerin tasnifi olarak kullanılabilir.
*
Ruh, “mana dilini” kullanır. Mana dili, kelimesiz lügattir. Bu dili sadece ruh kullanır. Kelimeler (ve başka varlıklar) hakikati taşıyamaz. Hakikat zapt altına alınamaz, sınırlandırılamaz, çerçevelenemez, bu sebeple kelimelerden müteşekkil lügat, hakikati ifade edemez. Bunun tek istisnası, Kur’an-ı Kerim’dir. O da Allah’ın “yaratıcı kudretinin” delilidir. Ne var ki Kur’an-ı Kerim de sadece lafzı ile anlaşılacak olursa, hakikate ulaşılamaz.
Ruhi ilimler (yani tasavvuf) hem temel üç mecradan biridir hem de İslami ilimlerden biridir. Ruhi ilimler, mana ilmi olduğu için kaydı yoktur, tecrübî ilimlerdendir. Tasavvuf mecrası ve tabii ki ruhi ilimler kitap telif etmez, kayıt tutmaz, kelamı zapt etmez. Usul, sohbettir. Bizzat “Mescid-i Nebevi”deki usuldür. Telif edilen kitaplar umumiyetle dışarıdan bakanların yanlış anlamasına mani olmak ve bu mecraya girmek isteyenleri (tasavvufa girmek isteyenleri) sahtelerinden korumak içindir. “Mana dilini” kullanmak zaten kayıt tutmaya mani değil midir? “Mana dili” zapt edilebilir mi?
*
Kur’an-ı Kerim, hakikattir, hakikatin beyanıdır, saf ilimdir. Kur’an-ı Kerim, kesbi ilim değildir, çalışarak elde edilebilecek, ulaşılabilecek, akledilebilecek ilimlerden değildir. Allah, Kur’an-ı Kerim’i, insanlığa merhametinden dolayı ihsan etmiştir. Kur’an-ı Kerim, “ilim maluma tabiidir” ölçüsü çerçevesinde hiçbir varlıktan veya varlık yekunundan elde edilemez. Varlık yekununun (kainatın) tüm sırrı çözülse, Kur’an-ı Kerim’e ulaşılamaz. Varlık, yaratma iradesinin farklı tezahürleridir, Kur’an-ı Kerim ise yaratıcının “doğrudan beyanıdır”. Kur’an-ı Kerim’deki “mana haznesi”, varlık yekununun tüm sırlarından misilsiz ve mukayesesiz daha fazladır.
Kainatı, Kur’an-ı Kerim’in karşısına “kevni ayetler” diye çıkaranlar, ikisini aynı hacim ve kıymette görüyorlarsa, İslam adına misilsiz bir cinayet işliyorlar. Eşyanın hakikati, Kur’an-ı Kerim’in ihtiva ettiği mana yekunu içinde okyanusta damla mesabesinde bile değildir. Bu çerçevede, kainatı anlamak Kur’an-ı Kerim’i anlamaya katkıda bulunur ama kainatı anlamak asla Kur’an-ı Kerim’i anlamak değildir.
Kur’an-ı Kerim, “malumun ilme tabi olduğu” kitaptır. “İlim maluma tabidir” ölçüsü ile hakikate ulaşmanın imkansızlığından dolayı Allah insanlara, hakikati, “doğrudan göndermiştir”.
Kur’an-ı Kerim’de mahfuz olan ve keşfini bekleyen mana yekunu, yeni galaksiler inşa etmeyi (yaratmayı değil) mümkün kılacak çaptadır. Kur’ani ilimler, varlık, insan ve hayat inşası için lüzumlu olan her hususu muhtevidir. İstikameti, ilimden maluma doğrudur, yani ilmin malumunu inşa etme imkanını sunar.
*
Müspet ilimler, “ilmin maluma tabi olduğu” alandır. İstikameti ve ahlakı, “malumun ilme tabi olduğu” kitap tarafından tayin edilir. Doğru anlaşılıp anlaşılmadığı ise ruhi ilimler tarafından murakabe altında tutulur. Gerisi bilindiği üzeredir.
*
“İlim maluma tabidir” ölçüsü ile başlayan ilmi faaliyet, varlığı anlamaya çalışır. Varlığı doğru anlamak için “malumun ilme tabi olduğu” kitaba bakılır. Kitabın doğru anlaşılması için de “hakikat ilmine, ruhi ilimlere” danışılır. Veya diğer istikamet takip edilir, ruhi ilimlerin keşfettiği manalar Kur’an-ı Kerim tarafından teyit edilir (tekzip edilirse atılır) ve müspet ilimler tarafından tatbik edilir. Her iki halde de Kur’an-ı Kerim ortada (merkezde) bulunur ve her iki istikameti de murakabe altında tutar. Çünkü O, temel ve nihai mikyastır.
*
Mühim meseledir… Hem üç ana mecranın “usulü” farklıdır hem de İslami ilim mecrasının üç ana kolunun “usulü” farklıdır. Bir bahsin hangi mecrada ve hangi alanda olduğuna bakılmıyor. Bu çok tehlikelidir. Bir mecrada mesafe almaya yarayan usul, diğer bir mecrada mesafe almaya mani olabilir. Bir mecranın usulü diğer mecrada ısrarla kullanılmak istenirse, her iki mecra “aynileştirilir”. Aynileştirildiğinde, usulü kullanılmayan mecra, imha edilmiş olur. Bu günkü manzara tam olarak böyle değil midir?
*
Batı medeniyetinin tek bilim mecrası vardır, pozitif bilim mecrası… “İlmin maluma tabi olduğu alan”… Pozitif bilim mecrası, kaçınılmaz olarak bilgiyi varlığın özelliği veya neticesi olarak anlar. Medeniyetin tek bilim mecrası pozitif bilim mecrasıysa, elde edilen bilgi “manasız”dır, nötrdür. Bilginin “mana” haznesi olmaması onunla “ahlak” inşa edilemeyeceğini gösterir. Ahlak inşa etmeyen bilim (ki pozitif bilim ahlak inşa etmez, edemez, etmemiştir), ahlaksızdır. Batı medeniyetinin tek “tefekkür mecrası” ise pozitif bilimdir. Yirminci asırda felsefenin bitmesi ile tefekkür mecrası sadece “pozitif bilim” mecrası haline gelmiştir. Daha önceki asırlarda felsefe, ahlak inşa etme çabasındadır, bu sebeple batı dünyası yirminci asra kadar ahlak kaygısı çekmiştir. Ahlaklı olamamıştır zira felsefe de kalıcı ahlak inşa edememiştir ama bu kaygıdan da kurtulamamıştır. Yirminci asırda felsefi kriz ile birlikte ahlak da sükuta uğramış ve tek mecra olarak pozitif bilim mecrası kalmıştır. Bu sebeple batı, bir asırdan beri ahlaksızdır ve hızla ahlaksızlaşmaya devam etmektedir.
Ahlaksız bilim, “mümkün olan yapılmalıdır” hükmünü ihdas etmiş ve varlığa bağlı olarak keşfedilen her bilgi tatbik edilmeye çalışılmıştır. İnsanlık tarihi sayısız medeniyet gördü, hepsinin de müşterek hususiyeti dikkatle örülmüş bir ahlak anlayışına sahip olmasıdır. Farklı ahlak anlayışları olduğu, her medeniyetin kendi ahlak anlayışının bulunduğu vakadır fakat ahlaksız medeniyet tespit edilememiştir. Batı dünyası, felsefi krizle birlikte pozitif bilim mecrasına fazla güvenmiş ve aklın meşguliyetini sadece o mecrada teksif etmiştir. Neden hızlı şekilde çöktüğü anlaşılıyor mu?
Pozitif bilim mecrası, sadece aklın alanıdır. Akıldan başka bir idrak merkezi (melekesi) kabul etmeyen, kalb ve ruhu reddeden, insanı maddenin gelişmiş bir terkibi zanneden bir yaklaşım. Bu yaklaşımın Müslümanlara sirayet eden sinsi bir tarafı var. “Her şeyi akılla anlamaya çalışmak…”. İnsanda idrak merkezi olarak sadece akıl olduğunu kabul eden bu düşünce, pozitivizmin Müslümanlara nüfuz etmiş hali. İnsanı böyle anlayan bir Müslüman, İslam’ı yani Kur’an-ı Kerim’i ve Sünnet-i Seniyye’yi de “pozitivist akılla” anlamaya çalışıyor. Ne okunduğu tabii ki mühim ama neyle okunduğu da mühim… Eğer pozitif akılla okunuyorsa Kur’an-ı Kerim, İslam ilim mecrasına asla girilmemiş demektir. Akl-ı Selimin ne olduğunu izah etmemiş, dolayısıyla şahsında inşa etmemiş birisinin, Kur’an-ı Kerim’i pozitif akılla okumadığını söylemesi boş iddiadır.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

YENİ ÜSTADLAR(!) VE ÜSLUP MESELESİ

YENİ ÜSTADLAR(!) VE ÜSLUP MESELESİ
Yusuf Kaplan’ın Yeni Şafak’taki son birkaç yazısı ve Haki Demir’in sitedeki (fikirteknesi) “İslam Medeniyet Tasavvuru” başlıklı seri yazısı… Konumuz bu yazıların üslubu ve bu iki yazar. Bu yazıyı yazmak benim için zor çünkü her iki yazar da sevdiğim, takip ettiğim ve etkilendiğim fikir adamları. Bu sebeple yazıda “ayar” oluşturmak zor.
Her iki yazarın da medeniyet meselesi ile ilgili yazılarında dikkatimi çeken bir üslup hususiyeti var. Hakim bir dil, vaziyet eden bir tavır… Tam bir muallim (öğretici) edası… Yani satır aralarında (hatta satırlarda, açıkça) şöyle sesleniyorlar gibi hissediyorum, “bu böyledir, böyle biline…”. Sanki her manaya vakıf olmuş, her problemi çözmüş, her meseleyi halletmiş, her mevzuu yerli yerine oturtmuşlar gibi… Konunun nihayetine varmışlar, hacmi ölçülemeyecek kadar büyük olan medeniyetin tüm teorik izahlarını yapmışlar, inşa faaliyeti için insanların önlerinde sıraya girmesini talep etmişler gibi bir duruş… Bana mı böyle geliyor yoksa hakikaten böyle mi? Özellikle Haki beyin “idrak” ile ilgili yazılarına bakıldığında görülecektir ki, “anlamak”, uçsuz bucaksız bir faaliyettir ve insan ömrü anlama faaliyetini sonuna kadar götürmeye kafi değildir. Bu tür fikirler kaleme alan bir fikir adamının üslubunu bu şekilde tespit etmek yanlış olmalıdır diyorum içimden ama medeniyet tasavvuru ile ilgili makalelere bakınca her nedense “hakim tavrını”, “muallim edasını” hissediyorum. Eğer gerçekten yanlış anlıyorsam bu yazarlardan çok çekeceğim olduğunu biliyorum çünkü kalemlerinin ne kadar güçlü olduğu açık… Yusuf bey beni tanımaz ama Haki bey samimiyeti mi bildiği için sanırım o cepheden göreceğim hasar hafif olacaktır. (İşi biraz espriye alıyorum ki hasarı hafif atlatayım).
“Hakim tavır” konusunda hangisinin daha ileri gittiğini anlama çabam netice vermedi. Sanki ikisi de aynı seviyede hakim tavır sergiliyorlar fakat üslupları farklı olduğu için aynı ağırlıkta olduğu gözden kaçıyor. Yusuf Kaplan’ın üslubu daha keskin ve daha sert… Bu sebeple Yusuf beyin yazılarındaki “hakim tavır” açıkça görülüyor. Haki beyin üslubu ise mukayeseli olarak daha munis… Bu sebeple “hakim tavır” bağırarak kendini izhar etmiyor. Fakat Haki beydeki “konuyu çerçeveleme cehdi” o kadar ileri ki, yazıyı okuduğunuzda başka bir ihtimal bırakmak istemediğini görüyorsunuz. Oysa her zaman başka bir ihtimal var. Dolayısıyla her ikisindeki hakim tavır da, sanki aynı seviyede.
Üslupta hakim tavır, etkileyicidir. Gerçekten içini dolduran insanlardaki hakim tavır “ham” kaçmıyor ve tesirli de oluyor. Bu sebeple “hakim tavır”, kolay vazgeçilecek bir üslup özelliği değil. Ne var ki İslam İrfanı “hakim tavrı” hoş görmez. Daha doğrusu İslam İrfanı, kat’i olan hususlarda “hakim tavrı” tavsiye eder, Şeriat’ın izhar ve ifadesinde olduğu gibi… Mesela farzların ve haramların beyanında tavsiye ettiği üslup, hakim tavırdır çünkü mesele kesin ve mühimdir. Şeriat’ın temeli olan farz ve haramlar, fikirde lazım olan müphemliğe kurban edilemez. Diğer taraftan hikmet ve tefekkürle meşgul olanların “hakim tavrını” reddeder.
Gerçekten derin idrak sahibi insanların az olduğu fikir piyasasında, bunlar gibi adamlara tahammül etmemiz gerekmez mi? Tabii ki nazlarını çekeriz ama birilerinin de bunlara “ayna tutması” ihtiyaç değil mi? Demem o ki, bazı konuları derinliğine idrak etmek, aklı azmanlaştırmıyor mu? Hala dengelerini koruduklarını görmek sevindirici fakat denge dediğin bir gramlık fazlalık veya eksiklikle bozulmuyor mu? Sanırım herkese bir Molla Kasım gerek.
Yahu beyler, üç-beş tane matematik denklemi mi çözüyorsunuz ki, bu kadar hakim bir tavır, bu kadar kesin ifadeler kullanıyorsunuz. Kızmayın, bu yazıyı, kavgayı göze alarak yazıyorum, samimiyeti mi buradan anlayın. Hakikaten yazılarınıza attığınız her başlık, yüzlerce ciltlik eserle telif edilmesi gereken konular ama bir makalede halletmiş edalarla çevrenize tavsiyeler (yoksa emir mi demeliydim) saçıyorsunuz.
Tamam, hakkınızı yemek haddim değil. Yazılarınızı dikkatle takip ediyorum ve fevkalade faydalanıyorum. Zaten derdim (doğru anlatabildiysem eğer) muhteva ile ilgili değil. Şurası yanlış diyeceğim bir husus yok. Fakat üslubunuz biraz daha “hikmetli” olsa ya… Hikmet dediğiniz kıymetin bir tarafı “müphem” alanda değil mi? Öyleyse bu “kesinlik” ve “keskinlik” niye? Şu piyasada hepi topu beş-on adam var, onların da her biri Üstad kesildi başımıza. Yahu tamam, serkeşlik yapmayalım ama siz de demoklesin kılıcı gibi tepemizde sallanmayın. Hayır, dert etmeyeceğim, zaten uğraştığımız bir sürü adam var da, hassasiyetime çarpıyor.
“Medeniyet çapında düşünen kaç tane adam var memlekette, sende herkesi eleştirmek zorunda mısın?” diyenler çıkabilir. Evet, benim işim eleştirmek… Sitede yazmamın sebebi, eleştiridir, özellikle de kitap eleştirileri. “Eleştiri kapsamına kendi sitemiz ve yazarları da giriyor muydu?” derseniz, insan bir defa eleştirinin iştihasına kapılmaya görsün, hızını alamayıp kendi kendini bile eleştiriyor.
Ben bir yazının (veya kitabın) “doğru” olmasından korkarım. Doğrudan korkulur mu be adam demeyin, sebebi şu; insan zihni “doğruyu” bulduğunda “arayışını” durduruyor. Yanlışta donma olmaz çünkü yanlış sürekli saldırıya uğrar. Donma ve tortulaşma umumiyetle doğru fikir ve tatbikatların başına geliyor. Fikir ve tatbikat doğru olduğunda arayış duruyor, arayış durduğunda ise ilerleme ve gelişme tıkanıyor. Bu iki yazarın medeniyet konusundaki tespitleri doğru fakat bu tespitleri öyle bir tavırla ortaya koyuyorlar ki, sanki arayış ve gelişme orada duracak, donacak, tıkanacak zehabına kapılıyorum. Be vicdansızlar bari üslubunuzu biraz müphemleştirin de, tefekkür ve arayış devam etsin.
Aslında daha uzun yazmayı düşünüyordum ama bu kadarı kavga için kafi. Bu aralar ağır hasar almaya niyetim yok. Daha zinde olduğum bir zamanda, daha uzun bir yazı yazmaya niyetliyim. Zaten esas kavga kitapları basıldıktan sonra…
NURETTİN SARAYLI
nurettinsarayli@gmail.com

Share Button

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-5-DÖRDÜNCÜ ŞAHSİYET ÇEŞİDİ SANATKAR

DÖRDÜNCÜ ŞAHSİYET ÇEŞİDİ SANATKAR (ayrı yazı yapıldı)
Sanatkar, İslam İrfanında müstakil şahsiyet değildir. Şahsiyet terkiplerinde yer alan hacimli unsurlardan biridir. Üç şahsiyet çeşidinin her hangi birinin terkibinde bulunan kalın bir damardır.
Sanat istidadı, zapt altına alınabilen, tahdit edilebilen, engel olunabilen bir kıymet ve kuvvet değil. En geniş ve derin hürriyeti talep eden, bunun peşinden giden, engellendiğinde sınırları yıkan bir istidattır. Bu sebeple dışarıdan müdahale etmek makul ve mümkün değil. Müdahale edilemeyen, çerçeveye alınamayan bu istidat, müstakil şahsiyet haline geldiğinde fevkalade yıkıcı olabilmektedir.
*
Kısaca sanatın ne olduğuna bakalım…
Sanat, meçhulde mahfuz halde bulunan mananın keşfedilerek, “güzel” bir surette inşa edilmesidir. Sanat faaliyeti, meçhulü kurcalamak, ihtimalleri taramak, yeni bir terkip kıvamı bulmaktır. Sanat faaliyetinin “malum” alan ile tek ilgisi, yeni bir terkip kıvamı (suret, şekil) keşfetme halidir. Yeni bir terkip kıvamı bulmak bazen yeni bir keşif yapmaktan daha harikulade eserlere vücut verebilmektedir.
Sanat, bir taraftan harikulade terkip kıvamına sahip olmakla, nizami boyutun varlığına hatta zirvesine işaret eder. Diğer taraftan hiçbir “makul nizam” sanat eseri değildir. Hem nizami boyutun olması hem de akli nizam olmaması, eseri, sanat eseri yapıyor. Sanatın problemi de tam bu noktada ortaya çıkıyor.
Sanatın yüksek tesir kudreti, akıl ötesi bir nizam belirtmesidir. İnsanda nizamın mümessili, akıldır. Aklın ötesindeki bir faaliyetin nizami olması, akıl dışılığı ifade etmez, aklın üstünde olduğunu gösterir. Bu nokta çözüldüğünde sanat anlaşılmış, bu noktaya yaklaşıldıkça sanata yaklaşılmış olur.
Akla ait kaideler, net ve katıdır. Aklın ürettiği veya kabul ettiği nizam da bu mahiyettedir. Sanatın akıldan uzaklaşmasının sebebi de zaten budur. Sanattaki nizam, biraz müphem, biraz muğlak, biraz girifttir. Bunları topladığımızda, kaba bir bakışla, nizam, görünmez hale gelecek kadar gizlenir.
Aklın ötesinde bir nizamdan bahsetmek, “ruhi nizamdan” bahsetmektir. Doğrudan doğruya ruhi nizam… Başka bir ifadeyle “mananın nizamı”… Sanat, ruhun, aklı kullanmaksızın keşfettiklerini, akılla şekillendirmesidir.
Tam bu noktada, “keşfedilecek mana nedir?” ve “güzelin mikyası nedir?” soruları ortaya çıkar. Bu soruları sormaz ve cevaplarını aramazsak, İslam sanatından bahsetmiyoruz demektir. Sanatkarın müstakil şahsiyet terkibi olmamasının sebebi de bu sorularda mahfuzdur.
“Güzel güzeldir, görüldüğünde kendini belli eder, bunu neden tartışalım ki” türünden yaklaşımlar var. Gerçekten görüldüğünde (veya duyulduğunda vesaire) fark edilen, anlaşılan güzellikler var. En azından bu tür sanat eserleri için güzellik mikyası aramak neden? İşte “zevk-i selim” (en azından akl-ı selim) sahibi olmayanların hafifmeşrep yaklaşımı budur. Bir eserin (varlığın) güzel olduğunu, aldığımız zevkle biliyoruz. Ne kadar zevk alıyorsak o kadar güzel olduğunu düşünüyoruz. Zevk-i Selim ise tam bu noktada gerekiyor. İnsanda iki adet zevk merkezi var, ruh ve nefs… Aldığımız zevkin, zevk-i selim (ruhi zevk) mi yoksa zevk-i sefil (nefsi zevk) mi olduğunu nereden bileceğiz? Zevk-i Selim veya Akl-ı Selim sahibi değilsek, bunu bilme imkanımız yok.
Üç sütundan bir olan zevk-i selim, yalnız başına varolamaz ve varlığını devam ettiremez. Ya kalb-i selim ile beraber varolur veya akl-ı selim ile varlığını devam ettirebilir. Zevk-i Selim ile Zevk-i Sefil arasındaki sınır, soğan zarından incedir ve insanın kalbi ve zihni evreninin girift yapısında bu sınırın ihlal edilmediğin bilmek kabil olmaz. Zevk-i Selim yalnız başına varolamadığı gibi bir defa inşa edildiğinde yalnız başına da varlığını devam ettiremez. Ya kalb-i selimin evreninde ve ekseninde veya akl-ı selimin muhafazası altında bulunmalıdır.
Sanatkar şahsiyet çeşidinin, diğer üç şahsiyet terkibinden biriyle beraber bulunması mecburiyeti, zevk-i selimin müstakil olarak varolamayacağı ve varlığını muhafaza edemeyeceği gerçeğidir. Müstakil olarak varolamamak, müstakil olarak istikamet tayinine de manidir. Derinleşme boyutunda istikametini tayin edemeyen sanatkar, ya kalb-i selim veya akl-ı selime sahip olmak zorundadır.
*
İslam İrfanı (ve tarihi), “veli sanatkar”, “alim sanatkar”, “hakim sanatkar” terkiplerini inşa etmiştir. Hatta siyasetçi sanatkarları bile çok sayıda yetiştirmiştir. Fakat müstakil sanatkar şahsiyeti yetiştirmemiştir. Bunu yapmamış olması, zafiyetinden ve eksikliğinden değil, kendi sanatını inşa etme ve “büyük sanatkarı” yetiştirme çabasındandır.
Sanat faaliyetini müstakil mecra haline getirmemiş, sanatkarı da müstakil şahsiyet terkibi yapmamıştır. Sanatın tabiatındaki giriftlik, sanatkarın ruh dünyasındaki müphemlik, istikamet tayininde ve çerçeve tespitinde zorluklar oluşturur. Mesele tabii ki zorluktan ibaret değil… Zorluktan kaçmak gibi bir çaba sahibi değildir İslam İrfanı. Öyle olsaydı, “veli şahsiyet terkibi” ile hiç uğraşmazdı. Sanat ve sanatkarın istikamet sapmasının cemiyet tarafından tespiti (çok zaman sanatkarın da tespiti) imkansız olduğu için, konuyu, bu tür tehlikelerden uzak tutmak istemiştir.
*
Batı medeniyetinde sanatkar şahsiyeti müstakildir ve o medeniyet havzasında en geniş hürriyet, sanatkarlara verilmiştir. Sanat eserinin kıymetini keşfeden batı, sanatkarlarına sınırsız bir hürriyet, sanat faaliyetine ise uçsuz bucaksız bir alan bağışlamıştır. Batıdaki bu durum, en radikal Müslümanlarda bile sanat ve sanatçıya karşı ölçüsüz bir müsamaha geliştirmiştir.
Batıdaki sanat, suret, şekil, zarf, ambalaj üretimidir. Çünkü hürriyet, genişliğine bir “alan” olarak sunulmuştur. Derinlik boyutu yoktur. Batı sanatının derinlik boyutunun olması kabil değildir zira hakikat, medeniyetin merkezi, hakikatin keşfi de medeniyetin nihai menzili (maksadı) değildir. Yatay genişleme sınırsız olduğunda zaten dikey derinleşme muharrik kuvvetini kaybeder. Yatay alan tahdit edilmelidir ki, hürriyet talebi dikey alanı ihtiyaç haline getirsin. Hakikat arayışı ise bilindiği üzere dikey boyuttadır.
Mütemadiyen yatay alanda genişlemesini sürdüren sanatkar hürriyeti, sanat faaliyetine istikamet kazandıramaz. Yatay alanda istikamet sayısı sınırsızdır. Oysa dikey boyutta istikamet tek hale gelebilir. Dünyanın herhangi bir noktasından sathı doksan derecelik açıyla (yani dikey olarak) kazarsanız, merkezine varırsınız. Kainattaki tek şekil küredir, küre olmayanlar ise “varoluşunu” tamamlayamamış olan kırıntı varlıklardır, dolayısıyla bir eksenleri (ve istikametleri) de yoktur. Varlığın merkezine yönelmeyen herhangi bir seyahat, serserilerin macerasından ibarettir.
Batıdaki sanat, bu gün için serserilerin ve serkeşlerin meşgalesi haline geldi. Müslümanlar, sanat bahsini ve sanatkar şahsiyetini asla batından nakletmemelidirler. Sanat gibi mühim bir mesele, serserilerin oyuncağı haline getirilemez.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-4-ÜÇ ŞAHSİYET TERKİBİ

Veli, alim, mütefekkir… Bunlar ana şahsiyet terkipleridir, bu üç şahsiyetin zevk-i selime bakan yüzü, dördüncü şahsiyet çeşidini (terkibini değil) gerçekleştirir, sanatkar… (Sanatkar bir sonraki yazının konusudur).
*
Veli, doğrudan hakikat ile meşguldür. Zaten tasavvuf, hakikat mektebidir. Veli şahsiyet, hakikat ve hakikatin de sahibi olan Allah ile meşgul olan zattır. Hakikat, eşyada değil insanın derunundadır, bu sebeple veli şahsiyet kalb mütehassısıdır. Eşya hakikati taşıyacak bir “varlık” değildir. Zaten emaneti kimse teslim almamıştır, dağlar bile taşıyamayacağını bilmiştir. Emanet insandadır, insanın da kalb ve ruhunda mahfuzdur. Eşya mı? O, hayatın muhtelif ihtiyaçlarını karşılayacak varoluş malzemesidir. Varoluşun müntehası “sükun”dur. Eşya mütemadi hareket halindedir, çünkü varoluşunu tamamlayamamış varlık kırıntısıdır. Varoluşunu asla tamamlayamayacağı için de sükuna kavuşamaz, kesintisiz hareket halindedir. Sükun, ancak kalb ve ruhta kabildir, varoluşunu tamamladığında… Bu manada sükun, “huzurda bulunmaktır”. Huzurda fiil kalmaz, orada kıpırdamak bile kabil olmaz, oranın hali sadece “edeb” halidir. Edebin ufku ise nefes bile almamaktır.
*
Alim, “ilmin maluma tabi olduğu” alan ile “malumun ilme tabi olduğu” alan arasında mekik dokur. Bir taraftan maluma (eşyaya) tabi olan ilmin keşfi ile meşguldür diğer taraftan ilmin (Kur’an-ı Kerim’in) malumunu inşa etmekle…
Müslümanlar misilsiz bir ihsana muhataptırlar, bu ihsan, Kur’an-ı Kerim’dir. Kur’an-ı Kerim, Allah’ın ezeli ve ebedi ilminden insanlara ihsan edilen sonsuz kaynaktır. Bu sebeple Kur’ani ilimler, “malumun ilme tabi olduğu alan”dır. Alim, Kur’an-ı Kerim’deki ilmi keşfedip, onun “malumunu” inşa etmek vazifesine sahiptir. Fakat alim çift kanatlıdır ve eşyanın hakikatini (hakikati değil, eşyanın hakikatini) keşfetmek için “ilmin maluma tabi olduğu alanda” da faaliyetini devam ettirir. Netice olarak alimin vazifesi, “malumun ilme tabi olduğu” mecra ile “ilmin maluma tabi olduğu” mecra arasındaki ahengi keşfetmektir. (Bu bahis müstakil olarak tetkik edilmiştir, sırası geldiğinde yayınlanacaktır).
*
Mütefekkir, veli ve alim şahsiyetlerin elde ettiği “hikmet” ile hayatı inşa eder. Mütefekkir, faaliyetini zamani boyutta sürdüreceği için, İslam’ın şahsiyet terkibini ve içtimai nizamını tesis etmelidir. Meselenin bu kısmı zamana bağlı olduğu için umumiyetle tefekkür ehline kalmıştır.
Mütefekkir şahsiyet terkibine az şey düştüğünü zannedenler yanılıyor. Bu günün dünyasında İslami hayatı inşa etmek gibi bir vazife yüklenen mütefekkirler, çok büyük bir boşluğu işgal ediyorlar. İslami hayatın malzemelerini toplamak, onları şekillendirmek, inşa etmek, yeniden terkip etmek… Bu vazife zannedildiğinden çok zor… Diğer iki şahsiyet terkibine nispetle daha az kıymetli olması, daha küçük bir boşluk doldurduğu manasına gelmez. Otomobilin kaportası motoruna nispetle daha az kıymetlidir ama daha fazla yer kaplar.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-3-ÜÇ SÜTUN

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-3-ÜÇ SÜTUN
Kalb-i Selim, Zevk-i Selim, Akl-ı Selim… Kalb-i Selim, tasavvuf mecrasının, Zevk-i Selim, sanat mecrasının, Akl-ı Selim ise ilim ve tefekkür mecralarının menzilidir. Bir cihetten menzili, başka bir cihetten ise kaynağıdır. Hem bu mecraların hedefi onlardır hem de bu mecraların kaynağı (merkezi) onlardır.
*
Kalb-i Selim sırça sarayın (tekkenin) işidir. Ağyar ile hemhal olmaz, olursa kirlenir. Hakikat küçücük bir lekeye bile tahammül edemez.
İslam cemiyetinde diğer mecralar mevcut ve müesseseleri sıhhatliyse, tasavvuf mecrası kendi sırça sarayına çekilir ve asli vazifesi olan “keşif” ve “terbiye” ile ilgilenir. Keşfedilen manaları, tatbik edilmesi ve faydalanılması için diğer mecralara döker. Diğer tüm mecralar, tasavvufun “derin keşfinden” elde ettiği mana haznesi ile beslenir.
Kalp, mananın suret ihtiyacı duymadan doğacağı veya tecelli edeceği kainattaki tek mekandır. Mekanın da saf halde bulunduğu tek mahaldir. Saf mana saf mekana misafir olur. Bu sebeple kalb, temiz tutulmalıdır, kirlenirse temizlenmelidir. Saf mana, mekanı saf halde bulamadığında oraya misafir olmaz, mekan ne kadar kirliyse oraya o kadar kirlenmiş muhteva (mana değil) girer. Mekanın safiyeti, orada ikamet edeni de saf halde tutar, yani ruhu… Dünyayı içine almamış kalb, dünyaya (bedene) bulaşmamış ruha ev sahipliği yapar. Saf manaya mazhar olan saf kalb, ona muhatap olan da saf ruhtur. “Alem-i Ervah”ta Allah’ın hitabına muhatap olan ruh, aynı safiyetini muhafaza eder veya tekrar kazanırsa, o safiyetiyle ikamet ettiği kalpte, saf manaya, Kur’an-ı Kerim’e, muhatap olur ve onu anlar. Kur’an-ı Kerim’i anlamanın ileri noktası, ruhun ve kalbin “alem-i ervah”taki hitabı hatırlayacak noktaya ulaşmasıdır. Hatırlayacak kadar temizlenmesidir.
Anlamak için kelimeye (ve sair suretlere) ihtiyacı olan akıldır, ruh ve kalb değil… Anlamanın ne üst seviyesi, manaya suretsiz olarak muhatap olabilmektir. Ve bu durum, anlamak değil, “keşif”tir. “Mana” akla hiçbir zaman saf haliyle gelmediği, her zaman surete bürünmüş olarak tecelli ettiği için anlamak, suretteki manaya nüfuz etmektir ve aklın işidir. Manaya saf haliyle ulaşılabiliyorsa, artık idrak değil “müşahede” başlamıştır. Bu sebeple müşahede (ve keşif) idrakten daha yüksektedir ve orada kelam, kıylü kaldir.
*
Zevk-i Selim, Kalb-i Selim ile keşfedilen mananın, sanatkarane tatbikidir. İslam İrfan ve Medeniyetinde sanatın kaynağı, zevk-i selimdir.
Zevk-i Selim, kalbi selimin “güzel”e yönelişinde “hususilik” kazanmasıdır. “Saf mana”, doğru, güzel, iyi ve faydalı tasniflerine tabi tutulamaz. O hepsini cem etmiş haldedir. Saf manadan ne inşa etmek isterseniz, o mümkündür. Kalb-i Selim, hususen “güzel”e yöneldiğinde, zevk-i selim zuhur eder.
Zevk-i Selim, kalb-i selimin hususi istikameti olmakla kalb-i selimden doğar, hayattaki mecralarını, şekillerini, suretlerini akl-ı selim oluşturduğu için de akl-ı selime bağlıdır. Zevk-i Selimin insanın derununda meydana gelmesi, hayatta karşılığının bulunduğunu göstermez. Hayat güzelleştirilmemiş, güzelliğin suretleri tesis edilmemişse, zevk-i selim hayattan geri çekilir. Zevk-i Selimin hayat ile irtibatını kuran akl-ı selimdir.
*
Akl-ı Selim, Kalb-i Selimin keşfettiği mananın suretini inşa eder. Akl-ı Selimin bir boyutu da, yukarıdan aşağı inen hakikati, aşağıdan yukarıya doğru gerçekleştireceği inşa faaliyeti ile karşılamaktır.
Akl-ı Selimin aşağıdan yukarıya doğru inşa faaliyeti, varlık, insan ve hayatın mahiyetini anlamakla ilgilidir. Varlığı anlamadan mananın sureti için lazım olan malzemeyi, hayatı anlamadan, mananın ikamesi için lazım olan müesseseyi, insanı anlamadan mananın mahfazası olan kalbi evreni muhafaza ve zihni evreni inşa etmek kabil olmaz.
Akl-ı Selim, bir taraftan “mananın”, varlık ve hayattaki malzemelerini temin ederken diğer taraftan tecrit marifetiyle ruhun keşfettiği manalara en üst seviyede ulaşmak için çabalar. Ruhun keşfettiği manalar ancak akl-ı selim ile hayata tatbik edilir. Akl-ı Selim yoksa “velayet” kendine münhasır kalmaktadır. Bu çeşit velayet, “mürşit” vazifesine sahip olmamakta ve sahibine ait olarak kalmaktadır. İrşad vazifesi, ruh ve kalbin keşfettiği saf mananın cemiyet ve hayata arzedilmesidir. Arzeden manivela ise akl-ı selimdir. Ya mürşidin akl-ı selimi veya onun vazifelendireceği mütefekkirin akl-ı selimi…
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-2-ÜÇ MECRA

İslam İrfanı iki mecra açmıştır. Tasavvuf ve ilim mecraları… Üçüncü mecra olan tefekkür (hikmet) mecrası yer yer yalpalamış, zaman zaman kesilmiş, yatağını mütemadi kılamamış en zayıf mecradır ki bu gün şiddetle ihtiyacımız olan bu mecranın açılması ve sulanması gerekiyor. İslam İrfanının açmış olduğu mecra üç tane değildir tabii ki, bunlar ana mecralardır. Bunların dışında sayısız mecra açılmış, eserlerini vermiş, hayatta yerini almıştır.
Tasavvuf mecrası, ruhi-kalbi mecradır. Şahsi-ferdi-enfüsi mecra… İlim mecrası, zihni-akli mecradır. Afaki-içtimai mecra… Tefekkür mecrası da zihni-akli mecradır fakat “zamani” (aktüel) mecradır. Üç mecra ile ilgili tavsif çabamız, ana hatlarını tespit bakımındandır, yoksa birbirinden kesin hatlarla ayrılan ve müstakil hale gelen mecralardan bahsediyor değiliz. Nihayetinde bu üç mecra, İslam İrfan bahçesinin farklı yemişlerindendir ama hepsi tek bahçenin çiçekleridir.
*
İlim mecrası, “ilim maluma tabiidir” ölçüsünün peşinden gider, uzun bir güzergahtır ve müntehasına ulaşmak kabil değildir. Zira “malum yekunu” (yani kainat), sonsuz değildir ama bitmez tükenmez sayı ve çeşide sahiptir. İlim maluma tabii ise, bu güzergahın kıyamete kadar bitmesi beklenmez. Öyleyse bu güzergah hakikate ulaşamaz. Gerçekten böyledir çünkü varlığın Allah’a mesafesi sonsuz uzaklıktadır.
Kıyamete kadar müntehasına ulaşılamayacak olan mecra (ve bu mecradaki ilimler), hakikatin keşfini değil, hayatın yaşanmasını mümkün kılar. Ariflerden birinin sözü bu hususta istikamet tayin edicidir; “bir ilmin faydalı mı zararlı mı olduğu müntehasında belli olur”. Kıyamete kadar müntehasına ulaşmak kabil değilse, ne olduğunu anlamak imkansızdır. Kaldı ki, kıyamete kadar müntehasına ulaşılması ihtimal dairesinde görülse bile, müntehasına ulaşana kadar geçen zaman ve o zamanlarda yaşayan insanlar için netice aynı olacaktır. Hakikat nedir? Hakikat, belli bir seviyede, anlaşılır şekilde ifade edilmek istenirse, “ilahi murad”dır. İlahi murada kıyamete kadar ulaşmak kabil değilse, bunun başka bir yolu olsa gerektir.
*
Varlığın ve (tabii ki insanın) Allah’a uzaklığı sonsuzdur ama Allah insana “şahdamarından daha yakın”dır. Hakikaten hiçbir varlık Allah’a ulaşamaz, asla ulaşamaz. Eğer Allah, insana ihsanda bulunup da, şahdamarından daha yakın olmasaydı, hakikat muhal olurdu ve agnostikler de haklı çıkardı. Varlık Allah’a o kadar uzak fakat Allah insana (sadece insana) bu kadar yakın… Aslında insan da Allah’a ulaşamaz fakat kalb-i evrenini temiz tutarak (tesviye ve tasfiye ederek) Allah’ın tecellisine mazhar olabilir, tecelliyi celp edebilir. Allah ise mümin kulunun kalbine tecelli etmek arzusundadır. Tasavvuf mecrası bu cihetle, “kestirme yol”dur. İlim mecrasındaki namütenahi yol, tasavvuf mecrasında bir insan ömrüne indirilmiştir. İlim mecrasındaki hız yürümeye muadilse, tasavvuf mecrasındaki hız ışık hızına muadildir.
İnsana bu kadar yakın olan Allah’a ulaşmanın yolu, tasavvuf mecrasıdır. Bu yolun altyapısı, kalp ve ruhtur. Ruh Allah’ın hitabına, “alem-i ervahta” doğrudan muhatap olabildiği için, ona ulaşma imkan ve istidadına sahiptir. Bu imkan ve istidat için bir hususi yol gerekir ki o da tasavvuftur. Tasavvuf hakikati kainatta aramaz, insanın derununda, kalbi evreninde, ruhunda arar. “Rabbini bilmek için kendini bilme” çabasındadır. Kainattaki hiçbir varlık çeşidi, ruh kadar Allah’a yaklaşma istidadına sahip kılınmamıştır. Bu sebeple ilim mecrası uçsuz bucaksız kainatı tararken, tasavvuf mecrası kainattaki mevcut varlık çeşitleri içinde Allah’a ulaşma istidadına sahip tek varlık olan ruh ile ilgilenmektedir.
*
Tefekkür-hikmet mecrası, tasavvuf mecrasında keşfedilen “saf manalar” ile ilim mecrasında keşfedilen ölçüler (bir cihetten suretler) arasında köprü kurar. Her iki mecranın verimlerini telif ve tatbik eder. Zamani boyut zaten tam bu noktada ortaya çıkar, tatbikat, zamani bir idrak gerektirir. Tasavvuf mecrasında keşfedilen “mana haznesi” zaman üstüdür, ilim mecrasında keşfedilen ölçüler de nispeten öyledir. Tefekkür ve hikmet ise doğrudan doğruya zamanîdır. Tefekkürün zamani olması, “donmalara”, “tortulaşmalara” sebep olabiliyor, tarihte de bunun birçok misali var. Bu sebeple tefekkür mecrası diğer mecralarla münasebetini kesmemelidir.
Tefekkür mecrası, hayatın “gerçeklik altyapısını” inşa eder. İslam’ı hayata tatbik etmenin, hayat cihetinden lazım olan malzemelerini, müesseselerini, vasıtalarını temin ve inşa etmelidir. İslam’ın muhtevasını keşfetmenin, izah ve ifade etmenin yalnız başına bir kıymeti muhakkak ki var ama bu kıymet tatbiki bir kıymet değil. İslam’ın muhtevasının hayatta “gerçekleştirilmesi” lüzumu apaçık orta yerde duruyor. Muhtevada mahfuz olan her bir ölçü, hayatta bir münasebete, bir müesseseye, bir tatbikata tekabül eder. Faizin haram olması, helal olan faizsiz borçlanmanın müessesesini inşa etmeyi gerektirir. Faizin haram olmasıyla ilgili ne kadar hikmet keşfedilirse keşfedilsin, faizsiz borçlanma müessesesi inşa ve ihdas edilmedikten sonra tatbiki bir kıymet üretilememiş demektir. Fikir ile fiil terkip olunamamışsa İslam, (haşa) entelektüel bir meşgale haline getirilmiş olmaz mı?
Akıl, hayat ile hiçbir zaman münasebetini kesmediği için, İslam’ın ihtiva ettiği mana haznesini tatbik etme mesuliyetine sahiptir. Tefekkür mecrası (dolayısıyla akıl) muhtevanın hayattaki malzemelerini temin etmek, gerektiğinde inşa etmek durumundadır. Aksi takdirde ilim mecrası ne kadar ilerlerse ilerlesin, hayat ile irtibatı kesilir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button