MUKADDESATÇI İKTİDARIN MEDENİYETLE İMTİHANI

Mukaddesatçı iktidarın medeniyetle imtihanı

Cumhuriyet Batılılaşmasının hedef tayin ettiği Avrupa modernleşmesinin neticesi olarak Türkiye’de toplum ve devlet düzeninin sekülerleşmesi mukaddesatçı-muhafazakâr iktidara rağmen ilerlemeye devam ediyor.

İslâm değerlerini kamuya ve hayata dahil edeceğini vaat eden bir iktidarın hâkim olduğu Türkiye’de Batı “uygarlığının” taklit ve taşıyıcılığının alabildiğine devam ettiğini görmek ne kadar acı! Batı’nın iki asırdır ihraç ettiği “uygarlık”, dinimizden neşet eden medeniyet değerlerimizi ezip geçiyor.

Müslümanlara bir parça soluk aldıran iktidardan Medine menşeli medeniyet kimliğimize dönüşme hamleleri beklerken, Avrupa Birliği’ne dahil olma siyasetini sürdürmek abesliğinin yanında, eğitim, kültür ve şehircilikte laik Cumhuriyetin yaptıklarını tekrar ediyor.
Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-5-DÖRDÜNCÜ ŞAHSİYET ÇEŞİDİ SANATKAR

DÖRDÜNCÜ ŞAHSİYET ÇEŞİDİ SANATKAR (ayrı yazı yapıldı)
Sanatkar, İslam İrfanında müstakil şahsiyet değildir. Şahsiyet terkiplerinde yer alan hacimli unsurlardan biridir. Üç şahsiyet çeşidinin her hangi birinin terkibinde bulunan kalın bir damardır.
Sanat istidadı, zapt altına alınabilen, tahdit edilebilen, engel olunabilen bir kıymet ve kuvvet değil. En geniş ve derin hürriyeti talep eden, bunun peşinden giden, engellendiğinde sınırları yıkan bir istidattır. Bu sebeple dışarıdan müdahale etmek makul ve mümkün değil. Müdahale edilemeyen, çerçeveye alınamayan bu istidat, müstakil şahsiyet haline geldiğinde fevkalade yıkıcı olabilmektedir.
*
Kısaca sanatın ne olduğuna bakalım…
Sanat, meçhulde mahfuz halde bulunan mananın keşfedilerek, “güzel” bir surette inşa edilmesidir. Sanat faaliyeti, meçhulü kurcalamak, ihtimalleri taramak, yeni bir terkip kıvamı bulmaktır. Sanat faaliyetinin “malum” alan ile tek ilgisi, yeni bir terkip kıvamı (suret, şekil) keşfetme halidir. Yeni bir terkip kıvamı bulmak bazen yeni bir keşif yapmaktan daha harikulade eserlere vücut verebilmektedir.
Sanat, bir taraftan harikulade terkip kıvamına sahip olmakla, nizami boyutun varlığına hatta zirvesine işaret eder. Diğer taraftan hiçbir “makul nizam” sanat eseri değildir. Hem nizami boyutun olması hem de akli nizam olmaması, eseri, sanat eseri yapıyor. Sanatın problemi de tam bu noktada ortaya çıkıyor.
Sanatın yüksek tesir kudreti, akıl ötesi bir nizam belirtmesidir. İnsanda nizamın mümessili, akıldır. Aklın ötesindeki bir faaliyetin nizami olması, akıl dışılığı ifade etmez, aklın üstünde olduğunu gösterir. Bu nokta çözüldüğünde sanat anlaşılmış, bu noktaya yaklaşıldıkça sanata yaklaşılmış olur.
Akla ait kaideler, net ve katıdır. Aklın ürettiği veya kabul ettiği nizam da bu mahiyettedir. Sanatın akıldan uzaklaşmasının sebebi de zaten budur. Sanattaki nizam, biraz müphem, biraz muğlak, biraz girifttir. Bunları topladığımızda, kaba bir bakışla, nizam, görünmez hale gelecek kadar gizlenir.
Aklın ötesinde bir nizamdan bahsetmek, “ruhi nizamdan” bahsetmektir. Doğrudan doğruya ruhi nizam… Başka bir ifadeyle “mananın nizamı”… Sanat, ruhun, aklı kullanmaksızın keşfettiklerini, akılla şekillendirmesidir.
Tam bu noktada, “keşfedilecek mana nedir?” ve “güzelin mikyası nedir?” soruları ortaya çıkar. Bu soruları sormaz ve cevaplarını aramazsak, İslam sanatından bahsetmiyoruz demektir. Sanatkarın müstakil şahsiyet terkibi olmamasının sebebi de bu sorularda mahfuzdur.
“Güzel güzeldir, görüldüğünde kendini belli eder, bunu neden tartışalım ki” türünden yaklaşımlar var. Gerçekten görüldüğünde (veya duyulduğunda vesaire) fark edilen, anlaşılan güzellikler var. En azından bu tür sanat eserleri için güzellik mikyası aramak neden? İşte “zevk-i selim” (en azından akl-ı selim) sahibi olmayanların hafifmeşrep yaklaşımı budur. Bir eserin (varlığın) güzel olduğunu, aldığımız zevkle biliyoruz. Ne kadar zevk alıyorsak o kadar güzel olduğunu düşünüyoruz. Zevk-i Selim ise tam bu noktada gerekiyor. İnsanda iki adet zevk merkezi var, ruh ve nefs… Aldığımız zevkin, zevk-i selim (ruhi zevk) mi yoksa zevk-i sefil (nefsi zevk) mi olduğunu nereden bileceğiz? Zevk-i Selim veya Akl-ı Selim sahibi değilsek, bunu bilme imkanımız yok.
Üç sütundan bir olan zevk-i selim, yalnız başına varolamaz ve varlığını devam ettiremez. Ya kalb-i selim ile beraber varolur veya akl-ı selim ile varlığını devam ettirebilir. Zevk-i Selim ile Zevk-i Sefil arasındaki sınır, soğan zarından incedir ve insanın kalbi ve zihni evreninin girift yapısında bu sınırın ihlal edilmediğin bilmek kabil olmaz. Zevk-i Selim yalnız başına varolamadığı gibi bir defa inşa edildiğinde yalnız başına da varlığını devam ettiremez. Ya kalb-i selimin evreninde ve ekseninde veya akl-ı selimin muhafazası altında bulunmalıdır.
Sanatkar şahsiyet çeşidinin, diğer üç şahsiyet terkibinden biriyle beraber bulunması mecburiyeti, zevk-i selimin müstakil olarak varolamayacağı ve varlığını muhafaza edemeyeceği gerçeğidir. Müstakil olarak varolamamak, müstakil olarak istikamet tayinine de manidir. Derinleşme boyutunda istikametini tayin edemeyen sanatkar, ya kalb-i selim veya akl-ı selime sahip olmak zorundadır.
*
İslam İrfanı (ve tarihi), “veli sanatkar”, “alim sanatkar”, “hakim sanatkar” terkiplerini inşa etmiştir. Hatta siyasetçi sanatkarları bile çok sayıda yetiştirmiştir. Fakat müstakil sanatkar şahsiyeti yetiştirmemiştir. Bunu yapmamış olması, zafiyetinden ve eksikliğinden değil, kendi sanatını inşa etme ve “büyük sanatkarı” yetiştirme çabasındandır.
Sanat faaliyetini müstakil mecra haline getirmemiş, sanatkarı da müstakil şahsiyet terkibi yapmamıştır. Sanatın tabiatındaki giriftlik, sanatkarın ruh dünyasındaki müphemlik, istikamet tayininde ve çerçeve tespitinde zorluklar oluşturur. Mesele tabii ki zorluktan ibaret değil… Zorluktan kaçmak gibi bir çaba sahibi değildir İslam İrfanı. Öyle olsaydı, “veli şahsiyet terkibi” ile hiç uğraşmazdı. Sanat ve sanatkarın istikamet sapmasının cemiyet tarafından tespiti (çok zaman sanatkarın da tespiti) imkansız olduğu için, konuyu, bu tür tehlikelerden uzak tutmak istemiştir.
*
Batı medeniyetinde sanatkar şahsiyeti müstakildir ve o medeniyet havzasında en geniş hürriyet, sanatkarlara verilmiştir. Sanat eserinin kıymetini keşfeden batı, sanatkarlarına sınırsız bir hürriyet, sanat faaliyetine ise uçsuz bucaksız bir alan bağışlamıştır. Batıdaki bu durum, en radikal Müslümanlarda bile sanat ve sanatçıya karşı ölçüsüz bir müsamaha geliştirmiştir.
Batıdaki sanat, suret, şekil, zarf, ambalaj üretimidir. Çünkü hürriyet, genişliğine bir “alan” olarak sunulmuştur. Derinlik boyutu yoktur. Batı sanatının derinlik boyutunun olması kabil değildir zira hakikat, medeniyetin merkezi, hakikatin keşfi de medeniyetin nihai menzili (maksadı) değildir. Yatay genişleme sınırsız olduğunda zaten dikey derinleşme muharrik kuvvetini kaybeder. Yatay alan tahdit edilmelidir ki, hürriyet talebi dikey alanı ihtiyaç haline getirsin. Hakikat arayışı ise bilindiği üzere dikey boyuttadır.
Mütemadiyen yatay alanda genişlemesini sürdüren sanatkar hürriyeti, sanat faaliyetine istikamet kazandıramaz. Yatay alanda istikamet sayısı sınırsızdır. Oysa dikey boyutta istikamet tek hale gelebilir. Dünyanın herhangi bir noktasından sathı doksan derecelik açıyla (yani dikey olarak) kazarsanız, merkezine varırsınız. Kainattaki tek şekil küredir, küre olmayanlar ise “varoluşunu” tamamlayamamış olan kırıntı varlıklardır, dolayısıyla bir eksenleri (ve istikametleri) de yoktur. Varlığın merkezine yönelmeyen herhangi bir seyahat, serserilerin macerasından ibarettir.
Batıdaki sanat, bu gün için serserilerin ve serkeşlerin meşgalesi haline geldi. Müslümanlar, sanat bahsini ve sanatkar şahsiyetini asla batından nakletmemelidirler. Sanat gibi mühim bir mesele, serserilerin oyuncağı haline getirilemez.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button