TÜRKİYE’DEKİ MİLLİYETÇİ HAREKETLER LAİK KARAKTERLİDİR

Türkiye’deki Milliyetçi Hareketler Laik Karakterlidir

Milliyetçi düşüncenin Meşrûtiyet ve Cumhuriyetle sürüp gelen yapısı “millet” kavramının asıl mânasıyla mutabık olmadığı için problemli çizgisi hâlâ devam etmektedir. Dolayısıyla “Ben milliyetçiyim” diyenlerin bir kısmı iyi niyetli olsa da bu çizgi üzerinde gidildiği müddetçe Türkiye’yi “millet” etrafında yekpâre olarak toparlayıp hâdimül bir Türk devletinin iktidarına erecekleri mümkün görünmüyor.

“Ben milliyetçiyim, ulusalcı değilim” diyenlerin, ulusalcıların düşüncelerini savunduğunu görmek şaşırtıcı gelmemeli. Bundandır ki Türkiye’deki milliyetçi hareketler, İslâmî mânâya gelen “millet” i temsil edecek kabiliyetten mahrumdurlar.
Günümüzdeki milliyetçi hareketler, modern milliyet fikrine bağlı olarak ortaya çıkan ulus devletin bir ideolojisidir. Bu ideolojinin dayandığı zihniyet, Batılı laik bir zemindir. Millet târifleri ve anlayışları İslâmî değil, seküler ve eklektiktir. Bu tür milliyetçiliği, Babanzâde Ahmet Naim, Mehmet Âkif, Sait Halim Paşa gibi İslâmcılar karşı çıkarak, “Müslümanlara zarar veren bir Avrupa hastalığı (Frenk illeti) olarak görürler. Türkçüleri “halis Türkçü” ve “İslamcı Türkçü” olmak üzere ele alarak, “ilk grubu yoldan çıkmış” görürken, ikincileri “hâlâ öğüt almaya müsait ve dolayısıyla ikna edilmesi gereken” bir hareket olarak görürler. Okumaya devam et

Share Button

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ HASILASI

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ HASILASI
İslamcılık tartışması 2012 yılının yaz mevsiminde başlayan, yaklaşık bir buçuk ay süren ya da ancak bu kadar dayanan bir mevzuu oldu. Dayanıklı olmayan mevzuun kendisi değil tabii ki, tartışmayı yürüten kalem ehliydi. İslamcı fikir adamları, İslamcılık bahsini ancak bir-iki ay tartışabildi. Üstelik gazete köşelerinde… Gazetedeki köşe yazısının hacmi ne olabilir ki? İslami dünya görüşü olarak kabul edilebilecek İslamcılık bahsiyle ilgili yazılanların hacimlerine ve seviyelerine bakınca insanın ümitsizliğe düşmemesi mümkün değil.
İslamcılık tartışmasının en fazla yoğunlaştığı (aslında patinaj yaptığı) konu, isim meselesiydi. “İslamcılık isimlendirmesi doğru mu yanlış mı?” noktasında kahvehane sohbetlerinin yapıldığına şahit olduk. İsimlendirme meselesi (doğruluğu-yanlışlığı ayrı olmak üzere) tabii ki önemliydi ama muhtevadan öne geçecek kadar önemli olamazdı. İslamcı olmadığını söyleyenlerin en bariz itirazları ise isimlendirme konusunda kendini gösterdi. İslamcı olduğunu söyleyenler bir türlü “muhteva”ya gelemeyince, isimlendirmeye itiraz edenlerin muhteva ile ilgili bir şey söylemesi gerekmedi.
Tartışmanın yapıldığı tarihte gün gün takip ettiğimiz yazılara, bu gün toptan bakınca bir “mizansen” kokusu alıyorum. Birçok konuda bir birinin ne dediğini umursamayan yazarlar, İslamcılık tartışmasına bodoslama daldılar. Neden? Niyetlerini bilme imkanımız yok ama tartışmanın muhtevaya ulaşamadan gündemden kalkması, mizansen ihtimalini kuvvetlendiriyor. “Şunun şurasında köşe yazarıyız, ara sıra gündem oluşturalım, hiç değilse aldığımız maaşın hakkını verelim” türünden bir mizansen gibi görünüyor. Mizansen olmasaydı tartışma muhtevaya gelir, İslam’ın her alandaki nizamı tartışılır, her şubedeki teklifleri ortaya serilirdi. Böyle olmadı, aksine gevezelik cinsinden tartışmalarla sınırlı kaldı. Meselenin esasına girilmeden tartışmanın bitmiş olmasının, mizansen dışında bir açıklaması aranacak olursa, tartışmaya katılanların, muhtevaya girme seviye ve hacmine sahip olmadıklarını düşünmek gerekir. Okumaya devam et

Share Button

KUR’ANİ MANADA MİLLİYETÇİ, ŞERİATÇI VE İSLAMCI DEMEKTİR

Kur’ânî Mânada Milliyetçi, Şeriatçı ve İslâmcı Demektir

Ulusçuluk, ırkçılık ve kavmiyetçilik, milliyetçilikle karıştırılmaktadır. Kavram kargaşası vebadan, âfetten, savaştan daha kötüdür. Türkiye’de bu kötülüğü yapanlar Cumhuriyet ilkeleriyle düşünenlerdir. Milliyetçi olduğunu söyleyenler, milliyetçiliğin İslâm ve şeriat üzere bir araya gelerek millet olanların değerlerini sevmek ve ihya etmek mânasına geldiğini bilmekle sorumludurlar.
Millet kelimesinden neşet eden “milliyetçilik”, dini ve dinin sosyal değerlerini savunmak demektir. 20. Asrın başlarına kadar Osmanlı’da millet ve milliyet kavramları dinî açıdan müsbet mânaya sahipti. Çünkü millet kavramı İslâm’la aynı mânaya geliyordu.
“Milliyetçiyim” diyenlere, milliyeti, İslâm ve şeriatı sahiplenme mânasında kullanıp kullanmadığını sorun. Cumhuriyetin modern seküler zihniyetiyle “milliyetçiyim” diyorsa, yanlış kullandığını ikaz edin. Milliyetçiliği İslâmî mânada kullanmayan siyasî partileri, dernek, kuruluş ve grupları aydınlatmak ve uyarmak millî, yani Kur’ânî bir vazifedir.
20. Yüzyılda Türkiye’ye ideolojik bir kavram olarak giren ulusçuluk karşılığında kullanılan milliyet ve milliyetçilik kelimeleri Batı’daki muhtevasıyla anlaşılagelmiş ve İslâmî olan bu kavramlar kirletilmiştir.
Milliyet kelimesi, İslâm ve şeriat mânasına gelen millet ve dolayısıyla millî kavramının oluş hâlidir, Kur’ânî bir kelimedir ve şeriattan yana olmak demektir. Müslümanlar açısından milliyetçilik “millet”ten olma şuurudur. Milliyetçi fikirlerde, İslâmî kaynak ve deliller olup olmadığına bakmak şarttır. Okumaya devam et

Share Button

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ HARİCİLERİ-E-KİTAP

Bir konu gündeme gelmeden, gündemi oluşturan fikir adamları o konuyu konuşmadan (tartışmadan) muallakta kalıyor, ne olduğu belirlenemiyor. O konu ile ilgili olduğu zannedilen fikir adamlarının da bakışı, kavrayışı, seviyesi anlaşılmıyor, kamuoyu sadece zanlarıyla baş başa kalıyor. İslamcılık tartışması bu hadisenin orijinal bir misalini oluşturdu. Tartışma başlamadan önce, kamuoyunda tanınan birçok fikir adamı (yoksa köşe yazarı mı demeliyiz) “İslamcı” zannediliyordu. İslamcı zannedildiğini söylediğimiz fikir adamlarının bulunmadığı mecliste, onların fikri hüviyeti konuşulsa, herkes ittifakla “İslamcı” olduğuna hükmederdi. Bu ne demek? Kamuoyunda tanınan köşe yazarlarının, fikri hüviyetlerini kafi derecede ortaya koyamadığı anlamına gelmiyor mu? Başka bir ifadeyle, yazılarını okuduğumuz köşe yazarları, fikri hüviyetlerini ifade etmekten aciz halde değiller mi? Ya da bu bir acizlik değil de fikirsizlik hali mi? Yani bir konu tartışmaya açılana kadar, herhangi bir köşe yazarının o konuyla ilgili tavrı, kararı, tercihi, yaklaşımı belli olmuyor. İnsanlar “zanlarıyla” baş başa kalıyor, kendi zanlarıyla inşa ettikleri bir fikri hüviyeti onlara giydiriyor ve o şekilde okumaya devam ediyor. Fikir piyasası için dehşetengiz bir durum… Okumaya devam et

Share Button

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-29-MAHÇUPYAN’IN FİKİR HİLESİ

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-29-MAHÇUPYAN’IN FİKİR HİLESİ
Mahçupyan’ın İslamcılık tartışması ile ilgili yazısı çok. Her birini tek tek değerlendirmek gerekmiyor zira sürekli tekrarlar var. Fakat yazılarından ikisi var ki, diğerlerinden çok farklı bir muhtevaya sahip, 22.08.2012 tarih ve “İslamcılığa teslim olmak(1)” ile 23.08.2012 tarih ve “İslamcılığa teslim olmak(2)” isimli yazıları… Bu yazılardaki muhtevanın farkı, tevhid bahsi ile ilgili olmasıdır. Tevhid bahsi ve onunla ilgili birçok bahis…
Mahçupyan’ın yazılarının muhtevası, tevhid bahsini bildiğini göstermiyor. Özünde tevhid bahsine dair birçok soru soruyor fakat hiçbiri tevhid bahsine temas etmiyor. Tevhid bahsinin çevresinde dolaşıyor, ikinci, üçüncü derecede ilgili konulara ait sorular soruyor ama meselenin zemini, çerçevesi, merkezi, nispetleri gibi hiçbir konuyla ilgilenmiyor.
Sorulara sığ bir kavrayışla bakıldığında doğrudan tevhid bahsi gibi görünüyor ama değil. Zaten sığlık da tam o noktada kendini gösteriyor. Müslümanların da bu yazıları okurken tevhid bahsi ile ilgili olduğunu zannetme ihtimali (riski) var, zaten bu sebeple mezkur iki yazıyı değerlendirmek gerekiyor. Okumaya devam et

Share Button

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-28-MAHÇUPYAN’IN TARİHE BAKIŞI

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-28-MAHÇUPYAN’IN TARİHE BAKIŞI
Türkiye’nin entelektüelleri batı tarihini okudular ama onu “insanlık tarihi” diye okudular. İnsanlık tarihi inancıyla okuyunca sadece tarih okumuş olmadılar, aynı zamanda “tarih anlayışını” da oradan edindiler. Tarih anlayışını batı tarihinden oluşturunca, dünya tarihini de oradan elde ettikleri zihniyetle değerlendirmeye başladılar. Bu entelektüeller İslam tarihine dair bir şeyler söylemek durumunda kaldığında işin vahameti ortaya çıkıyor. Batı tarihinin malzemeleriyle İslam veya Türk tarihine baktıklarında, garip şeyler görüyorlar, benzemiyor çünkü. Arada bir benzeyen yönler bulunca da, İslam tarihini tamamen batı tarih süreçlerine uygun değerlendirmekten imtina etmiyorlar.
Mahçupyan, 15.08.2012 tarih, “İslamcı endişe” başlıklı yazısında, Müslümanların kendi içlerinde sekülerleştiklerini, dış etkiyle böyle bir değişim yaşamadıklarını söylemesi ilginç. Esas ilginç olanı ise Müslümanların kendi dinamikleriyle sekülerleşme sebebini, Anadolu tarihinde (Osmanlı tarihine atıf yaparak) araması ve bulduğunu zannetmesidir. Anadolu tarihinin (Osmanlı tarihinin), kendine has bir seküler özelliği olduğunu, dışarıdan bir sekülerlik ve sekülerleşme dinamiği ithal edilmesine gerek olmadığı düşüncesi, tam bir İslam cahilliği ile kabildir. Okumaya devam et

Share Button

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-27-MAHÇUPYAN DİNE SINIR ÇİZİYOR

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-27-MAHÇUPYAN DİNE SINIR ÇİZİYOR
Batı tarihi, batının dine bakışı, batıdaki hayat alanlarının çerçeveleri farklı bir kültür ikliminin verilerini doğurmuş. Batı dışındaki ülkeler, müstemleke haline gelme oranlarında batıya güveniyor, inanıyor, onun kültür iklimindeki verileri esas alıyorlar. Dünyanın batı dışı coğrafyalarında, batıda üretilmiş olan oryantalizmin hakim olması, mesela doğulu entelektüellerin kendi ülkelerine oryantalist bakış açısıyla bakmalarına, kendi ülkelerini yabancı ülke olarak değerlendirmelerine, kendi halklarını yobaz, mürteci, geri kalmış türünden yaftalarla eleştirmelerine sebep oluyor. Çok enteresandır, Batılılaştıklarını düşündükleri için ülkelerinde “rasyonel düşünceye” sadece kendilerinin sahip olduklarına inanırlar ve halkı, diğer düşünce mensuplarını ise mistik, irrasyonel vesaire gibi olumsuz özelliklerle zikretmeye meylederler. Buradaki temel mesele, batılı kavrayış formlarını, malzemelerini, araçlarını, batının yapmaya çalıştığı ve dünyanın geri kalanını vahşi, barbar, insanımsı gösterme çabasını aynen tekrar etmeleridir. Etyen Mahçupyan, 09.08.2012 tarih, “Dindarın siyaset yolu” başlıklı yazısına tam olarak böyle bir giriş yapıyor; “Din ile siyaset arasındaki ilişkide uzun deneyimler sonrası gelinen nokta, bu iki alanın arasına mesafe konması gerektiğidir.” Okumaya devam et

Share Button

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-26-MAHÇUPYAN SEKÜLERLİKTE ISRARLI

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-26-MAHÇUPYAN SEKÜLERLİKTE ISRARLI
Etyen Mahçupyan, 08.08.2012 tarihli, “Seküler İslamcılık” başlıklı yazısına şu ifadeyle giriyor; “Bazı kavramların yan yana gelmesi tanımı gereği anlamsız ve dolayısıyla imkânsız sayılır. Bu yazının başlığı da öyle…”
Yazı da aynen öyle… Birbiriyle tezat teşkil eden mefhumları yan yana getirmek, Türkiye’de bir gazetecilik başarısı veya dikkat çekme metodu olarak sık kullanılmaktadır. Gerçekten de tezat teşkil eden mefhumları bir arada kullananların yazılarının daha dikkat çektiği su götürmez. Fakat tezat teşkil eden mefhumları yan yana getirmek ciddi bir maharet ister. Maharet öncelikle kullanılacak zıt mefhumlara derinliğine nüfuz etmeyi gerektirir, sonra da aralarındaki çok özel münasebetleri keşfetmeyi şart kılar.
Yatay (sığ) bakış açısıyla tezat teşkil eden mefhumları bir araya getirerek anlamlı cümleler kurmak, çok kişinin yapmaya çalıştığı ama az kişinin mahir olduğu bir alan. Bu dikkat çekici metodu kullananların tamamına yakını da, zıt mefhumlar arasındaki münasebeti, hayatın müşterek alanlarından kaynaklanan tabiilik çerçevesinden devşiriyor. Hayattan bahsettiğinizde, birbirine ne kadar zıt mefhumlardan, dünya görüşlerinden, sistemlerden bahsederseniz bahsedin, mutlaka müşterek alanları vardır ve bu bir mecburiyettir. Hayatın mahiyetini ve altyapısını anlamamış olanlar, “Aaa, bakın Yahudiler de evleniyor, Müslümanlar da, demek ki Yahudilik ile İslam arasında pek bir fark yokmuş” cinsinden tuhaflıklar sergiliyor. Oysa dünya görüşlerinin tamamı insanı ve hayatı “konu” olarak seçmiştir, öyleyse tabii ve mecburi ortaklıkları mevcuttur. Bu sebepledir ki dünya görüşleri müşterek yönleriyle değil, farklı yönleriyle tarif edilir. Okumaya devam et

Share Button

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-25-MAHÇUPYAN’IN YATAY BAKIŞI

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-25-MAHÇUPYAN’IN YATAY BAKIŞI
Bakışın, kavrayışın, anlayışın bir hacmi olmalı, genişlik ve derinlik boyutları bulunmalı. Sadece yatay bakışa sahip olmak, “görünürlük” üzerinden değerlendirmeleri kaçınılmaz kılıyor. Toplumdaki dalgalanmaları, çalkalanmaları, çatışmaları, farklılıkları ve benzerlikleri sadece yatay boyuttan değerlendirmek, insanın zihin ve kalp dünyasında bir derinlik arayışını, varlığını yok eder. Bu durum, aynı davranışların aynı sebeplere dayandığını ileri sürmek gibi biraz determinist anlayışa, insan hakkında biraz robotik kavrayışa, hayat hakkında biraz basitlik düşüncesine savurur. Ferdi farklılıklar ortadan kalkar, oysa her insan aynı davranışı farklı sebeplerle yapabilmektedir. Toplumdaki guruplaşmalar arasındaki farklılıklar ortadan kalkar, çünkü her gurup (dini, siyasi, ideolojik vesaire) benzer teşkilatlara farklı sebepler ve hedeflerle sahip olabilir.
Etyen Mahçupyan, 26.07.2012 tarih ve “Seküler dindarlık, yeni merkez ve sağcılaşma” başlıklı yazısındaki tespitleri tamamen “yatay” düzlemde yapılmış. İnsan davranışlarındaki benzerlikleri esas alan ama bundan ibaret kalan, yatay düzlemden kurtulamayan ve derinleşemeyen bir yaklaşım. Okumaya devam et

Share Button

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-24-SEKÜLERLEŞME KONUSU-2-

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-24-SEKÜLERLEŞME KONUSU-2-
Etyen Mahçupyan ve bazı Müslüman yazarlar, sekülerleşmeyi bir taraftan maddi dünyanın manevi dünyaya tercih edilmesi şeklinde görürken aynı zamanda kaynağını da iktidar olmakla, iktidar iştiyakıyla, iktidarın dönüştürme gücüyle izah ediyor.
Mahçupyan’ın Türkiye’deki siyasi süreçlerin Müslümanlarla ilgili kısmını gözlemlerken, Müslümanların “görünür” olan kısmında kalması tabiidir. Müslümanların “derununu” gözlemlemek kabil değil, insanın derununda olanın hal ve davranışlarında tezahür edeceği gerçektir ama yüzde yüz gözlemlenmesi kabil değildir çünkü hususi durumlar ve şartlar var. Kaldı ki, tezahürlerin bazı hayat alanlarında, başka ideolojilere mensup insanlarla benzerlik göstermesi de kabildir. Neticede ülkede bir tane siyasi iktidar vardır ve Müslümanlarda iktidar olmak istediklerinde onları Kemalistlerle ayrıştırmak, görünür tarafıyla kolay değil. Çünkü sandık bir tane, hükümet bir tane… Şunu söylemeye çalışmıyorum, Müslümanlar da Kemalistler gibi hükümet ederler, seçime onlar gibi hazırlanırlar vesaire… Tabii ki farklıdırlar, tabii ki farklı yaparlar ama bazı noktalarda benzeşmek hayatın tabiatı gereği değil midir? Özellikle de saf İslami hareketin hala kurulamadığı, bir geçiş döneminin yaşandığı vasatta, benzerliklerin fazla olması mümkün. Benzerliklerden hareket etmek farklılıkları göstermeye kafi değil, aksine farklılıkları görmektir ki, Müslümanların siyasi hareketleri sağlıklı şekilde değerlendirilebilsin. Denirse ki, “benzerlikler o kadar fazla ki, ayrı farklı bir siyasi hareketten bahsetmek neredeyse imkansız”, doğrudur. Çünkü Türkiye’de yakın zamana kadar her parti kanun ve anayasa gereği Atatürkçüdür. Bu şartlarda farklılaşmanın nasıl sağlanacağını izah etmek gerekmez mi? Hukuki mecburiyet ile Atatürkçü olan bir siyasi partinin farklılığı, kaynağında ve hedefinde değil midir? Kaynak ile hedef arasındaki dar alanda, hukuk ve siyasi rejim (mesela askeri vesayet) tarafından sıkıştırılmış olan bir siyasi hareket, hedefine varana kadar farklılığını nasıl izah edecek? Hafızalarımızda tazeliğini korumuyor mu Akparti için kapatma davası açılması… Kapatma davası, laikliğe aykırı faaliyetlerin merkezi olduğu gerekçesiyle açılmamış mıydı? İslami hareketlerin böyle bir baskı altında kaldığı, Kemalist siyasi rejimin her partiyi aynileştirdiği ne zaman unutuldu? İslami hareketlerin farklılığı, sekülerleşmemiş hali laikleşmemiş hali değil mi? Laikliğe aykırı faaliyetlerin merkezi olduğu iddiasıyla bir iktidar partisi hakkında dava açılabildiği bir ülkede, farklılığı kaynak ve hedefte aramaktan başka bir yol olabilir mi? Okumaya devam et

Share Button

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-23-SEKÜLERLEŞME KONUSU-1-

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-23-SEKÜLERLEŞME KONUSU-1-
Etyen Mahçupyan, konuya, 26.07.2012 tarih ve “Seküler dindarlık, yeni merkez ve sağcılaşma” başlıklı yazısı ile giriyor. Konuya girer girmez, çok iddialı tespitler yapmaktan geri kalmıyor. Önce şu sekülerleşme meselesi… Nedense ülkede herkes sekülerleşme sürecinin yaşandığında hemfikir. Bu süreci bazı İslamcılar veya birçok Müslüman fikir adamı da kabul ediyor. Müslümanlara ve İslamcılara gelmeden önce, tüm ülkenin ve toplumun sekülerleşme sürecinde olduğu iddiası ne kadar doğru? Hayatın bir de maddi altyapısı olduğu, bu altyapıyı kurmak, o altyapıda zuhur eden ihtiyaçları karşılamak sekülerleşmek mi oluyor? Bu halk asgari iki asırdan beri fakirdir, fakirlik halinin devam etmemesini istemek, aksine zenginleşmeyi talep etmek, bunun için de çalışmak neden sekülerleşmek olsun? Sekülerleşmek bununla ilgili değil, o başka bir konu denirse, hayatın maddi altyapısıyla ilgili gelişmeleri bundan nasıl ayırmalıyız? İslam ahlakının fakirliği övdüğüne dair yanlış bir kanaat var, bu milletin kültür kaynağı da İslam ve İslam ahlakı olduğu için, zenginleşme çabası, İslam’dan uzaklaşma, hayatı İslam’a göre yaşamama, maddi ihtiyaçlar merkezine bağlanma şeklinde anlaşılıyor olmasın. Din dışı hayat alanı üretmek veya dine ilgisiz bir hayat yaşamak veya biraz dine nispetle fakat daha çok din dışı kaynaklara atıf yapılarak yaşanan bir hayat alanı oluşturmak anlamında kullanılmıyor mu sekülerleşme? Böyleyse neden sürekli zenginleşmeden, ciplere binmelerden, villalarda oturmalardan bahsediliyor? Nasıl oluyor da Müslümanlara cipe binmesi yakışmıyor, villadan oturması abes karşılanıyor, gizliden gizliye, Müslümanların Murat 124 otomobile binmesi, iki oda bir evde oturması arzulanıyor, buna dolaylı işaret eden ifadeler kullanılıyor. Müslümanların hassasiyeti ile ilgili tartışmalar açılması mümkün ama kaliteli mal kullanmak nasıl oluyor da Müslümanları sekülerleştiriyor? Ne zamandan beri kalitesiz ve ilkel mallar kullanmak, fakir ve muhtaç halde yaşamak dini hayat oldu? Okumaya devam et

Share Button

TEŞKİLATIN İSLAMCILIK TARTIŞMASINA BAKIŞI

TEŞKİLATIN İSLAMCILIK TARTIŞMALARINA BAKIŞI
İslamcılık tartışmalarının başladığından beri hassasiyet ve dikkatle takip ediliyor. Sadece büyük gazetelerdeki köşe yazarları değil, internet sitelerinde okunmayan yazılar bile toplandı, tertip edildi, değerlendirildi ve arşivlendi.
Bu tartışmanın başlamasından ümitlenmişlerdi. Ortaya az çok bir fikir çıkar, bazı ciddi teklifler yapılır, bazı projeksiyonlar oluşturulur, ufuk genişlemesi, akıl gelişmesi olur diye… Olmadı, boşuna ümitlendiklerini anladılar, konuyu kapattılar, konuyu tartışan fikir ve ilim adamlarıyla birlikte kapattılar. Bunlardan fikir çıkmayacağına bir daha kanaat getirerek kapattılar. Okumaya devam et

Share Button

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-22-ETYEN MAHÇUPYAN

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-22-ETYEN MAHÇUPYAN
Etyen Mahçupyan, tartışmanın gerçekten haricilerindendir. Kendisi Ermenidir ve bunu gizleme ihtiyacında değildir. Gizlenmeyen ifşa edilmeyeceği için, bizim bu aidiyetini ifade etmemiz, anormallik taşımaz. Ermeni olduğuna işaret etmemiz, fikirlerinin, tespitlerinin, değerlendirmelerinin mevziini belirlemek içindir. Yani kendisi gayrimüslimdir ve o noktadan İslamcılık tartışmasına katılmaktadır. Keşke herkes bu kadar net olsa…
Etyen Mahçupyan’ın değerlendirmeleri, içinde yaşadığı toplumun tetkikine, dolayısıyla da müşahedelerine dayanıyor. İçinde yaşadığı toplumun bir kesimine, “dışarıdan” bakıyor. Bu özelliği önemli, çünkü meselenin bir boyutunu tamamlıyor. Doğrusu böyle bir bakış olmasa, “kendimiz çalıp, kendimiz oynuyor” havasında devam edeceğiz. Okumaya devam et

Share Button

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-21-TÜRKÖNE MEZAR KAZIYOR

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-21-TÜRKÖNE MEZAR KAZIYOR
Türköne’nin yazılarını değerlendirmek çok yorucu. Tüm yazıların takip ettik, tek müspet fikir beyanı yok. İslamcılık hakkında değil aradığımız müspet beyan, İslam hakkında. Yani İslam’ın, karşı olduğu İslamcılık dışında nasıl anlaşılacağını, nasıl yaşanacağını, nasıl tatbik edileceğini söylemekten özellikle imtina ediyor. Müslümanlara hiçbir teklifte bulunmuyor, hiçbir katkı yapmıyor, hiçbir fikir üretimi gerçekleştirmiyor, sadece mız mız edip duruyor. Bulmuş bir Ali Bulaç, onunla kavga etmekten başka bir şey yapmıyor. Onu gözüne kestirdiğinden olmalı, başka kimseden de bahsetmiyor. Hayrettin Karaman için tek kelime yok, tek tenkit yok, tek atıf yok. İşin bu tarafı da ayrıca ilginç…
Türköne ile ilgilenmenin bir yorucu tarafı da, “değilin değilini” aramak gibi bir şey. Netice itibariyle, komik bir şey… İslamcılığın yanlışları olabilir, eksikleri olabilir, hataları olabilir… Bunların hepsi anlaşılabilir durumlar. Anlaşılmayacak olan şu; İslamcılığa, Marksizm gibi cepheden düşman olmak nedir? Modern ideolojilerle aynı tutmak, “yeryüzünde kibirle dolaşan ilahlara dönersiniz” gibi şirk ithamında bulunmak, dünyayı imar etmekten (cennet kurmaktan) menetmek ve bedeviliğe mahkum etmek… Bunlar ve daha sayısız hezeyanlar Türköne’yi “hariciler” sınıfına almamıza kafi değil mi? Okumaya devam et

Share Button

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-20-TÜRKÖNE, DUYARSIZ ALİM(!)

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-20-TÜRKÖNE, DUYARSIZ ALİM(!)
Mümtaz’er Türköne, Türkiye’deki aydın tipolojisinin tüm unsurlarını ve özelliklerini taşıyan birisidir. Düşünüyormuş gibi yapan, düşünce kırıntıları arasında kuralsız gezen, bütünlük derdi olmayan, nispet ve mikyas aramayan, kendi halinde, psikolojik tatmin peşinde bir aydın. Fakat iki özelliği var ki, müthiş… İslam konusunda tam bir duyarsızlık, duyarsızlık konusunda ise tam bir müfrit…
İslamcılık konusunda bu kadar kolay ve aşırı bir özgüvenle yazmasının tek sebebi, Ali Bulaç’tır. Çünkü Ali Bulaç’ı gözüne kestiriyor, tam dişine göre bir partner. İslamcılık bahsini Ali Bulaç üzerinden tartışmak, Türköne’ye avantajlar sağlıyor, Bulaç’ı o kadar küçümsüyor ki, her yazısında bir fasıl alay ediyor, alaylarını da “ince şekilde” yapıyor. Ali Bulaç ne düşünüyor bilemeyiz ama Türköne’nin ne düşündüğü belli; “karşımda sen olduktan sonra, benim sırtım yerine gelmez”.
Ali Bulaç, İslamcılık gibi cephanesi bol bir mevzuyu arkasına almasına rağmen gerekli performansı gösteremiyor ve Türköne gibi duyarsız insanlar piyasada istedikleri gibi at oynatıyorlar. İslamcılık tartışmasından anladığımız bir konu da, durduğunuz yer önemli ama nasıl durduğunuz da önemli. Ali Bulaç’ın durduğu yer doğru ama orayı dolduramadığı için, yanlış yerde duruyormuş gibi bir hali var. Her neyse Ali Bulaç meselesi ayrı bir konu. Okumaya devam et

Share Button

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-19-TÜRKÖNE’NİN TUHAF SAVRULUŞLARI

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-19-TÜRKÖNE’NİN TUHAF SAVRULUŞLARI
Düşünce faaliyetinin merkezini dünya görüşü olarak tespit etmeyen herkeste zihni savrulmalar kaçınılmaz. Türköne, düşünce faaliyetine merkez olarak devleti alınca, tefekkür dünyasında nazari hiçbir mihver ihtiyacı hissetmiyor. O kadar savruk, o kadar dağınık, o kadar nispetsiz yazıyor ki, bunları fikir kabul edip tenkide tabi tutmak bile insanın içinden gelmiyor.
Türköne’nin, 03.08.2012 tarih ve “Akparti mi, İslamcılar mı?” başlıklı yazısı, zihni savrukluğunun açık delilleriyle dolu. Bu yazı Türköne’nin düşünce dünyası için o kadar öğretici ki, başka yazılarını okuma ihtiyacı bile duymuyor insan. İslam’ı en sığ seviyede bile anlamadığını gösteren, bu haline de bakınca, asla anlamayacağını delillendiren bir yazıdır bu.
“19. yüzyıl ikinci yarısı, Müslümanların Batı karşısında her alanda mağlubiyetlerine sahne oldu. Müslüman toplumlar -Osmanlı ve İran hariç- Batı hâkimiyeti altına girdiler. Her yerde aşağılandılar, horlandılar. Bu zelil durumdan kurtulmak için ellerinde kalan son güçlü kaleye kapandılar. Ekmel din İslâmiyet’e sığınarak, onu bir kurtuluş ideolojisine dönüştürdüler; kendi izzetlerini İslâm’da aradılar. İslâmcılık, Müslüman toplumların İslâmiyet’e (sağlam kulp) tutunarak içine düştükleri düşkün durumdan kurtulma, yeniden dirilme ve güçlenerek Batı ile rekabet etme çabalarının ifadesidir; ve elbette çok boyutlu kültürel, sosyal, ekonomik ve siyasî bir harekettir. Çok önemlidir, çok değerlidir;” Okumaya devam et

Share Button

İSLAMCILIK MESELESİ-E-KİTAP-İbrahim SANCAK-

Son İslam (Osmanlı) medeniyetinin yıkılmasıyla birlikte İslam’ın dünya görüşü arayışı başladı. Osmanlının son dönemlerinde başlayan bu arayış, Osmanlının “nasıl kurtulacağı” sorusu ekseninde dolaştığı için, konjonktürel aksaklıklara sahipti. Cumhuriyet ile birlikte mesele yeniden ele alınırken, topyekun bir dünya görüşü arayışı haline geldi, gelmeye çalıştı. Cumhuriyet döneminde, siyasi rejimin dini “vicdanlara” hapsetme operasyonunun ağır etkisiyle topalladığı ayrı bir vaka olarak karşımıza çıktı. Okumaya devam et

Share Button

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-18-TÜRKÖNE’NİN ANLAYIŞ MERKEZİ

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-18-TÜRKÖNE’NİN ANLAYIŞ MERKEZİ
Türköne’nin, önceki yazılarımızda tespit ettiğimiz “fikir hilesi” ve “anlamama inadı”nın sebebi, 31.07.0212 tarihli, “Din, Diyanet ve İslamcılık” başlıklı yazısında ortaya çıkıyor. Önceki yazılarında serazat dolaşan düşünce faaliyeti, bu yazıda kendine bir merkez ediniyor. Artık Türköne ile ilgili ne düşüneceğimizi, nasıl düşüneceğimizi, değerlendirmelerimizin mihverinin neresi olduğunu biliyoruz. Çünkü kendisi bu yazısında net bir şekilde ortaya koyuyor.
Nedir bu merkez? Acele etmeyin…
Türköne’nin keskin ve kendinden emin tespitleri var. Mesela şu; “İslâmcılık bir iktidar projesi idi, gerçekleşti ve ömrünü tamamladı. Başı göğe değdikten sonra, gökyüzüne çıkmak için yollar inşa etmenin anlamı var mı?” Ne kadar net değil mi? Bir iktidar projesiydi, gerçekleşti ve ömrünü tamamladı. Başka söze gerek var mı? Türköne’nin bu kolaylıkta tespitler yapmasının sebebi, düşünce merkezi ile ilgili… Zihni havzası bir dünya görüşüne bağlı olmayan, düşünce faaliyetini de bir dünya görüşünün kalbine bağlanmadan gerçekleştiren Türköne, ciddi fikir üretiminde gevezelikten başka bir şey yapmıyor. Fakat gevezeliğine öyle bir ciddiyet ve ağırlık atfediyor ki, okuyanlar fikirle meşgul olduğunu zannediyor. Okumaya devam et

Share Button

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-17-TÜRKÖNE’NİN YANLIŞ ANLAMA İNADI

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-17-TÜRKÖNE’NİN YANLIŞ ANLAMA İNADI
Mümtaz’er Türköne, İslamcılık meselesinde ilginç bir tavır içinde. Nasıl bir ruh haline sahip olduğunu dikkatle tetkik etmek gerekiyor. Normal değil, diğer konulardaki idrak cevvaliyeti, İslamcılık konusuna gelince küt bir anlayışsızlığa savruluyor. Gerçekten anlamak zor, neden böyle bir tavrı var, neden bilgileri ve olayları çekiştirip duruyor? 29.07.2012 tarih ve “İslamcıların hazin nağmesi” başlıklı yazısında açıkça görülen bu durum, fikrinin değerlendirilmesinden ziyade, halet-i ruhiyesinin tahlil edilmesini şart kılıyor. Ne var ki işimiz fikirle, psikolojik tahlillere girmek, doğrudan polemik ilanı olur.
“İslamcıların hazin nağmesi” başlıklı yazısında konuyu Akparti’ye getirip kilitliyor. İbrahim Sancak’ın, “İslamcılık meselesi” yazı serisindeki “Nazariyat ve tatbikat” başlıklı yazısında izah ettiği üzere, bu iki konunun ayrı başlıklar halinde incelenmesi gerektiği açık. Nazariyat ile tatbikatın birbiriyle ilgisi olmadığını söylemek, birbirinden tamamen bağımsızlaştırmak tabii ki mümkün değil, yapmak istediğimiz o değil ama bu ikisinin aynı konu olmadığı da açık. Kaldı ki Türköne, genel anlamada nazariyat ile tatbikat konusuyla da ilgilenmiyor, tatbikatı sadece Akparti misaline kilitliyor, oysa tek tatbikat o değil ve o olmayacak. Okumaya devam et

Share Button

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-16-TÜRKÖNE’NİN FİKİR HİLESİ

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-16-TÜRKÖNE’NİN “FİKİR HİLESİ”
Mümtaz’er Türköne, 27.07.2012 tarih ve “İslamcılar şehri düşürdükten sonra” başlıklı yazısında, İbn-i Haldun’un bir teşhisinden hareketle bir kompozisyon oluşturuyor. Fikrini İbn-i Haldun’un teşhisi üzerine kurduğu için de sağlam olduğu düşüncesinde. Böyle bir özgüveni satır aralarında okumak zor olmuyor.
İbn-i Haldun’un “hadariler” ve “bedeviler” bahsinde söylediklerini şöyle özetlemiş;
“Önce İbn Haldun’un kavramlaştırmasını hatırlayalım. Bir tarafta zor şartlarda yaşayan, kıt kanaat geçinen bedevîler, öbür tarafta şehirlerin kalın duvarları arkasında lüks ve ihtişam içinde yaşayan hadarîler. Hadarîler, zenginliğin getirdiği âdetlerle dünya menfaatlerine yönelmiş, nefisleri kirlenmiş, davranışlarındaki “haşmet ve hürmet” kaybolmuştur. Bedevîler ise zor şartların getirdiği fedakârlığa ve iyiliğe yakın dururlar. Daha cesur ve dayanıklıdırlar. “Hadarîler, huzur ve rahatlık döşeğine sereserpe uzanmışlar, nimet ve canlarını savunma işini, kendilerini sevk ve idare edenlere, koruma görevi üstlenen hamilerine ve bekçilere havale etmişler; kendilerini kuşatan surların ve koruyan kale duvarlarının arkasında yatıp uyumuşlardır.” Bedevîler ise… açık arazide vahşi ve yabanî bir duruma geldikleri, hami ve koruyucudan mahrum oldukları, surlarla muhafaza edilen yerlerde yaşamadıkları için kendilerini müdafaa işi ile bizzat kendileri meşgul olurlar… Kuvvet ve yiğitliklerine dayanarak ve kendilerine güvenerek ucu bucağı olmayan arazilerde tek başlarına bulunabilirler. Metanet huyları ve cesaret seciyeleri haline gelmiştir.” Okumaya devam et

Share Button