Dünya Kadınlar Günü’nün gerçek yüzü

Dünya Kadınlar Günü’nün gerçek yüzü

8 Mart Dünya Kadınlar Günü 185O’li yıllarda Batılı ülkelerin fabrikalarında kötü şartlarda çalıştırılan kadınların haklarını aramak için başlattıkları grevlerin ardından kazandıkları “sosyo-ekonomik” bir hakkın tescil edilişinin tarihidir. O şartlarda o toplumlar için ihtiyaçtan doğan bir dayanışmadır.

Kısa bir müddet sonra Kadınlar Günü bu gayenin dışına çıkarak, Batılı kadınların erkek egemen bir toplumdan kurtuluşunun ve bağımsızlığının mücadelesine dönüşür. Dinî müeyyidenin kalmadığı lâdinî kapitalist ahlâkla “Tanrılarından” uzaklaşan Batılı toplumdaki çözülmenin bir parçası hâline gelir kadınların bağımsızlık ve hak arayışları. Bir anlamda aileden, eşten, çocuktan kopuştur…

Batı’nın vahşi kapitalizminin ezdiği ve köle gibi çalıştırdığı kadın hakları asıl gerçekliğinden uzaklaştırılıp aile kurumuna ve erkeğe karşı “özgürlük” ve “hak” arayışına ve kadına “sınıfsal” bir sosyal statü sahibi olması gerektiği anlayışına dönüştürülüyor.
Okumaya devam et

Share Button

ERKEK VE KADININ MÜSTAKİL ŞAHSİYET İDDİASI

ERKEK VE KADININ MÜSTAKİL ŞAHSİYET İDDİASI

(NOT:Bu yazı “Müslüman Şahsiyetin Yeniden İnşası” eserinden nakledilmiştir)

Kadın veya erkek, yalnız başına, “insan muhtevasını” taşıyamaz. Kadın veya erkek üzerinden insan tarifi yapılamaz. Kadın veya erkekten birisi, yalnız başına insanı temsil edemez.
Bu bahsi uzatmak aslında gerekmez çünkü çok açık bir delili var. Kadın veya erkek yalnız başına bir insan meydana getiremez. “İnsan”, kadın ve erkeğin en ileri noktadaki beraberliğinden meydana gelir. Yani kadın ve erkeğin terkip olması ile insan meydana geliyor. Öyleyse kadın ve erkekten birisi üzerinden “insan” tarifi yapamıyor ancak onların terkibe kavuşmuş haline “insan” diyoruz.
Kadın ve erkeğin terkibi üzerinden insan tarifi yapabiliyorsak, ayrı ayrı değil birlikte yaşamalarının(4) lüzumundan ve mecburiyetinden bahsediyoruz demektir. Birbirinden ayırmak, birbirine karşı müstakilleştirmek, insanı ikiye bölmektir. “Yarım insan” olabilir ama yarım insan, “insan yekunu” taşıyamaz, temsil edemez.
*
Okumaya devam et

Share Button

KAHKAHA MI, HÜZÜN MÜ?-2-

Kahkaha mı, Hüzün mü?-2
Ey azizan! Bu yazımızı neşretme sebebini bir daha anlatalım:
Devletlü bir kişimiz bir toplantıda hâlisâne niyetle edepten hayâdan bahsetmiş ve kadın kişilerin (erkekler de dahil) kahkaha atmasının iffet ve din anlayışımıza uygun olmadığını anlatmış. Laikçi, statükocu, Atatürkçü, liberal… ne kadar modern-ecinni ve zübbe taifesi varsa, “Sen misin kahkahaya karşı çıkan ortaçağ yobazı!..” yollu arkasından demediğini koymamışlar.

Bu ülke böylesine eblehlerin çoğaldığı talihsizliği yaşıyor şu sıralar. En eblehçe olanını da, İslâm âlimi olan babasının mezarda kemiklerini sızlatan cumhurbaşkanı adayı ve ahmaklığın numunesi olan İhsanoğlu söylemiş: “Kadınlarımızın gülmesine herkesin şen kahkahalarının duyulmasına ülkemizin her şeyden daha çok ihtiyacı vardır! Kadınlarımız kahkaha atıyorsa ümit var demektir!..”
Okumaya devam et

Share Button

Fethullah Gülen’in Psikolojik Profili-4-EKSİK KİŞİLİK

FETHULLAH GÜLEN’İN PSİKOLOJİK PROFİLİ-4-EKSİK KİŞİLİK
Evlilik konusu önemli, bir kişinin evlenmemesi ise mahfuz bilgi alanına ait… Hassas bir konuda kalem oynatmak zor, çünkü bazı ölçüleri ihlal etmek kolay… Konu gündeme getirilecekse azami dikkat şart, azami dikkate rağmen ölçü ihlalinin önüne geçememek de muhtemel.
Önceki yazımızda ifade ettiğimiz gibi, bir insanın neden evlenmediği konusu üzerinde durmayız. Ne var ki, evlenmemeyi bir fedakarlık olarak sunmak, konunun gündeme getirilmesini şart kılıyor. Fethullah Gülen’in bağlıları, evlenmemesini büyük bir fedakarlık olarak sunuyor ve bununla bizim manevi dünyamızı aşındırıyor. Kalbimiz, imanımız ve hassasiyetlerimiz üzerinde bir Demokles kılıcı haline getirmekten imtina etmeyecek kadar edepsiz bir yaklaşımları var. Bu kadar pervasız, bu kadar hoyrat, bu kadar ölçüsüz şekilde kullanmaktan kaçınmadıkları bu sopa ile dayak yemekten bıktık.
Fethullah Gülen’in evlenmemesi bedeni veya ruhi bir eksiklikten kaynaklanıyorsa, evlenmemekle “fedakarlık” yapmıyor demektir. Bu ihtimal vaki ise konu dokunulmazlık alanındadır. Kimsenin ruhi ve bedeni zafiyetleri üzerinden fikir imal etmek gibi bir hafifmeşreplik yapmayız. Fakat bu durumda evlenmemesini “fekadarlık” olarak sunmaları ve bizi onunla sürekli dövmeleri çok ahlaksızca bir davranıştır. “Amanın harama bakmamasında sevap yoktur” ölçüsü, evlenmeye mani bir hali olanın, bu zafiyetini fedakarlık olarak sunması büyük bir ahlaksızlıktır. Okumaya devam et

Share Button

Fethullah Gülen’in Psikolojik Profili-3-OLAĞAN DURUM, OLAĞANDIŞILIK, OLAĞANÜSTÜLÜK

FETHULLAH GÜLEN’İN PSİKOLOJİK PROFİLİ-3-
OLAĞAN DURUM, OLAĞANDIŞILIK, OLAĞANÜSTÜLÜK
Fethullah Gülen’in psikolojik hallerinin olmadığını, aksine her hal ve sözünün hikmet ihtiva ettiğini düşünen bakışlar, onun psikolojik profilini çıkaramaz. Tabii (normal) olanın dışına çıkmak çok problemli bir meseledir, genellikle olağandışı ile olağanüstü birbirine karıştırılır. Olağanüstü de olağandışıdır ama aynı zamanda bir yükseliş, bir inkişaf, bir saflaşma anlamına da gelir. Olağan altyapısından hareket etmek ve onun genel çerçevesini aşmamak şartıyla, sadece ve sadece yukarıya doğru olağandışına çıkmak yani olağanüstülüğe ulaşmak önemli bir kıymettir. Fakat bir insanın her hal ve sözüne hikmet nazarıyla bakmaya başlandığında, olağandışılıkları (anormallikleri) olağanüstülük zannetme hatası kaçınılmaz hale gelir.
Olağan, olağandışı ve olağanüstü konuları, özellikle de mistik kişiliklerden bahsedildiğinde hayati önem taşır. Mistik kişilikler, batının materyalist ve pozitivist anlayışlarına göre de, İslam’ın maneviyat anlayışına göre de olağandışı kişiliklerdir.
Önce bir misal… Fethullah Gülen’in yakınlarında bulunan ve Herkul.org sitesini yönettiğini zannettiğimiz Osman Şimşek’in “Mazlumun Ahı, Titretir Arşı!..” başlıklı yazısından bir paragrafı iktibas edelim.
“İşte böyle bir çirkinlik yaşanıyor ülkemizde. Hayatını insanlığa adamış, dünya zevki namına hiçbir şey tatmamış ve İnsaniyet-i Kübra’nın yücelmesinden gayrı muradı olmamış bir insan işaret ettiğim tuhaflığın çok ötesinde bir zulümle karşı karşıya bulunuyor.” Okumaya devam et

Share Button

KADIN ERKEK VE HOMOSEKSÜELLİK

KADIN ERKEK VE HOMOSEKSÜELLİK
Kadın-erkek eşitliği düşüncesi, kimsenin itiraz edemeyeceği noktaya geldi. Her ideolojik ve siyasi düşünce mensupları tarafından kabul edilen, aksi istikametteki imalarda bulunanlara bile “vahşi” muamelesi yapılan bir zamanda yaşıyoruz. Her ne kadar uygulamalarda ciddi problemler yaşansa da kamuoyunda ve teorik alanda bu düşüncenin önüne çıkmaya cüret edecek kimse kalmadı. Bu, gerçekten kazanılmış bir savaştır.
Hayatı sloganlarla yaşamayan, zihni evrenini şablonlarla inşa etmeyen, aklını ezberlerle çalıştırmayan, bütün bunların aksine, tefekkür istidadı ve haysiyeti taşıyan, tetkik etmeden teklif ve kabul etmeyen insanlar için bu meseleye yakından bakalım.
Mesele, kadın ile erkeğin eşit olup olmaması değil. Mesele, eşitlik denkleminin hangi çerçevede kurulduğu ile ilgili. Ve denklemin diğer (yan) unsurlarının neler olduğu ile… Sadece eşitlikten bahsetmek, terkip formülünü doğru kuramamak, hastalıklı neticelere götürüyor.
Batı, ortaçağda kadını “insan” olarak görmediği için modern dönemde kadını erkekle eşitlemeyi “insanlaştırma” ve günah çıkarma manevrası olarak gerçekleştirmiştir. Kadını insan olarak görmemekteki “büyük günahının” savurmasıyla, izahsız ve kuralsız bir ifrat-tefrit tahterevallisinde sallanıyor. O kadar manasız ve hikmetsiz bir düşünce faaliyeti içinde ki, sadece eski günahlarından kurtulmaktan başka bir refleks görünmüyor.
Kadın ile erkeği, izahsız ve kuralsız şekilde eşitlemek, insanın farklı iki “cins”ini ortadan kaldırır. Cinsiyetin ortadan kalkması, “erkekliğin” ve “kadınlığın” yok olması ve cins farklılığını bitirir. Cins farklılığının ortadan kalkması, cinsler arasındaki mesafeyi sıfıra yaklaştırmış, eşitlemek yerine “aynileştirmeye” başlamıştır. Eşitlik, izahı yapılmayan bir “insani denklem” olarak, aynilik noktasına kadar varmıştır.
Aynı olan iki varlığın biri lüzumsuzdur. Terkip, farklı olan unsurlarla yapılır. Terkip, bir üst varlığa ulaşmak, sıçramak, çıkmak, yükselmektir. Hayatın istikameti yukarı doğru ise yükselmek mümkündür, yukarı doğru mesafe almak için de terkip etmek gerekir. Kadın ile erkeği “aynileştiren” eşitlik, birini gereksiz hale getirir. Oysa “insanlık”, kadın ile erkeğin terkibinde vücut bulur. Aynileştirilmiş kadın ile erkek, terkip edilemez hale gelir. Aynı olan iki unsurun birbirine ihtiyacı kalmaz ki, terkip gerçekleşsin.
“İnsanlık”, kadın ve erkeğin tek başına temsil edebileceği bir kıymet seviyesi değildir. Kadın veya erkeğin sadece birinden insan vücuda gelmez ki, birisi yalnız başına insanlığı temsil edebilsin. Kadın ve erkeğin terkibi, insanlığın inşasındaki tek istikamettir.
*
İnsanın çift cins halinde yaratılması, insanlığın iki cins arasında dağıtıldığını gösterir. İnsanlığın cinslere dağıtımında, hangi cinse ne kadarının verildiği değil asıl mesele, hangisine “ne” verildiğidir. Hangi cinse “ne” verilmişse, o hususiyet, o cinsin tabiatını tayin ediyor. Her cins kendine verilenlerle terkip işlemine girdiğinde “insan yekununa” ulaşmak kabil oluyor. Oysa kamuoyu, hangi cinse “ne kadar” verildiğini tartışıyor. Bu tartışmayı da, “eşit” dağıtım noktasında neticelendirmiş görünüyor, eşitliği de “aynilik” olarak anlaması cabası… Düşünceler bu noktaya kadar geldiği için de “terkip” bir türlü gerçekleştirilemez hale geldi.
Terkip gerçekleştirilemiyor, çünkü aynı olan iki unsurun biri lüzumsuz hale geliyor. Birbiri için lüzumsuz hale gelen iki unsur, birbirinden bağımsızlaşıyor. Birbiri için lüzumsuz ve birbirinden bağımsızlaşmış iki unsur, asla terkip olamaz. Aynileşmek, mutlak eşitliği, mutlak eşitlik birbirinden bağımsızlaşmayı doğuruyor, bunlar da birbirine olan ihtiyacı imha ediyor. Terkibin harcı, ihtiyaçtır. İhtiyacın kaynağı ise eksiklik ve zafiyet… Aynı olmak birbirlerine karşı eksiklikleri ortadan kaldırıyor, eşit olmak zafiyeti yok ediyor, muhtaç olmamak bağımsızlığı icbar ediyor. Eksiklik, zafiyet ve ihtiyaç mefhumlarını, feministlerin savruk akıllarına uyup da iktisadi çerçevede anlamayın. Bunlar, insan terkibi için cinslerin her birinin diğerine olan “insani” ihtiyacıdır.
*
Eşitlik, aynilik, bağımsızlık, insanın çift cinsinde varolan çift gerçekliği yok edip, tek gerçeklik haline getiriyor. Tek insani gerçeklikte cinslerin farklılıkları ortadan kalkacağı için, birbirlerine karşı cazibeleri kalmıyor. Aynı olanların birbirini cezbetmesi mümkün değil, farklı olanlar birbirini cezbeder. Cazibe, sadece terkibin değil hayatında mayasıdır.
Tek insani gerçeklik (tek cins gerçekliği), cinslerden birinin kendi özelliklerinden tamamen soyutlanarak diğer cinsin özelliklerini kuşanması şeklinde meydana gelmiyor. Her iki cinste kendi özelliklerinin bir kısmından soyutlanıyor, soyutlandığı kadar da diğer cinsin özelliklerini kuşanıyor ve neticede orta noktada buluşuyorlar. Hadiseler ve düşünceler bu istikamette bir değişim yaşandığını gösteriyor. Orta noktada buluşmak, her iki cinsi de kendi “merkezinden” yani “kendi” olmasından uzaklaştırıyor, dolayısıyla her ikisi de dejenere oluyor.
Kadın ve erkeğin orta (aynı) noktada buluşması halinde ortaya çıkan tek cins gerçekliği, cins farklılığını ve farklı cins ihtiyacını ortadan kaldırıyor. Kadının erkeğe, erkeğin kadına olan alakası, tek cins gerçekliği meydana geldiği için aynı zamanda hemcinsine olan alakası haline geliyor. Anlıyor musunuz, zorlaya zorlaya geldiğiniz bu noktada, ne halt ettiğiniz… Kadın erkeğe bakıyor, karşısında bir “erkek” görmüyor, erkek kadına bakıyor, karşısında bir “kadın” görmüyor. Bütün bunlardan sonra “homoseksüellik” serbest olsun diye köpüklü ağızlarıyla naralar atıyorlar. Çünkü gelinen noktada sadece homoseksüellik kaldı, ellerinde kalan son imkanı da kaybetmek istemiyorlar.
*
Cinsler birbirine neden yaklaşır? Kendi cins hususiyetlerinin bir kısmını terk ederek, karşı cinsin bazı hususiyetlerini almak istemesinin sebebi nedir?
Kadın ve erkek ayrı ayrı “bütünü” temsil edemediği için tek başlarına “parça” halindeler. Bütünleşmedikleri her ihtimalde birbirlerine karşı eksik, aciz ve muhtaç haldedirler. Dolayısıyla yalnız başlarına (birleşmeden) şahsiyeti inşa edemiyorlar.
İnsan tek tek eksik ve aciz… Fakat “benlik”, eksikliği ve acizliği asla kabule yanaşmıyor. “Tamlık” iddiası, insan benliğinin (nefsin) en bariz iddialarından biridir. Hem eksik hem de tamlık iştiyakı, iddiası… “Tam” olmamasına rağmen tam olma arzusu, eksikliğini gidermek ve tamamlanmak için fevkalade bir faaliyeti tahrik ediyor.
Tam olamamak, dayanılır bir hal değil… Hakikaten insanın en fazla tahammül edemediği özelliği, eksiklik ve acizliktir. İnsan, farkına varsın veya varmasın hayatının tüm faaliyetleri, “bütüne” kavuşmak, tamlığa ulaşmak için gösterdiği çabadan ibarettir.
İnsanın en açık şekilde hissettiği ve fark ettiği eksiklik, kadın ve erkeğin birbirine karşı olanıdır. Bu eksikliği fark etmek için yüksek zeka sahibi olmak da gerekmiyor, her insan (idrak seviyesi ne olursa olsun) bu husustaki eksikliği fark ediyor. Hem her insan fark ediyor hem de açıkça fark ediliyor. Öyleyse eksiklikten kurtulup “tamlığa” ulaşmak için gösterdiği ilk faaliyet de umumiyetle bu konuda oluyor.
Eksikliği gidermenin tek yolu var, karşı cinsle beraber olmak… Bu yolun dışındaki tüm ihtimaller, eksikliği gidermek değil, mütemadiyen eksilmeye devam etmektir. Ne var ki, karşı cinsle beraber olmak, iki unsuru terkip etmek şeklinde gerçekleşmelidir. Terkip ise zor iştir. Cinslerin birbirine karşı eksikliğini hissetmesi için yüksek zeka sahibi olmak gerekmiyor ama terkip edebilmek için ciddi bir donanım gerekiyor. Bu donanıma sahip olamayanlar veya başka sebeplerle terkibi göze alamayanlar farklı yollara savruluyorlar. Karşı cinsin özelliklerini kendinde toplamaya çalışmak gibi… Yani kendinde eksik olan ve karşı cinste varolan özellikleri de kendinde cem etmeye çalışmak…
Kadın ve erkeğin eşitlik, aynilik ve tek cins gerçekliği ile inşa edilen zihni altyapı, birbirlerinden müstakil şahsiyetler geliştirme teşebbüslerine sebep oldu. Kadın ve erkeğin, birbirinden müstakil şahsiyetler geliştirme çabası, karşı cinsle terkip olabilme imkanını azalttı. Fasit daire, birbirini besleyen ve tetikleyen sebep ile netice… Bu durumda eksikliği gidermenin tek yolu olarak karşı cinsin özelliklerini de kendinde toplamak kaldı. İnsan cinsi bozuldu, insanlık bozuldu.
*
İnsanı ve dolayısıyla kadın ve erkek cinsini, materyalist-ateist dünya görüşü mensupları, beden üzerinden tarif ettiler. Biyolojik varlık tarifleri, insan cinsinin bedeni özelliklerine yoğunlaştı. Bedenden ibaret hale getirilen kadın ve erkek cinsinin karşılıklı ihtiyaçları da bedeni çerçevede anlaşıldı. Dolayısıyla kadın ile erkeğin beraberliğini (terkibini) bedeni birleşme olarak anladılar. Bedeni birleşmeden maksat da cinsi münasebet haline geldi.
Kadın ve erkeğin birbirine benzemesi (aynileşmesi) hemcinslerine karşı cinsi iştiyak duymasının yolunu açtı. Birbirinden bağımsızlaşma çabası, aralarındaki ayrışması derinleştirdi. Beden üzerinden insan tarifi de yapılınca kompozisyon tamamlandı ve kadın erkek beraberliği cinsi münasebetten ibaret hale geldi. Hayvanların döllenme dönemindeki davranışları gibi, tüm insani vasıf ve tezahürlerden soyutlandılar.
*
Meselenin sadece kadın-erkek bahsi olduğunu zannedenler fena halde yanılıyorlar. “İnsanlık” terkibi çözülüp, kadın ve erkek unsurlar ayrışmaya başlayınca, “hayat çözüldü”. Hayatın temel altyapısı, kadın ile erkek arasındaki ruhi örgüydü. Üç beş maddelik hak listesi üzerinden kıyameti koparanlar, hayatın altyapısını imha etti. Geçmiş olsun diyeceğim ama asla geçip gitmez bu problem, her dem sizinle.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button