İstiklâl Marşı’nın Atatürkçü Cumhuriyete aidiyeti yoktur

İstiklâl Marşı’nın Atatürkçü Cumhuriyete aidiyeti yoktur

İstiklâl Marşı’nın fikirleri hayatımıza ve kamuya girdikçe Atatürkçü Cumhuriyet gücünü kaybedecek, Âkif’e “Arapçı ve mürteci” diyen ulusalcılarla Altı Ok’çuların ruhî durumları bozulacak. Çünkü İstiklâl Marşı’nın, yürürlükteki Cumhuriyet ilkelerine karşı olduğunu biliyorlar. Bu zihniyete göre, “İstiklâl Marşı’nın devri çoktan kapanmıştır.” Atatürkçü Cumhuriyet’e aidiyeti olmayan İstiklâl Marşı’yla millet arasındaki köprüleri yıkmaya çalışıyorlar. Bundandır ki Atatürkçü Cumhuriyet’in bir parçası olduğunu söylemek, Âkif’e ve Millî marşımıza hakarettir.

Millî Eğitim ve benzeri kurumların hazırladığı “Âkif ve İstiklâl Marşı Programları” seküler hâle getirilmiş kültürel gevezeliklerdir. Ali Yurtgezen hoca, “İstiklâl Marşı söylenirken çocuklar niye gülüyor?” sualiyle resmî mekteplerde İstiklâl Marşı’nın millete aidiyet gücünün sulandırıldığını, fikrî vakarının kaybettirildiğini ve mecburî bir merasim sıkıcılığına dönüştürüldüğünü dile getiriyor.

KEMALİSTLERE GÖRE: “ÂKİF, İNKILÂBA DİŞ BİLEMİŞ”
Okumaya devam et

Share Button

Mehmet Âkif’in cenazesinde cumhuriyetin şefleri yoktu

Mehmet Âkif’in cenazesinde cumhuriyetin şefleri yoktu

Âkif’in cenazesinde Altı Ok Cumhuriyetinin kara yüzlü yandaşları ve İstiklâl Savaşı’nda ona irşad vazifesi verip sonra aldatan Kemalistler yoktu. Ne gam! Tabutuna ay yıldızlı bayrağı sardırmayan Atatürkçü resmî zevatın kara vicdanlarına karşı, “Hakk’a tapan millet” mensupları ve “Asım’ın Nesli” vardı.

Midhat Cemal Kuntay, Beyazıt Meydanı’ndaki hüzünlü cenazeyi şöyle anlatıyor: “Cenaze Beyazıd’dan kalkacak. Oraya gittim. Kimseler yok. (…) Çok sonra birkaç kişi göründü biraz sonra çıplak bir tabut geldi. Bir fıkara cenazesi olmalı dedim. O anda Emin Efendi Lokantasının sahibi elinde bir bayrakla cenazeye koştu. Sebebini anlamadım. Yine o anda yüzlerce genç peyda oldu. Üniversitenin büyük sancağına çıplak tabutu sardılar. Ellerimi yüzüme kapadım. Cenazeyi tanışmıştım.” (M. Âkif, Hayatı, Seciyesi Sanatı)

ÂKİF’İN TABUTU KÜLLÜK’ÜN ÖNÜNE GETİRİLİR
Okumaya devam et

Share Button

KEMALİST CUMHURİYETİN DERİN İLAHİYATÇILARI-3-

Kemalist Cumhuriyetin Derin İlahiyatçıları-3

“Çağdaş İslâm” adı altında İslâmiyetin içini boşaltmakla görevli laikçi, Kemalist ve liberal ilahiyatçılar yazı ve konuşmalarında dâima şu girizgâhı yaparlar: “Atatürk ve kurduğu cumhuriyet…”

Kemalist cumhuriyetin sözcülüğünü yapan ilahiyatçıların başı Şemsettin Günaltay’a Tek Parti Dönemi Altı Ok rejiminin oligarklarının talimatıyla başbakanlık dahi yaptırıldığı malûm. İlahiyatçılık nâmıyla tanınan ikiden fazla yüzü olan bu zat, kurtlarla bir olup kuzuyu yiyen, sonra da çobanla oturup ağlayan bir münafıktan daha öte “derin” bir adamdır. İslâm’ı seküleştirme sürecinde inkılâpçı cumhuriyetin “önemli” ilahiyatçı ayaklarındandı.

İslâm’ı, Batıcı reformlara tâbi tutan, Atatürkçü pâyesi yüksek bu “derin görevli”, kanlı 27 Mayıs 1960 darbecilerinin eliyle Kurucu Meclis Üyesi, sonra İstanbul CHP İl Başkanı ve senatörü yapılır. Ardından Türk Tarih Kurumu Başkanlığı’nda görevlendirilir.

Dikkat edilirse aslî mesleği İslâm’ı millete anlatmak olan Günaltay, CHP cumhuriyetinin müesseseleşmesi için ihdas edilmiş görevlerin başındadır. Mazlum ve mazrur Müslüman milletin değerleri çiğnenerek kurdurulan Kemalist cumhuriyetin bu laikçi ilahiyatçısı aynı zamanda önemli bir masondur. Devrin yetişmiş âlimlerinden Celalettin Ökten’e “Mason olması şartı ile” üniversite hocalığı teklif edecek kadar pervasız ve derin bir Altı Ok ilahiyatçısıdır. Okumaya devam et

Share Button

BOŞANMADIK, NİKAH TAZELİYORUZ

BOŞANMADIK, NİKAH TAZELİYORUZ
Cumhuriyet döneminde başlayan Kürt isyanlarının sebebi, Türkçülük ve batıcılık hastalığının ülkede hakim siyasi kültür haline gelmesidir. Türkçülük ideoloji ve siyasetinin Kürtçülüğü tetiklediği artık herkes tarafından anlaşıldı ama batıcılık siyasetinin Kürtçülüğü tetiklediği hala farkedilemedi. Batıcılık siyaseti Kürtçülük cereyanını iki cihetten etkiledi, birincisi, ülkede uygulanan ateist laiklik, Müslüman kimlikli Türkü de Kürdü de isyan ettirdi. İkincisi, batılılaşmayla beraber canlanan, meşru altyapı bulan batı kaynaklı ideolojik hareketler Kürtçülük cereyanını tetikledi. PKK’nın ideolojik kimliğine bakıldığında mesele anlaşılır, PKK, hem Kürtçü hem de sosyalist bir örgüttür. Batılılaşma, bu ülkede batının felsefe ve kültürüne karşı olan Türk ve Kürt unsurlar tarafından reddedilirken isyan siyasi rejime yöneldi, ilginçtir Batılılaşmış Türk ve Kürt unsurlar ise bazen siyasi rejime karşı isyan etse de, umumiyetle bu coğrafyada yaşayan milletin, Türk ve Kürt kavimlerinin asli kimliğine, İslam’a isyan etti. Kısaca Batılılaşmış ve batıcı siyaset, bu ülkeye, derinliğine bir bölünme ve parçalanma, husumet ve düşmanlık getirmiştir.
Yeni bir Türkiye kurulurken bu durum devam edebilir mi? Cumhuriyet döneminin birçok özelliği tasfiye edilirken, halka sirayet etmiş, sirayetinin neticesi sadece parçalanma meydana getirmiş batılı dil ve üslup tasfiyeden kurtulabilir mi? Ulus devlet diye diye Kürtleri isyan ettiren, “geçerli ve doğru olan “ulus devlet” ise, bizim de bir ulus devlet hakkımız var, bu hakkımızı istiyoruz” diye dağa çıkmalarına sebep olan, özünde batıcı bir dil hangi sebeple tasfiyeden kurtulabilir? “Türkçülük ve Kürtçülük nasıl oluyor da batılı ve batıcı bir dil oluyor?” diye soracak kadar sığ idrakliler hala var mıdır bu ülkede? Milliyetçilik ve ırkçılık batıda doğan ve dünyaya bela getiren siyasi cereyanlardır, Türkiye’ye (Osmanlıya) oradan gelmiş ve bizi tüketmiştir. Okumaya devam et

Share Button

ANAYASA LAİKLİK VE İSLAM

ANAYASA LAİKLİK VE İSLAM
Cumhuriyet anayasalarının temel karakteristiği laiklik ilkesidir. Laiklik ne pahasına olursa olsun siyasi rejimin sahibi olduğunu düşünenler tarafından muhafaza edilmek isteniyor. Peki laiklik nedir? Bu soru son yıllarda (aslında başından beri) çok sık soruldu. “Artık gök kubbede laiklik ile ilgili söylenecek söz kalmadı” diye düşünenler varsa, biraz sabretsin. Fikir adamları bir konuyla ilgilenmedikleri müddetçe, o konuda söylenmesi gerekenler hala söylenmemiş demektir. Gazetecileri fikir adamı saymak gibi bir akıl hastalığına düçar olanlar, laiklik ile ilgili söylenecek söz kalmadığını zannedebilirler.
Laiklik nedir?
En basit tarifi ile başlayalım işe… Din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması, dinin devlet hayatına karışmaması, karıştırılmamasıdır. Türkiye’de laikliğin aşırı keskin anlaşıldığı ve daha yumuşak tariflerinin yapılması gerektiği yönündeki görüşler doğru değil. Laiklik, en nihayetinde dinin devlete karışmaması ve karıştırılmamasıdır. Bizi ilgilendiren nokta da tam olarak burası…
Dinin devlete karıştırılmaması ne demek? Devleti neyden koruyorsunuz? Dinin devlete asla müdahale etmemesini temin ederken ne yapmış oluyorsunuz? Devleti bir şeyden (yani İslam’dan) muhakkak korumak ne demek?
Dinin, Türkiye’deki adıyla İslam’ın, devlete kesinlikle karıştırılmaması, İslam’ın, muhtevasında asla “doğru”, “güzel”, “iyi” ve “faydalı” tek hüküm, ölçü, müessese, mana, şekil vesaire yok demektir. İslam’da az da olsa “doğru”, “güzel”, “iyi” ve “faydalı” bir ölçü olduğunu düşünenler, devleti İslam’dan bu kadar uzak tutmaz, korumaya çalışmazlar. Laikliğin bu tarifi (zaten tek tarifi budur), İslam’ın, mutlak anlamda, “yanlış”, “çirkin”, “kötü” ve “zararlı” bir muhtevaya sahip olduğunu kabul etmektir. Bir dinin veya dünya görüşünün mutlak anlamda, “yanlış”, “çirkin”, “kötü” ve “zararlı” bir muhtevaya sahip olduğunu düşünmek, ona “şeytan” muamelesi yapmaktır. Dünyada yaşamış ve yaşayan her kültür, şeytanı böyle tarif eder. Mutlak kötü, mutlak yanlış, mutlak çirkin, mutlak zararlı…
Türkiye’de laiklik tarif edilmiyor, laiklik tarifi ile aslında Kemalist rejim, İslam’ı tarif ediyor. Kemalist siyasi rejim bu ülkede “şeytan” olarak İslam’ı tarif ediyor ve devletin ve halkın bu “şeytan”dan(!) uzak durmasını istiyor, bunun için milyonluk orduyla sürekli darbe yapıyor. İslam’ı böyle tarif etmek, önce Allah ve Resulüne, sonra da tüm Müslümanlara karşı cepheden açılmış bir savaştır. Üzerinde herhangi bir perde olmayan çok açık bir savaş… Hiç kimse lafı eğip bükerek, laikliğin aslında bu olmadığını söyleyemez. Tarif ortada ve tarifin manası da gizli değil.
*
Eğer laik kafalar, laikliğin tarifinin bu manaya gelmediğini iddia ederlerse, cevaplamaları gereken başka zorlu sorular var. Laikliğin tarifinden, İslam’ın mutlak yanlış, mutlak kötü, mutlak çirkin ve mutlak zararlı olduğunu çıkarmıyorlar, aksine İslam’ın, biraz da olsa “doğru”, “güzel”, “iyi” ve “faydalı” ölçüler ihtiva ettiğini düşünüyorlarsa (düşünmüyorlar ya), devlet ve milletin hayatını bu doğru, güzel, iyi ve faydalı olan ölçülere neden kapatıyorlar? Devlet ve milleti, doğru, güzel, iyi ve faydalı olan ölçülerden neden mahrum ediyorlar? Devleti ve milleti, doğru, güzel, iyi ve faydalı olandan mahrum etmek, devlet ve millete ihanet etmek değil midir?
*
Akparti ve muhafazakar camia (bu ne demekse), yeni anayasa yapma sürecinde, laikliğin yeniden tarif edilmesi gerektiğini söylüyor. Komik… Nasıl tarif ederseniz edin, “din ile devletin birbirinden ayrılmasıdır” hükmünü ortadan kaldırabilir misiniz? Bu nokta laikliğin özü değil mi? Zaten “din ile devlet hayatının birbirinden ayrılması” hükmünü ortadan kaldırırsanız laikliği ortadan kaldırırsınız. Bunu yaparsanız, eyvallah… Bizim istediğimiz de zaten bu… Ama bunu yapamayacaksanız (ki yapamazsınız) öyleyse yeni tarif filan diye kamuoyunu oyalamayın. Yeni anayasada laikliğin yeni tarifini bir tarafa bırakın, izinin bile olmaması lazım. Kısaca “laiklik mülgadır” denmesi gerekiyor.
Laiklik, İslam’a açılmış bir savaştır ve bu milletin tarihinde gördüğü en büyük ihanettir. Bu ihanetin belgeleri de, mevcut anayasa da dahil olmak üzere cumhuriyet anayasalarıdır.
Kemalist siyasi rejim, İslam coğrafyasında, tarihin en cüretli operasyonudur. Artık bu operasyonun belini ve kafasını kırma zamanı gelmiştir. Tamamı kanuni yollardan olmak üzere, Kemalist rejim ve laikliğin izlerinin bile tasfiye edilmesi için millet olarak seferberlik başlatma zamanıdır.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

İLKER BAŞBUĞ TUTUKLANDI YENİ BİR SÜREÇ BAŞLADI

İLKER BAŞBUĞ TUTUKLANDI YENİ BİR SÜREÇ BAŞLADI

Aşağıdaki yazıyı 01.01.2012 tarihinde yazmış ve yayınlanma sırasının gelmesini bekliyorduk. Yazının yayınlanma sırası gelmeden adam tutuklandı. Olayların gelişme hızının, yazma ve yayınlama hızımızdan yüksek olması karşısında her ne kadar psikolojimiz bozulsa da, “hayırlı işlerin hızlı gelişmesi” karşısında kalbimiz ve ruhumuz mutmain. İlker’in tutuklanmasından önce yazılmış yazıyı, boşa gitmesin diye, yazının sonuna yeni bir ek yaparak yayınlıyoruz.

***

“Hükümeti yıpratmak amacıyla Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde kurulduğu ifade edilen internet siteleriyle ilgili İnternet Andıcı Davası’nda, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ hakkında suç duyurusunda bulundu. Kara propaganda yapan internet sitelerinin, andıçta, ‘Komutana arz’ parafı nedeniyle İlker Başbuğ’un talimatıyla kurulduğu belirtilirken davanın birçok sanığı da eski Genelkurmay Başkanı’nın davada tanık olarak dinlenmesini istemişti. Dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Hasan Iğsız, Korgeneral Mehmet Eröz ve Yüzbaşı Murat Uslukılıç, sitelerin İlker Başbuğ’un bilgisi dâhilinde faaliyet yürüttüğünü anlatmıştı. Önceki gün görülen davanın duruşmasında ise mahkeme heyeti, İlker Başbuğ hakkında gereğinin takdir ve ifası için İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na yazı yazılmasına karar verdi.”

Haber medyada böyle yer aldı. Türkiye’de medya bir türlü doğru dürüst bir hukuk dili oluşturamadı. Hepsinin hukuk danışmanı var ama “editörlük” yapan hukukçusu yok. “Savcılığa yazı yazdı” diye verdikleri haber, mahkemenin savcılığa suç duyurusunda bulunmasıdır. Mahkemeler yargıladıkları herhangi bir konuda, suç teşkil edici fiil görürlerse suç duyurusunda bulunmak zorundadırlar. Bu olayda İlker Başbuğ’unda yargılanan suça iştirak ettiği mahkeme tarafından anlaşılmış olmalı ki, hakkında suç duyurusunda bulunmuş. Bundan sonraki süreç ne olur? Savcılık İlker Başbuğ hakkında soruşturmasını yapar ve dava açılması gerektiği kanaatine ulaşırsa, hazırlayacağı ek iddianame ile mevcut davaya dahil edilir. Yani İlker Başbuğ da aynı davada yargılanmaya başlar. Bunlar işin teknik tarafı…

Genelkurmay başkanının yargılanması ne demek? Muvazzaf değil de emekli genelkurmay başkanı olması fazla fark eder mi? Hayır… Bu kısmı teferruat… Aslolan genelkurmay başkanının yargılanmasıdır. Hem de “hükümeti düşürmek için faaliyet yapmaktan”…

Eğer savcılık yapacağı soruşturma sonunda, İlker’in yargılanması için iddianame hazırlarsa, Türkiye’de yeni bir süreç başlamış olacaktır. Dokunulmaz kimse kalmayacak, dokunulmaz kişinin kalmaması, dokunulmaz düşüncenin de kalmamasıdır. Hatırlayın, Atatürkçü olmak, dokunulmaz olmaktı bu memlekette. Yani bazı makamlar yargılanamıyordu ama bazı düşünceler de yargılanamıyordu. Bazı makamlar, bazı statüler, bazı düşünceler, “hukuk kalkanı” oluşturuyordu. Atatürkçü düşünce derneğinin soruşturmaya konu olması ve bazı yetkililerinin darbeye teşebbüsten dolayı yargılanması, düşünce muafiyetleri ve imtiyazları olmadığını göstermişti. Şimdi dokunulmazlık zırhına sahip olan son makam, “genelkurmay başkanlığı” makamı da yargılamaya konu olacak. Böylece sistem kendini tamamlamış olacak.

Sistem, hukuk ve siyaset sistemi… Herkese eşit uygulanan bir hukuk, herkesin hesap verebileceği bir siyasi düzen… Kulağa hoş geliyor. Bunların gerçekleşmiş olması, mevcut hukuk ve siyaset sisteminin tercih edilmesine kafi midir? Hayır… Mevcut hukuk ve siyaset sistemi berbat bir şeydir. Temelden yıkılması ve yeniden kurulması şarttır. Öyleyse tüm dokunulmazların yargılanması ve herkese eşit hukuk uygulamasının anlamı ne? Sistem bu noktaya geldiğinde kendini değiştirebilme maharetini kazanır, manası bu. Sistemin bu noktaya gelmeden önceki halinde, kendini değiştirme yeteneği yoktu. Ara süreç yani “kendini değiştirebilme yeteneğini kazanma hali” tamamlandı.

Bundan sonra ne olu? Ne olacağı, Müslümanların çalışmalarına, gayretlerine, ufuklarına bağlı… Gelinen noktayı kafi görürlerse, böyle kalır. Aksine bu noktanın daha başlangıç olduğunu düşünürler ve büyük bir devlet ve medeniyet kurma düşüncesiyle hareket ederlerse gelişme devam eder. Sistemin kendini değiştirme maharetine sahip olması, yeni hedefler ve ufuklar için müsait bir ortam hazırladı. Anlayanların hamle gücünü yenilemesi ve daha büyük hamleleri hayata geçirmesi zamanı geldi.

Hiç bu kadar uygun şartlar bir araya gelmemişti. Bu şartları ve imkanları israf etmek, tarihi bir mesuliyettir. Bu fırsatın kaçırılması, affedilecek türden bir cürüm değil.

***

İddianame hazırlanıp davanın açılmasından sonra mahkemenin yakalama kararı vereceğini zannediyorduk. Çünkü bir müddettir adli sistem öyle işliyordu. Şimdi başa dönüldü ve savcılık sorgusundan sonra tutuklanması için mahkemeye sevkedildi, mahkeme de tutuklama kararı verdi.

Ergenekon denilen örgütün hala canlı olduğuna dair bilgiler geliyor. Hem de çok canlı ve güçlü… Mesela Şehit Muhsin Yazıcıoğlu’nun suikast soruşturmasındaki “tutukluk”, yani soruşturmanın kafi derecede hızlı yürümemesi ve operasyonel çalışılmaması, Ergenekon Terör Örgütünün engellemelerinden kaynaklanıyor. Gerçekten Yazıcıoğlu soruşturmasıyla ilgili çok kötü bilgiler ulaşıyor. Ergenekon Terör Örgütünün cesaretinin kırılması için bir genelkurmay başkanının tutuklanması lazımdı.

FARUK ADİL

Share Button

Sanal Akıl Çözülüyor Kemalist Rejim Çöküyor

Ülkede doksan yıldır cari olan Kemalist siyasi rejim çöküyor. Sanırım artık çöküş sürecinin çoktan başladığı ve sonlarına geldiği hususu tartışma dışıdır. Öyleyse bu çöküşün tahlili doğru yapılmalıdır. Tahlilde hatalar yapılırsa, çöküş süreci uzayabilir veya yanlış istikametlere savrulabilir.
Kemalist siyasi rejimin çok güçlü olduğu düşüncesi sadece vehimdi. Bu vehmi besleyen kaynaklar, rejimin kurulduğu tarihten beri hukuku umursamadan büyük katliamlar yapabilmesi, şapka gibi “çok basit sebeplerle” insanları asabilmesi, ülkeyi mütemadiyen “fiili durum” halinde tutan bir çete yönetimi kurması gibi hadiselerdi. Özet olarak, zulmü, “yönetim anlayışı” haline getirmiş olmasıydı. Zulmetmeyi, “kudret”, hukuk ve ahlakı ihlal etmeyi, “zekâ” olarak halka sunan rejim bekçileri, ülkede, bir “sanal akıl” oluşturdu. Sanal akıl, Kemalist siyasi rejim bekçilerini, çok kuvvetli ve çok zeki olarak tanımladı ve halk bu tanımı uzun süre benimsedi. Okumaya devam et

Share Button

UÇURUMUN ÖNÜNDE, DÜŞMEK Mİ HAVALANMAK MI?

UÇURUMUN ÖNÜNDE, DÜŞMEK Mİ HAVALANMAK MI?
Ülkedeki siyasi tartışmaların kaynakları tükendi. Kaynakları tükenen siyaset başka alanların kaynaklarını yemeye başladı. Ordu, ilk yediği kurumdu ve ondan sonra gözünü hukuka dikti. Ordu biraz uzun sürmüştü, hukuk çok daha çabuk tükendi. Ahlak mı? Onu en başta yemiş bitirmişti siyaset… Ya bilim? Onu siyasetin yemesine gerek kalmamıştı, YÖK otuz yıldır onu yiye yiye tüketti zaten.
Ülkede uzun süredir (aslında Cumhuriyetin kurulduğundan beri) devam eden mücadele, ilk defa kuvvetler dengesine kavuştu. Kemalist siyasi rejim ve taraftarları ile halk ve halkın temsilcileri olan rejim muhalifleri arasında Cumhuriyet tarihinde hiçbir zaman kuvvetler dengesi oluşmamıştı. Rejim yakın zamana kadar tayin edici ve ezici bir güç halindeydi ve kendine yönelmiş olan tüm muhalefeti ağır şekilde ezmişti. Okumaya devam et

Share Button

KORKUYORLAR ÇÜNKÜ…

Siyasi rejim, kendini ve ilkelerini yerleştirmek için kurulduğu yıllardan itibaren uzun süre, en küçük ilkesi ve alameti için bile binlerce can aldı. O kadar basit sebeplerle insanların canına kıydılar ki, sadece şapka için binlerce masum ve mazlum insanı astılar. İnsanlık tarihinde sayısal anlamda çok büyük katliamlar var. Fakat şapka gibi basit sebepten dolayı binlerce insanın asıldığına rastlanmaz. Hiçbir siyasi rejim bu kadar vahşi şekilde kurulmamıştır. En küçük ilkesi için binlerce insanın canını almaktan imtina etmediğini bu halka gösteren siyasi rejim (kemalist rejim) tüm gerçekleri ve doğruları tersyüz etti. Yalanı doğru, sahtesi gerçek oldu. Her şey ama her şey, yanlış kuruldu fakat bu kuruluş muhtemelen yüzbinlerce insanın canına malolduğu için, sistematik yalan ve yanlışlar herkes tarafından doğru olarak kabul edilmek zorunda kaldı. Üretilen suni gerçeklik, “gerçek” muamelesi gördü. Suni gerçeklerin “gerçek” olduğuna dair tek delil, darağacında haftalarca sallanan cansız bedenlerdi. Herhangi bir iddia için, darağacında sallanan cansız bedenden daha kuvvetli bir delil tasavvur edebiliyor musunuz? Darağacında sallanan cansız beden herşeyin delilidir. O kadar ki, iki kere iki beş eder dendiğinde, bazen sarahaten bezen ihsasen darağacında sallanan cansız bedenlere atıf yapıldı ve matematik bile değiştirildi. Yavaş ol, o kadar da değil, matematik değişir mi diyenler, Anayasa Mahkemesinin 367 ve benzeri kararlarına baksınlar, değişir mi değişmez mi orada görürler. Okumaya devam et

Share Button

TÜRK-YAHUDİ SAVAŞI

Türk Yahudi savaşı başlığı (ifadesi) bazılarının hassasiyetine çarpabilir. Şu yeryüzünün yarım asırlık belalı işi olan anti-semitik çağrışımlar yaptığı düşüncesiyle bu başlığa karşı çıkanlar bulunabilir. Fakat anlatmak istediğimiz konu için bu başlığın gerektiği yazının muhtevasında anlaşılacaktır.
Türkiye ile İsrail arasında sayısını dahi bilmediğimiz kadar anlaşma, işbirliği, ortaklık vesaire bulunuyor. Devletin her kurumunun bir diğerinden habersiz şekilde anlaşma yaptığı ve bunların bir çoğunun gizli olduğu iki-üç ülkeden birisi İsrail’dir. Genelkurmay başkanlığından tutun Hükumet dışındaki birçok kurumun İsrail ve onun kurumlarıyla (genellikle muadil kurumu ile) açık veya gizli anlaşması bulunmaktadır. Hükumetlerarası anlaşmaların da sayısı bellisiz fakat burada ifade etmek istediğim husus İsrail terörist rejimi ile Türkiye’nin hükumetinin dışında da kurumların açık veya gizli anlaşmalar yapmış olmasıdır. Anlaşmaların içinde en önemlileri ise askeri ve istihbari anlaşmalardır ki bu durum genelkurmay başkanlığını konunun merkezine yerleştirmektedir. Okumaya devam et

Share Button