Kemalistler batılılaşma uğruna Kerkük / Musul’dan vazgeçti

Kemalistler batılılaşma uğruna Kerkük / Musul’dan vazgeçti

Batılı sömürgecilerin Birinci Harp sonrası Osmanlı Türk hâkimiyetinden koparmaya çalıştığı Kerkük / Musul, Kemalistlerin Lozan’daki gafilce siyasetleri sonucu ve Batılı inkılâplar uğruna gözden çıkarılmış bahtsız Türkmen diyarıdır.

İKİNCİ GRUP KERKÜK / MUSUL’UN SİLAHLA ALINMASI TARAFTARIYDI

İlk Meclis’te Kemalistlerin Misak-ı Millî politikalarının Musul-Kerkük’ten haddi aşan tavizler verildiğini yüksek sesle dile getiren İstiklâl Marşı şairi Mehmet Âkif ve Meclis’in en kahraman milletvekili ve bu kahramanlığından dolayı hunharca öldürülen Ali Şükrü Bey gibi İkinci Grubun milletvekillerinin büyük çoğunluğu Hüseyin Avni’nin başkanlığında Musul’un silah kullanılarak alınmasını beyan ettiler.

RESMÎ TARİH KERKÜK / MUSUL’UN İNGİLİZLERE BIRAKILDIĞINI YAZMAZ

Resmi tarih yâni “Yalan söyleyen tarih” Kerkük / Musul bahsinde bunları yazmaz. İkinci Grubun teklifi M. Kemal’in tâlimatıyla Meclis gündemine alınmaz.
Okumaya devam et

Share Button

“Türkler niye domuz yemiyor?” diye hayıflananlar

“Türkler niye domuz yemiyor?” diye hayıflananlar

Kemalist-ulusalcı Soner Yalçın 1 Kasım 2009’da Hürriyet’te “Türkler niye domuz yemiyor?” diye hayıflanan bir yazı yazıyor ve domuz etini “bilimsel açıklamalarla” savunuyordu:

“Domuz etinin yenilmesi haram kılınmıştır. Bunun rasyonel bir nedeni var mıydı? Sağlık nedenleri ileri sürülmektedir. Sağlık nedeniyle yenilmesi haram olsa, bu hal mutlaka kutsal kitaplarda belirtilirdi. Domuzun önüne ne gelirse yemesi de haram sayılmasına neden olarak gösteriliyor. Bu tezin doğruluğu tartışma götürür; çünkü birçok hayvan da (örneğin tavuk-horoz-hindi) yiyecek konusunda domuzdan farklı değildir. Hayvanların yedikleriyle temiz oldukları arasında pek doğru orantı yoktur. Özellikle halkın ileri sürdüğü nedenler pek inandırıcı değildi. Gelelim Türklerin neden domuz eti yemedikleri meselesine… Türklerin bu hayvana nefret düzeyinde yaklaşmalarıyla İslâm’ın domuz etini haram sayması arasında pek bir ilgi yoktu.”

Adı geçen gazeteci hınzır etinin haramlığının hurafe olduğunu anlatmaya şöyle devam ediyordu:
Okumaya devam et

Share Button

Kemalistler Batılılaşma uğruna Musul’dan vazgeçti

Kemalistler Batılılaşma uğruna Musul’dan vazgeçti

Batılı emperyalist ülkelerin Birinci Harp sonrası Osmanlı Türk hâkimiyetinden koparmaya çalıştığı Musul, Kemalistlerin Lozan’daki gafilce siyasetleri sonucu ve Batılı inkılâplar uğruna gözden çıkarılmış bahtsız bir ümmet diyarıdır.

M. KEMAL’İN MUHALİFİ İKİNCİ GRUP MUSUL’UN SİLAHLA ALINMASI TARAFTARIYDI

İlk Meclis’te Kemalistlerin Misak-ı Millî politikalarının Musul-Kerkük’ten ve adalardan haddi aşan tavizler verildiğini yüksek sesle dile getiren İstiklâl Marşı şairi Mehmet Âkif ve Meclis’in en kahraman milletvekili olup bu kahramanlığından dolayı hunharca öldürülen Ali Şükrü Bey gibi İkinci Grubun milletvekillerinin büyük çoğunluğu Hüseyin Avni’nin başkanlığında Musul’un silah kullanılarak alınmasından beyan ettiler.
Okumaya devam et

Share Button

Musul’un başına gelenlerin müsebbibi Kemalistlerdir

Musul’un başına gelenlerin müsebbibi Kemalistlerdir

Musul’un başına gelenlerin ardından “Musul’u unutmadık, Musul’u ve Türkmen soydaşları esaret altında bırakanlar” gibi yaftalarla ağzı dolusu konuşarak şimdiki zaman sorumlularını suçlamak gerçeklerden uzaktır. Oysa Musul’un başına gelenlerin ilk müsebbibi Kemalistlerdir.

Musul ve Kerkük’ün Türkmenleriyle birlikte Türkiye eliyle esaretten kurtarılmasını arzu edenlerdenim. Musul ve Kerkük’ün makus talihini Atatürkçü Cumhuriyetin kurucuları M. Kemal ve İsmet İnönü yazmıştır.

Seksen küsur yıl önce Musul’u masa başında, yâni Lozan ve Lozan sonrasında İngiltere’ye bırakanlar M. Kemal ve İnönü hükümetleriydi. M. Kemal ve kadrosu, Millî Mücadele’nin sürdüğü 1922 yılı sonuna kadar Anadolu’daki Kürtleri hayli İslâmî bir dille “Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, Türklerin olduğu kadar Kürtlerin de hükümetidir.
Okumaya devam et

Share Button

İLK AMERİKANCILAR CHP’Lİ, YANİ KEMALİSTLERDİ-1-

İlk Amerikancılar Chp’li, Yâni Kemalistlerdi

Chp’nin Amerikancılığı 1933’de M. Kemal devrinde başlar. Fakat ilk Chp’li Amerikancı İsmet İnönü’dür. Halide Edip gibi isimlerin de bulunduğu “Amerikan Wilson Prensipleri Cemiyeti’nin Türkiye üyelerince Millî Mücadele yıllarının başında Türk devletinin Amerikan mandasına girmesi teklif edilmişti.

“İNÖNÜ AMERİKANCILIĞI”

İnönü, mandacıların teklifini destekleyenlerin arasındaydı. “Eğer Anadolu’da halkın Amerikalıları herkese yeğ tutuğu yolunda Amerikan milletine başvurulsa, pek çok faydası olacaktır deniliyor ki, ben de tamamıyla bu kanaatteyim. Bütün memleketi parçalanmadan Amerika’nın denetimine bırakmak, yaşayabilmek için tek çâre gibidir” diyen İnönü’dür. İkinci Dünya Savaşı sonunda da “Almancılığı” bırakıp “İnönü Amerikancılığı” nı başlatan yine İnönü’nün kendisidir.
Okumaya devam et

Share Button

EZANIN MÜZMİN HASIMLARI: DARBECİLER

Ezanın Müzmin Hasımları: Darbeciler

27 Mayıs 1960 darbecilerinin, “Atatürk bu devrimi de maksatsız yapmamıştır. O, milli bütünlüğü sağlayan dil olduğunu bilenlerin başında geliyordu. İşte ezanın Türkçe okunmasını istemesi bundandı” diyerek ezanı yeniden Türkçeleştirmeyi dillendirirler. Millete hasım olan bu güruhun düşmanca düşüncelerini yeni nesillerin ibretle hatırlaması gerek. 27 Mayıs taraftarı dergisinde bu şenî düşünceleri kaleme alan azılı bir Kemalist yazarın yazısından bir bölüm:

“Türkçe ezan Türk vatandaşının aidiyet duygusunu güçlendirir, pekiştirir. Türkçe ezan okunması bir reformdur. Ancak bu reform silahla, kanla değil, Türkçe için mücadele eden Atatürk tarafından gümüş tepsi içinde sunulmuştur. (…) Türkçe ezan, daha 18’ine basamadan, gözler önünde boğazlanıp çöpe atılmıştır, tıpkı Genç Osman’ın boğazlandığı gibi. Türkçe ezanın tarihe gömülmesi, Türkiye’de Arapça ezanın diriltilmesi, şeyhlere, dervişlere, hacılara, hocalara, kısacası günümüzdeki ılımlı İslamcıların dedelerine sunulmuş bir taviz, bir ödündür. (…) Özellikle şeyhlere, seyitlere, Kürtçülere, bölücülere verilmiş bir ödün. Arapça ezanı isteyen, bekleyen onlardır, Türk halkı değil… Ezanın Arapça’ya çevrilmesiyle Türk dili dilim dilim edilmiştir. Okuldaki dil Türk’ün dilidir, kışladaki, sokaktaki dil Türk’ün dilidir ancak ezanın Arapça okunmaya başlanmasıyla artık minaredeki dil Türk’ün dili değildir. Türk mimarların, Türk mühendislerin, Türk işçilerin Türk ülkesine diktiği Türk minarelerinde Arap’ın dili yeri göğü inletmektedir. Şerefesinde sadece Arapça duyulan, Türk diline yer verilmeyen minarelere gönül rahatlığıyla ‘benim minarelerim’ diyebilir miyiz?” (Osman Nuri Çerman, Dinimizde Reform: Kemalizm, sayı: 12, 1960). Okumaya devam et

Share Button

KEMALİST KALKIŞMA MÜMKÜN MÜ?

KEMALİST KALKIŞMA MÜMKÜN MÜ?
Bu günkü Türkiye, seksen yıllık Türkiye’den çok farklıdır, farklılaşma bitmiş de değildir, hızlı şekilde devam ediyor. Ülkenin Akparti hükümetleri tarafından yönetilmesi, değişimin sadece Akparti’den kaynaklandığı düşüncesini besliyor ama bu düşünce sağlıklı değil. Değişimi başlatan Akparti değil, aksine Akparti’yi kuran ve iktidarda tutan güçler, değişimin dinamikleridir. Yani Akparti değişimin sebebi değil neticesidir. Ne var ki değişimin neticesi olarak ortaya çıkan Akparti, değişimi gördü ve onu yönetmeye talip oldu, bu sebeple hem değişimin sonucu hem de sebebi haline geldi.
Eskimiş, çürümüş, posası çıkmış kemalizmin ayakta kalması mümkün değildi. Zaten baştan beri kemalizmin ömrü on yıllıktı, çünkü birinci ve ikinci cumhurbaşkanlarından (o koltuğa seçimsiz oturanlardan) sonra, on yıllık periyotlarla darbe yapılması veya muhtıra verilmesi, kemalizmin ömrünün on yıllık olduğunun tesciliydi. Her darbe ve muhtırada çürüme daha da arttı ve artık 28 Şubat darbesinden sonra on yıl da sürmedi. Süremezdi, sürmemeliydi, halk hiçbir zaman tasvip etmemişti, hiçbir zaman seçimle iktidar yapmamıştı, hiçbir zaman razı olmamıştı kemalistlere.
Halk razı olmamıştı, bu sebeple 1950 yılında sandıkta devrim yapmıştı ama DP, halkın sandıktaki devrimini, sahada gerçekleştiremedi, halkın devrimi Ankara’nın dehlizlerinde çalındı. 1965 yılında halk sandıkta yine devrim yapmıştı, bu defa da AP sandıktaki devrimi çaldı ve halkı aldattı. Sonra halk 1983 de yine sandıkta devrim yaptı, bu defa rahmetli Özal halkın devrimini çalmadı, çalmaya çalışmadı, sahaya taşımaya çalıştı, netice olarak o da akamete uğradı. Halk, her darbe ve muhtıra akabinde sandıkta devrim yaptı, Kemalist sivil ve askeri bürokrasi ise halkın devrimini her defasında çaldı, boşa çıkardı. Silahlı bürokrasi ile halk arasında sıraya konulmuş bir devrim silsilesi yaşadı bu ülke on yıllarca. Sanki aralarında gizli bir inatlaşma vardı, halk, “biz sisi sandığa gömeriz” diyordu, silahlı bürokrasi ve onların sivil yandaşları ise “biz sizi mezara gömeriz” diyordu. Her ikisi de on yıllarca dediğini yaptı ama bu inatlaşma ne kadar sürebilirdi ki. Okumaya devam et

Share Button

“İNEK…”

“İNEK…”
Bekir Coşkun, Cumhuriyet Gazetesindeki köşesinde, 21.10.2012 tarihli “İnek…” başlıklı yazısında “zeka” gösterisi yapmaya çalışıyor, gösterebildiği zeka katsayısı ise ancak “ineklerdeki kadar”.
Şu ifadeye bakın; “İneği kovalıyor otuz kişi… Bayramda kesince, üzerine binip cennete gidecekler… “Yedi hisse” dedi birisi… Dolmuş gibi mübarek…”
Bir taraftan İslam ve İslam’ın mukaddes kıymetleriyle alay ediyor alçak diğer taraftan da, alay seviyesi ineklerden bile düşük. Müslümanların, kurban kestiğinde, kestiği kurbana binip sırat köprüsünü geçeceğini zannediyor. İslam’ın böyle bir beyanı olduğunu ve Müslümanların da bu beyana inandıklarını düşünüyor. Ne dersiniz buna? İslam cahilliği mi, dezenformasyon mu, gönüllü veya paralı ajanlık mı? Ben meseleyi tam olarak izah edecek, eksiksiz olarak ifade edecek bir cümle kuramıyorum, isimlendirme bulamıyorum.
Muhayyilesinde bir İslam ve Müslüman tasavvuru oluşturuyor ve o tasavvurları eleştiriyor. Şu tasavvura bakın; “Düşündüm… İneğe binilmeyeceğini bilen bu insanlar, bu ineğin üzerine binip sırat köprüsünden geçerek cennete gitmeyi düşünüyorlar… Ve bunun için kafasını kesecekler…” Okumaya devam et

Share Button

MUSTAFA BALBAY’A CEZAEVİ YARAMIŞ!

MUSTAFA BALBAY’A CEZAEVİ YARAMIŞ!
Mustafa Balbay, 29.09.2012 tarih ve “Yargıtay’dan Dönmez” başlıklı yazısında kendini aşmış. Cezaevinde düşünmekten başka bir işi olmadığından mıdır bilinmez, zihni gelişmeler göstermeye başlamış. Yıllardır yazan birisi olarak Mustafa Balbay, hiçbir yazısında küçük bir “zeka pırıltısı” gösterebilmiş değil ama cezaevine girdiğinden beri bazı kıpırtılar var. “Evlenelim mi?” diye soran talebelerine Sokrat’ın verdiği cevap meşhur; “Evlenin, ya mutlu olursunuz ya da filozof, ikisi de kıymetli”… Anlaşılan Sokrat cezaevini tecrübe etmemişti, verilen idam cezası doğrudan infaz edildiği için cezaevinin insan aklı ve zekası üzerinde nasıl etkiler meydana getirdiğini bilme fırsatı olmamıştı. Mustafa Balbay’ın cezaevinde yaşadığı zihni gelişmeleri görseydi, yeni bir veciz söz söylerdi mutlaka.
Mustafa Balbay, mezkur yazısında bir örnek veriyor ki muhteşem. “Bahçe kapısını mutfağa taktığınızda, “Ben bu kapıyı açarsam bahçeye çıkarım” diyebilir misiniz?” Gerçekten bu örnek harikulade, bir parçayı bütünlüğünden koparıp başka bir bütünlüğe yerleştirdiğinizde, önceki bütünlükteki fonksiyonu yerine getirmesi beklenmemeli. Misal bu hususu ifade etmesi bakımından takdire şayan… Okumaya devam et

Share Button

TEŞKİLAT, TÜRKİYE’DEKİ ANLAYIŞ ORTAKLIĞINI BİTİRİYOR

TEŞKİLAT TÜRKİYE’DEKİ ANLAYIŞ ORTAKLIKLARINI BİTİRİYOR
Ülkedeki Kemalist düşüncenin(!) karşısında oluşan bir anlayış koalisyonu vardı. Müslümanlar, demokratlar, liberaller, bazı solcu guruplar vesaire… Bu oluşum, “karşı anlayış ortaklığı” şeklindeydi. Kemalist-militarist-diktatoryal statükoya karşısında, organize olmayan, siyasetin tabii seyrinde meydana gelen bu “karşı anlayış” miadını doldurdu.
Anlayış ortaklığını oluşturan aktörler, halkta karşılığı olmayan, siyasette havza veya mecra açabilecek kadar güce sahip bulunmayan, çoğunluğu entelektüel çerçevede yaşayan insanlardan müteşekkildi. Bu koalisyonun oluşması için teşkilat hiçbir çaba sarfetmemişti çünkü bu oluşum organize değildi. Teşkilat, Akparti eliyle geliştirdiği ve uyguladığı siyasi programlarla bu gurupların desteğini almıştı. Başka bir ifadeyle bu guruplar Kemalist-militarist baskı karşısında kendilerine bir mahfaza (koruma kalkanı) bulmuşlardı.
Koalisyon ortakları, Akparti’nin başarısını kendilerinin ürettiğini veya başarıda kendilerinin payının çok çok fazla olduğunu vehmetti. Ahmet Altan gibi isimler, kendileri olmasaydı Akparti’nin mevcut başarıyı elde edemeyeceğini düşünecek kadar saçmalamaya başladı. Kemalizm, militarizm, vesayetçi rejim aleyhine yazdıkları yazının etkisinin büyük olması, hedeflerinin çürümüş olmasındandı ama kendileri bunu anlamadı. Ortak anlayış koalisyonunun sahibi ve ideoloğu tahtına oturmak gibi ucube tavırlar takınmaya başladılar. Oysa teşkilat, halka ve devlete yeni bir ruh üflüyordu ve yeni ruhta Ahmet Altan ve benzerlerinin hiçbir etkisi ve katkısı yoktu. Okumaya devam et

Share Button

TÜRKİYE’NİN DIŞ POLİTİKASI DOĞRUDUR

TÜRKİYE’NİN DIŞ POLİTİKASI DOĞRUDUR
Birinci cihan harbine kadar dünyada sömürgeleştirilememiş tek coğrafya parçası, Osmanlı ülkesiydi. Birinci harpten sonra, Osmanlı coğrafyası da sömürgeleştirildi. Birinci cihan harbinden sonra Anadolu’da başlayan “kurtuluş savaşları” süreci, İslam coğrafyasının tamamında, ikinci cihan harbinden sonrasına kadar devam etti. Bu süreç “birinci kurtuluş savaşları” dalgasıydı ve Müslüman halkların savaşmasına rağmen, savaş sonrası kurulan siyasi rejim ve iktidarlar, batılı, Batılılaşmış, batının yerli ajanları tarafından kuruldu. Kurtuluş savaşında kendilerine karşı savaşılan ve her ülke de ortalama yüzbinlere ulaşan şehit sayısına rağmen, barış anlaşmalarının yapıldığı günün ertesinde, sömürge yönetimlerinin aynısı ve daha şiddetlisi, yerli(!) iktidarlar tarafından kuruldu. Buraya kadarı herkesin bildiği bir yirminci asır hikayesi.
Bağımsızlığını kazanan Müslüman ülkelerin siyasi coğrafyaları öyle bir çizildi, siyasi rejim ve iktidarlar öyle bir kuruldu ki, ya sınır ihtilaflarıyla birbirine düşman edildi veya her ülkede “azınlık” guruplara iktidarlar teslim edildi ya da monarşiler ve askeri diktatörlükler kurularak ülkeler ve halklar zapt altına alındı. Küçücük kıvılcımlar bile diktatörlere kabuslar gördürdü ve devasa güçlerle üzerlerine yürüdüler. Suriye’nin önceki Yezid’i olan Hafız Esad’ın Hama katliamının veya Irak’ın önceki Yezid’i olan Saddam’ın Kuzey Irak’taki kimyasal silahla yaptığı katliamının hatırlanması kastımızın anlaşılması için kafidir. Buraya kadar bahsini ettiğimiz hadiseler de herkes tarafından biliniyor. Okumaya devam et

Share Button

BÜYÜK MUTABAKAT BÜYÜK BARIŞ

BÜYÜK MUTABAKAT BÜYÜK BARIŞ
İçinde yaşadığımız devir (konjonktür) her şeyi yeniden değerlendirmeyi gerektiriyor, hem Türkiye’de hem de dünyada… Eski şablonlarımız, ezberlerimiz, mantık formlarımız, akıl terkiplerimiz yeni durumu anlamaya kafi değil. Dünyada ve Türkiye’deki değişme ve gelişmeleri eski anlayışımızla değerlendirmeye çalışmak, hiçbir değişmenin ve gelişmenin olmadığını kabul etmektir. Dünyada ve Türkiye’de hiçbir değişme ve gelişme olmadığını düşünmek, aklı, aksesuar olarak taşımaktır. Ciddi değişme ve gelişme olduğunu kabul edip de, eski akıl terkibimizle düşünmeye ve değerlendirmeye devam etmek ise ahmaklık olsa gerek.
Dünyadaki ve Türkiye’deki değişme ve gelişmeleri herkes görüyor. Değişme ve gelişme o kadar açıktan ve o kadar şok edici şekilde meydana geliyor ki, akıl sağlığı yerinde olan birisinin görmemesi kabil değil. ABD ve AB’nin devasa iktisadi krizlerini bir müddet ciddiye almayan, bu çaptaki krizlerin bile onlar tarafından planlanan bir oyun olduğunu düşünenler çıkmadı değil. Akıl sağlığından bahsetmemizin sebebi bu, bu türden akıl sahiplerinin bir kısmı hala gelişmeleri doğru okumakta zorlanmaya devam ediyor. Çünkü bunlar, ABD ve AB gibi batılı güçleri “yeryüzü tanrısı” olarak kabul etmişlerdi ve onların asla yanlış yapacağına, gerileyeceğine, çökeceğine ihtimal vermeyen “iman” sahipleriydi. Bunların bir kısmı ABD düşmanı bir kısmı da dostuydu fakat her iki gurup da, ABD’nin dünyada her şeye hakim olduğuna, o izin vermeden yaprak bile kımıldamayacağına inanıyordu. Bu tür kavrayış formları büyük oranda geriledi, özellikle AB ülkelerinin kriz için sıraya girdiği bu günlerde, artık o kadar saçmalamak marjinalleşti. Okumaya devam et

Share Button

BEKİR COŞKUN-1-YEMİNLİ HALK DÜŞMANI

BEKİR COŞKUN-1-YEMİNLİ HALK DÜŞMANI
Türkiye’de batı meftunu kalemşorların ilginç psikolojik profilleri var. Batılı deseniz batılı değil, Batılılaşmış doğulu deseniz öyle değil, psikolojik profillerindeki tek sabit esas, İslam düşmanlığıdır. Müslüman ülkede İslam düşmanlığı ise ucube psikolojik organizasyonlar meydana getiriyor.
Bir dünya görüşüne sahip olan insan, halkla kavga etmez. Halk kendinin mensup olduğu dünya görüşüne inanmadığında da kavga etmez. En fazla halkın, kendi “hakikatini” (yani dünya görüşünü) anlamadığını, ondan mahrum olduğunu düşünür ve halka yardımcı olmaya, aydınlatmaya çalışır. Halkın kendi seviyesine çıkamadığını gördüğünde ona merhamet eder, kendi seviyesine çıkarmak için gayret gösterir fakat kavga etmez. Halkla kavga eden insan “fikir adamı” olmaz, olamaz. Çünkü fikir adamlarının bariz hususiyeti, halkın önünde gitmektir ve halkı da kendi istikametine sevketmektir. Halkın kendinden başka inanışlara sahip olmasından dolayı halk ile kavga eden kişi, en iyimser tahminle halkın seviyesindedir. Ki, halk da kendisiyle kavga ediyorsa ancak halkın seviyesindedir. Türkiye’de halk, Bekir Coşkun ve benzeri adamlarla kavga etmez, onları kavga edecek kadar bile kıymetli görmez. Bu sebeple halk, Bekir Coşkun gibilerinden çok daha seviyelidir. Okumaya devam et

Share Button

NİYE KAÇMIYORLAR?

NİYE KAÇMIYORLAR
Ergenekon terör örgütü ile başlayan, darbe davaları ile devam eden hukuki süreçte dikkat çekici bir kaç nokta var. Sanıkların kafi derecede itiraf furyasının başlamaması ve dışarıda bulunanların da yurtdışına kaçmaması… Özellikle 28 Şubat soruşturmasına konu olanların evlerinde polisin gelip yakalamalarını beklemeleri ilginç. Soruşturmanın birinci dalgasında yakalananların tutuklanmasına rağmen ikinci dalgadakilerin sırasını beklemesi, ikinci dalgada yakalananların tutuklanmasına rağmen üçüncü dalganın muhataplarının sırasını beklemesi ila ahir… Bu durum Ergenekon soruşturmasında da görüldü, balyoz soruşturmasında da…
Niye kaçmıyorlar veya niye itiraf etmiyorlar?
Ergenekon soruşturması ve davası ile balyoz soruşturması ve davasında genelkurmay, sanıkları, kurum olarak desteklemişti. Cezaevlerini ziyaretler, avukatlık ücretini ödemeler, ziyaretlerde verilen ümitler vesaire o davalardaki direnişi açıklıyor. Genelkurmayın açık desteğine rağmen tutuklandılar ve hala tutuklulukları devam ediyor. Bunu göre göre, 28 Şubat soruşturmasına konu olanların kaçmaması nasıl açıklanır? Üstelik 28 Şubat soruşturması, önceki soruşturmalara nispetle daha fazla bilgi ve belgeye (yani delile) sahip. Tutuklanacakları ve belki de yıllarca tutuklu kalacakları aşikardı. Yargılama neticesinde alacakları ceza, muhtemelen hayatlarının geri kalanını cezaevinde geçirmelerine kafi gelecek. Buna rağmen kaçmamaları nasıl açıklanır? Okumaya devam et

Share Button

MELİH AŞIK KİME AŞIK

MELİH AŞIK KİME AŞIK
ABD başkan yardımcısı Türkiye’ye geldi, yetkililerle görüştü ve cehennem olup gitti. Ziyaret ile ilgili muhtelif yorumlar yapıldı. İyisi kötüsüyle bir yığın görüş serdedildi. Hepsi bir tarafa, Melih AŞIK’ın yazısı (yorumu) bir tarafa… Hala böyle düşünmeye devam edenler varmış. Şaşırmalı mıyız, şaşırmamalı mıyız, şaşırdım kaldım.
ABD başkan yardımcısı Joe Biden’in gelişine bakışı özet olarak şöyle; Türk hükümet yetkilileri dünyada yaşayan yedi milyar insanın en ahmaklarıdır ve değil ABD başkan yardımcısı, herhangi birisi bu salakları kandırır. Cümleyi bu şekilde kurunca tuhaf görünüyor, Melih Aşık gibi kurunca “köşe yazısı” oluyor.
Yazının her yeri yukarıda özet olarak ifade ettiğimiz anlamı açıkça gösteriyor. İma veya ihsas olsa, sanatkarlığına verelim diyeceğiz. Ama öyle değil, aksine bu kadar açık yazmaktan hiç gocunmuyor.
Yazının başlığından başlıyor, hükümet yetkililerine “ahmak” demeye, ahmak kelimesini kullanmadan. Ahmak kelimesini kullanmıyor ama kastı gayet açık şekilde anlaşılıyor. Yazının başlığı, “Taşeron Ülke”… Hangi ülke bu? Türkiye… Benim yönettiğim bir ülkeye birisi “taşeron ülke” dese, büyük bir hakaret olarak kabul ederim. Başlığın sonuna bir soru işareti koysa, nispeten… Ama hayır, büyük yazarımız söylemek istediğin açıkça söylemeye niyetlendi ya bir kere, öyle yoruma açık ifadeler ve işaretler kullanmak da ne demek.
Yazının içeriği, hiçbir şekilde ihtimal ve soru barındırmıyor. Açıkça hüküm vermiş yazar. Diyor ki,
“Suriye’de Esad rejimini yıkma işini bilabedel bizim gerçekleştirmemizi istiyor Sam amca…
Bilvesile Türkiye’nin İran’la kapışmasını sağlayacaklar…”

İfadeye bakar mısınız? Türkiye’nin İran ile kapışmasını sağlayacak. Hani Türkiye’de her nasıl olmuşsa olmuş, dünyadaki yedi milyar insanın en ahmakları genel seçimlerde yüzde elli oy almış ve hükümet kurmuşlar, ABD başkan yardımcısı için bu ahmakları, herhangi bir işe sevketmek, bebek beşiği sallarken yapabileceği kolaylıkta bir iş. Gerçekten ilginç… Bu insanların düşünce dünyasını çok merak ediyorum. Bu tür düşünceleri zihinlerinde nasıl üretebiliyor ve taşıyabiliyorlar? Acaba yazdıklarını okuyorlar mı? Yani on yıl önce ülkedeki Akparti ve onun gibi düşünen insanlara tepeden bakan, onların akılsız olduğuna dair yeminler eden bu adamlar, bu kadar gelişmeden sonra arkaik ezberlerini hala nasıl tekrarlıyorlar.
Hükümet üyelerine ahmak muamelesi yapmalarının ideolojik sebepleri olduğunu biliyoruz. Fakat burada çok çetin bir paradoks var. Eğer Akparti ve onun hükümeti, dünyanın (hadi Türkiye’nin) en ahmak insanlarıysa, üç dönemdir oylarını artırarak seçim kazanmaları nasıl açıklanır? Hükümet üyeleri ve Akparti kadroları ülkenin en ahmak insanlarıysa, genel seçimlerde yanına bile yaklaşamayan diğer siyasi partilerin ahmaklı derecesini nasıl ölçeceğiz? Hayır, yazarımızın akıl yaşını ihmal etmiyorum, ona geleceğim.
Yazarın şu ifadelerine bakın.
“Neticede ABD ve İsrail çıkarlarını bedava bar fedailiğine soyunmuş olan Türkiye savunacak… Onlar da “Bravo kapitano” diye sırtımızı sıvazlayacak, iktidara gaz verecekler.”

Hükümet üyelerini o kadar ağır bir ahmaklık tarifi içine alıyor ki adam, “bedava bar fedailiği” derekesine kadar indiriyor. Anlaşılan o ki, herhangi bir ahmaklık çeşidine bile tahammülü yok, en ağır ahmaklıkla itham ediyor. Yazıdaki mantık zincirine bakın; ABD başkan yardımcısı, Türk hükümet yetkililerini çerez yiyerek ikna edebilir, hatta öyle bir ikna eder ki, bedava fedailik bile yaptırır, dahası bedava bar fedailiği yaptıracak kadar ikna eder. Anladık, yeminli Akparti düşmanısınız ama be adam, akıl sağlığını kaybetmişsin. Akpartiye hakaret etmeyi günlük iş haline getirmişsin, tamam da kendi sağlığını damı düşünmüyorsun? Akıl yaşınız, geriye doğru mesafe almaya başladı, haberiniz yok.
Merak ettiğim konu şu; Aydın Doğan bu gazeteleri ve yazarları okuyor mu? Maaş verdiği adamların yazılarını okumuyor olabilir mi? Hadi Aydın Doğan Akparti’den intikam almak istiyor veya zaten Akparti’yi baştan beri düşman olarak görüyor, iyi de Akparti’ye muhalefet bu seviyede mi yapılır? Daha zeki muhalefet yapacak adamlar yok mu bu memlekette? Parasıyla değil mi kardeşim, zaten maaş ödüyorsun, daha zeki adam bulsana… Bunlarınki muhalefet mi? Söyle arkadaşını, söyleyeyim seni… Yazar kadron senin de kaliteni gösteriyor, haberin olsun. Bu tür yazarlar akıl sağlığını kaybetti çoktandır, sen demi kaybettin?
Yahu sahiden, bu adamlar kime aşık?
İBRAHİM SANCAK

Share Button