İSLAM TARİH ANLAYIŞI-16-“DİN İLE İNŞA” DEVRİ-2-

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-16-“DİN İLE İNŞA” DEVRİ-2-

Hadis-i Şerif ve Sünnet-i Seniyye’nin sıhhat şartlarını (mevzuu hadis olma meselesini) tahkik etmek bir ilmi meseledir. Hadis ilmi çerçevesinde bu meseleler kılı kırk yararcasına tetkik edilmiş, farklı derecelerde sıhhat haritaları çıkarılmış, itikada müteallik olanlar hususiyetle tespit edilmiştir.

Hadis-i Şeriflerin tespiti, sıhhat derecelerinin tetkiki, mevzularına göre tasnifi bugünden geriye doğru yapılamaz. Vahy-i İlahi ve Hadis-i Nebevi, ıstılahta “haber” olarak tesmiye ve tavsif edilmiştir. “Haber”, doğruluğu-yanlışlığı kaynağına göre tespit edilen bilgi çeşidindendir. Kimse, hadis-i şerifin metnine bakarak Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam efendimizin beyanı olduğunu veya olmadığını iddia edemez. Hadis-i Şerif, dinin “kurucu kaynağı”dır, kurucu kaynak, aklın insafına teslim edilemez, tam aksine akıl (tabii ki akl-ı selim), kurucu kaynakların muhtevasına teslim olmak, kendini onlarla inşa etmek zorundadır. Hadis ilminde “metin tenkidi” tabii ki vardır ama bu usul çok dikkatli kullanılmak zorundadır. Rivayet zincirinde bir zafiyet olmadığı takdirde metin tenkidi usulüne başvurmak, dinin kurucu unsurunu akla teslim etmek manasına gelir. Zaten Risalet müessesesi aklın verasındadır, bu sebeple “kesbi mesleklerden” değildir. Risalet tavrının anlaşılabilir olduğu iddiası, zımnında, Risalet müessesesinin kesbi meslek olduğunu kabule yol açar.
Okumaya devam et

Share Button

Kur’ân’a Nutuk’tan sözler eklensin diyen azılı Atatürkçü

Kur’ân’a Nutuk’tan sözler eklensin diyen azılı Atatürkçü

“Cennetse bu yurt, sen onu buldun harabe / bir gün olacaktır anıtın, Türklüğe Kabe! / Zindan kesilen ruhlara bir nur gibi doldun / Türk ırkının en son bir peygamberi oldun!” mısralarıyla M. Kemal’i ilahlaştıran azılı Kemalist yazar Osman Nuri Çerman, 1949’daki Chp kurultayında devlet ve hükümet başkanları ile milletvekillerinin huzurunda “Dinde Reform ve Kemalizm” başlıklı elli üç maddelik protestan, yâni Kemalist islâm projesini takdim eder.

Chp’nin ilçe başkanlığını da yapan Çerman daha sonra, İslâm’ın vecibelerini, ibadetlerin tarzını değiştiren projesini “Dinde Reform” adlı kitapta toplar ve kitabını, İslâm’ı protestanlaştıracak elli üç maddelik kısmının kanunlaşması için1961 Temsilciler Meclisi’ne gönderir. Malûmdur ki 27 Mayıs’ın kaatil darbecileri 1961 Kurucu ve Temsilciler Meclisi üyelerinin ezici çoğunluğunu darbe yanlısı Chp’lilerden teşekkül ettirmişlerdi.

“KUR’ÂN, KEMALİZMİN ÇIKARLARINA UYGUN HÂLE GETİRİLECEK”
Okumaya devam et

Share Button

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-5-ASR-I SAADET-2-

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-5-ASR-I SAADET-2-
Tüm sırlar Asr-ı Saadette mahfuz. Saf mana devri doğru ve derinliğine anlaşılmalıdır. Saf mananın insana nakli ile hayat ve eşyaya tatbiki meselesi, hususiyet arzeden bir mevzudur.
Saf mananın sadece okunarak insana intikal edeceği zannı, pozitivist bir anlayıştır. Kur’an-ı Kerim, bir felsefe veya edebiyat veya herhangi bir metin olmadığına göre, onları anlamak ve zihni evrene nakletmek yolları işe yaramaz. Kur’an-ı Kerim’in sadece “kelam” olma hususiyetine kilitlenenler ve “nur” olma hususiyetini ihmal veya reddedenler, (haşa) felsefi metin okur gibi muhatap oluyorlar. Abdestsiz okunacağına dair iddia ve tartışmalar bile, onun kelam hususiyetine atıftır. Sadece “kelam” olma hususiyeti bile, “mutlak kelam” olmasından dolayı mukayesesiz bir kıymettir muhakkak lakin “nur” olma hususiyeti unutulduğunda, “mutlak kelam” olma hususiyeti de ihmal ediliyor.
Kur’an-ı Kerim’in “nur” olma hususiyeti, bizatihi kendisindedir, yani asli lisanında mahfuzdur. Meal, Kur’an-ı Kerim değildir ve Kur’an-ı Kerim’in hiçbir hususiyetini kendine taşıyamaz. Meal, Kur’an-ı Kerim olmadığı gibi, ondan mülhem insan kelamıdır. İşte sır noktası burası… İnsanlar, meal okuduklarında, Kur’an-ı Kerim’in tüm hususiyetlerinden uzaklaştırılmış bir metin ile muhatap oldukları için, “kelam” ile meşgul olmaktadırlar, dikkat, “mutlak kelam” ile değil nispi kelam ile… Çekiştire çekiştire bu noktaya kadar getirip hazırlanan metin, insanlar tarafından (haşa) felsefi metin gibi okunmaya başlıyor. Bu noktaya getirildikten sonra, abdest ihtiyacı ortadan kalkıyor, hürmet ihtiyacı ortadan kalkıyor, İslam Tedrisat Usulü ihtiyacı ortadan kalkıyor. Okumaya devam et

Share Button

HAKİKATİN TEFSİR VE TECELLİSİ

HAKİKATİN TEFSİR VE TECELLİSİ
Kur’an-ı Kerim, dünyaya (ve yaratılmış aleme) ait olmayan Allah Azze ve Celle’nin kelamı… Halk (yaratılmışlar) aleminde, O’na ait tek kelam, tek kitap yani hakikat… Allah Azze ve Celle’ye ait olması cihetiyle de, “tamamlanmış” tek kitap… Fikir ve ilim adamları bilir ki, tamamlanmış kitap yoktur, her kitap mutlaka eksiktir, yazılacak başka konularda vardır ama o haliyle piyasaya sunulmuştur. Kur’an-ı Kerim, sahibinden dolayı ikmal edilmiş tek kitaptır, öyleyse hakikatin tertip edilmiş tek nüshasıdır.
Hakikat, zıtlar aleminde bir varlık değildir, o, tektir. Bir şeyin zıddı, zıtlık münasebeti dışında o şeyin mümasilidir, muadilidir. Bu sebeple hakikatin zıddının olduğunu (muhalfarz) hayal etmek dahi, hakikat çapında bir kıymetten bahsetmek manasına gelir. Zıddı olmayan bir kıymet, muhittir, zıtlar aleminde her ne varsa tamamını kuşatmıştır. Kur’an-ı Kerim’in (dolayısıyla İslam’ın) zıddı yoktur, olması muhaldir. Hakikatin kelami ifadesi olan (nur olma hususiyeti mahfuz) Kur’an-ı Kerim, yaratılmış alemlere mukaddem, tamamını muhit, tamamını izah eden bir “mana yekunudur”. Kur’an-ı Kerim’in bazı hususlarda emir bazı hususlarda nehiy ihtiva etmesi, her şeyi izah etmediği manasına gelmez.
Meselenin düğümlendiği nokta, hakikat metninin nehiyler kısmıdır. Nehyedilenin izah edilmediği, edilmesinin gerekmeyeceği zannı yanlıştır. Fakat Müslümanlar için haramların idrak edilmesinde belli zorluklar mevcut. Müslümanlar haramları tecrübe edemezler, neden haram olduğunu anlamak için bile tecrübe edemezler. Bir çok meselenin idraki ise tecrübeye bağlıdır, sıfır tecrübe ile idrak edebilmenin imkansız olduğu hususlar vardır. İzah edilmiş olması başka, idrak edebilme imkan ve mahareti başka bir konudur. Haramların idrak edilememesi, izah edilmediğinden değil, tecrübe edilememesinden (ve başka sebeplerden) kaynaklanmaktadır. Okumaya devam et

Share Button

KUR’ANİ MANADA MİLLİYETÇİ, ŞERİATÇI VE İSLAMCI DEMEKTİR

Kur’ânî Mânada Milliyetçi, Şeriatçı ve İslâmcı Demektir

Ulusçuluk, ırkçılık ve kavmiyetçilik, milliyetçilikle karıştırılmaktadır. Kavram kargaşası vebadan, âfetten, savaştan daha kötüdür. Türkiye’de bu kötülüğü yapanlar Cumhuriyet ilkeleriyle düşünenlerdir. Milliyetçi olduğunu söyleyenler, milliyetçiliğin İslâm ve şeriat üzere bir araya gelerek millet olanların değerlerini sevmek ve ihya etmek mânasına geldiğini bilmekle sorumludurlar.
Millet kelimesinden neşet eden “milliyetçilik”, dini ve dinin sosyal değerlerini savunmak demektir. 20. Asrın başlarına kadar Osmanlı’da millet ve milliyet kavramları dinî açıdan müsbet mânaya sahipti. Çünkü millet kavramı İslâm’la aynı mânaya geliyordu.
“Milliyetçiyim” diyenlere, milliyeti, İslâm ve şeriatı sahiplenme mânasında kullanıp kullanmadığını sorun. Cumhuriyetin modern seküler zihniyetiyle “milliyetçiyim” diyorsa, yanlış kullandığını ikaz edin. Milliyetçiliği İslâmî mânada kullanmayan siyasî partileri, dernek, kuruluş ve grupları aydınlatmak ve uyarmak millî, yani Kur’ânî bir vazifedir.
20. Yüzyılda Türkiye’ye ideolojik bir kavram olarak giren ulusçuluk karşılığında kullanılan milliyet ve milliyetçilik kelimeleri Batı’daki muhtevasıyla anlaşılagelmiş ve İslâmî olan bu kavramlar kirletilmiştir.
Milliyet kelimesi, İslâm ve şeriat mânasına gelen millet ve dolayısıyla millî kavramının oluş hâlidir, Kur’ânî bir kelimedir ve şeriattan yana olmak demektir. Müslümanlar açısından milliyetçilik “millet”ten olma şuurudur. Milliyetçi fikirlerde, İslâmî kaynak ve deliller olup olmadığına bakmak şarttır. Okumaya devam et

Share Button

CUMHURİYET, KUR’AN’DAN KOPUŞ, MEDENİ BİLGİLER KİTABI’NA GEÇİŞTİR

Cumhuriyet, Kur’ân’dan Kopuş, Medenî Bilgiler Kitabı’na Geçiştir

“Bu mazhariyetten dolayı Cenab-ı Hakk’a hamd ü senâ ederim” diyen ve Kur’ân okutarak Meclis’in açılışını yapan, ardından Hacı Bayram Veli Câmii’nde namaza katılıp, kendi ifadesiyle “Vatan-ı İslâmiyye” için dua eden M. Kemal’in Millî Mücadele esnasında, yani Cumhuriyeti ilân ettirinceye kadar yaptığı konuşmalarda İslâmî bir üslûp hâkimdir:

“İstiklâl mücadelemizde inâyet-i samedisini Türk milletinden esirgemeyen Cenab-ı Hakk’a hamd ü senâ etmeği aslâ unutmayalım. Bizler meşrû olan dâvamızda (Vatan-ı İslâmiyye) inâyet-i ilâhiyeden hiçbir zaman ümidimizi kesmedik.”

1923’den sonra Batılı bir Cumhuriyetin temellerini tepeden inme usullerle oturtan M. Kemal’de İslâmî kanaat ve tavrına dair hiçbir ifade ve fiil görmek mümkün olmayacaktır. Çünkü Millî Mücadele’deki İslâmî siyasetinden uzaklaşarak “Devrimci Cumhuriyetin” yolunu tutmuştur.

CUMHURİYET, “HÂKİM MİLLET”İ EZEREK LAİKÇİ ULUSÇULUĞU TUTMUŞTUR Okumaya devam et

Share Button

KELİMESİZ İDRAK O’NA BAHŞEDİLMİŞTİR

Suret, mananın tecellisine vasıta fakat idrakine de mani. Mananın saf haliyle intikali mümkün olsaydı ve lisan hapishanesinde mahkum olmasaydık, hakikatin idraki belki mümkün olacaktı. Fakat anlatmak ve anlamak için lisana ihtiyacımız var. Lisana ihtiyacımız var ya… Yanlış anlamaya ve yanlış anlatmaya mahkumuz.
Dil bahsini bilenler bilir, dil, hakikatin yükünü çekecek çapta bir vasıta değil. Arapça dahil, hiçbir dildeki mana havzası, hakikati ifade kudretine ulaşamaz. Hakikati dil ile keşfedebileceğimiz zannına sahip olduğumuzdan beri, gevezeliklerimize “hikmet” muamelesi yapıyoruz.
Dilden bahsediyoruz ya… Uslanmadık hala… Uslanamayız da… Çünkü dil, aklın malzemesidir, ruhun manivelası değil… Dil ile idrak eden akıl, ruh hakikate ulaşmak için dile ihtiyaç duymaz. Tamam da, biz ruha ulaşamıyoruz ki. Aklımızla nefsimizin parantezine sıkıştık kaldık.
Oysa…
Hakikatin sahibi, hakikati, hakikatin ilk muhatabına, mana olarak indirdi. O’nun kalbine, Kur’an-ı Kerim, mana olarak indi. İki Cihan Serveri (SAV) efendimiz hakikati, “saf mana” olarak idrak etti. Bu ne büyük imtiyazdır Allah’ım…
*
Kainatta hakikati saf haliyle taşıyabilecek bir varlık yok. Hakikat, saf haliyle herhangi bir varlığa inseydi, o varlığı, yokluğun da ötesinde bir noktaya savururdu. Hakikati aradığını iddia edenler, gerçekten gevezelik yapmıyorlarsa, ne dediklerinin farkında değiller. Muhal farz bulsalar, ne yapacaklarına dair bir fikirleri de yok. Bulamamış olmaları sanki daha hayırlı…
Fakat…
Hakikat orta yerde duruyor. Adı, Kur’an-ı Kerim…
Şimdi ne yapmalı? Apaçık bir hakikat olarak önümüzde duruyor. Nasıl davranmalı? Hakikat önümüzde duruyorken, ne yapılabilir ki? Hakikat varsa, başka neye ihtiyaç duyulabilir? Başka bir ihtiyaç içinde kıvranmak, elimizde tuttuğumuz hakikatten mahrum olmak değilse, nedir?
Öyleyse açmalı, okumalı, anlamalı ve yaşamalıyız. Değil mi?
Ne var ki insan, zalim, cahil ve nankör. Hakikat elindeyken bile zalim, cahil ve nankör. Hakikati iki parmağıyla kaldırabileceğini ve taşıyabileceğini vehmedecek kadar zalim, cahil ve nankör.
Hayatında (Risaletten önceki hayatı da dahil) hiçbir günah işlememiş olmasına rağmen Hz. Resul-i Ekrem (SAV) Efendimizin, kalbi kaç defa Cebrail (AS) tarafından zemzem ile yıkanmıştır. Sadece dünyada bulunmasından dolayı meydana gelebilecek masivadan temizlemek mi gerekmiştir, bilinmez. Fakat Risalet için öyle bir kalp hazırlanmıştır ki, izahı kabil değil. Risaletten sonra miraca davet edilmiş ve “huzura alınmıştır”. Pekâlâ, tüm bunlardan sonra ne haldedir? Vahiy geldiğinde ne haldedir? Vahiy, yani hakikat, insan için o kadar ağır bir manadır ki, vahiy geldiğindeki halini, vahiy katiplerinden ve diğer sahabelerden her Müslüman okumalıdır. Okumalıdır ki hakikatin ne kadar ağır ve kıymetli olduğu anlaşılsın.
Bütün bunlara rağmen, Kur’an-ı Kerim’in üstelik mealini, ayak ayak üstüne atarak okumaktan imtina etmeyenler, hiçbir haşyet duymamakta, müteessir olduklarına dair hiçbir alamet görülmemektedir. Ve… İddiaya bakın… Kur’an-ı Kerim yalnız başına kafi… İnsan dehşete düşüyor.
Kur’an-ı Kerim yalnız başına kafi diyenler nasıl bir iddiada bulunuyor? Sigarasını tellendirirken mealinden okuduğu vahyi, en azından Hz. Resul-i Ekrem (SAV) Efendimiz kadar anladığı iddiasında bulunuyor. O’na ihtiyaç duymamak, en az O’nun kadar anlamak iddiası değil midir? Kafaları taşla ezilesiceler… Bu ümmetin içinden böyle bir fırka da çıkar mıymış ALLAH’IM.
Hakikati, kaynağından en mütekamil haliyle anlamış olanın beyan ve fiili olan Hadis-i Şerif ve Sünnet-i Seniyye, İslam’ı anlatmakta (haşa) aciz ve nakıs ise, Kur’an-ı Kerim’i yeryüzündeki herhangi bir insanın (gelmiş geçmiş en büyük deha bile olsa) anlaması asla mümkün değil. Sadece Kur’an-ı Kerim kafi diyenlerin nasıl bir iddiada bulunduğu anlaşılıyor mu? Bu ahmaklar, insanlık tarihinin en sefih ve sefil güruhudur. Bırakın Kur’an-ı Kerim’i anlamayı, daha İslam’ın elif-basını anlamamışlardır.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button