HÜDA PAR’DAN İKİ MEKTUP

Hüda Par’dan iki mektup

02.09.2015 tarihli “Dindar / Ümmetçi Kürtler de özerklik ve resmî dil istiyorsa…” adlı yazımıza Diyarbakır, Batman gibi çevrelerden olumlu ve olumsuz tepkiler almış ve bu tepkileri değerlendirmiştim. Hayli zaman geçmesine rağmen Hüda-Par’dan (Hür Dâva Partisi) bu kez olgun, itidalli ve kardeşâne bir üslûpla iki mektup geldi.

Bu yapıcı mektupların sahibi Hüda Par Bingöl İl Başkanı Hamdullah Tasalı. Adresini ve telefonunu verecek kadar açık ve samimi bir üslûpla yazmış. Bu sebeptendir ki, dikkatli ve kardeşlik taraftarı olan okuyucu kamuoyu nezdinde bu meselenin vuzuha kavuşması için, yazdıklarımızla bize gelen iki olgun mektubun değerlendirilmesini yapmak istiyorum. 31 Aralık 2015 tarihinde gönderilen mektup şöyle: Okumaya devam et

Share Button

Dindar / ümmetçi Kürt kardeşlerimizin cevapları

Dindar / ümmetçi Kürt kardeşlerimizin cevapları

Müslüman bir Kürt kardeşimiz Milan… gönlü kırık ve kısa bir mektup göndermiş:

“Dindar ve ümmetçi Kürtlerde resmi dil ve özerklik istiyorsa..” başlıklı yazınızı üzülerek okudum.. Bizler anadilimizde eğitim hakkı istemeyelim de Fransızlar mı istesin? Her şeye siyaset nazarıyla bakarsanız yanılırsınız. Maalesef ümmetçilik siyasi bir proje olarak görülüyor ve ümmetçilik adı altında tek tipçi yaklaşımlar sergileniyor. “ümmetçilik = Türkçe eğitim” ise bence sorun dindar Kürdlerde değil ümmetçi olduğunu iddia eden Türklerdedir…” Milan beyin şahsında bütün dindar Kürt kardeşlerimize düşüncelerimi bir daha belirtmek istiyorum:

Önce selâm ederim. Adı geçen yazımın maksadı bölünme ve özerk devlet isteği bağlamında bir yaklaşımdı. Bizzat dindar Kürt ve Türk meselesi değildir. HDPKK eliyle Türkiye’nin yaşadığı terör kıskacında dindar Kürt kardeşlerimiz şu sıralar bu örgütün yaydığı “algı” ya karşı “özerklik” gibi bölünmenin ilk basamağı olan bir duruma açıkça karşı olduğunu beyan etsin istedik.
Okumaya devam et

Share Button

“ÜÇ PKK’LININ SEVDİKLERİNE BAŞSAĞLIĞI” DİLENİR Mİ?

“Üç PKK’lının Sevdiklerine Başsağlığı” Dilenir mi?
Sayın Mümtaz’er Türköne,
Bu târiznâmeyi Allah şahittir ki “ulusalcı-milliyetçi” bir düşünce ve parti sempatizanı olarak değil, Türkiye’yi bu hâle getirenlerin Türk ve Kürt ulusalcı Ergenekoncular olduğunu, PKK elebaşısının darbecilerin kontrollü bunalım stratejisi piyonu olarak kullanıldığını, vesayetçi generallerin çöktüğünü âcizane dile getiren biri olarak yazıyorum.
15 Ocak 2013 tarihli Zaman Gazetesi’ndeki “Başsağlığı” yazınızdaki “Kim olursa olsun, ölenlerin peşinden kem söz söylenmez” ve “Asgari olarak kim olursa olsun herkesin kaybına saygı duyacaksınız. Bu cümleden olmak üzere Paris’te suikastta hayatını kaybedenlerin sevdiklerine başsağlığı diliyorum” cümleleriniz, Atatürkçü Cumhuriyet’in mezâlimini dile getiren yazılarınıza, “millî” mefhumları ulusalcı milliyetçilerin yanlışlarından ayırarak ortaya koyuşunuza hâlel getirmiş? Size düşer miydi PKK’lıların sevdiklerine başsağlığı dilemek? Yazılarınıza zül getiren o ifadeleri kullanmak size hiç yakışmamış. Okumaya devam et

Share Button

BOŞANMADIK, NİKAH TAZELİYORUZ

BOŞANMADIK, NİKAH TAZELİYORUZ
Cumhuriyet döneminde başlayan Kürt isyanlarının sebebi, Türkçülük ve batıcılık hastalığının ülkede hakim siyasi kültür haline gelmesidir. Türkçülük ideoloji ve siyasetinin Kürtçülüğü tetiklediği artık herkes tarafından anlaşıldı ama batıcılık siyasetinin Kürtçülüğü tetiklediği hala farkedilemedi. Batıcılık siyaseti Kürtçülük cereyanını iki cihetten etkiledi, birincisi, ülkede uygulanan ateist laiklik, Müslüman kimlikli Türkü de Kürdü de isyan ettirdi. İkincisi, batılılaşmayla beraber canlanan, meşru altyapı bulan batı kaynaklı ideolojik hareketler Kürtçülük cereyanını tetikledi. PKK’nın ideolojik kimliğine bakıldığında mesele anlaşılır, PKK, hem Kürtçü hem de sosyalist bir örgüttür. Batılılaşma, bu ülkede batının felsefe ve kültürüne karşı olan Türk ve Kürt unsurlar tarafından reddedilirken isyan siyasi rejime yöneldi, ilginçtir Batılılaşmış Türk ve Kürt unsurlar ise bazen siyasi rejime karşı isyan etse de, umumiyetle bu coğrafyada yaşayan milletin, Türk ve Kürt kavimlerinin asli kimliğine, İslam’a isyan etti. Kısaca Batılılaşmış ve batıcı siyaset, bu ülkeye, derinliğine bir bölünme ve parçalanma, husumet ve düşmanlık getirmiştir.
Yeni bir Türkiye kurulurken bu durum devam edebilir mi? Cumhuriyet döneminin birçok özelliği tasfiye edilirken, halka sirayet etmiş, sirayetinin neticesi sadece parçalanma meydana getirmiş batılı dil ve üslup tasfiyeden kurtulabilir mi? Ulus devlet diye diye Kürtleri isyan ettiren, “geçerli ve doğru olan “ulus devlet” ise, bizim de bir ulus devlet hakkımız var, bu hakkımızı istiyoruz” diye dağa çıkmalarına sebep olan, özünde batıcı bir dil hangi sebeple tasfiyeden kurtulabilir? “Türkçülük ve Kürtçülük nasıl oluyor da batılı ve batıcı bir dil oluyor?” diye soracak kadar sığ idrakliler hala var mıdır bu ülkede? Milliyetçilik ve ırkçılık batıda doğan ve dünyaya bela getiren siyasi cereyanlardır, Türkiye’ye (Osmanlıya) oradan gelmiş ve bizi tüketmiştir. Okumaya devam et

Share Button

KÜRT MESELESİ ESKİ TÜRKİYE’NİN PROBLEMİ

KÜRT MESELESİ ESKİ TÜRKİYE’NİN PROBLEMİ
Cumhuriyet, “Türk” unsuru üzerine kurulduğunu iddia etti, bu iddiasıyla ilgili bol miktarda ideolojik enstrüman da üretti. Ama aslında “Türk” unsuru üzerine kurulmadı. Cumhuriyet bir batı projesiydi, Lozan anlaşmasında kuruldu, nasıl bir devlet olacağı da Lozan anlaşmasında dikte edildi. İslam’dan her manada ve sahada uzaklaşmak şartıyla ne yaparsa yapsın ses çıkartılmayacaktı. Kurucu irade, Türkleri de pek sevmedi aslında, Türkiye’yi, Türkiye’de iktidar olmayı sevdi. Ne var ki Türkiye’de iktidar olmak için birazcık mahalli-milli unsur lazımdı, Türk unsurunun devreye girdiği nokta da burasıydı. Türk unsuru üzerine kurulmuş olsaydı, Türklerin tüm kültürünü, dinini, tarihini, ananelerini, hukukunu, ahlakını, hayatını, teamüllerini, özet olarak her şeyini değiştirmek ister miydi? Böyle şey olur mu?
Türk, Türkçülük, Türk milliyetçiliği hamasetiyle yıllarca Türk unsurunun bin yıllık tarihini, bin yıllık müktesebatını, bin yıllık ruhunu imha ettiler. Bir taraftan batı, çağdaşlık, çağdaş medeniyet vesaire gibi reklam ve propaganda bombalarıyla ülkeyi tarumar ettiler diğer taraftan “Türk” unsurunun ruhunu soyarak ortaya çıkardıkları cesedi, her fikri enjekte etmeye müsait hale getirdiler. Meselenin Türkçülükle ilgisi yoktu, mesele aslında Türklerle ilgiliydi, Türklerin tarihi mesuliyetleriyle ilgiliydi, Türklerin dinleriyle ilgiliydi. Türkleri her şeylerinden koparıp, Türkleştirmek istediler, bu çerçevede; gözüne mil çektiler ki eski medeniyeti görmesin, kulağını patlattılar ki, eski musikiyi duymasın, hissini iptal ettiler ki “zevk-i selim”ini kaybetsin ila ahir… Tüm hassalarını yok ederek Türkleştirmeye çalıştılar, ortaya çıkan kadavraya ise istedikleri elbiseyi giydirmeye çalıştılar. Okumaya devam et

Share Button

AKPARTİ’NİN SEÇİM PLANI NETLEŞMEYE BAŞLADI

AKPARTİ’NİN SEÇİM PLANI NETLEŞMEYE BAŞLADI
Akparti’nin, 2014 Cumhurbaşkanlığı ve 2015 milletvekili seçimleri için yaptığı planlar netleşmeye başladı. Seçim projeksiyonları oluşturan parti birimi, hükümet uygulamaları ile seçim projeksiyonları arasındaki paralelliği oluşturmaya çalışıyor. Bazılarının iddia ettikleri gibi Kürt meselesinin çözümü veya başka hadiseler, seçim yatırımı değil, bunlar hükümetin, ülkenin temel meselelerini çözmek için yaptığı hamleler. Akparti’deki teşkilat yapısını hala çözemeyenler, bu teşebbüsleri seçim yatırımı olarak görmek yanlışına düşüyor. Oysa partinin seçim projeksiyonu oluşturan birimi, hükümet uygulamalarını takip ediyor ve o uygulamalar ile seçim projeksiyonu arasındaki zaman ayarını yapıyor. Bu çalışma tarzı sadece seçim projeksiyonları oluşturan birime has bir özellik değil, başka birimler de benzer metotlarla çalışıyor.
Zamanlama bakımından hedefe (seçim zamanına) ulaşacağı düşünülen gelişmeler, Kürt meselesinin çözümü, Suriye devriminin neticelenmesi, Irak merkezi hükümetinin yıkılması veya zorlanması, Mısır’daki devrimin yeni bir devlet inşasına başlaması ve Türkiye ile “hayal” bile edilemeyecek ittifakların kurulması, AB ülkelerindeki iktisadi krizin ağır hasarlar vermesi ve Türkiye’ye ihtiyacın artması, İsrail’in Mavi Marmara konusunda diz çökmesi gibi her biri bir seçim kazanmaya kafi gelecek hacimli konular. Daha önceki hükümetlerin, bu gelişmelerden birisi için ütopik bedeller ödeyeceği fakat bunların bir kısmının bu hükümet zamanında denk geldiği bir kısmının ise hükümet uygulamalarıyla başarıldığı konuşuluyor Ankara’nın muhtelif mahfillerinde. Gerçekten de durum aynen böyle… Okumaya devam et

Share Button

TEŞKİLATIN 2014 SEÇİM PROJEKSİYONU

TEŞKİLATIN 2014 SEÇİM PROJEKSİYONU
Teşkilat iki seçim için özel olarak çalışıyor. 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimi ve 2015 genel seçimler. Bu iki seçimi büyük ihtimalle birleştirecekler. “Teşkilatın Suriye Projeksiyonu” başlıklı yazımızda anlattıklarımız 2014 yılındaki cumhurbaşkanlığından önce tamamen gerçekleşirse, erken genel seçim kararı alınarak iki seçim mutlaka birleştirilecek.
2014 seçim projeksiyonunun konuları şunlar; birincisi Suriye entegrasyonu, ikincisi önümüzdeki yıl beklenen dünya (aslında batı) ekonomik krizi, üçüncüsü içerideki Kürt sorunu… Başka konularda var ama seçim projeksiyonu temelde bu sacayağı üzerine kurulu.
Teşkilat bu sene yapılacağı söylenen yeni anayasanın yapılamayacağını düşünüyor. Yeni anayasa yapılamayacağı için de “başkanlık” konusu askıda kalacak. Seçimin hedefi de yeni anayasa ile başkanlık konusu olacak.
Şimdi… Okumaya devam et

Share Button

BÜYÜK MUTABAKAT BÜYÜK BARIŞ

BÜYÜK MUTABAKAT BÜYÜK BARIŞ
İçinde yaşadığımız devir (konjonktür) her şeyi yeniden değerlendirmeyi gerektiriyor, hem Türkiye’de hem de dünyada… Eski şablonlarımız, ezberlerimiz, mantık formlarımız, akıl terkiplerimiz yeni durumu anlamaya kafi değil. Dünyada ve Türkiye’deki değişme ve gelişmeleri eski anlayışımızla değerlendirmeye çalışmak, hiçbir değişmenin ve gelişmenin olmadığını kabul etmektir. Dünyada ve Türkiye’de hiçbir değişme ve gelişme olmadığını düşünmek, aklı, aksesuar olarak taşımaktır. Ciddi değişme ve gelişme olduğunu kabul edip de, eski akıl terkibimizle düşünmeye ve değerlendirmeye devam etmek ise ahmaklık olsa gerek.
Dünyadaki ve Türkiye’deki değişme ve gelişmeleri herkes görüyor. Değişme ve gelişme o kadar açıktan ve o kadar şok edici şekilde meydana geliyor ki, akıl sağlığı yerinde olan birisinin görmemesi kabil değil. ABD ve AB’nin devasa iktisadi krizlerini bir müddet ciddiye almayan, bu çaptaki krizlerin bile onlar tarafından planlanan bir oyun olduğunu düşünenler çıkmadı değil. Akıl sağlığından bahsetmemizin sebebi bu, bu türden akıl sahiplerinin bir kısmı hala gelişmeleri doğru okumakta zorlanmaya devam ediyor. Çünkü bunlar, ABD ve AB gibi batılı güçleri “yeryüzü tanrısı” olarak kabul etmişlerdi ve onların asla yanlış yapacağına, gerileyeceğine, çökeceğine ihtimal vermeyen “iman” sahipleriydi. Bunların bir kısmı ABD düşmanı bir kısmı da dostuydu fakat her iki gurup da, ABD’nin dünyada her şeye hakim olduğuna, o izin vermeden yaprak bile kımıldamayacağına inanıyordu. Bu tür kavrayış formları büyük oranda geriledi, özellikle AB ülkelerinin kriz için sıraya girdiği bu günlerde, artık o kadar saçmalamak marjinalleşti. Okumaya devam et

Share Button

KÜRT MESELESİNİN TIKANDIĞI NOKTA

KÜRT MESELESİNİN TIKANDIĞI NOKTA
Bir ülkede yaşayan halkın bir kesiminin, mevcut rejime karşı isyan etme şartları oluşabilir. Hakikaten süreklilik kazanmış, normalleşmiş ve hukuka emdirilmiş olan zulme karşı mücadele etmenin silahlı direnişten başka yolunun kalmadığı misaller, insanlık ve siyaset tarihinde bolca görülen durumdur. Siyasi ve hukuki yolla mücadelenin, hukuk ve siyaset müesseseleri ile yolu kapatılmışsa yapılacak iş nedir ki?
İslam tarihinde zulüm, siyasi iktidarların uygulamalarına verilen isimdi. Çünkü hukuk (yani şeriat) belli idi. İktidarı elinde bulunduranlar, Şeriat’ın dışına çıkarak zulüm yapıyorlardı. Dolayısıyla zulüm, teorik altyapıya kavuşmamıştı İslam tarihinde…
Çağdaş dünyada zulüm, mevzuata girdi. Anayasada halkın bir kesiminin dilini konuşması, bir kesiminin dinini yaşaması gibi zulümler, artık kanun metni haline geldi. Zulüm, hukuk marifetiyle yapılmaya başlandı. Zulmü eskiden iktidarlar (hükümdarlar) sadece askerlerle yapıyordu, şimdi hukuk, kanun, mahkeme vasıtasıyla yapılmaya başlandı.
Hukuk marifetiyle yapılan zulmün çözümü tabii ki hukukta aranmaz. Siyaset marifetiyle yapılan zulmün çözümü tabii ki siyasette aranmaz. Geriye ne kalıyor? Silahlı mücadele… Türkiye seksen yıldır muhalefeti, silahlı mücadeleye mahkum etti. Bu noktaya kadar Kürt silahlı muhalefetini anlamak mümkün olabilir.
*
İslam tarihindeki zalimlere karşı silahlı veya silahsız mücadele eden muhalifler, neyi istediklerini biliyorlardı. Çünkü İslam hukuku ve ahlakı orta yerde duruyordu. Dolayısıyla mücadeleyi de yürütürken, İslam hukuk ve ahlakına uygun davranıyorlardı. İslam hukuk ve ahlakına uymayanları da yine İslam hukuk ve ahlakına nispetle tenkit etmek kabil oluyordu.
İslam medeniyetinin tasfiyesi ile beraber, İslam coğrafyasındaki nazari altyapı yok edildi. Siyasi iktidarlar ve rejimler, kaynağını İslam’dan almak ihtiyacı ve mecburiyeti hissetmez hale geldikleri için artık hiçbir kaide ile bağlı olduklarını düşünmüyorlar. Siyasi iktidarlar ve rejimler kendilerini temel hukuk metinleriyle (Şeriat ile) bağlı hissetmedikleri gibi, İslam irfanının yok edilmesiyle ortaya çıkan vasatta muhalif siyasi hareketler de kendilerini hiçbir kaide ile bağlı hissetmiyorlar.
Kürt hareketi veya başka siyasi hareketler, mevcut rejimlere karşı silahlı veya silahsız mücadele yapmak mecburiyetinde olduklarını düşünürken haklı olabilirler. Fakat kendilerini hiçbir ahlaki ve hukuki kaide ile bağlı hissetmemeleri, tam bir kaos meydana getiriyor. BDP veya PKK ile hangi zeminde mücadele edilebilir? Adamların hiçbir teorik çerçevesi yok. Mücadeleyi anlayalım da, bunun bir teorik altyapısı olması gerekmez mi?
Teorik çerçevesi olmayan silahlı veya silahsız muhalefet örgütü ile münasebet kurmak mümkün değil. Neden? Zira ne yapacağı belli olmaz. Ferdi veya içtimai oluşların kendini tarif etmesinin temel çerçevesi, dünya görüşüdür. Dünya görüşü aynı zamanda bir hukuk ve ahlak sistemi demektir. Bir siyasi hareket kendini hukuk ve ahlak sistemi ile tarif ettiğinde, “güvenilir” hale gelir.
Yeri gelmişken eşkıya veya terörist tarifinin ölçüsü şu olsa gerek. Muhalefet hareketleri kendilerini bir dünya görüşü ve buna bağlı olarak bir hukuk ve ahlak sistemi ile tarif ediyorsa, “farklı bir hayat gerçekliği” talep ediyor demektir ki, meşrudur. Bazı hakları talep etmeleri, meşruiyet için kafi değildir. Rejim muhalifi olmakla terörist olmak arasındaki fark, siyasi hareketin bir hukuk ve ahlak sistemine dayanıp dayanmadığıdır. Hukuk ve ahlak sistemine dayanmayan siyasi hareketler, bazı haklı taleplerde bulunuyor olsalar bile meşruiyete sahip değillerdir. Zira bu durumda, mevcut sistemdeki bazı aksaklıkları istismar etmekten başka bir şey yapmıyorlar.
*
Ülkedeki siyasi rejim seksen yıldır halka zulmetti. Zulmü, hukuk marifetiyle yaptı ve muhalefetin tüm kanallarını kapattı. Taa anayasa mahkemesine kadar bu yolu tıkadı. Bu sebeple sistem dışı mücadele için ülkede seksen yıldır meşru bir zemini ısrarla ve akılsızca oluşturdu.
Lakin Kürt siyasi hareketi, kendini bir türlü tarif edemedi. Bir dünya görüşü, hukuk ve ahlak sistemi beyan edemedi. Bilindiği üzere PKK özünde Marksist-Ateist bir siyasi Siyasi hareketiydi. Fakat Marksizm’in çökmesinden sonra hala kendini o istikamette tarif ediyorsa bu durum, Çin’in hala Marksist olması ve Çin Komünist Partisi tarafından yönetilmesi gibi bir şaşkınlık halidir. Kendini tarif edemediği için ne zaman ne yapacağı bilinmez bir terörist hareket halinde kaldı. Kemalist siyasi sistemin, kendisine karşı her türlü siyasi mücadeleyi (bu arada silahlı mücadeleyi) meşru kılan mevzuat ve tatbikatları karşısında PKK, bir teorik zemine oturamadığı için bu kadar bol meşruiyet malzemesi olan ülkede meşruiyet üretemedi.
*
Bir ülkedeki silahlı muhalefet, silahlı mücadele ile haklarını almaya başlamışsa, silahı bırakmaz. Hiçbir siyasi düşünce, işe yaradığını gördüğü metotlardan vazgeçmez. Silahlı mücadelenin tüm şartlarını oluşturan Kemalist siyasi rejim PKK’yı asla silahsızlandıramaz. Kürt meselesinin tıkandığı nokta tam olarak burası…
*
AKPARTİ’NİN samimi şekilde Kürt meselesini çözme teşebbüsleri karşısında BDP ve PKK’nın aynı tavırlarını devam ettirmesi, tuhaf bir durum ortaya çıkardı. Kemalist zihniyetin Kürt meselesini çözmeye yanaşmayacağı ön kabulü doğruydu. PKK ve BDP bu ön kabule sahip olmakla siyasi bir yanlış yapmıyordu. Fakat AKPARTİ’NİN bu meselede yaptıklarını değerlendirirken yanlış yapıyor. Yanlış yapmasının temel sebebi, AKPARTİ’Yİ Kemalist rejimin hükümeti ve partisi olarak görüyor olmasıdır. Kemalist siyasi rejimden silahlı mücadele ile bazı tavizler aldığı düşüncesi ile AKPARTİ’YE karşı da aynı duygu ve kabuller ile tavır takınıyor. Silahlı mücadele ile tavizler aldığı düşüncesi AKPARTİ’NİN tatbikatlarına ve yaklaşımına rağmen yerleşik hale geldiyse, Kürt meselesini BDP ve PKK ile çözme imkanı kalmamış demektir.
Aslında problemin derinleştiği nokta, AKPARTİ’NİN farklı olduğunu biliyor fakat AKPARTİ’NİN meseleyi çözmesi halinde Müslüman Kürt halkı üzerindeki inisiyatiflerini kaybedeceklerini düşünüyor olmaları. BDP mensubu bazı siyasetçilerin, Kemalistlere yaptığı, laiklik ortak paydasında AKPARTİ’YE karşı mücadele etme çağrıları malum. Bu durum tipik bir “Stockholm Sendromu” oluşturuyor. PKK eksenindeki Kürt Siyasi Hareketi, kendilerine seksen yıldır zulmeden Kemalist siyasi rejim ile birlikte, kendilerine hiç zulmetmemiş olan AKPARTİ ve Müslümanlara karşı mücadele etmek istemesi, “Stockholm Sendromu” değilse, bu sendromun başka bir misalini bulmak kabil değil.
*
Ortaya çıkan durum şu; Kemalist siyasi rejim Kürt Siyasi hareketine şiddetle düşman fakat AKPARTİ’YE daha şiddetli şekilde düşman… Kürt Siyasi Hareketi Kemalist rejime şiddetle düşman fakat AKPARTİ’YE daha şiddetli şekilde düşman… AKPARTİ her ikisine de düşman.
AKPARTİ ülkenin tamamına talip olduğu için Kemalist siyasi rejim, Kürt Siyasi Hareketini AKPARTİ’YE tercih eder. Zira Kürtçüler neticede ülkenin bir kısmını istiyorlar. PKK merkezli Kürtçüler ise Kemalist rejim taraftarlarını tercih ederler çünkü Kemalistler Kürtleri bundan sonra asla kendilerine bağlayamazlar. Oysa AKPARTİ, Kürtlere hitap etmenin ve onları da içine alacak şekilde ülkeyi rahatlatmanın imkanına sahip tek partidir. Bunun yolu ise malum olduğu üzere İslam’dır. AKPARTİ, BDP, DTK ve PKK yı Kürtlerden tecrit etmenin ve yok etmenin fikri altyapısına sahip. Bu ihtimal Kürtçüler için büyük bir handikaptır. İttifak yapmak konusunda en zor pozisyonda olan AKPARTİ’DİR. Zira AKPARTİ Kemalistlerle de Kürtçülerle de ittifak yapamaz. Konuya bu zorunluluklar çerçevesinde baktığımızda, Kemalistlerle Kürtçülerin ittifak yapmaları tabiidir hatta kaçınılmazdır. Eğer kamuoyu baskısı olmasaydı, Kemalistlerin ve Kürtçülerin birbiriyle çok sıkı bir işbirliği içine girdiklerini görecektik. Zaman zaman Kemalistlerle Kürtçülerin işbirliği yaptığına dair çıkan haberler, spekülasyondan çok daha ileri seviyede bir “gerçeklik altyapısına” sahip.
*
Çözüm mü ne? Buradan çözüm çıkmaz. Ahlaksız ve hukuksuz insanla çözüm üretilmez. Çözüm için önce bir “çerçeve” gerek. Sonra taraflar arasında müşterek sabit prensipler lazım. Ahlaksız insan bir çerçeve girmez. Çünkü çerçeve ahlakın ta kendisidir. Hem Kemalist kafa hem de Kürtçü kafa, siyasi ahlaksızlığın zirvesinde. Kürtçü kafayı üreten Kemalist kafa olduğu için, ahlaksızlıkta birbiriyle yarışıyorlar. Tarafların ruhi ve akli, fiziki ve fiili kaynakları tükenene kadar silahlı ve silahsız çatışma devam eder. Bu iki kafa da milletin ve ülkenin “habis ur”udur. Islahı imkansız olanın imhası zarurettir düsturu, her iki düşünce(!) için de fazlasıyla caridir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

KEMALİST TABULAR VE ÜLKENİN UFKU-I-

TÜRKİYE TÜRKLERİNDİR TABUSU

Türkiye Türklerindir yaklaşımını temel siyasal anlayış haline getirmek, ülke topraklarını Türk olmayanlardan ayıklamak temel tezini şart kılar. Ülkeyi Türk olmayan unsurlardan temizlemek kabil olmazsa eğer, akla takla attırarak şu tür tabirler geliştirmek kaçınılmaz hale gelir. "Yahudi asıllı Türk", "Ermeni asıllı Türk", "Rum asıllı Türk"…
 Bir çok yanlış (veya anormallik) sürekli ve yaygın şekilde kullanıldığından "normalleşmektedir". Anormal olanın normal görünmeye başlaması, aklın kilitlenmesiyle ancak mümkündür. Önce akıl kilitlenir ve yanlışı tekrar etmeye başlar sonra yanlışı normal ve doğru kabul etmeye başlar. Yanlışı doğru kabul etmeye başladığında aklın kilitlenmesinin de ötesine geçilmiştir. Artık akıl atmış ve başka normlara (kurallara) sahip hale gelmiştir. İşte o akıl, "geri akıl"dır.
 "Ermeni asıllı Türk" ifadesi, temelde komik ve anlamsızdır. Ne var ki bu yanlışı (anormalliği) ülkenin büyük bir kesimi sürekli kullanmaya başladığında garipliği uçmakta ve normal bir ifadeymiş gibi anlamaya ve kullanmaya başlanmaktadır. Bu kadar komik ve ucube bir ifadeyi siyasetçiler, ilim adamları, edebiyatçılar, aydınlar ve kalbur üstü adamlar kullandığında, halkın komikliği ve ucubeliği farketme şansı kalmaz. Komiklik ve ucubelik normalleştiğinde ise çok temel bir mesele çözülmüş olur. Mesele çözülmemiştir ama çözülmüş görünür. Artık ülkede Türk'ten başka bir kavim kalmamış demektir. Öyleyse, "Türkiye Türklerindir" tabusunun devamında bir sakınca kalmamıştır.
 Tabi olanın dışına çıkıldığında ucubelikler yapmak kaçınılmaz hale gelir. Bu tür ucubelikler Marksist anlayışında başına gelmiştir. Temelde işçi sınıfının haklarını korumak iddiasında olduğu için, işçi sınıfının dışındaki Marksistleri (mesela bilim adamını) işçi sınıfına dahil etmek gibi gayritabi bir iş yapmak gerekmiştir. Onlar da bilim adamlarına, sanatçılara, fikir adamlarına "beyin işçisi" gibi ucube tabirler üretmişlerdir. Küçük bir kelam oyunu ile devasa bir problemin çözüldüğünü zanneden "büyük fikir adamları", Sovyetler çökene kadar "çelik çomak oynadıklarını" anlamadılar. Fikir adamı olacak ama "çelik çomak oynamayı" fikir ile iştigal etmek zannedecek… Olacak şey midir? Hayır. Peki neden oluyor? Çünkü akıl, tabi olanın dışına çıkıyor ve onu normal kabul etmeye başlıyor. Bu noktadan sonra dehaların bile saçmaladıklarına şahit olmuştur insanlık tarihi.
 "Ermeni asıllı Türk" tabirinin kullanılmadığı, "Ermeni asıllı Türk vatandaşı" tabirinin kullanıldığına yönelik itiraz edecekler çıkacaksa eğer, Anayasanın 66. maddesine baksınlar. Ucubelik anayasa metnine kadar girmiş bir ülkedir burası…

 "DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
 Siyasî Haklar ve Ödevler
 I. Türk vatandaşlığı
 MADDE 66.– Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür."

 Bu maddedeki hangi garabeti izah edelim? Türkiye vatandaşlığına sahip olan Yahudi'yi Türk saymasını mı yoksa Türkiye vatandaşı olmayan mesela bir Azeri Türk'ünü Türk saymamasını mı? Nasıl bir kavrayış çarpılmasıdır bu? Nasıl bir anlayış savrulmasıdır bu? Nasıl bir akıl patlamasıdır bu? Nasıl bir tefekkür zafiyetidir bu?
 Hayatın ve siyasetin temelini bir kavme atıf yaparak kurmaya teşebbüs eden düşünce kırıntıları, insani bir tabilik taşımadıkları için, sayısız ucubelikler yapmak mecburiyetinde kalırlar. Ailesini ve dolayısıyla kavmini seçme imkanına sahip olmayan insanoğlunun kavmi temelli düşüncelere savrulması, hangi yüksek erdemle açıklanabilir? Mesuliyet ve asaletin akıl ve iradede olduğunu kabul etmek insana kıymet vermektir. Mesuliyet ve asaleti, akıl ve irade dışında aramak ise "insani evrenden" çıkmaktır.
 "Türkiye Türklerindir" tabusunun ürettiği sayısız ucubeliklerin Kürtlerle ilgili olanı herkesin malumudur. Kürtlerin de Türk olduğunu bir şekilde izah etme mecburiyeti ortaya çıktığı için "Karda yürürken ayak seslerinin çıkardığı kart-kurt sesinden dolayı bu ismi alan Türk boyu…" ifadesi ile gelmiş geçmiş en ucube tanımlama teşebbüsünde bulunulmuştur. Bu ucubeliğin yıllarca sürdüğü bir ülkede, insanların akıl hacminin ne olduğu tahmin edilmelidir. Bir emekli generalin, "askeri okullarda böyle öğrettiler" demesinden de anlaşılmaktadır ki, bu ucubelik eğitim müfredatlarına kadar girmiş. Sayısız insanın gelip geçtiği okullarda bir Allah'ın kulu (veya evrenin tesadüfen oluşturduğunu söyledikleri kişi) çıkıp da "ya hu bu tam bir ucubeliktir" dememiş.
 Sevgili vatanımda ucubelikleri normal ve hatta kutsal sayan bu kadar kudretli adam! varken, herhangi bir problemin akıl ve tefekkür yoluyla çözülemeyeceği açıktır. Kürt açılımını anlamakta zorlananlar, akıllarını reorganize etsinler. Kürt açılımı çevresinde koparılan fırtınaları (muhalefeti) anlamakta zorlananlar ise kemalist ve benzerlerinin akıl piramidinin ters döndüğünü görmeliler.
 Farklı dünya görüşüne sahip olmak ayrıdır, akıl piramidini tersyüz etmek ayrıdır. Farklı dünya görüşlerine sahip olanların mukaddes kıymetleri farklı olur ama akıl piramidi tersyüz olanlar ile normal insanlar arasındaki farklılık, birinin kutsadığı değeri diğerinin lanetlemesidir. Bu durum siyah-beyaz zıtlığı gibidir. Birinin ayak altına aldığını diğer başının üstüne çıkarıp kutsamaya başladığında, "kelam" kıymetini ve fonksiyonunu kaybetmiştir. Burada temel insani teklifler bakımından çatışma vardır. Temel insani tekliflerin çatışması, hayat-memat meselesidir. Hayat ile ölüm arasında uzlaşma olmaz. "Türkiye Türklerindir" tabusundan kurtulamadan Kürt meselesini çözmeye çalışmak, ucubeliklerin fink attığı bir ortamda "akıllı" davranmaya çalışmak gibidir. Her şeyin anormal olduğu ve anormalliğin normal karşılandığı bir iklimde "akıllı" davranmaya çalışmak, delilik gibi tezahür eder. "Kürlerin ne gibi problemleri var ki?" cümlesiyle konuşmaya başlayan bir insan ile anlaşmaya çalışmak, başka bir ucubeliktir.

Share Button

KÜRT MESELESİNİN ÇÖZÜMÜ İÇİN BİR TEKLİF

Konunun ana başlıklarını tespit ederek başlayalım. Sonra bu başlıkları kısaca açıklayalım.

*Üyeleri Türk olan bir heyet teşkil edilecek.

*Bu heyete Kürtlerden müşahit ve müşavir katılacak.

*Ülkede yaşayan Kürtler arasında, konu sınırı olmaksızın bir araştırma yapacak.

*Kürtlerin, ülkedeki mevcut durumu ve rejimi nasıl anladıkları ve üzerlerinde hissettikleri baskının neler olduğunu araştıracak.

*Kürt aydınlar, sivil toplum örgütleri ile görüşmeler yapılacağı gibi saha taraması yapılarak halka doğrudan ulaşılacak.

*Kürtler bu çalışmayı desteklemeli ve katılmalıdırlar.

*Kürtler bu çalışma bitene kadar sessizce beklemelidirler.

*Türklerin konuya nasıl yaklaştıkları ana hatlarıyla tespit edilecek.

*Çalışmalar bir rapor haline getirilecek ve kamuoyunun tartışmasına sunulacak.

*Kamuoyunda kâfi derecede ve sürede tartışıldıktan sonra bir çözüm teklifi yapılacak.

***

*Üyeleri Türk olan bir heyet teşkil edilecek.

Heyetin üyelerinin Türklerden teşkil edilmesinin sebebi, Türklerin bu konu hakkında nihai düşüncelerinin ortaya çıkmasıdır. Türkler, ülkedeki Kürt meselesine nasıl bakmaktadır ve bu meselede adil ve alicenap bir çözüm teklif edebilecekler midir? Sivil Türk heyetin ne kadar adil ve alicenap olacağı anlaşılmadan Kürt meselesinin çözüm çabaları beyhudedir.

Heyette hiçbir devlet görevlisi olmayacaktır. Özellikle subaylardan kimse olmayacağı gibi emekli subaylar dahi bulunmayacaktır. Kemalistlerin bu heyette bulunmamasına itina gösterilecektir. Zira Kürt meselesi zaten Kemalistlerin bu ülkeye hediyesidir. Kemalist kişiler ve bürokratların bulunmayacağı ve tamamen sivil insanlardan teşekkül edecek olan heyet, Türklerin konu ile ilgili nihai düşüncesini ortaya çıkarmak bakımından önemlidir.

*Bu heyete Kürtlerden müşahit ve müşavir katılacak.

Heyetin Türklerden teşkil edilmesi, çalışmaların teorik şartıdır ama pratikte Kürtlerden müşahit ve danışman kullanılmadığında sağlıklı çalışma şartlarına sahip olmak kabil değildir. Ülkenin bazı bölgelerinde Türkçe bile bilmeyen Kürt nüfusun bulunması çalışmayı zorlaştırmanın ötesinde imkânsızlaştırabilir.

Kürt müşahitler ve danışmanların yol göstericiliği, çalışmaların en yüksek seviyede verimlendirilmesini sağlayabilir. Kürt müşahitlerin ve danışmanların bulunmadığı bir heyet çalışmasında ortaya çıkacak teşhis ve tespitlerin inandırıcılık problemi olacağı vakadır.

*Ülkede yaşayan Kürtler arasında, konu sınırı olmaksızın bir araştırma yapacak.

Heyet, kendini hiçbir sınıra hapsetmeden ve tam bir fikir hürriyeti içinde ve çözüm anlayışı içinde çalışabilmelidir. Ülkedeki seksen yıllık rejimin oluşturduğu baskı neticesinde insanların fikir hürriyetini kullanmaktan ne kadar korktukları ve çekindikleri malumdur. Bu manada heyete seçilecek insanlar cesaretli kişiler olmalıdır.

İdeolojik sınırların dışına çıkabilmek için heyetin mevcut rejimden bağımsızlaşmış düşünce insanları olması şartı açıktır. Kemalist sivil ve silahlı bürokrasi ile yürütülebilecek hiçbir çalışmanın netice vermeyeceği seksen yıllık tecrübe ile sabittir.

*Kürtlerin, ülkedeki mevcut durumu ve rejimi nasıl anladıkları ve üzerlerinde hissettikleri baskının neler olduğunu araştıracak.

Kürtlerin mevcut Kemalist rejim hakkındaki kanaat ve intibalarının araştırılması gerekiyor. Kemalist rejimi sahiplenenlerin baskı yapmadıkları iddiasını bir de Kürtlerden dinlemek şarttır. Kemalist rejimin baskısı iki kategoride araştırılmalıdır. Genel olarak Kemalist olmayanlara yapılan baskı ile sadece Kürt oldukları için Kürtlere yapılan baskılar ayrı ayrı tespit edilmelidir. Zira Kemalist olmayanlara yapılan baskılar KÜRT MESELESİ değil, rejim meselesidir ve hem Kürtlerin ve hem de Türklerin meselesidir.

*Kürt aydınlar, sivil toplum örgütleri ile görüşmeler yapılacağı gibi saha taraması yapılarak halka doğrudan ulaşılacak.

Heyetin yapacağı araştırma ve çalışmalar hem Kürt aydınlar ve hem de Kürt halkı üzerinde doğrudan olmalıdır. Sadece Kürt aydın ve siyasetçileri arasında yapılacak bir çalışma ile iktifa edilmesi sağlıklı neticeler vermez.

*Kürtler bu çalışmayı desteklemeli ve katılmalıdırlar.

Kürtler bu çalışmaya desteklemeli ve heyete müşahit ve danışman olarak katılmalıdırlar. Heyetin yapacağı çalışmalar için tüm şartları kendi alanlarında oluşturmalıdırlar. Kürtler, heyete ve çalışmalara destek vermekle şunu elde edeceklerdir. Türklerin Kürt meselesi hakkındaki sivil inisiyatifinin ortaya koyacağı çözüm teklifini beğenirlerse, problem rejimle ilgilidir. Beğenmezlerse, anlaşılacaktır ki bu ülkede artık sadece rejim meselesi değil bir de Türk ve Kürt meselesi vardır. İşte bu nokta çok vahimdir. Fakat bunun artık anlaşılması gerekmektedir. Kürt meselesinin aslında bir rejim meselesi olduğu ve artık yakın zamanda çözülemezse bir TÜRK-KÜRT meselesi haline geleceği unutulmamalıdır. Heyetin de çalışmalarını bu titizlikle yapması hayati önemdedir. Zira mesele, TÜRK-KÜRT meselesi haline gelirse veya gelmişse artık ülkenin birliğini muhafaza etme imkanı kalmamış demektir.

Kürtler bu çalışmaları desteklemelidir ki, çözüm arayışının sivil altyapısı oluşturulabilsin. Kürtler bu türden sivil bir teşebbüsü desteklemezler ve katkıda bulunmazlarsa, ülkede Kürt meselesinin çözümüne dair atılacak hiçbir adım kalmamış demektir. Kürtlerin bu çalışmayı engellemeye teşebbüs etmesi, ülkedeki çatışmanın devam edeceğini teyit eder. Çatışmanın devam etmesi, militarist anlayış ve yönetimin devam edeceği manasına gelir. Militarist anlayış ve tavrın devam etmesi, Kemalist rejimin varlığını devam ettirmek için gerekçeler üretecek ve hem Türkler ve hem de Kürtler için çok acı hadiseler yaşanacaktır.

Meselenin Kemalist bürokrasi dışında ele alınması, sivil inisiyatif kullanılması demektir. Kürtlerin ise PKK dışında bir sivil inisiyatifle bu çalışmaya katkıda bulunması ön şarttır. PKK güdümünde hiçbir katkı veya müdahale kabul edilebilir değildir. Ülkede devasa bir sivil inisiyatif oluşturmak manasına gelecek olan bu proje ve hamle, kangrenleştiğini düşündüğümüz bir çok problemin aslında ne kadar kolay çözülebileceğini gösterecektir. Eğer bu teşhis doğru değilse ve problem sivil inisiyatifle de çözülemeyecek noktaya gelmişse zaten her şey bitmiş demektir.

*Kürtler bu çalışma bitene kadar sessizce beklemelidirler.

Kürtlerin, heyetin çalışması bitene kadar ülkeyi ve toplumu ajite veya provake edecek hiçbir eylem ve davranış içine girmemesi şarttır. Heyet Çalışmalarını yaparken şehit cenazeleri kalabalıkları caddelere dökerse bu çalışmanın pratik bir faydasının olmayacağı aşikardır. Heyetin çalışması için makul bir süre belirlenmeli ve Kürtlerin bu sürede sessizce beklemeleri, hem çalışma şartları içinde önemlidir ve hem de çalışmaya destek verdikleri anlamına gelir.

*Türklerin konuya nasıl yaklaştıkları ana hatlarıyla tespit edilecek.

Heyet çalışmalarında Türk halkının da bu meseleye nasıl baktığını araştırmalıdır. Türklerin Kürt meselesine Kemalist rejimle paralel baktığı faraziyesi iptal edilmeli sivil halkın ne düşündüğü doğrudan araştırılmalıdır. Türklerin ne düşündüğü saha çalışması yapılarak tespit edilmelidir ki, mesele Kemalist rejimin inhisarından kurtarılmalı ve bir SİVİL İNİSİYATİF oluşturulabilmelidir.

*Çalışmalar bir rapor haline getirilecek ve kamuoyunun tartışmasına sunulacak.

Heyet çalışmalarını bir rapor haline getirip kamuoyuna sunmalı ve tartışılmasını istemelidir. Makul bir süre tartışıldıktan sonra kamuoyunda meydana çıkacak olan teşhis, tespit, tenkit ve teklifleri de toplayarak raporunu tekrardan değerlendirmelidir.

*Kamuoyunda kafi derecede ve sürede tartışıldıktan sonra bir çözüm teklifi yapılacak.

Heyet, değerlendirmesini yaptıktan sonra nihai çözüm teklifini kamuoyuna oluşturarak kamuoyuna ve devlete sunmalıdır.

***

Bu çalışma tamamen sivil inisiyatif ile gerçekleştirilmelidir. Sadece çalışmanın sürdürülebilmesi ve sivil ve silahlı bürokrasinin engellemesine mani olunması için Cumhurbaşkanının manevi desteğinin bulunması lazım ve kafidir. Cumhurbaşkanının bu heyeti ve yapacağa çalışmayı desteklediğini beyan etmesi yeterlidir.

Bu çalışmanın en önemli özelliği şudur. Ülkede seksen yıldır süren Kemalist rejim, bu milletin KURUCU İRADESİNİ VE İNŞA EDEBİLME CESARETİNİ KIRMIŞTIR. Bu çalışma ile seksen yıldan sonra ilk defa SİVİL KURUCU İRADE kendini gösterebilme imkanına sahip olacaktır. Buradaki kurucu irade ifadesini, anayasa yapan KURUCU İKTİDAR ile karıştırmamak lazım. Milletin her alanda kurucu iradesi imha edilmiştir. Her şey devletten ve tabi ki Kemalist rejimden beklenir hale gelmiştir. Kemalist rejim de zaten “bu ülkeye komünizm lazımsa onu da biz getiririz” noktasına kadar saçmalamış ve iktidarın her çeşidini kendi uhdesinde tutmak için milletin tüm iradesini kırmıştır.

Share Button

KÜRT MESELESİNİN TEŞHİSİ (Yazı dizisi 1.bölüm)

Aynı ülkede yaşayan, aynı tarihi süreçlerden geçen, aynı dine inanan, asırlarca birbiriyle problemsiz yaşayabilen, aynı kültür iklimini paylaşan, aynı medeniyete intisap eden, kanları birbirine karışan, tarihi arkaplanında birbirine karşı hiçbir husumet tortusu olmayan, müşterek hususiyetleri farklı hususiyetlerinden misilsiz fazla olan iki “aynı ve farklı” halkın birbiriyle kavga etmesinin sebebi ne olabilir? Veya soru şöyle de sorulabilir; bu kadar müşterek hususiyeti olan Türkler ile Kürtlerin birbiriyle kavga ettirilmesi için o ülkedeki siyasi rejim ne kadar gayret etmiş olmalıdır? Ya da şöyle sorulabilir; asırlarca beraber yaşayabilmiş olanların Kemalist rejimin kurulmasından itibaren aralarına husumet girmiş olmasının sebebi, Türkler ve Kürtlerin dışında aranmalı değil midir?

***

*Kurtuluş savaşını İslam milleti (ümmeti) adına ve onlarla gerçekleştirmiş olan bir ülkede, savaş sonrası kurucu iradenin sadece Türk unsuru üzerine bir rejim kurma teşebbüsü, Müslüman ama Türk olmayan unsurların, “oyuna getirilme”, “kullanılma”, “aldatılma”, “ahmak yerine konulma” duygusunu yaşamasına mani olacak sihirli bir formül üretmesi imkânsızdı.

Bir ülkedeki siyasi rejim, o ülkedeki halkı aldatmak ister mi? Bu soru ne kadar abes geliyor insana… Fakat bu ülkedeki siyasi rejim halkın yüzde doksanını seksen yıldır aldatmaktadır. Aldatılan insanlardan da gerektiğinde canlarını isteyecek kadar arsız ve umarsızdır. Aldatılanların sadece Kürtlerden ibaret olmadığı aşikardır. Kürtlerin sadece kendilerinin aldatıldığını düşünmeleri ise bir vehimden ibarettir.

*Yeni doğan çocuğun annesinden duyduğu dili konuşmasının yasak olmasını anlayacağını beklemek, bu ülkede profesörlerin bile ön kabulüydü.

Dil meselesi, bir toplumun tabi gerçekliğidir. Tabi gerçeklik, seçilen değil “kendiliğinden varolan” gerçekliktir. Çocuğun annesinden duyduğu ilk dil o çocuğun tabi gerçekliklerinden birisidir. Tabi gerçeklikler üzerinde hiçbir siyasi rejimin tasarruf hakkı yoktur. Tabi gerçeklikleri siyasi tercih konusu haline getirmek, insana başka bir varlık muamelesi yapmaktır.

Tabi gerçeklikler aynı zamanda temel insan hak ve hürriyetleridir. Devlet veya siyasi sistem veya rejim veya iktidar, her ne isim verilirse verilsin, temel hak ve hürriyetler üzerinde tasarruf sahibi değildir. Bir ülkedeki siyasi rejim, temel hak ve hürriyetleri insanlara bahşedemez. Veya temel hak ve hürriyetleri insanlara verdiğinden bahisle övünemez. Zira temel hak ve hürriyetleri insanlara devlet veya siyasi rejim veremez. Onlar zaten insan doğduğunda sahip olduğu hak ve hürriyetlerdir. Devletin temel hak ve hürriyetler bahsinde tek bir tasarruf salahiyeti vardı o da onları koruma altına almaktır.

Bir ülkedeki siyasi rejim temel hak ve hürriyetler üzerinde salahiyet sahibi olduğu vehmine kapıldığı andan itibaren o ülkede devlet yoktur. Temel hak ve hürriyetler için mücadele etmenin mecburiyet haline geldiği ülke hala devletini kuramamış demektir. Zira devletin varlık sebebi, temel hak ve hürriyetleri koruma altına almaktır.

*Ülkede yarı-resmi oluşturulan kast sisteminin en alt basamaklarından birine Kürtlerin yerleştirilmesi, devlet erkânı tarafından yüksek siyaset olarak anlaşıldı.

Cumhuriyet ile beraber kurulan ve aslında cumhuriyetin tabiatına aykırı olan kast sistemi bu ülkenin siyasi gerçekliği haline getirilmiştir. Bu gerçekliğin arkasına milyonluk ordu yığınağı yapılmış ve tenkit mevzuu olmaktan uzak tutulmaya çalışılmıştır.

Ülkede cumhurbaşkanı olmak için yazılı olmayan kurallar bulunduğunu halk, Abdullah Gül’ün aday olmasıyla anlamıştır. Abdullah GÜL, anayasada yazılı tüm şartlara sahip olduğu halde cumhurbaşkanı olmak için kast sisteminin alt kademelerinden geldiği için “muhtıra”ya muhatap olmuştur. Ordu, eğer gözü kesse ve hükümet muhtıradaki tehdide boyun eğseydi, Çankaya’da başkası oturuyor olurdu.

Ülkedeki kahrolası kast sistemi, fütursuz, arzız ve aleni olarak orta yere dökülmeye başlandı. Kürtler, sürekli cahil kalacak değildi ve onlar da diğer halk kesimleri gibi ülkedeki kast sistemini fark ettiler. Bu ülkede halkın her kesimi, cari olan kast sistemini parçalamak için mücadele etmektedir. Kürtlerin dağa çıkmış olması, Kürt meselesini kanayan yara haline getirmiştir. Fakat mücadele sadece Kürtler tarafından değil, toplumun kahir ekseriyeti tarafından sürdürülmektedir.

Nihayet bu gün için kast sisteminin en zirve noktası yalnız kalmıştır. Kast piramidinin zirvesi alaşağı edildiğinde problemin nihai çözüm noktasına varılacaktır. Kast piramidinin zirvesinde ise generaller oturuyor. Milletin hiçbir ferdi bu kast sistemine itaat etmek mecburiyetinde değildir. Kast sistemini bir an önce parçalamak ise bu milletin birinci mesuliyetidir. Mücadelenin ise dağa çıkarak yapılması doğru yol değildir. Fakat mücadele zorunluluktur.

*Coğrafi olarak Kürtlerin yaşadıkları bölgenin “sürgün” yeri olarak kullanılmasındaki aşağılamayı anlayacak bir fikir, bilim ve siyaset adamı uzun süre çıkmadı.

İdari, içtimai ve iktisadi sürgün coğrafyasının bir gün kendini siyasi sürgün coğrafyası olarak anlamaya başlayacağı beklenmeliydi. Siyasi sürgün coğrafyası, başka bir siyasi coğrafya demek değil midir? Hayatın her alanında sürgün yeri olarak kullanılan coğrafyanın, siyasi coğrafya bütünlüğü içinde devam edebileceği faraziyesi hangi temele oturtulabilir? Siyasi rejim tarafından sürekli hayatın dışına itilen coğrafya, kendini, hangi kutsal sebebe dayanarak aynı siyasi coğrafya içinde mütalaa etsin? Neden yapsın bunu? Bu bir kölelik talebi değil midir?

*İlkokul birinci sınıfa gelmiş Kürt çocuklarının daha Türkçeyi öğrenmeden “andımız” isimli metni ezberlemek zorunda kalmasının ruh dünyasında meydana getireceği tahribatı teşhis edecek bir psikiyatr ve psikolog uzun zaman yetişmedi.

Bu tür eğitim-öğretimden geçen çocukların sahip olacakları ruh ve zihin dünyasında terörün zuhur etmesi için müsait iklimin oluşabileceği nasıl akledilemez? Terörün en önemli özelliğinin kuraldışılık olduğu ve kuraldışılığın da parçalanmış ruh ve zihin dünyasında kendine zuhur kanalları açabileceği, anlaşılması kolay bir gerçekliktir.

*Onlarca yıldır ülkede fikir hürriyetinden bahsedilmesine rağmen, fikir hürriyetinin ön şartının dil hürriyeti olduğunu anlamakta zorlananlar ne gariptir ki entelektüellerdi.

Fikir hürriyetinin dil hürriyetini şart kıldığını anlamak ne kadar zor olabilir? Bunu entelektüellerin anlamakta zorlanması ise nasıl bir vahamettir? Bu noktanın izaha ihtiyacı olabilir mi?

*Kürtçenin ayrı bir dil olup olmadığı, ayrı bir dil ise gelişmiş bir dil olup olmadığı, bunlara paralel olarak hayatı taşıyıp taşımayacağı tartışmaları bu ülkede onlarca yıl yapıldı. Bu tartışmayı yapanların Türk olması ilginçti. Bütün bunların dil bilimi ile ilgili ilmi tartışma konusu olması ayrı bir bahis fakat buna dayalı olarak hangi siyasi talep kabul veya reddedilir ki?

Kürtçe üzerindeki her iki tarafında zoraki tartışmaları, konuyu tabi gerçeklik olmaktan çıkarmaktadır. Kürtlerin Kürtçeye harikulade dil muamelesi yapması ile Türklerin Kürtçeye “kuşdili” muamelesi yapması, iki taraflı zorlama olarak konuyu problem haline getirdi. Kürtçenin hangi çapta, hacimde ve muhtevada olduğu bir tarafa, bunun siyasi alanda zoraki tartışma konusu haline getirilmesi, problem üretim merkezi gibi çalışıldığını göstermektedir.

Özellikle Kemalistlerin ve Türkçülerin, Kürtçenin mesela bir edebiyat dili olamayacağı hakkındaki iddiaları ilginçtir. Hakikatin böyle olması konunun ilginçliğini ortadan kaldırmaz. Zira Türkçü Kemalistlerin, Kürtçenin edebiyat dili olamayacağı iddiası üzerine Kürtçenin yasaklanması talebinde bulunması komiktir. Edebiyat dili dahi olamayacağına inanılan bir dilin yasaklanması neden talep edilir ki? O kadar zayıf bir dil ise zaten hayatın içinde erir gider. Ya da konuşmak isteyenin edebiyat ve düşünce dünyasını kısırlaştırır. Bu ise Kürtlerin problemi değil midir? Kürtlerin problemini de Kemalistler çözmek için uğraşıyorlar. Hani bu ülkeye komünizm de lazımsa onlar getirir ya…

*Siyasetin, teorik tercihlerle tabi gerçeklikler arasındaki dengeyi kurmak olduğunu anlayan siyasetçi hala bu ülkede yetişmedi.

Ülkede yaşayan halkın bir kısmının Kürt olması “tabi gerçeklik” olmasına rağmen, teorik tercihlerin tabi gerçekliklere “kör” olmasıyla meydana gelen siyasi ahmaklık neticesinde Kürtlerin problem kaynağı olarak görülmesi kaçınılmazdı ve Kürtlerde bu öngörüyü haklı çıkarmak için bir yerden başlamak mecburiyetinde kaldı. Bir gurubu potansiyel problem (veya problem kaynağı) olarak görmek, o gurubu kaçınılmaz olarak problem kaynağı haline getirmektir. Problem kaynağı olarak teşhis edildiğinde aynı zamanda problemli olmak misyonunun yüklendiği vakadır. Ülkedeki siyasi rejimin (Kemalizm’in) Kürtlere potansiyel problem nazarıyla bakması ve tabi olarak öyle davranması, Kürtlerin bir kısmında bu potansiyelin açığa çıkmasına sebep olmuştur. Siyasi rejimin bu tür teşhis ve tavırlarına rağmen Kürtlerin hala tamamının problem haline gelmemesi anlaşılabilir bir durum değildir. Kürtlerin toplu olarak isyan etmemesinin sebepleri ciddi şekilde araştırılmalıdır. Kemalist rejimin Kürtlere reva gördüğü muamele karşısında, sadece Kürtlerin değil Türklerin de vicdanının ayağa kalktığı vakadır.

*Ülkedeki siyasi rejimin, kuruluşundan itibaren halkın tamamını kapsayamaması, devlet kurulamadığını göstermektedir.

Siyasi sistem, tasarrufu altında bulunan siyasi coğrafyada yaşayan tüm insanları vatandaş olarak kabul edemiyorsa, o ülkede devlet inşa edilememiştir. Siyasi rejim ile devlet birbirine karıştırılmaktadır. Her ülkede bir siyasi rejim bulunur. Her siyasi rejim, devlet haline gelemez. Devlet, kendi siyasi coğrafyasında “düşman” tarifi yapamaz. Devlet, kendi siyasi coğrafyasında düşman tarifi yapıyorsa, siyasi rejim olmaktan kurtulamaz. Bir ülkedeki siyasi rejim, iç düşman tarifi yapıyorsa, o ülkede yaşayan halkın bir kısmının hayat gerçekliğini tanımıyor demektir. Halkın bir kısmın kabul bir kısmını reddetmek ise devletin değil, devlet olamamış siyasi rejimlerin özelliğidir. Bu tür siyasi rejimler oligarşik siyasi yapılardır ve en bariz özellikleri ise o ülkede kast sistemini kurmuş olmalarıdır.

Halkın devletine sahip çıkması düşüncesi temelde yanlış değildir. Fakat devlet ile siyasi rejimlerin birbirinden tefrik edilmesi şarttır. Ülkede kast sistemi kuran siyasi rejimlere karşı hiç kimsenin itaat borcu yoktur.

***

*Kürt siyasetçi ve entelektüellerin ülkedeki siyasi rejimin uygulamalarını Türklere mal etmesi, akıl fukaralığı ve zekâ geriliğidir.

Ülkedeki kast sisteminin Türkler ve Kürtler arasında kurulmuş olduğu istikametindeki Kürt tezi, vahim bir saçmalıktır. Kemalist rejimin Türklere reva gördüğü muameleyi sadece başörtüsü meselesinde müşahede etme imkânı varken, ikinci sınıf vatandaş muamelesi gördükleri iddiası çok komiktir. Kürtler bu ülkede olsa olsa yirminci sınıf vatandaştır ve mesela başörtülü bir Türk kadın ise Kürtlerden daha önceki bir sırada bulunmamaktadır. Buna rağmen Kürtlerin, ikinci sınıf muamele gördükleri iddiası ile Türklere husumet beslemeleri (bu istikamete savrulanlar için söylüyorum), ahmaklıktan başka bir şey değildir.

*Ülkede Kürtlerin haklarının gasp edildiği iddiası, mevcut siyasi rejimin bir avuç imtiyazlı sınıf dışındaki yetmiş milyon insanın hakkını gasp ettiği gerçeği karşısında komiktir.

Ülkedeki siyasi rejimin mahiyetine dair doğru teşhisler koyamayan Kürt entelektüelleri ve siyasetçileri, Türk-Kürt çatışmasını körüklemektedir. Siyasi rejim ile ilgili problemi Türk-Kürt çatışması (problemi) haline getirmek, iki taraf için de vahimdir. Problemi bu noktaya hangi taraf getiriyorsa veya problemin bu noktaya gelmesinde hangi tarafın ne kadar dahli varsa, mutlaka hesap sorulmalıdır. Sadece Kürtlerin haklarından bahseden bir iddia, ülkedeki siyasi rejim ile ilgili temel teşhis hatasının neticesidir. Kürtlerin bu hatadan kurtulmaları gerekir. Bazı Kürt siyasetçi ve entelektüellerinin, ülkedeki İslami gelişmelere karşı Kemalistlere çağrı yaparak beraber hareket etmeyi teklif etmesi, Kemalistlerin Kürtler üzerindeki uygulamalarına meşruiyet sağlamaktadır. Problemin kaynağı olan Kemalist rejim ile aynı yatağa girmeye çalışan bu tür anlayışlar, mağdurun tecavüzcüsünden yardım istemesine benzemektedir.

*Kürtlerle Türklerin beraber yaşaması gerektiği açıkça vurgulanmamaktadır.

Kürtlerle Türklerin beraber yaşamasına mani olan Kemalist rejimdir. Kemalist siyasi rejimin dışında bir sebep arayanların asırlardır meydana getirilmiş birikim karşısında uzun bir izah borcu bulunmaktadır. Böyle bir izahın tarihi kaynaklarını bulmaları mümkün değildir. Kürtlerin Türklerle hiçbir kavmi akrabalıklarının bulunmaması ihtimalinde dahi beraber yaşamaları için sayılamayacak kadar müşterek hususiyetleri ve birikimleri olduğu vakadır.

*Kürtlerin Kemalist rejime karşı mücadeleleri haklıdır. Fakat bu mücadelenin usulünün “silahlı mücadele” olarak kabul edilmesi ve ara hedefinin “halklar arasında husumet” olarak tayin edilmesi yanlıştır.

Ülkede Kemalist rejime karşı tüm milletin mücadele etmesi için sayılamayacak kadar sebep ve gerekçe mevcuttur. Fakat Kürtlerin silahlı mücadeleyi şart olarak görmesi, mücadele gerekçelerini imha etmektedir. Kürtlerin silahlı mücadele yürütmesinin en vahim neticelerinden birisi, kaçınılmaz olarak Türk ve Kürtlerin kütleler halinde birbirine husumet beslemelerine sebep olmaktadır. Bu netice, mücadelenin hedefinin doğru olmadığını gösterir.

***

PKK ile mücadelenin içtimai altyapısını oluşturamayan devlet ve özellikle de generaller, halka ulaşmanın yolunu baştan beri bilmiyorlardı. Zaten ülkedeki siyasi rejim halka ve insanlara ulaşmak ve onların dertleriyle dertlenmek gibi asil bir düşünce ve tavra hiçbir zaman sahip olmadı. Halkı muhatap almak gibi bir âlicenaplık (bu rejim için âlicenaplık, aslında ise normal bir siyaset tarzıdır) gösteremediler.

Öldürülen bir teröristin ailesi “taziye çadırı” kurup taziyeleri orada kabul etmeye başladığında, taziye ziyaretine gidenlerin içinde hiçbir sivil ve askeri erkânın olmaması ilginçtir. O ilin valisi ve en yüksek rütbeli generalinin taziye çadırına gidip, öldürülen teröristin ailesine hitaben; “bir teröristi öldürdüğümüz için memnunuz, fakat senin oğlunu/kızını öldürdüğümüz için üzgünüz” diyebilecek kadar “ince idrak” sahibi olmasını beklemek, kaba ve hoyrat bir siyasi rejim olan Kemalizm’in müntesipleri sözkonusu olduğunda çok lüks kaçmaktadır. Generallerin zarif olamayacaklarını mesleklerinin tabiatından dolayı beklemeyiz ama sivil yöneticilerin bunu yapmaması çok vahimdir. Terörist ile halkı birbirinden tefrik edebilmenin en önemli adımı, terörist ile ailesini birbirinden tefrik edebilmektir. Bunu yapacak kadar yüksek zekâya ve gelişmiş bir akla sahip olmayanların, hem bölgeden uzaklaştırılması ve hem de görevden alınması şarttır.

***

Bir ülkedeki siyasi rejim, asaletin kaynağının isyanda veya itaatte olduğunu tayin mevkiindedir. Siyasi rejim, insani özelliklerini kaybettiğinde (veya kuruluşundan itibaren bu özellikleri hiçbir zaman kazanamadığında) o ülkede asaletin ve şahsiyetin kaynağı isyandır. Siyasi rejim, insani özelliklere sahip olduğu takdirde o ülkede asalet ve şahsiyetin kaynağı itaat olabilir. Fakat hiçbir siyasi rejim, “bila kaydu şart” itaati gerektirecek kadar asaletin kaynağı olamaz.

Siyasi rejim, “tabi gerçeklikleri” ihmal eder veya inkâr ederse, insani özelliklere sahip olduğunu iddia edemez. Kürtlerin, karın üzerindeki yürüyüşünün çıkardığı kart-kurt seslerinden ismini alan bir Türk boyu olduğu iddiası, masal kompozisyonunda bile sırıtacakken, askeri okullarda bu iddiaların okutulduğunu ve subayların buna inandığını, emekli bir generalin beyanından öğrendik. Mesele, Kürtlerin Türklerle ne kadar kavmi akrabalıklarının olup olmadığı konusu değil. Bir insan topluluğunun bu şekilde isimlendirilerek ne kadar aşağılandığı ve bunun da bir aşağılama olduğunun anlaşılmaması veya umursanmamasıdır.

***

Kürt meselesini Kemalist rejimin çözme imkânı kalmamıştır. Zira bu rejim, Kürtlerin tabi haklarını onlardan namlu zoruyla yıllarca gasp etti. Namlu zoruyla gasp edilen hakların elde edilmesi için Kürtlerin tetiğe basmaya başlaması beklenmeliydi. Az biraz feraset sahibi bir sosyal bilimci veya gözü kör olmayan bir siyasetçi, Kürtlere yapılan muameleye karşı isyan edilmemesini bekleyemezdi. Mesele silahlı mücadelenin meşru olup olmaması değil, mesele dipçikle zapt altına alınan insanın tetik çekmeye başlamaktan başka bir tercihte bulunmasının akli imkânsızlığıdır. Hiç kimse silahın karşısına silahtan başka bir şeyle çıkmaz. Bu kadar basit bir gerçekliğin siyasi rejim tarafından anlaşılmaması, ülkedeki akıl zafiyetinin tescilidir.

Güneydoğuda yıllarca düşük yoğunluklu bir savaşın yaşanmasının ardından Kürtlere bazı haklarının verilmesi problemi çözmez. Vahim olan nokta; Kürtlerin haklarını ancak silahla alabilmiş olmasıdır. Haklarını silahla alma itiyadını edinmiş olan bir halkın, belirli bir sınırda tutulması imkânsızlaşır. Herhangi bir ihtilafta yine silaha sarılabilmenin psikolojik ve sosyolojik altyapısı oluşmuştur. En vahim olan nokta burasıdır. Silaha sarılmaktan imtina etmeyen bir psikolojik ve sosyolojik bünyenin oluşması, çatışmayı çabuk başlatır ve hızla yayabilir. Kemalist rejim, ülkedeki insanlara haklarını silahın dışında bir yolla vermemekte azami direnç sergilemektedir. Bu tavır o kadar açıktır ki, başörtüsü meselesinde de görüldüğü gibi siyasi ve hukuki yolları tıkamakta insanların haklarını alabilmesini mevcut siyasi ve hukuki nizam içinde imkânsız kılmaktadır. Böyle bir anlayışa savrulan rejim, bu yolla kendini muhafaza edebileceği vehmine sarılmaktan kurtulamamaktadır.

Devletin en önemli özelliği, insanların haklarını almak için mücadele etmesini gerektirmeyen bir mekanizma kurmasıdır. İnsanlar haklarını almak için mücadele etmek mecburiyetinde kalıyorsa o ülkede devlet değil, eşkıya hâkim demektir. Zira devlet zaten hakları insanlara dağıtmak ve o hakların kullanılmasını mümkün kılacak tedbirleri almak için vardır. Bir ülkede, “hak verilmez, alınır” vecizesi geçerli hale gelmişse o ülkede devlet yok demektir. Bir ülkede, “hakkını almak için mücadele değil müracaat kâfi ise” o ülkede devlet var demektir. Kemalist rejim bu ülkede devleti imha etmiştir. Daha doğru bir ifade ile bu ülkede Osmanlı sonrasında hala bir devlet kurulamamıştır.

*

Kürtlerle Türklerin beraber yaşamasının içtimai altyapısı halen çökertilememiştir. Siyasi beraberliğin büyük yara aldığı teşhisi doğrudur. Fakat içtimai altyapının halen çözülmediği unutulmamalı ve bu nokta başlangıç olarak alınmalıdır. Siyasi beraberlikten daha önemli olan içtimai beraberliktir. Türk siyasetçilerin bazılarının inkârcı ve baskıcı, Kürt siyasetçilerin bazılarının ise ayrılıkçı olmalarının içtimai altyapı ile ilgisi yok. İçtimai beraberlik, tabi gerçeklik olarak orta yerde durmakta, siyasi tartışma ve askeri çatışma ise teorik tercihlerin kapışması olarak devam etmektedir. Bir Türk olarak Kürtlerle bir problemimin olması mümkün değil. Kürtlere husumet beslemem için dinime ihanet etmem gerekir, tarihe ihanet etmem gerekir, coğrafyaya ihanet etmem gerekir, mensup olduğum kültüre (medeniyetime) ihanet etmem gerekir. Aynı şekilde bir kürdün, Türk olduğum için bana husumet beslemesini asla anlamam. Zira yukarıdaki ihanetler onun için de geçerlidir.

Hangi Kürt, Türk-Kürt ihtilafından veya çatışmasından bahsediyorsa o Kürtlerin ve Türklerin hainidir. Hangi Türk, Kürt-Türk ihtilafından veya çatışmasından bahsediyorsa o Türklerin ve Kürtlerin hainidir.

Siyasi rejim ile Kürt siyasetçiler arasında cereyan eden teorik tercih kavgaları, Türkler ile Kürtlerin içtimai beraberliklerini bozacak noktaya götürülmemelidir.

Share Button