Darbeci generaller Atatürkçülüğü ve laikçiliği severler

Darbeci generaller Atatürkçülüğü ve laikçiliği severler

Darbeci generaller millet idaresinden ve huzurundan nefret ederler. Nefretlerini meşrûlaştırmak yâni darbe yapmak için Atatürkçü Cumhuriyet düzeninin elden gittiğini yayarlar.

Yaptıkları darbelere kavramlar yakıştırmaya çalışır, kanlı darbelerini “devrim”, “ihtilâl”, “inkılâp” ve “emir ve komuta zinciri altında askerî müdahale” adıyla taçlandırırlar. Bunun içindir ki darbelerini “Beyaz ihtilal” diye tesmiye ederler.

Kurguladıkları ideolojilerine göre darbenin sahibi ve idolü M. Kemal’dir. Anıtkabir’e tazimde bulunarak darbenin meşrûiyetini ve vatanın kurtarıldığını dikte ederler. Darbe ve dikta rejimi olarak tavsif edilmekten hiç hoşlanmazlar.
Okumaya devam et

Share Button

Laik-altı ok anayasası Müslümanca ıslah edilmeli

Laik-altı ok anayasası Müslümanca ıslah edilmeli

Laikçi Atatürkçü ve ulusalcıların iflah olmaz hastalıkları yeniden nüksetti. Dedikleri ne kadar yaban ve fosilleşmiş düşüncelerinden vazgeçmiyorlar. İşte çöpe atılacak söylemleri:

Laiklik ilkesine ve Cumhuriyet devrimlerine karşı açıkça meydan okuyarak suç işleyenleri kınıyor ve istifaya davet ediyoruz. Atatürk’ün en önemli devrimlerinden birisi laikliktir. Anayasa’nın Genel Esaslar başlıklı Birinci Kısmında yer alan ve Cumhuriyetin nitelikleri alt başlıklı 2’nci madde hükmü ‘Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir… diyerek, necip millete hitap etmeyen sığı anayasayı savunmaya başladılar yeniden.
Okumaya devam et

Share Button

STRATEJİK MAĞLUBİYETİN TESCİLİ, EKMELEDDİN İHSANOĞLU

STRATEJİK MAĞLUBİYETİN TESCİLİ, EKMELEDDİN İHSANOĞLU

Mücadele dendiğinde umumiyetle iki taraf akla gelir. İki hasım tarafın birbiriyle mücadele etmesi şeklinde anlamak temayülü yerleşiktir. Sıradan insan bile hasım sayısının tek olmadığını gördüğü halde ikili mücadele matematiği zihinlere yerleşmiş ve kökleşmiştir.

İkili mücadele matematiği tabiatı gereği problemlidir. İkili mücadele anlayışı, kaçınılmaz olarak “biz” ve “onlar” temeline oturur. Müslümanlar bu anlayışa, “Küfür tek millettir” mukaddes ölçüsünü yanlış anladıkları için fazla kapılmış durumdadır. “Küfür tek millettir” muhakkak ama kendi içinde parça parçadır. Küfrün tek millet olması, nazari çerçevedeki bir tarif bahsiyle ilgilidir ve tatbiki sahada ise kendi aralarındaki parçalı yapı sözkonusudur. Yani mücadele stratejileri oluşturulurken, hem tek millet olması esası hem de kendi içinde parçalı olması esası dikkate alınmalı, buna göre yol haritaları çizilmelidir.
Okumaya devam et

Share Button

“MİLLET”TEN YANA MISINIZ, “ULUS”TAN YANA MI?

“Millet”ten Yana mısınız, “Ulus”tan Yana mı?

Millet hüviyetinizi, pozitivizm ve şamanizm yüklü Türkçülüğü savunan, Türklüğü ırka indiren, “Müslümanlık semavî bir din değil, Arapların sosyolojik bir durumudur. Kur’ân, Muhammed’in talimatıdır…” diyen, İslâm tasavvufuna ve evliyaullaha ağır hakaret eden Nihal Atsız’ın fikirleriyle kavrıyorsanız, “millet” ten yana değil, “ulusal evrimci ırkçılık” tan yanasınız.

Türklüğü ve milleti, Durkheim’in pozitivist toplum nazariyesiyle târif eden, İslâm’ı, milletin temel belirleyiciliğinden çıkaran, “Dinde Türkçülük” adına Kur’ân ve ezanın Türkçe okunmasının ideologluğunu yapan, Osmanlı’nın bâni ve hâmisi olan Türklüğü yalnızca Anadolu köylerine ve Asya’ya irca eden, “Osmanlı’ya millet-i hâkime, onun aslî unsuru olan Türklere de millet-i mahkûme (bir ülkede din ve kavim bakımından azınlık olanlar)” diyerek fahiş derecede bir idrâk kayması yaşayan Ziya Gökalp’ın fikirlerinin takipçisiyseniz, ya cehaletten yahut farkında olmadan, “millet”e hasım olan Cumhuriyet’in laikçi ulusçuluğunu destekliyorsunuzdur.
Okumaya devam et

Share Button

“KEMALİZM’İN GİRDİĞİ YERE” NELER GİRERMİŞ?

“Kemalizm’in Girdiği Yere” Neler Girermiş?

“Dokuz subay hâdisesi” olarak darbeler tarihine geçen askerî örgütün başı olan Yarbay Faruk Güventürk, Altmış Darbesi’yle korgeneralliğe terfi ederek Genel Kurmay Harp Tarihi Başkanı olur. Kemalizm’i güçlendirmek ve “mürteci” dediği Müslüman milleti, “laik-ulus” kimliğinde Protestan bir İslâm anlayışıyla “değiştirmek” için 1968’de “Layiklik ve İslâm” (Nurettin Uycan Matbaası, 1968, Ankara) adlı on dört sayfalık “dîni” bir nizamnâme yazar.

Bu nizamnâme ile dîn-i İslâm’ı, pozitivist düşüncelere sahip laikçi Cumhuriyetin kurucusu M. Kemal’in görüşlerine dayandırarak, reforme etmeye çalışır. M. Kemal’in Luthervârî din anlayışını, “cahil ve geri” dediği millete dayatmaya çalıştığı on dört sayfalık “dîni” kitapçık, askerî Kemalistlerin despotik düşünceleri ve hastalıklı ruh hallerine delil olan vesikalarından biridir.

ASKERÎ KEMALİSTLERİN “İSLÂM ve LAYİKLİK” NİZAMNÂMESİ

Millete zulüm nizamnâmesi olan kitapçığın “Kemalizm’in Girdiği Yer” bölümünü aklınıza ve öfkenize mukayyet olup, sabır çekerek okuyunuz: Okumaya devam et

Share Button

PİSLİKLERİ TEK TEK DÖKÜLÜYOR

PİSLİKLERİ TEK TEK DÖKÜLÜYOR
Orduda albay rütbesindeki bir subayın eşi Star gazetesine, 1990’lı yıllarda yaşadıklarını anlatmış, aman Allah’ım nedir o olaylar… İki yıl askeri lojmana arabalarının arkasında, battaniyenin altına gizlenerek girmiş. Hanımefendinin beyi olan albayın komutanı evlerine misafir olarak gelmiş ve demiş ki, “Eşin gelsin, komutanın elini öpsün. Artık başımı açacağım desin ve bu işi kapatalım”
Orduda bu tür zulümler, haksızlıklar, mağduriyetlerin sürekli olduğunu biliyorduk. Fakat konunun dikkatlerden kaçan bir noktası var, adamların zulmü de tam olarak kendileri gibi seviyesiz. Zulmün seviyelisi mi olur diyeceksiniz ama zeka eseri uygulama örnekleri var. Adamlar hem ortalama zekaya sahip, hem ortalamanın altında bir akıl hacmine sahip, hem de tam bir askeri zorbalık… Yani doğrudan, gizlemeden, evirip çevirmeden bir güç kullanımı, güç gösterisi… Zorbalıklarında ve zulümlerinde hiçbir zeka alameti yok. Okumaya devam et

Share Button

TEŞKİLAT CHP’Yİ İDEOLOJİK KUŞATMAYA ALDI

TEŞKİLAT CHP’Yİ İDEOLOJİK KUŞATMAYA ALDI
Akparti kurulduğundan beri CHP’nin siyaseti ve muhalefeti “laiklik” üzerine bina edildi. Akparti ise tam aksine laiklikle hiç uğraşmadı ve halkın problemlerini çözmeye uğraştı. Birinci dönem laikliğe aykırı hiçbir iş yapmadı, halka nüfuz etmeye çalıştı. Esas siyasetini “sivil ve silahlı” bürokrasiye karşı geliştirdi ve onların, halkın problemlerini çözmeye engel olduğunu söyledi. CHP’yi ise siyasetinin garnitürü olarak kullandı. Kendisine karşı oluşan muhalefet koalisyonunun kaynağının ve gücünün CHP değil, bürokrasi olduğunu biliyordu. CHP, sivil ve silahlı bürokrasinin “embeddet partisiydi”.
Akparti halkın problemlerini çözdükçe CHP laiklik konusunda sertleşti. Akparti, CHP’nin laiklikten ibaret siyasetini “alay” konusu yaptı ve o sınırda tuttu. Bir taraftan halkın problemlerini çözüyor diğer taraftan laiklik siyaseti ile dalga geçiyordu. Akparti tüm projeksiyonunu halkın problemlerini çözmeye, ekonomiyi iyileştirmeye, mağdur insanlara kaynak aktarmaya ayarlamıştı ve bu alanda şaşırtıcı bir başarı sağladı. Halk bir taraftan problemlerinin çözüldüğünü görüyor, diğer taraftan laik siyasetin bu çözümlere direndiğine şahit oluyordu. Laikçi kesim, halkta müthiş bir laiklik yorgunluğu oluştuğunu ikinci dönemin sonuna kadar farketmedi. Akparti birinci dönem hiçbir ideolojik uygulama yapmadan, halk nezdinde laik siyasetin belini kırdı. Okumaya devam et

Share Button

ANAYASA LAİKLİK VE İSLAM

ANAYASA LAİKLİK VE İSLAM
Cumhuriyet anayasalarının temel karakteristiği laiklik ilkesidir. Laiklik ne pahasına olursa olsun siyasi rejimin sahibi olduğunu düşünenler tarafından muhafaza edilmek isteniyor. Peki laiklik nedir? Bu soru son yıllarda (aslında başından beri) çok sık soruldu. “Artık gök kubbede laiklik ile ilgili söylenecek söz kalmadı” diye düşünenler varsa, biraz sabretsin. Fikir adamları bir konuyla ilgilenmedikleri müddetçe, o konuda söylenmesi gerekenler hala söylenmemiş demektir. Gazetecileri fikir adamı saymak gibi bir akıl hastalığına düçar olanlar, laiklik ile ilgili söylenecek söz kalmadığını zannedebilirler.
Laiklik nedir?
En basit tarifi ile başlayalım işe… Din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması, dinin devlet hayatına karışmaması, karıştırılmamasıdır. Türkiye’de laikliğin aşırı keskin anlaşıldığı ve daha yumuşak tariflerinin yapılması gerektiği yönündeki görüşler doğru değil. Laiklik, en nihayetinde dinin devlete karışmaması ve karıştırılmamasıdır. Bizi ilgilendiren nokta da tam olarak burası…
Dinin devlete karıştırılmaması ne demek? Devleti neyden koruyorsunuz? Dinin devlete asla müdahale etmemesini temin ederken ne yapmış oluyorsunuz? Devleti bir şeyden (yani İslam’dan) muhakkak korumak ne demek?
Dinin, Türkiye’deki adıyla İslam’ın, devlete kesinlikle karıştırılmaması, İslam’ın, muhtevasında asla “doğru”, “güzel”, “iyi” ve “faydalı” tek hüküm, ölçü, müessese, mana, şekil vesaire yok demektir. İslam’da az da olsa “doğru”, “güzel”, “iyi” ve “faydalı” bir ölçü olduğunu düşünenler, devleti İslam’dan bu kadar uzak tutmaz, korumaya çalışmazlar. Laikliğin bu tarifi (zaten tek tarifi budur), İslam’ın, mutlak anlamda, “yanlış”, “çirkin”, “kötü” ve “zararlı” bir muhtevaya sahip olduğunu kabul etmektir. Bir dinin veya dünya görüşünün mutlak anlamda, “yanlış”, “çirkin”, “kötü” ve “zararlı” bir muhtevaya sahip olduğunu düşünmek, ona “şeytan” muamelesi yapmaktır. Dünyada yaşamış ve yaşayan her kültür, şeytanı böyle tarif eder. Mutlak kötü, mutlak yanlış, mutlak çirkin, mutlak zararlı…
Türkiye’de laiklik tarif edilmiyor, laiklik tarifi ile aslında Kemalist rejim, İslam’ı tarif ediyor. Kemalist siyasi rejim bu ülkede “şeytan” olarak İslam’ı tarif ediyor ve devletin ve halkın bu “şeytan”dan(!) uzak durmasını istiyor, bunun için milyonluk orduyla sürekli darbe yapıyor. İslam’ı böyle tarif etmek, önce Allah ve Resulüne, sonra da tüm Müslümanlara karşı cepheden açılmış bir savaştır. Üzerinde herhangi bir perde olmayan çok açık bir savaş… Hiç kimse lafı eğip bükerek, laikliğin aslında bu olmadığını söyleyemez. Tarif ortada ve tarifin manası da gizli değil.
*
Eğer laik kafalar, laikliğin tarifinin bu manaya gelmediğini iddia ederlerse, cevaplamaları gereken başka zorlu sorular var. Laikliğin tarifinden, İslam’ın mutlak yanlış, mutlak kötü, mutlak çirkin ve mutlak zararlı olduğunu çıkarmıyorlar, aksine İslam’ın, biraz da olsa “doğru”, “güzel”, “iyi” ve “faydalı” ölçüler ihtiva ettiğini düşünüyorlarsa (düşünmüyorlar ya), devlet ve milletin hayatını bu doğru, güzel, iyi ve faydalı olan ölçülere neden kapatıyorlar? Devlet ve milleti, doğru, güzel, iyi ve faydalı olan ölçülerden neden mahrum ediyorlar? Devleti ve milleti, doğru, güzel, iyi ve faydalı olandan mahrum etmek, devlet ve millete ihanet etmek değil midir?
*
Akparti ve muhafazakar camia (bu ne demekse), yeni anayasa yapma sürecinde, laikliğin yeniden tarif edilmesi gerektiğini söylüyor. Komik… Nasıl tarif ederseniz edin, “din ile devletin birbirinden ayrılmasıdır” hükmünü ortadan kaldırabilir misiniz? Bu nokta laikliğin özü değil mi? Zaten “din ile devlet hayatının birbirinden ayrılması” hükmünü ortadan kaldırırsanız laikliği ortadan kaldırırsınız. Bunu yaparsanız, eyvallah… Bizim istediğimiz de zaten bu… Ama bunu yapamayacaksanız (ki yapamazsınız) öyleyse yeni tarif filan diye kamuoyunu oyalamayın. Yeni anayasada laikliğin yeni tarifini bir tarafa bırakın, izinin bile olmaması lazım. Kısaca “laiklik mülgadır” denmesi gerekiyor.
Laiklik, İslam’a açılmış bir savaştır ve bu milletin tarihinde gördüğü en büyük ihanettir. Bu ihanetin belgeleri de, mevcut anayasa da dahil olmak üzere cumhuriyet anayasalarıdır.
Kemalist siyasi rejim, İslam coğrafyasında, tarihin en cüretli operasyonudur. Artık bu operasyonun belini ve kafasını kırma zamanı gelmiştir. Tamamı kanuni yollardan olmak üzere, Kemalist rejim ve laikliğin izlerinin bile tasfiye edilmesi için millet olarak seferberlik başlatma zamanıdır.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

LAİKLİK, İSLAM DIŞILIK VE ŞEYTANIN İŞİ

LAİKLİK, İSLAM DIŞILIK VE ŞEYTANIN İŞİ

 Laikliğin ne olduğu ve nasıl tatbik edilmesi gerektiği tartışmalarına girmeden bir nokta üzerinde durmak istiyorum. Din ve devletin birbirinden ayrılması

kriteri malum… Bu kriter, dinde ne varsa devlete sokmamak ve devleti dinden tamamen tecrit etmek şeklinde tezahür ediyor. Tatbikatın bu şekilde gerçekleşmesi,

teorik manada laikliğe uygun mudur yoksa aykırı mıdır tartışmasını laiklere bırakıyorum. Biz Müslümanların anlamaları gereken nokta ile meşgul olalım.

 Dini, (burada İslam'ı) hayatın herhangi bir alanına sokmamak, dinin o alanda asla "iyi", "doğru" ve "güzel" bir kıymete sahip olmadığına inanmakla

mümkündür. İslam'ın o hayat alanına dair "iyi-doğru-güzel" bir kıymete sahip olduğuna inanarak hayattan tecrit etmek abesle iştigal etmektir. Dini herhangi bir hayat

alanına sokmamak için bu konuda "kesin inançlı" olmak gerekir.

 Dini, (ülkemizde İslam'ı) devletten ayırmak ve devletin herhangi bir alanına sokmamak, İslam'ın o alanlarda asla "iyi-doğru-güzel" kıymetlere sahip

olmadığına yönelik bir inanç gerektirir. Keskin laikçilerin, "laik hayat tarzı" diye ifade ettikleri ve devletin dışında ferdi ve içtimai hayat alanlarını da içine alan bir

laiklik anlayışlarına bakılırsa, dini (İslam'ı), hayattan da tecrit etmek gerekmektedir. İslam'ın hayattan tamamen tecrit edilmesi talebi, İslam'ın, hayata dair "iyi-doğru

-güzel" namına hiçbir kıymeti ihtiva etmediği inancı açık şekilde kendini göstermektedir.

 İslam'ın hayatın tüm alanlarında "iyi-doğru-güzel" bir kıymete sahip olmadığı iddiası, tersinden bakıldığında hayatın tüm alanlarında "kötü-yanlış-çirkin"

kıymet ölçülerine sahip olduğu manasına gelir. Hayatın her alanında "kötü-yanlış-çirkin" kıymetlere sahip olduğu iddiası ancak şeytan için ileri sürülebilir. Bu iddiayı

İslam için seslendirmek, İslam'ın, şeytan işi olduğuna inanmaktır.

 MANTIK ÖRGÜSÜNDEKİ ÇARPILMAYI GÖRÜYOR MUSUNUZ? Şeytan, kendi değer ölçülerini insanlara empoze etmek için nasıl bir felsefi

komplo kuruyor. Bu düşüncenin şeytan işi olduğu ve akıl eseri olmadığının delili, herhangi bir düşünce sistematiğinin içinde hiçbir doğrunun bulunmadığı iddiasıdır.

Akıl, sakin bir şekilde konuya baktığında görür ki, insanlık tarihinde gündeme gelmiş her fikir sistemi, içinde mutlaka birtakım doğruları barındırır. Yekunun doğru

olmaması ayrı meseledir fakat içinde hiçbir doğru olmadığı iddiası, akıl tarafından kabul edilebilir bir düşünce değildir. Herhangi bir düşünce sistemini toptan

reddetme tavrı, aklın kör olmasıdır. Şeytanın tarih boyunca gerçekleştirdiği en büyük hamle, aklı din ve dine ait güzelliklere tamamen kapatacak çapta körleştiren

laiklik düşüncesini batıya hakim kılabilmesidir. Hadiseye böyle bakınca laiklik temelli batı medeniyeti! tam bir şeytan projesidir. Akıl, şeytanlaştığında ise şeytana

ihtiyaç kalmaz.

 Laiklikle ilgili ülkemizde bulunan taklitçi ve sığ düşünce denemeleri bir tarafa, bu defa bomba Fransa'da patladı. Hem de "paranın dini olmaz" vecizesini, parayı din haline getirecek kadar önemseyen batı dünyasının merkezinde, "faizsiz bono" kanun değişikliği, Fransa Anayasa Mahkemesi'inden döndü. Hürriyetteki haber özeti şu:

 "FRANSA Hükümeti’nin Arap sermayesini çekmek için düzenlediği ‘faizsiz bono’ öngören yasa değişikliği Anayasa Mahkemesi’nden döndü. Mahkeme, Sosyalist Parti’nin başvurusu üzerine incelediği yasayı ‘laiklik ilkesine’ aykırı bularak iptal etti."

Share Button

İSLAMCI LAİK MÜCADELEDE ADALET

Türkiye’de İslamcı-Laik mücadelenin kaçınılmazlığı üzerine kurulu zihni organizasyonların ürettiği gerilim, temel hak ve hürriyetleri perdelemektedir. İslam’ı gösteren, çağrıştıran ve hatırlatan her alametin (simgenin) önünde ve karşısında duran laikçi anlayışın, “müslümanca hayat” yaşanabilmesinin tüm kaynaklarını kurutmaya ve alanını daraltmaya çalıştığı görülüyor. Temel hak ve hürriyetlerin üzerinde bir anlamı ve değeri olduğu zannı ile hareket edilen “laiklik”, kendini temel hakların üzerinde gören her fikir (sistemi) gibi totaliter bir zulüm aracı haline geliyor. Faşizm ve komünizmin ürettiği sanal değerlerin bazı ülkelerde “halka yeni hükumet değil, hükümete yeni halk” aramak gibi insan zihninin varabileceği en uç noktalardaki çağdaş firavunluk formunu üretmesi gibi laiklik ülkemizde yeni bir halk arayışına girecek noktalara kadar uzanan bir zihni kıvrılma ve kırılma yaşamaktadır.

Laikçilerin temel korkularını biliyoruz. İslamcı gelişmenin önüne geçilmediği takdirde, gelecek zaman içinde ülke laik karakterini kaybederek İslam devletine dönüşecektir. Bu hüküm laikçiler tarafından doğma olarak kabul edilen ve üzerinde asla düşünülmeyen bir “değer” kazanmış durumdadır. Bu değer öngördüğü sonuç itibariyle saf bir korku halinde kendini ifade etmekte ve korkunun insan iç dünyasında üretebileceği tüm hastalıklı düşünce ve davranışlara kaynaklık edebilmektedir. Bu noktada birçok tahlil yapılabilir mutlaka. Fakat biz bir tahlilin üzerinde durmak istiyoruz.

Temel soru şudur: Ülkede bu gün varolan düşünce ve davranış türlerinin tamamı bir arada yaşamalı mıdır yoksa bunların bir kısmı tasfiye edilmeli midir? Sorunun alanını mümkün olduğunca geniş tutarak, rejim ile ilgili ve sınırlı olmaksızın soruyoruz. Bu anlamda daha açık sormak gerekirse şöyle; ülkedeki rejimin değişse bile bu günkü düşünce ve hayat tarzları varlığını devam ettirmeli midir yoksa tasfiye edilmeli midir? Tasfiyeden kastım, hukuk dışı yollarla ve temel hakları ihlal etme pahasına bir tasfiyedir yoksa tartışma yoluyla bir düşüncenin ortadan kalkmış olması tabi bir gelişmedir ve tasfiye anlamına gelmez.

Bu soru laikçiler açısından anlamlı görünmeyebilir. Rejimin laik karakterinin ortadan kalkmış olması ihtimalinde her şeyin biteceğine dair öyle kesin bir inanç vardır ki, ondan sonrasını “kıyamet” olarak anladıkları görülmektedir. Ancak bu soru çok önemlidir.

Yukarıdaki soruya “her türlü düşünce yaşayabilmelidir” diye cevap vermek ile “bazıları tasfiye edilmelidir” şeklinde cevap vermek, rejim ile halk arasında tercih yapmaktır. Rejim ile halk arasında tercih yapmak, “halka göre rejim ya da rejime göre halk seçmek” anlamına gelir.

*

İslam-Laiklik paradoksunun ürettiği mücadelenin neticesi her ne olursa olsun yukarıdaki soruya “evet, beraber yaşayabilmelidirler” diye cevap verilecekse eğer, her iki tarafın da mücadele de bazı ölçülere riayet etmesi şarttır. Aynı ülkede tek halk olarak yaşamak lüzumu ya da mecburiyeti anlaşılabildiği takdirde tarafların birbiri ile ilgili kazanacakları kanaatler hem mücadele sürecinde ve hem de mücadele neticesinde çok önemli etkilere sahip olacaktır.

Bu gün devlet gücünü kullanan laiklerin, mücadele sürecinde “adil” olmadıkları kanaatinin halk nezdinde yaygınlaştığı ve yerleştiği görülmektedir. Adaletsizliğin insan psikolojisindeki ağır baskısının ilk tahribatı “adalet duygusu” üzerinde gerçekleşir. Güçlü olanların adaletli davranma ihtiyacı duymamaları, zayıfladıklarında adalet talep edecekleri şahıs ve mercilerin kalmayacağı anlamına gelir mi? Tarih göstermiştir ki, adaletsizlikten çoğunlukla adaletsizlik doğmuş ve istisna olarak adalet meydana gelmiştir. İnsanlık tarihinin gerçekleştirdiği ihtilallerin tamamına yakınında, ihtilalin sebepleri arasında bulunan adaletsizlik, ihtilallerin neticelerinde de kendini göstermiş ve adaletsizlik yaparak ihtilale sebep olanlar vahşi bir şekilde katledilmişlerdir. İhtilal süreçleri adaletsizlikle ihtilalin sebeplerini üretenleri katlettikten bir müddet sonra ancak sakinleşmiş ve adalete kavuşmaya başlamışlardır.

Ülkede İslam ihtilaline doğru bir gidiş olduğunu ve bunun önüne geçmek için yapılması gerekli (hatta kaçınılmaz) görülen laik mücadele, adaletsiz davranmakla varlık sebebini ve akıbetini tehlikeye atmaktadır. Eğer günün birinde İslam ihtilali gerçekleşirse, ihtilalcilerin laikleri “adil” olarak hatırlamalarında fayda yok mudur?

İslam ihtilaline doğru bir gidiş olduğu istikametindeki laik anlayış, bunu önlemek için adaletsiz değil bilakis adaletle davranmak zorundadır. İslam ihtilalinin kaçınılmazlığına dair bir laik anlayış varsa eğer adil davranmakla bu süreç uzatılabilir. Zulüm yapılarak bu süreç ancak kısalır. Nedense güç sahipleri, varlıklarını ve güçlerini muhafaza etmek için adil olma lüzumunu en son hatırlarlar. Oysaki devlet çapındaki organizasyonun ilk ve hatta yalnız başına yetecek varlık sebebi “adil olmasıdır”. İnsan ırkının yaşadığı tarihi tecrübe göstermiştir ki, hiçbir güç “adalet” kadar büyük ve karşı konulamaz değildir. Ve yine göstermiştir ki, mücadele eden taraflardan hangisi “daha adil” ise neticede mutlaka o kazanmıştır.

* İslam’ın özündeki “adalet” fikri, İslam’ın tüm alanlarını kuşatan tayin edici önemde bir özelliktir. İslam kendisini gayrimüslimlere zorla kabul ettirmeyi kendi mensuplarına yasaklarken, insan tabiatındaki hürriyet duygusunun (fikrinin) nasıl bir enerji kaynağı olduğunu tespit etmektedir. Gönüllere yerleşmeyen bir inanç veya fikrin, zorla veya hile ile insana zerkedilemeyeceğini bilen dâhiyane sosyolojik ve psikolojik tespitlere sahipken, bunun siyasi alanda ortaya çıkarabileceği büyük savaş ve katliamları öngörmüştür.

Müslümanların yirminci asra kadar adil olabildikleri fakat yirminci asırdan itibaren adaletle ünsiyetlerini kaybetmeye başladıkları genel bir tespit olarak doğrudur. Yirminci asırdan itibaren yeryüzünde İslam’ı temsil eden bir siyasi gücün kalmamasından dolayı Müslümanlar için “emin belde” bulma zorluğu ciddi bir “hayatı ve varlığını” devam ettirebilme zafiyeti üretmiştir. “Emin belde” o kadar önemlidir ki, her alanda ve anlamda “varoluşun” gerçekleştirilebilmesinin ilk ve belki de en önemli şartıdır. Varoluşun sosyolojik ve psikolojik labirentlerinde yolunu kaybetmemek için emin belde ihtiyacı aciliyet kazanmıştır.

Müslümanların adaletten uzaklaşma sebebi, dünyada birkaç asırdır ülkemizde ise bir asra yakındır devam eden zulüm ve adaletsizliktir. Mütemadiyen adaletsizliğe maruz kalan insanların iç dünyalarının ne hale geleceğini tahmin etmek zor olmasa gerekir.

Share Button