İSLAM İRFANININ TEKNOLOJİSİ-4-TEFEKKÜR BUHRANI VE İNSANİ FELAKET

İSLAM İRFANININ TEKNOLOJİSİ-4-TEFEKKÜR BUHRANI VE İNSANİ FELAKET

İnsanlığın düşünce dünyası sıkıştı. Birkaç asırdır insanlığın düşünce dünyasını batı felsefesi ve bilimi işgal ve temsil ediyordu. Dünyada zaten iki tefekkür mecrası vardı; birisi İslam irfanı, diğeri de batı felsefesi… İslam irfanının bir-iki asırdır inkıtaa uğraması, batı felsefesini, fiili olarak tek ve rakipsiz bıraktı.

Felsefe, düşünce üretimini devam ettirebilmek için nihayetinde diyalektik işleyişi keşfetti. Tez, antitez, sentez silsilesinden mürekkep olan diyalektik işleyişi, düşüncenin deveranı için tek mecra haline getiren batı ve batı felsefesi, son antitez olan sosyalizm-komünizmin, tezden (liberalizm-kapitalizm) önce çökmesiyle zincirini kopardı. Antitez teze karşı dayanmalıydı ki, onunla sentezi gerçekleştirebilsin, böylece diyalektik işleyiş devam etsin. Antitezin çökmesi, önceleri tezin zaferi gibi anlaşıldıysa da, sitemizde (www.fikirteknesi.com) yıllardır yazdığımız üzere, tezin de çökmesini mukadder kıldı. Felsefenin diyalektik işleyişe emanet edilmesi zaten derin bir krizdi, antitezin tezden önce çökmesiyle kriz satha çıktı ve herkes tarafından görülmeye başlandı.
Okumaya devam et

Share Button

İKTİSAT TELAKKİSİNE DAİR TESPİTLER-2-

“FİKİRSİZLİK ÇAĞI”
Dünyada çok az ülke dışında kapitalizm yaygınlaşmış halde. Bazı Latin Amerika ülkelerinde sosyalist soslu, bazı İslam ülkelerinde ise İslam ahlakı katkılı kapitalist tatbikat devam ediyor. Bu durum kapitalizmin “yüksek fikir” ürünü olmasıyla ilgili değil, dünyanın son bir asırdır batıda felsefe ve doğuda tefekkür buhranına girmesiyle ilgilidir. Zaten kapitalizm, özü itibariyle fikirle ilgisi olmayan veya fikre en az bulaşan, bunu da tabiatının gereği sayan bir telakkidir. Hatırlayalım; kapitalizm, liberalizmin iktisadi sahadaki şekillenişidir ve her ikisi de özü itibariyle fikirden en uzak telakkilerdir. Liberalizm, her insanın istediği gibi düşünebileceği (dolayısıyla düşünmeyebileceği) ve her istediği gibi yaşayabileceği bir cereyandır. Kapitalizm de liberalizmin iktisadi sahadaki uzantısı olarak, serbest piyasada her kesin her istediğini yapıp satabileceği bir yaklaşımdır. Temeline, çerçevesine, nispetlerine en az fikir zerkedilen, imal edilmesi için tefekkür faaliyetine ve çabasına ihtiyaç duyulmayan bir yaklaşım…
Liberalizm ve kapitalizmin tabiatından anlaşılacağı üzere, insanlık, tarih boyunca hiç bu kadar tefekkürden uzak kalmamış, fikirsiz hale gelmemişti. Şimdi, kapitalizm de çökerken, insanlık; liberalizm-kapitalizm cereyanının imal ettiği sahte cennetten cehenneme savruldu. Dünyadaki cehennem, fikirsizlik halidir… Ne var ki, liberalizm, herkesi “fikir adamı” yaptı, hiçbir kaide, mikyas, usul bilmeden, umursamadan “ben böyle düşünüyorum, senin düşüncen sana, benim ki bana” diyen insan sayısı her ülkede milyonları buldu. Bir ayakkabı imal etmek için bile kaide ve usul varken, kimse de buna itiraz etmezken, tefekkür faaliyetinin hiçbir usule tabii kılınmaması, herkesin her istediği gibi saçmalaması normalleşti. İşte paradoks, işte problem… Herkes fikir adamı var ama ortada fikir yok… Okumaya devam et

Share Button

MURAT BELGE’NİN İDEOLOJİK NOTLARI

MURAT BELGE’NİN İDEOLOJİK NOTLARI
Murat Belge, biraz düşünebilme istidadı olan, düşünme çabasında görünen, bilgiler arasında bazı irtibatları kurabilen birisidir. Doğrusu Taraf gazetesindeki, Ahmet Altan da dahil en “derin” entelektüeldir. Bu özellikleri dolayısıyla önemlidir.
Bilgiler arasında bazı irtibatları kurabilen veya görebilen biridir ama çok sığı ve sathidir. Türkiye’de umumiyetle fikri derinlik ile mantık örgüsü birbirine karıştırılır. Murat Belge de bu kuraldan istisna değil.
13.10.2012 tarihli, “İdeoloji üstüne notlar” başlıklı yazısında, sığ tespitlerin numune cinsinden misalleri mevcut. “Dini ideoloji ve milli ideoloji… Bunlar iki “kapalı” ideolojilerdir. Onları kapatan, kapalı kılan şey de, getirdikleri çok güçlü “biz” kavramıdır; bu kimlik sorunudur”. Oysa bir din veya dünya görüşü özü itibariyle mensuplarında “biz” duygusunu inşa edebildiği nispette başarılıdır. Bunu öncelikle başarmalıdır, bunu başaramadığında zaten içtimai ciheti eksik kalmış demektir. “Biz” mefhumunu mensuplarına kazandırması, hukuki, ahlaki, içtimai, siyasi altyapı kurmanın ilk safhasıdır. “Biz” aynı hukuka inanmakla, adaletin kaynağını tespit etmiş oluruz, aynı ahlaka inanmakla, içtimai çerçeveyi tayin etmiş oluruz, aynı adab-ı muaşerete inanmakla, hayatın nezaketini ve nezahetini kuşanmış oluruz. “Biz” duygusunu mensuplarında inşa edemeyen din veya dünya görüşü, kendini tatbik etmek için ihtiyaç duyacağı temeli atamamış demektir. Okumaya devam et

Share Button

YENİ BİR ÇALIŞMA ALANI, TARAF GAZETESİ

YENİ BİR ÇALIŞMA ALANI, TARAF GAZETESİ
Yeni bir çalışmaya başlıyoruz. Konumuz Taraf Gazetesi… Nasıl bir çalışma olacak? Şöyle özetlemek mümkün… Taraf gazetesinin yayın çizgisini, köşe yazarlarının yazılarını, haber yapma üslubunu, hangi tarafta olduğunu tetkik ve deşifre edecek bir çalışma.
Taraf gazetesi hakkında çalışma yapma düşüncesi, bu gazetenin yayın çizgisindeki gariplikten, yazarlarının tuhaflıklarından, haberlerinin ilginçliklerinden kaynaklanıyor. Diğer gazetelerle mukayese edilemeyecek türde bir gazete. En bariz özelliği, ülkenin “vicdanı” gibi davranması, ülkenin vicdanı gibi davranınca da “dokunulmazlık” zırhını başka şekilde, bu güne kadar görülmemiş biçimde giymeye çalışıyor.
Taraf gazetesini okuyanlar, Türkiye’de insanlığı temsil eden tek gazete ve gurup kendileriymiş iddiasıyla karşılaşıyorlar. Bu iddia, o kadar çeşitli tavır ve üsluplarla piyasaya sunuluyor ki, insanlar şaşırıyor. Bazen insanlığın ve vicdanın tek sesi olduklarını açıkça bağırıyorlar bazen mütevazı üslupla perdeledikleri tavırlarıyla sinsi şekilde ifade ediyorlar. Hangi üslubu kullanırlarsa kullansınlar, yazılarının temelindeki düşünce, “insanlık budur, sakın başka yerde aramayın”. Okumaya devam et

Share Button

TEŞKİLAT, TÜRKİYE’DEKİ ANLAYIŞ ORTAKLIĞINI BİTİRİYOR

TEŞKİLAT TÜRKİYE’DEKİ ANLAYIŞ ORTAKLIKLARINI BİTİRİYOR
Ülkedeki Kemalist düşüncenin(!) karşısında oluşan bir anlayış koalisyonu vardı. Müslümanlar, demokratlar, liberaller, bazı solcu guruplar vesaire… Bu oluşum, “karşı anlayış ortaklığı” şeklindeydi. Kemalist-militarist-diktatoryal statükoya karşısında, organize olmayan, siyasetin tabii seyrinde meydana gelen bu “karşı anlayış” miadını doldurdu.
Anlayış ortaklığını oluşturan aktörler, halkta karşılığı olmayan, siyasette havza veya mecra açabilecek kadar güce sahip bulunmayan, çoğunluğu entelektüel çerçevede yaşayan insanlardan müteşekkildi. Bu koalisyonun oluşması için teşkilat hiçbir çaba sarfetmemişti çünkü bu oluşum organize değildi. Teşkilat, Akparti eliyle geliştirdiği ve uyguladığı siyasi programlarla bu gurupların desteğini almıştı. Başka bir ifadeyle bu guruplar Kemalist-militarist baskı karşısında kendilerine bir mahfaza (koruma kalkanı) bulmuşlardı.
Koalisyon ortakları, Akparti’nin başarısını kendilerinin ürettiğini veya başarıda kendilerinin payının çok çok fazla olduğunu vehmetti. Ahmet Altan gibi isimler, kendileri olmasaydı Akparti’nin mevcut başarıyı elde edemeyeceğini düşünecek kadar saçmalamaya başladı. Kemalizm, militarizm, vesayetçi rejim aleyhine yazdıkları yazının etkisinin büyük olması, hedeflerinin çürümüş olmasındandı ama kendileri bunu anlamadı. Ortak anlayış koalisyonunun sahibi ve ideoloğu tahtına oturmak gibi ucube tavırlar takınmaya başladılar. Oysa teşkilat, halka ve devlete yeni bir ruh üflüyordu ve yeni ruhta Ahmet Altan ve benzerlerinin hiçbir etkisi ve katkısı yoktu. Okumaya devam et

Share Button

MÜSLÜMANLARIN LİBERALİZASYONU

MÜSLÜMANLARIN LİBERALİZASYONU
Liberal-demokratik siyasi rejimin “iyi” olduğu istikametindeki yaygın ve hakim görüş, Türkiye’de siyasi ve fikri piyasayı işgal etti. Liberalizasyon, her nasıl olduysa çok hızlı şekilde yayıldı ve kabul gördü. Ülkedeki siyasi rejimin (Kemalist siyasi rejimin) gayriinsani özellikleri ve buna karşı mücadele etme lüzumu, felsefi ve siyasi malzemelere ihtiyaç hasıl etti. Totaliter siyasi rejime karşı mücadele edebilmek için kullanılacak en tesirli malzeme hürriyetti. Fakat hürriyetin bir tefekkür havzasından üretilmesi gerekiyordu. Orta malı bir hürriyet, insani değil hayvani bir özellik taşır ve insanların dünyasına da anarşizm olarak intikal eder.
Hazır şablonlar var. Liberalizm, hürriyet demektir ya… Herhangi Bir tefekkür faaliyetine ihtiyaç duymaksızın liberalizme savruldu ülke. Hiçbir ülkede liberalizm, Türkiye’nin son on yılında olduğu kadar hızlı, ucuz ve yaygın şekilde kendine hayat alanı bulamamıştır. Kemalist siyasi rejim ve onun milyonluk ordusuna karşı mücadele saflarında mevzilenen her düşünceden insan, liberalizm ve demokrasiyi, siyasi hayatın “çatı düşüncesi” olarak kabul etti. İnsanlar liberal olacaksa olsun, her ne olacaksa olsun… Bizim derdimiz, “ucuz” olmaması ile ilgili. Tefekkürsüz olmasına canımız sıkılıyor, ruhsuz olmasına üzülüyoruz. Neden Kemalist olduğunu bilmeyenlerle, neden liberal olduğunu bilmeyenler arasında, ucuzluk bakımından fark yok. Tamam, Kemalist olmasındansa liberal olmasını tercih ederim insanların. Fakat aynı ucuzlukla liberal olması halinde ortaya çıkacak neticeler, Kemalist olmakla ortaya çıkan neticelerden çok da farklı olmaz. Çünkü ucuz elde edilen şeyin ne kadar hoyratça kullanıldığını biliyoruz.
İnsanların ne olacakları tabii ki kendilerini ilgilendirir. Fakat Müslümanların ne olacağı, nasıl olacağı, ümmetin her ferdini ilgilendirir. Bu çerçevede, Müslümanların liberalizasyonu konusunu tartışmak gerekir, çünkü bu hal, ciddi bir fikri sapmadır.
Ülkedeki Kemalist siyasi rejimin tasfiyesi için, liberal-demokratlığı, geçiş süreci olarak kabul etmek doğru olur mu? Kemalizm’in yuvalandığı ve sayısız tortusunu bıraktığı devlet cihazını, başka bir felsefi düşünce ile değiştirmek, stratejik ihtiyaç olarak kabul edilebilir mi? Liberalizm ile demokrasinin dünyada kabul görmesinden hareketle, umumi itirazları bertaraf ettiği düşüncesi, pratikte yanlış görünmüyor. Fakat pratiğin ihtiyaçları ile nazari (fikri) ihtiyaçlarımız arasındaki muvazenenin kurulması şart. Pratiğin stratejik ihtiyaçları, dünya görüşümüzün muhtevasına sirayet etmeye başladığında, elde edilen kar ile uğranılan zarar arasındaki fark, mukayese kabul etmeyecek cinsten olur. Özellikle de, nazari çerçeve ile tatbiki şartlar arasındaki hususiyet farklarını bilmeyen, düşündüğü gibi yaşama kudretine sahip olmadığı için yaşadığı gibi düşünmeye başlayan insan kalabalıklarının yaşadığı bir ülkede, pratiğin ihtiyaçları ile nazari çerçevenin ihlal edilmesi, zehirlenmesi, yanlış anlayışların oluşması mümkün. Bu nokta kafi derecede önemli sayılmamalı mı? Hiç değilse stratejik gereklilik olduğu bilinmeli, sürekli hatırlatılmalı, nazari çerçeveye sirayeti önlenmelidir.
*
Fakat esas mesele daha derinde… Kemalizm, siyasi rejim, devlet düzeni gibi hadiselerden çok daha derinde… Siyasi süreçlerin pratik ihtiyaçlarından kaynaklanmayan başka bir problem var. İslam’ın anlaşılmasında, Kur’an-ı Kerim’e muhatap olunmasında yaşanan temel bir problem. Her Müslüman’ın, İslam’ı (ve dolayısıyla Kur’an-ı Kerim’i) istediği gibi anlayabileceği vehmi… Kemalist siyasi rejimin okullarındaki laik-ateist eğitim sisteminden geçen, akıl formunu, ladini bilgi malzemesi ile inşa eden, bunun da farkına varmayan, birkaç kitap okuyunca Kur’an-ı Kerim’i de anlayacağını zannedenlerin oluşturduğu liberalizasyon süreci…
Liberalizmin ne olduğunu hatırlayın. Herkes istediği gibi düşünebilir ve yaşayabilir diye özetlenebilecek bir düşünce kalıbı. Müslümanlara yansımış haliyle, herkes İslam’ı ve Kur’an-ı Kerim’i istediği gibi anlayabilir… Böyle olur mu? İslam’a, herkesin kendi akıl formu ve seviyesiyle muhatap olması halinde, kelle sayısınca İslam anlayışının ortaya çıkması kaçınılmaz değil mi? İslam’ın özü olan tevhid ile ümmetin özü olan vahdet, buna mani değil mi? Doğru veya yanlış anlama ihtimallerini bir tarafa bırakarak düşünelim, kelle sayısınca İslam anlayışının olması, İslam’ın neresine uygun? Ve bu durumda ortaya ümmet nasıl çıkar? Ümmet, kendi aklının ve nefsinin peşinden giden (tam liberaller gibi) ferdlerin oluşturduğu “insan kalabalığı” mıdır?
Usul ve çerçeve meselesi atlandığında, vahdetin inşası, tevhidin idraki nasıl mümkün olabilir? Böyle dendiğinde de usul tartışmalarının başladığı bir zaman diliminde yaşıyoruz. Usulde bile ittifak edilememesi, ümmet denilen mefhumu, lügatlerden başka yerde aramaya mani olmuyor mu? Bu ümmet, usulde bile ittifak edemeyecek kadar zihni zafiyete, akıl noksanlığına, ruh hamlığına nasıl düştü?
İslam tarihinin bidayetinden beri inşa edilen “usul” ilimleri, bir çırpıda çöpe atıldı. Bu nasıl bir cüret… On dört asırlık müktesebat, yirmi-otuz yaşındaki insanlar tarafından tepeleniyor. Okumaya başladığı yaşı hesaplasanız ve muhal-farz yirmi dört saat okuduğunu kabul etseniz, İslam ile ilgili günümüzde yazılan eserleri bile okumuş olması mümkün olmayan bir yaşta, on dört asırlık müktesebatın üzerini çizme tavrı, klinik incelemeye tabii tutulsa mutlaka psikiyatrik hastalık teşhisi konulur. Ama herkes kolay yolunu buluyor. Mesela, Ehl-i Sünneti tenkit etmek için, kadınların çaput bağlaması misalinden hareket edenler bile var. Cahil bir kadının yaptığı yanlış üzerinden İmam-ı Azam hazretlerini tenkit etmek, psikiyatrik hastalıkla açıklanamazsa eğer, batının beşinci kol faaliyeti ile ancak izah edilebilir.
Yeni bir şeyler söylemek lüzumunu anlıyorum. Yeni fikirler üretmek lazım zaten. Fakat yeni fikir üretmenin hiçbir sınırı olmayacağını düşünmek, dinde reform noktasına kadar gitmiyor mu? Usul sahibi olmayanlar, sıhhatli ölçülere malik olmadıkları için, yaptıkları işin, dinde reform olduğunu da fark etmiyorlar. Adama “dinde reform yapıyorsun” dediğinde, yerinden zıplıyor. Niyet olarak gerçekten de dinde reform yapma çabasında değil. Fakat vardığı netice, dinde reformun ta kendisi. İşin kötü tarafı adam o noktaya vardığını düşünmüyor. İlacı olmayan bir hastalık…
Her Müslüman’ın İslam’ı kendi istediği gibi anlaması, bunun doğru olduğunu düşünmesi, dinde reformdan daha kötü neticeler veriyor. Çünkü ortada din kalmıyor.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

BATI MEDENİYETİNİN FAKİRLİKLE İMTİHANI

BATI MEDENİYETİNİN FAKİRLİKLE İMTİHANI
Medeniyet binasının birçok sütunu var. Bunlardan birisi zenginlik… Hakikaten medeniyet pahalı bir iştir ve ciddi bir zenginlik ister. Tarihteki medeniyetlerin hemen hepsi zenginlikte baş döndürücü seviyelere çıkmıştır.
Medeniyetler için kültür ile zenginlik münasebeti ilginçtir. Kültür mü zenginliği üretir, zenginlik mi kültürü üretir. Ahlak bunun neresindedir? Bu mesele tavuk-yumurta hikayesine benzer bir parça. Birbirlerini etkiler ve doğururlar muhakkak. Fakat bunlardan birinin burun farkıyla da olsa, önce olması gerekir. Bunu tespit etmenin yolu, tarihte hüküm sürmüş medeniyetlerin kuruluş süreçlerine bakmaktır. Medeniyetlerin nüvelenme ve mayalanma dönemleri olan kuruluş başlangıçları, zenginlikten uzak olduğunu gösteriyor. Önce bir ruh hakim oluyor coğrafyaya ve cemiyete. Büyük fikir zuhur ediyor, hacimli ve uzun soluklu. Sonra büyük bir coğrafyada “kültür havzası” oluşturuyor o fikir. Fikir ve kültür, hayatın tüm şubelerini sardığı ve inşa ettiğinde, zenginleşme de başlıyor. Zenginleşme başladıktan sonra kültür, medeniyetini inşa ediyor.
Tarihte sayısı bellisiz fikir hareketi (fikri-felsefi cereyan) var. Fikir cereyanları, kültür havzaları oluşturamadığında medeniyet inşa edemeden sönüp gidiyor. Hayatın her alanına şamil olacak hacimde bir kültür oluşturamayınca, medeniyetini inşa edemiyor. Tarihteki fikri cereyan sayısı ile medeniyet sayısı farklıdır, onda bir nispetinde… Her on fikirden birisi medeniyeti ancak inşa etmiştir. Tarih laboratuarından anlaşıldığına göre, medeniyetlerin kuruluş silsilesi (süreci), fikir, kültür, medeniyettir. Bu silsile ana süreçleri gösteriyor ki aralarında başka safhalar da var. Zenginlik kültürden sonra medeniyet ile beraber meydana çıkıyor. Yani kültür, bir taraftan zenginlik üretiyor diğer taraftan medeniyet. Zenginlik üretemeyince medeniyet de üretemiyor.
Yanlış anlaşılan nokta, zenginliği medeniyetin ürettiği hususudur. Zenginlik ile medeniyet, kültür tarafından ve aşağı yukarı hem zaman olarak üretilir. Medeniyet inşası süreci ise zenginliği artırır. Bu nokta yanlış anlamaya sevketmektedir. Medeniyet inşası sürecinin zenginliği artırması, zenginliğin medeniyet tarafından üretildiği zannını besliyor. Zenginliğin medeniyet tarafından üretildiği zannı, medeniyetlerin çökmeyeceği vehmini doğuruyor. İşte bu vehim halkta yayılmaya ve derinleşmeye başladığında, medeniyet çöküş sürecine giriyor.
Medeniyetlerin zirve dönemleri hatırlanır. Zirveye çıkmış medeniyetlerin, o zirveye çıkışta kullandığı merdiven çabuk unutulur. Oysa zirveye merdivenle çıkılmıştır.
Önce fikir zuhur eder, fikir ahlakını üretir, ahlak kültürünü, o da medeniyetini… Ahlak kültür toplamı içinde görünmez hale gelir. Ahlakı fark etmek gerekir. Kültür, fikir ve ahlak ile inşa edilir. Ahlakını üretememiş fikirler, entelektüel gevezelik olarak kalır. Ahlak üretildikten sonra kültür gelişmeye başladığı için onun bünyesine yerleşir ve bazen görünmezleşir. Bu sebeple çoğunlukla ahlaktan değil kültürden bahsedilir. Günümüzde ahlak tamamen görünmez hale gelmiştir. Dolayısıyla kültürü izah etmekte, değiştirmekte zorlanıyoruz. Fikir hatırlanıyor, unutulması zaten mümkün değil ama ahlak çabuk unutulan disiplinlerdendir. Sadece fikri değiştirerek, kültürü değiştirebileceğimizi zannediyoruz, oysa fikirdeki değişiklikler, mevcut kültürün özünde mevcut olan ahlaka çarpıyor ve etkisizleşiyor.
*
Batı felsefesi Hıristiyanlığa karşı zaferini ilan ettiğinde, Hıristiyan ahlakını imha etti ama yerine bir ahlak koymadı. Ahlak hayatın her alanını kuşatan bir disiplindir. Böyle bir ahlak anlayışı getirmeyen modern batı, “çalışma ahlakı” üretti. Şöyle bir yaklaşım sergiledi, “çalış, metodik olarak çalış ve üret, gerisi senin bileceğin şey”. Modern batı, tarihte ilk defa hayatın bir kısmını ahlakla inşa etti. Bu insanlık için ilginç bir yaklaşımdı ve ilkti. İnsanların nasıl yaşayacağına, kazandıklarını nasıl harcayacağına dair hiçbir ilke teklif etmedi. Liberalizm denilen fikri cereyan, özünde hiçbir ahlak teklifinde bulunmamaktır. Üretti, üretti, üretti. Yavaş yavaş zenginlik halka yayılmaya başladığında, üretti tüketti, üretti tüketti, üretti tüketti. Zenginlik ve medeniyet zirveye ulaştığında, tüketti, tüketti, tüketti. Çünkü tüketim üretimden çok daha zevkli ve lezzetliydi.
Sadece üretim ahlakı (çalışma ahlakı) teklif etmiş olan batı kültürü, tüketim ahlakı inşa edemedi. Medeniyet, tüketim üzerine kuruldu. Bir müddet dünyayı sömürerek ahlaksızca tüketimi sürdürdü. Dünyayı sömüremez hale gelince, bankacılık sistemiyle, halka kredi vererek, yirmi otuz yıllık geleceğini sömürdü. Otuz yıllık tüketimi bu gün gerçekleştirmiş oldu. Üretim ahlakı vardı ama tüketim ahlakı yoktu ya, insanların geleceğini sömürdüler. İnsanlarda da tüketim ahlakı olmadığı için, gelecek yirmi otuz yılını bu günden tüketti. Hiçbiri farkına varmadı, aslında medeniyeti tükettiler. Fikir adamları anlamadı, siyasetçileri anlamadı, halk anlamadı.
Bu gün ürettiği kadar tüketen cemiyetin tüketimi, bankacıları tatmin etmedi. Bu günkü üretim kadar tüketim, büyüme ve kar için kafi gelmedi. Aslında kafi idi ve fazlaydı bile. Fakat doymak bilmez iştiha, daha fazlasını istedi. Çünkü daha fazla kar daha fazla tüketimdi. Daha fazla tüketmek için daha fazla kar etmeleri gerekiyordu. Fakat halkın kazancı ortadaydı, kazandığından fazla nasıl harcayacaktı ki, kapitalistler daha fazla kar edebilsin. Uzun vadeli kredi ve taksitli satış formülü bu problemi çözdü. Bu gün üç bin dolar kazanan vatandaşın üç bin dolar harcaması (o kadar tüketmesi) gerekmiyordu. Gelecek yılın kazancını da bu günden harcayabilirdi. Herkes bu oyuna geldi. Böylece “ekonomik büyüme” devam etti. İyi de bir insanın elli yıllık veya yüz yıllık geleceğini ipotek edemezsiniz ki, neticede ortalama ömür ve ölüm var. Otuz yıllık üretimini kredilerle harcadılar, bitirdiler. Şimdi neden büyüyemiyoruz diye feryat edip duruyorlar. Yahu halkın tüketim imkanı kalmadı ki. Otuz yıllık üretimini zaten sana harcamış. Adama elli yıllık kredi verebilirseniz büyüme devam eder. Verebilir misiniz? Ki bir çılgınlık yapıp verseniz, adam alır mı?
Hayatın tamamını kuşatan bir ahlakı yok batının. Her medeniyet ahlaksızlaştıktan sonra yıkılmaya başlamıştır. Fakat bu günkü batı medeniyeti, kurulurken yıkılmaya başladı. Batının halka yayılmış zenginliği, ikinci dünya savaşından sonradır ve hepi topu elli yıllıktır. Elli yılda tükettiler. Tarihte hiçbir medeniyet, zenginliği bu kadar çabuk kaybetmemiş, daha doğrusu zenginliği bu kadar çabuk tüketmemiştir. Buyurun size liberalizm ve kapitalizm… Hala hayasızca başka bir iktisadi sistem olmadığından bahsediyorlar.
Zenginliklerini kaybetmeyi göze alamıyorlar. Medeniyet gururu da yok bunların. Osmanlı gerilemesine rağmen asırlarca batı karşısında kültür ve medeniyet olarak direnmişti. Ta ki son asrında batıyı taklit etmeye başladı. Oysa batı medeniyeti, hala dünyanın en zengin coğrafyasına sahip olmasına rağmen, geriye gitmeye başlayınca, Osmanlı’daki vakıf müessesesinin ve anlayışının ABD için kurtarıcı bir formül olduğunu söylemeye başladı. Vatikan, İslami bankacılık ve tahvil formülünü teklif etmeye başladı. Dünyanın en zengin coğrafyası olan batı, dünyanın fakir coğrafyalarından biri olan İslam dünyasındaki fikri gelişmelerden etkilenmeye ve kurtuluşu orada aramaya başladı. Üstelik İslam coğrafyasında hala ne bir bankacılık modeli geliştirilebilmiş, ne de ciddi sistemler üretilebilmiş durumda. Zengin fakiri taklit etmeye başladı. Hayret… Medeniyet gururunuz nerede? Veya siz buna mı medeniyet diyorsunuz? Anlaşılan o ki, gerileme başlayınca bu adamlar çok komik olacaklar.
Şimdi batı medeniyetinin fakirlikle imtihan zamanı… Ne var ki imtihanın heyecanı yok. Çünkü imtihanın neticesini biliyoruz. Sıfır alacaklar. Nereden biliyoruz, çünkü sebebini de biliyoruz. İmtihandaki sorular, batının çalışmadığı yerden sorulacak.
Bir medeniyet, fakirlik testinden geçemezse, ayakta kalma ihtimali yok. Fakirlik imtihanını geçebilmenin yolu, sağlam ve derin bir ahlaka sahip olmaktır. Hani batıda izi bile kalmayan şey…
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

Modern Çağın Fikir Katili, Liberalizm

Her insanın istediği gibi inanabileceği, istediği gibi yaşayabileceği, istediğini istediği gibi yapabileceği zihni organizasyona (aslında zihni serkeşliğe) liberalizm mi diyoruz? Ferdi, herhangi bir kuralın sınırlandırmamasına veya sınırlandırmaması gerektiği düşüncesine mi liberalizm diyoruz? Her şeyin ferdi gerçeklikte toplandığı, ferdi gerçekliklerin harmanından cemiyetin meydana geldiği hayat kavrayışına mı liberalizm diyoruz? Ferdi gerçekliklerin toplamından meydana gelmiyorsa, cemiyeti de inkar veya reddetmek lüzumuna mı liberalizm diyoruz? Hiçbir ferdi ölçü aramaksızın ferdi kendi haline bırakmaya, dolayısıyla içtimai ölçü aramanın da totaliter yaklaşım olduğuna inanmaya mı liberalizm diyoruz?
Kadimden beri bilinir ki, ferdin hayatı inşa etme kudreti yoktur. Hayat, cemiyet ile kaimdir. Hayatı mümkün kılmayan gerçeklik, hangi “kıymeti” üretebilir veya hangi kıymeti muhafaza edebilir veya hangi kıymete hayatiyet kazandırabilir? İnsanlık tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir fikir üretseniz, hayat bulmadıktan sonra ne kıymeti olabilir? Mücerret manada kıymetli olduğu doğru ama bu kıymeti kim bilir? Kimsenin bilmemesi kıymetini azaltmaz denirse, azalmayan o kıymetin ne faydası var? Faydalanmayanlar utansın derseniz haklısınız ama fikrin tatbik alanı cemiyet değil midir? O olmadığında yani fikir tatbik edilmediğinde yani fikir hayat bulmadığında, “muhteşem fikir” olduğunu nasıl test edeceksiniz ki, fikir mi vehim mi olduğu ortaya çıksın… Okumaya devam et

Share Button