RAPOR-13-LİDERLİK

TAKDİM

Ülkedeki mücerred tefekkür zafiyeti, akılları doğrudan müşahhas meselelere sevk ediyor. Fakat anlaşılmayan nokta şu; mücerred fikir olmadığında müşahhas meselelerin izahı da muhaldir. Sıhhatli silsile; mücerred fikir, tatbikat fikri ve tatbikattır. Mücerred fikir olmadığı için tatbikat fikriyatı da telif edilemiyor, tatbikat fikriyatı telif edilemediğinde tatbikat sıhhatli ve doğru şekilde gerçekleşmiyor.
Tatbikat fikriyatı, mücerred fikir (mefkure-dünya görüşü) ile tatbikatı birbirine bağlayan, tatbikatı fikriyata nispet eden, fikriyat ile tatbikat arasındaki mesafenin açılmasını engelleyen, “inandığınız gibi yaşamayı” mümkün kılıp, “yaşadığınız gibi inanmanıza” mani olan fikri ve fiili bir zarurettir.
Tatbikat fikriyatı telif edilemediğinde müşahhas meseleler dedikodu haline gelir. O şunu dedi, bu şunu yaptı ila ahir… Tatbikat fikriyatı olmadığında müşahhas meseleler, kaçınılmaz olarak fikri nispetini kaybeder ve şahıslarla hadiselerin konuşulduğu bir kahvehane havasına mahkum olur.
Tatbikat fikriyatı, tatbikatla da ilgilidir ama müellifleri mücerred tefekkür sahipleridir. Mütefekkirler tatbikat fikriyatıyla ilgilenmezlerse, tatbikat hayatın ve insanın tabiatındaki terbiye edilmemiş mecralara dökülür. Terbiye edilmemiş mecraların kaynağı, nefistir. Bu ihtimalde tatbikat, nefsin şehvetlerini fikir, bunların karşılanmasını da fikrin uygulaması haline getirir. Bu ihtimalde köşe yazarları mütefekkir, dedikodu da fikir muamelesi görmeye başlar. Okumaya devam et

Share Button

İSTİHBARAT VE LİDERLİK

İSTİHBARAT VE LİDERLİK

Günümüz istihbarat imkanları çok güçlendi ve çeşitlendi. Bir görüşmeyi gizli ve dinlenmeden yapmak neredeyse imkansızlaştı. Tabii ki karşı-istihbarat çalışmaları var ve istihbarat kalkanı oluşturma gayretleri var, buna rağmen bir görüşmenin gizli yapılabildiğinden emin olmanız fevkalade zor. Bu nokta önemli… Ülkenizi veya en azından devletinizin zirvesini “istihbarat kalkanı” içine alabilmek, istihbaratın ilk ve en önemli işidir. Bunun en titiz şekilde yapılması lüzumu tartışmasızdır.

İstihbarat servisine havale edilen “istihbarat kalkanı”, tek güvenilir tedbir olarak kabul edilirse çok ağır bir kusur işlenmiş olur. Tüm ülkenin üzerine, elektronik istihbarat için yüzde yüz etkili bir kalkan çekilse bile diğer istihbarat kanalları için de tedbir alınması şart. Ortam dinlemesi gibi yakın mesafe istihbarat faaliyetleri, bizzat içinize kadar sızmış ajanlar, dolaylı istihbarat metotları ile bilgiye ulaşma imkanları gibi bir çok istihbarat kanalı var ve bunların her biri için ayrı tedbirler gerekir.
Okumaya devam et

Share Button

LİDERLİK, VEFA, SADAKAT, DAVA…

LİDERLİK, VEFA, SADAKAT, DAVA…

Liderlik zor iş… En problemli tarafı da, tek adamlık, diktatörlük gibi meselelerle komşu kavramlar olması, bunlara kayma ihtimalinin büyüklüğü, kendini bunlardan muhafaza ettiği takdirde de bunlarla karıştırılmasıdır. Liderlik, güçlü şahsiyet terkiplerinden biridir, bu cihetiyle diktatörlüğe mütemayildir, ne var ki diktatörleşmemiş liderlerin diktatörlerle karıştırılması da aynı derecede yaygın ve tehlikelidir.

Güçlü şahsiyetler, çevrelerinde dalga dalga yayılan bir “hayat alanı” oluşturur. Mütefekkir ve alim gibi şahsiyet terkipleri nispeten idrak seviyesi yüksek insanlara hitap ettiği için, kendi merkezinde oluşan ve muhitini oluşturan hayat alanı, derinliğinin aksine dardır. Buna mukabil liderlerin oluşturduğu hayat alanı, halka hitap eder, genişliğine büyür, derinliğini ise fikri manada değil, hissi manada gerçekleştirir.
Okumaya devam et

Share Button

FETHULLAH GÜLEN “HİZMETÇİLERİNİ” ZOR TUTUYOR

FETHULLAH GÜLEN “HİZMETÇİLERİNİ” ZOR TUTUYOR

Bir örgüt, bir cemaat, bir devlet (halk) yönetmenin yüzde ellisinden fazlası, insanların psikolojik dünyalarını yönetebilmektir. İnsanların ümitlerini yönetebilmelisiniz, korkularını yönetebilmelisiniz, cesaretlerini yönetebilmelisiniz ila ahir… Liderlerin en büyük özellikleri, insanların psikolojilerini yönetebilmesidir, insanların psikolojik süreçlerini yönetebilen, o süreçlere ümit ve cesaret pompalayabilen, ümitsizlik ve korkunun kök salmasına müsaade etmeyen liderler, insanlar üzerinde tasarrufta bulunabilmekte, onları yönetebilmekte, onları ayakta tutabilmekte ve merkeze bağlı halde hayatlarına devam etmelerini sağlayabilmektedirler. Bir insana ne kadar para (mesela maaş, avans, prim) verirseniz verin, ümit ve cesaret aşılayamıyorsanız, ayakta tutamıyor, sadakatlerini sabit kılamıyorsunuz. Paranın fazla önemsendiği bir çağda yaşadığımız için onu misal veriyoruz, mali kaynakları zayıf olan bir yapının ayakta kalması zordur ama ne kadar paranız olursa olsun, ümit ve cesaret aşılayamıyorsanız meseleyi halledemiyorsunuz.

Cesaret mevcut durumla ilgili bir duygudur, direnmeyi mümkün kılan ruhi kaynaktır. Ümit ise gelecekle ilgili bir duygudur ve elan zor durumda olsanız bile ümit aşılayabiliyorsanız, istikbalin sahibi olduğunuza dair bir projeksiyon sunabiliyorsunuz ve insanlar mevcut şartlarda zor durumda olsa bile dayanıyorlar.
Okumaya devam et

Share Button

İHANET KISKACINDA LİDERLİK VE OTORİTERLEŞME

İHANET KISKACINDA LİDERLİK VE OTORİTERLEŞME

Fethullah Gülen’in ihaneti o kadar içeriden, o kadar yakından, o kadar sinsi oldu ki, ilk katlettiği kıymet, itimat duygusuydu. İnsanı yatak odasında bile tedirgin edecek derinlikte bir ihanet, duyguları patlattı, akılları sarstı. Ergenekon terör örgütü tesmiye olunan “derin devlet”, Müslümanların cepheden karşılaştıkları, ona karşı kefeni giyerek mücadeleye girdikleri hasımdı, ona karşı maddi-manevi savunma bariyerlerini kurmuşlardı. Fethullah Gülen’in ihaneti ise yatak odalarında çıplak olarak yakaladı, bu o kadar iğrenç bir ihanetti ki, abdest almaya fırsat tanımamıştı. Herhangi bir liderin, bu kadar iğrenç ve sinsi ihanet karşısında katliam bile yapması, doğru olmazdı ama tabii refleks olarak kabul edilebilirdi. Eli tetikte nöbet bekleyen bir askerin arkasından yaklaşıp, kulağının dibinde balon patlatırsanız, refleks halinde sizi vurması işten bile değil.

Tarihte misali ender görülen bu ihanet karşısında Erdoğan çok öfkelendi ama hala kimsenin burnunu kanatmadı. Tayyip Erdoğan en büyük liderlik imtihanını, mahremine kadar giren ve yıllarca orada yaşayan paralel örgütün ihaneti karşısında kazandı. Gerçekten Erdoğan kadar güçlü bir liderin, bu kadar derin ve iğrenç bir ihanet karşısında, tüm öfkesine rağmen fevri kararlar almaması, liderliğini tescil eden en harikulade misal ve delildir.
Okumaya devam et

Share Button

İHANET GÜNLÜKLERİ-(31.03.2014)-HEZİMET…

İHANET GÜNLÜKLERİ-(31.03.2014)-HEZİMET…

“Cemaat günlükleri” başlığı ile başladığımız yazılarımıza bundan böyle “ihanet günlükleri” başlığı altında devam ediyoruz. Cemaat günlükleri başlığı, meseleye çok naif bir bakış açısıdır ve meselenin tabiatını ifade etmekten çok uzaktır.

Bugün 31 Mart… Seçim sonuçları belli oldu, sonuçlar “ihanet örgütünün” hezimetini tescil etti. “Uzun Adam”, balkon konuşması yapmadı, yaptığı konuşma, “balkon konuşması” şablonunda değildi, tek ortak özellikleri “balkonda” yapılmış olmasıydı.

Yaptığı konuşmada, peşine düşen İslam coğrafyasından yüz milyonlarca Müslüman ile Türkiye’de peşine düşen yaklaşık yirmi beş milyon insanın duygu ve düşüncelerine tercüman oldu, onların itimadını sarsmadı, aksine ahdine sadık kaldı, kalacağını gösterdi. “Hesap soracağı, inlerine gireceğiz” beyanını tekrarladı ve savaşı başlattı.
Okumaya devam et

Share Button

TAYYİP ERDOĞAN

TAYYİP ERDOĞAN

Semaver kaynıyordu içeri girdiğimde, başka da ses yoktu zaten odada. Usulca selam verdim, sessizliği bozmaktan ürken bir ses tonuyla, duydu mu bilmem, aldı selamımı başucuyla. Semaverin bir tarafından oturuyordu “dost”, öteki tarafına da ben oturdum sessizce… Semaveri kendime çevirdim, sakilik yapmak niyetiyle, tebessüm etti belli belirsiz. Kendime bir çay doldurdum, önüme aldım, şöyle bir yerleştirdim bardağı, simetrik olsun istedim. Çay ile münasebetini nizami şekilde kuramayanların adam olmakla ilgili eksikleri varmış gibi gelir bana, ehemmiyet veririm o sebeple çaya…
Okumaya devam et

Share Button

STRATEJİK HEDEF; LİDER

STRATEJİK HEDEF; LİDER

Meseleyi, ana hatlarıyla şu üç unsur üzerinden değerlendirmek mümkün; dava, lider, taban…Dava, insanların duygu ve düşüncelerinin toplam ifadesidir. Bir hayat tarzı, bir hedef, bir hareket teklif eder. Tabanı tek şemsiye altında toplayan, onları belli bir istikamete sevkeden, ataletten kurtarıp harekete geçiren, kendi halindeki insanları büyük bir hareketin parçası haline getiren kişi ise liderdir.

Dava, bir insan kalabalığını belli bir çerçevede disipline eden teorik kaynaklardır. Aynı davaya (dünya görüşüne) mensup olmak, ruhi ve akli olarak aynı istikamete yönelmektir. Aynı istikamete yönelen insanların hareket haline gelmesi veya bir hareket oluşturması için teşkilat gerekir. Teşkilat, aynı istikamete yönelen insanlara içtimai bünye kazandıran örgüdür. Lider, dünya görüşü ile halkı harmanlayarak harekete dönüştüren şahsiyettir.
Okumaya devam et

Share Button

LİDERLER PAZARDAN MI ALINIYOR?

LİDERLER PAZARDAN MI ALINIYOR?

Lider yetiştirmek mümkün değil, hiçbir eğitim programı lider yetiştiremez. İdarenin için bile “okulu yok” denir, değil ki lider… İyi insan yetiştirebilirsiniz, akıllı ve donanımlı insanlar yetiştirebilirsiniz, uzman insan yetiştirebilirsiniz ama lider yetiştiremezsiniz. Liderler için bir eğitim programı geliştirilememiştir, geliştirilmesi de mümkün değildir.

Bakın Cumhuriyet tarihine, Özal ve Erdoğan’dan başka lider görebilir misiniz? Siyasi parti genel başkanları görebilirsiniz, cumhurbaşkanları, başbakanlar görebilirsiniz ama lider görebilir misiniz? Her siyasi görüşün, her fikriyatın kıymet verdiği insanlar var ama milletin yarısının gönülden bağlı olduğu bir lider bulabilir misiniz?
Okumaya devam et

Share Button

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-36-TEŞKİLAT VE LİDERLİK

TEŞKİLAT VE LİDERLİK
Teşkilat ile liderlik arasındaki münasebet yanlış anlaşılır, aslında bunlar özü itibariyle çatışır, normal ve doğru olan teşkilatta liderliğin olmamasıdır, ne var ki bunun tam aksi kanaat yaygındır. Liderlik, yönetilme ihtiyacından doğar, bu cihetiyle de halk için sözkonusudur. Teşkilat, yönetilme ihtiyacı içinde olan insanlardan teşekkül etmez, bilakis kendi kendini yönetebilen insanlardan teşekkül eder. Teşkilat kadrolarının hem yönetebilme hem de yönetilebilme maharetine sahip olması, yönetilme ihtiyacından kaynaklanmaz, sadece teşkilatın idare uzvunun bulunması, faaliyetinin nizami çerçevede gerçekleştirilmesi gibi şartlara tekabül eder.
Teşkilat, her mensubunun elindeki enstrümanla musiki eserini kendi kendine çalabilecek maharet ve seviyede olan orkestradaki “şef” ihtiyacı gibi bir idare heyetine ve başkana ihtiyaç duyar. Teşkilat başkanı ile liderlik başka şeydir, orkestra şefinin zaman ayarını yapması gibi, başkan da faaliyetin nizami çerçevede gerçekleşmesini takip ve murakabe eder. Teşkilat mensuplarının ne yapacağını bilmediğini, başkandan emir beklediğini düşündüğümüz andan itibaren teşkilattan bahsetmiyoruz demektir. Emir bekleyebilir ama bu durum “ne yapacağını bilmemek” derekesine kadar düşmekten değil, faaliyetin nizami altyapısının temini içindir.
Bir teşkilatın, teşkilatlanma seviyesini tespit edebileceğimiz ölçülerden birisi, liderliğe ihtiyaç duyma nispetidir. Teşkilatın liderlik ihtiyacı sıfıra inmişse veya liderliğe hiçbir zaman ihtiyaç hissetmemişse, o teşkilatın notu zirvededir. Okumaya devam et

Share Button

KURUCU ŞAHSİYET-1-

KURUCU ŞAHSİYET-1-
Medeniyetin yükünü taşıyan üç çeşit “kurucu şahsiyet” var. İdrak ehli, manayı keşfetmek için… Terkip istidatları, manayı terkip etmek için… Hareket adamları, inşa faaliyetini gerçekleştirmek için… İslam medeniyetinin temel üç şahsiyet terkibi olan, veli, alim ve hakim (ve/veya mütefekkir), idrak ve terkip ehlidir. Hareket adamları (aksiyoncular) ise, keşif ve terkip edilen mana yekununu, varlıkta ve hayatta “gerçekleştirecek” olanlardır. Hareket adamlarının aynı zamanda keşif ve terkip işini yüklenebilecek çap ve derinlikte olmaları tercih edilir ama en azından günümüzde bu fevkalade zordur. Fakat en azından terkip maharetine sahip olmaları beklenir. Manayı yüksek terkiplere taşıyacak kadar olmasa da, tatbik etmek, hayatta gerçekleştirebilmek için ihtiyaç duyulan asgari seviyede terkip maharetine sahip olması şarttır. Okumaya devam et

Share Button

YENİ LİDERLİK STANDARDI

YENİ LİDERLİK STANDARDI
Türkiye’de siyaset alanı dardı, siyasetçiler ve hükümetler günlük işleri yapardı. Müesses nizam üzerine yürümek, onun özüne dair radikal değişiklikler yapmak sözkonusu değildi. Bu tür işleri yapmak bir tarafa bunları düşünen hükümet bile gelmedi ülkeye. Siyasetçiler ise, radikal değişiklikleri rüyalarında görse, kabus diye uyanırlardı. Ordu Ankara’nın göbeğinde oturur ve asla sınır ötesine bakmazdı. TBMM’nin karşısında mevzilenen Genelkurmay karargahı tüm dikkatiyle meclise ve iç siyasete bakar, izler bunları yaptığını da meclis ve hükümete bazen ihsasen bazen aleni olarak ifade ederdi. Ülke, ordunun zaptı ve işgali altında nefes bile alamadan yaşar aslında ise yaşıyor gibi yapardı. Yaşar gibi yapardı çünkü dünyadan en az bir asır gerideydi. Düşünün ki yirminci asrın son çeyreğinde (1980 lerin başında), ülkenin siyasi ve idari başkenti olan Ankara ile ticari ve kültürel başkenti olan İstanbul arasında otomatik telefon görüşmesi yoktu. Ankara-İstanbul arasında uçakla gidip gelmek, telefon açmaktan daha kısa sürede gerçekleşiyordu. Bütün bunlara rağmen hükümetler, temel konularda planlama yapamaz, radikal adımlar atamaz, büyük değişimleri düşünemezdi bile…
İşin enteresan tarafı, halk da hükümetlerin bu kadar güdük, zayıf ve etkisiz olduğunu bilirdi. Hükümetlerden boylarını aşacak işler talep etmezlerdi. Nasıl bir psikolojik çukur oluşmuştu öyle? Halk hükümetlerden sisteme dönük radikal adımlar atmasını talep etmediği gibi bununla mesul olmadıklarına da inanmıştı. Çünkü ordunun müsaade etmeyeceğini biliyordu ve talep etmek bir tarafa, talep edenlere “ordu zaten müsaade etmez ki” diye en baştan kendisi itiraz ediyordu. Bir müddet ordunun ülkeyi işgal ettiği zannedildi. Oysa ordu, milletin ruhunu işgal etmişti.
Değişimin içinde yaşarken fark edilmiyor. Değişim ne kadar hızlı olursa olsun yine de alışılacak kadar yavaş gerçekleşiyor. Veya insan aklının intibak mahareti sınırsız… Son otuz yıla panoramik olarak bakınca, hadiseler ne kadar net anlaşılıyor. Asla olmayacağına inanılan işler oldu, asla yapılamayacağına inanılan işler yapıldı.
Statükoya karşı ilk “huruç” hareketi Özal hükümetleri zamanında başladı. Özal’ın yalnız adam olmasından dolayı onu öldürdüler ve tehlikeyi atlattılar. İkinci huruç hareketi Erbakan’ın koalisyon hükümetinde yapıldı fakat hazırlıksız yapılan huruç hareketi kuşatıldı. Fakat üçüncü huruç hareketi, ilk ikisinden edindiği tecrübeyle hedefe hiç olmadığı kadar yaklaştı.
*
Üçüncü huruç hareketi, Akparti hükümetleriydi. Milletin, ülkenin ve devletin üzerine çökmüş olan tüm karabasanları kaldırmaya başladı. Başbakanın kaç defa ifade etmek zorunda kaldığı haliyle “kefenlerini giymiş halde…” üzerine yürüdü sistemin… Akparti ve hükümetlerinin gerçekleştirdiği en büyük hamle ve bu millet için en büyük kazanç, içerideki “kuvvet merkezlerinin” tasfiye edilebilirliğidir. Medya, iş dünyası ve ordunun, etkili ama sorumsuz pozisyonlarının imha edilebileceği anlaşıldı. Bu sebepledir ki milletin ve ülkenin ufku bir anda yırtıldı ve genişledi. Bundan sonra ülkede hiçbir siyasetçi bırakın herhangi bir general karşısında, genelkurmay başkanı karşısında eğilip bükülemez. Öyle olduğunda bilir ki ilk seçimde tasfiye olacak. Çünkü halkın ruhu işgalden kurtuldu. Artık ülkede, Tayyip ERDOĞAN standardı var. Mahareti, hacmi ve cesareti Erdoğan’dan düşük olan hiçbir siyasetçi, siyaset yapamaz. Hangi partiden olursa olsun, hangi siyasi görüşe mensup bulunursa bulunsun…
Milletin ülke içinde kazandığı ruh, tabii olarak ülke dışında mecrasını arıyor. Erdoğan, cumhuriyet döneminde dünyada bu kadar sevilen ilk liderdir. Sevilen ve çekinilen… Halkların ölümüne sevdiği, rejimlerin ise ölümüne çekindiği lider… Eğer Erdoğan ve hükümeti, dış politikada attıkları adımların ciddi bir kısmında başarı kazanırsa, bu millet, dünyada da kendi mecrasını bulacak ve bundan sonra asla zapt edilemeyecektir. Bundan önce İsrail’e yan gözle bakamayan liderler, ABD ve AB’ye iki çift laf edemeyen siyasetçiler, dünyada kimsenin adını bile öğrenmeden devirleri biten Türk devlet adamları, ruhu işgal edilmiş halk tarafından garip görünmüyordu. Türkiye, kendi sınırlarından dışarıya dürbünle bile bakmaktan korkan bir ülkeydi. Halka empoze edilen bu ruh hali, silik liderlerin normal görünmesine sebep oluyordu. Artık onların devri bitti. Türkiye’deki siyaset adamları eğer bölgesinde liderlik yapacak çap ve tesire sahip olamazlarsa, halk onları mezardan önce sandığa gömecektir. Bilenler bilir, siyasetçiler için sandığa gömülmek, mezara gömülmekten daha ağır bir müeyyidedir.
*
Bütün bunlar ne demek? Konunun şahısları aşan bir boyutu var. Asıl dikkat çekmek istediğimiz husus o… Tayyip ERDOĞAN’IN başlattığı ve “mümkün olduğunu” gösterdiği bu standart, ülkeye ve millete bir ruh üfledi. Artık insanlar başka türlü hissediyor, başka türlü düşünüyor. Artık milletin ufku çok geniş ve kendine itimadı fevkalade yüksek. Erdoğan’ın başına bir iş gelse veya siyaseti bıraksa bile halkın ufku Tayyip ERDOĞAN çapında liderler çıkarır. Veya onun gibisini bulana kadar arayışını devam ettirir ve ondan küçük olanların hiçbirinde karar kılmaz. En az Erdoğan çapında lideri bulduğunda üst üste iktidarı verir aksi halde ikinci dönemi rüyalarında bile göremezler.
Halka üflenen bu ruh, mümin bir kalpten kaynaklandığı için de Türkiye’de artık “dindar” olmayan bir liderin iktidar olma şansı yok. Halkın bedeninde yuvalanmaya başlayan ruh, muhtevasında İslam’ı yoğuruyor.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

LİDER BOŞLUĞU VE ERDOĞAN’IN LİDERLİĞİ

LİDER BOŞLUĞU VE ERDOĞAN’IN LİDERLİĞİ
Allah her şeye kadir… Gerçekleşme zamanı gelen hadisenin vukuuna mani olacak bir güç, kainatta yok. Bir hadisenin gerçekleşme zamanını tayin eden, Allah’ın ezeli ve ebedi ilminde mahfuz bulunan, meşhur adıyla “kader”dir. Allah’ın kudreti sonsuz olduğu gibi ilmi de sonsuzdur. İlmi ile her şeyi bilaistisna ihata etmiştir.
Sünnetullah ve kader, umumiyetle makul çerçevede (anlaşılabilir şekilde) zuhur ediyor. Allah, makul çerçevenin çok üstünde ve anlaşılamaz şekilde hadiselerin cereyanına da müsaade (veya onları emr) ediyor. Bunun anlaşılabilir hikmeti de (Allahu alem) insanlara Allahlığını hatırlatmaktır. Her şey determinizme uygun olarak cereyan etse, zalim, cahil ve nankör olan insan tabiatı, Allah’ı hatırlamaktan uzaklaşıyor.
Anlaşılan o ki, Allah bir hadisenin zuhurunu murat ettiğinde, o hadisenin gerçekleşme şartlarını da yaratıyor. Böylece insanlar hadiselerin sebep-netice münasebetini anlayabiliyor ve tavır alabiliyor.
Bu giriş, Erdoğan merkezinde gelişen hadiselerin çerçevesini tespit için. Şimdi, Erdoğan, Türkiye ve kader arasındaki münasebeti kısaca hikaye edelim.
Erdoğan İstanbul büyükşehir belediye başkanı olduğunda, şehri yönetmek için fevkalade başarılı çalışmalar yaptı. Yani kendine düşen sorumluluğu yerine getirdi. Fakat bu kafi değildi çünkü İstanbul’un sadece su meselesini çözmek bile kısa vadede imkansızdı. Yıllarca yağmur yağmayan İstanbul’a tüm barajları dolduracak kadar yağmur (hatırladığım kadarıyla) kısa süre içinde yağdı. Hangisi hangisini celp ediyor, teşhis etmek zor. Erdoğan kendi mesuliyetini yerine getirdiği için mi Allah ona yardım etti ve yağmur gönderdi yoksa Allah, Erdoğan’ın liderliğini murat ettiği için mi hem şartları uygun hale getirdi hem de ona mesuliyetini yerine getirecek maharet ve gayreti verdi, bilinmez. Bilinebilir olan galiba, hadiselerin toplamına bakıldığında, Erdoğan ile kaderin aynı istikamete yönelmiş olmasıdır.
Erdoğan ile ilgili tüm hadiseleri anlatmak kabil değil, ana başlıklarla sıralamaya devam edelim. Fazilet partisinin kapatılması, ayrı bir parti kurmak için uygun bir vasatı doğurdu. Koalisyon hükümetini oluşturan partiler arasındaki ihtilaf, erken seçimi getirdi. Hem de iktisadi krizin yaraları sarılmamışken… Enteresan… Erdoğan hükümeti kurduktan sonra dünyada müthiş bir likidite bolluğu oluştu ve bu paraların ciddi bir kısmı da Türkiye’ye aktı. 11 Eylüldeki eylemden sonra Arapların ABD deki nakit rezervleri daha güvenli ülkeler aramaya başladı ve ciddi bir kısmı da adres olarak Türkiye’yi seçti. Tüm bu gelişmeler içinde Akparti hükümeti de doğru adımlar attı ve ülkenin yatırım için ihtiyaç duyduğu döviz ihtiyacı kafi miktarda karşılandı. Her hadisede temel iki boyut hiç gözden kaçmıyor. Hükümet (ve Erdoğan) kendi mesuliyetini yerine getiriyor, kader ise yollarını açıyor.
İçinde bulunduğumuz zaman dilimi, batının ayakta kalmak için kendi dışındaki dünyadan açık veya kapalı şekilde yardım dilendiği bir dönem… Bakmayan kamuoyu önünde bazı batılı liderlerin hala tafra sattığına, kapılar kapanır kapanmaz dilenciliğe başlıyorlar. Kaderin cilvesine bakın ki, Erdoğan Türkiye’de ne kadar güçlenirse batı alemi o kadar zayıflıyor. Türkiye batının çöküşünü tetikleyecek kadar büyük bir iktisadi, siyasi ve askeri güç değil tabi ki… Birbirinden büyük nispette bağımsız olarak güçleniyor ve zayıflıyorlar. Öyleyse denklem şu; Akparti mesuliyetini hakkıyla yerine getirip Türkiye’yi güçlendirdikçe, kader de batıyı çöküşe doğru aynı hızda itekliyor.
Erdoğan’ın son hamlesi olan İsrail’e karşı aldığı tavır, İsrail ve ABD de şaşkınlıkla karşılandı. Aslında AB’de öyle oldu ama onlar hala meseleyi kendileriyle ilgili değilmiş gibi davrandıklarından ses vermiyorlar. Bu hadisenin de aslında tüm şartları oluşmuştu. Türkiye Mavi Marmara hadisesinden dolayı tartışmasız şekilde “haklı” durumdadır. Hak, hala dünyada geçer akçedir ve haklı olan Türkiye’ye karşı dünya tavır alamıyor. Tabi ki durum bundan ibaret değil. İsrail tarihinde hiç olmadığı kadar batı için ağır ve taşınamaz bir yük haline geldi. Türkiye ve Arap dünyasındaki gelişmeler, İsrail’in batıya maliyetini çok kısa sürede birkaç misline çıkardı. Artık İsrail’in batıdaki “rayiç değeri” sıfıra yakın. Almanların, Yunanistan’ın hovardalığının (bu kendi tabirleri) bedelini neden biz ödeyelim diye isyan etmelerine bakılırsa, İsrail’in (en hafif tabirle) şımarıklığının bedelini, kapalı kapılar ardında, neden biz ödeyelim demeye başladıklarından emin olabiliriz.
Buraya kadar her şey anlaşılabilir. Fakat bunların hiçbiri, kaderin, Erdoğan için hazırladığı esas imkanı göstermiyor. Kaderin Erdoğan’a altın tepsi içinde sunduğu imkan, dünyadaki lider boşluğu… Evet… Sadece Türkiye’de değil, sadece Arap coğrafyasında değil, sadece İslam aleminde değil, tüm dünyada… Şu anda dünyadaki hiçbir lider, kendi ülkesinde Erdoğan kadar güçlü ve karizmatik değil. Keza hiçbir lider, ülkesinin de içinde bulunduğu çevre coğrafyada Erdoğan kadar güçlü, etkili değil. Yine hiçbir lider dünyada bu kadar geniş bir coğrafyada ve bu kadar büyük bir nüfus üzerinde etkili değil. Bir liderin gücünün ve etkisinin en büyük alameti, muhalifleri ve düşmanları tarafından da takdir edilmektir. Erdoğan, Türkiye’de muhalefetin de gizliden gizliye takdir ettiği bir liderdir. Diğer taraftan Yunanistan medyasındaki “bize de bir Erdoğan lazım” manşetini hatırlayanlar ne demek istendiğini anlarlar.
*
Çok zeki olabilirsiniz, harikulade işler yapmak için istidatlarınız da olabilir. Hakikaten başarılı işler yapabilir ve insanların gönlünü fethedebilirsiniz. Fakat bölgenizde ve hatta dünyada başka liderlerin çıkmasını engelleyemezsiniz. Dolayısıyla sizden başka başarılı, etkili, güçlü ve karizmatik liderler olabilir. Üç beş tane daha Erdoğan çapında lider olduğunu düşünün, Erdoğan’ın bölgedeki tesiri aynı olur muydu?
Onlarca ülkede, milyonlarca halk kitleleri, Erdoğan’ı liderleri olarak görüyor. Bu nasıl bir şey böyle? Bir taraftan bakıyorsunuz, olacak iş değil. Planlanamaz bir durum… Öngörülemez gelişmeler… Dahiyane şekilde planlasanız bile hangisini gerçekleştirebilirsiniz ki? ABD ve AB’nin içine düştüğü iktisadi krizi gerçekleştirmeye gücü yetecek bir merkez (güç) var mı dünyada?
Gelişmelere bakınca, zannedersiniz ki kader önce Türkiye’ye iniyor ve buradan dünyaya dağılıyor. Tarih, bu tür bir hadiseye çok az sayıda şahitlik yapmıştır. Hayret ve haşyetle seyretmekten başka bir şey yapamıyor insan. Böyle bir manzara karşısında ne söylemek gerekir?
Sadakati, pazarlıksız, ivazsız, tereddütsüz Allah ve Resulüne olan bizim gibi insanlar, şahsa bağlanmayacakları için galiba şunu söylemelidirler.
Recep Tayyip ERDOĞAN… Zirvelerde dolaşıyorsun, yükseklerin rüzgarı sert olur, dengesi hassas olur, dikkat et. Allah tüm dünyayı senin için uygun hale getirdi, öyleyse Allah’ın muradını keşfet. Milyonlarca Müslüman’ın ve mazlum insanın dertleriyle ilgileniyorsun, Allah yardımcın olsun. Bu imkan ve iktidar kime verilir de “istikamet üzere” olur ve kalırsa bil ki, cennet sağ elini uzattığında ulaşacağı mesafededir. Fakat o kadar büyük bir imkan ve iktidar sahibisin ki, “istikamet üzere kalamazsan” cehennemin alevleri sol elini yalayacak kadar yakın. Bulunduğun zirve o kadar yüksek ki, “küçük bir dengesizlikte” düşersin ve o yükseklikten düşeni dünyada ve ahirette kurtaracak kimse yok. İşinin ne kadar zor olduğu malumumuz, biz de zaten zorluğunu hatırlatalım dedik, o kadar zor ki, kesintisiz uyanık olman lazım.
En-netice; “olman gereken kişi ol”, “yapman gereken işi yap”… Bunlar, Allah’ın muradında mahfuz, hatırında olsun. Fakat unutma ki, Allah’ın muradında “laiklik” yok. Var diyen, Şanı Yüce Allah’a iftira etmiş olur ki, O’na iftira etmek, iftiraların en büyüğü ve en alçağıdır.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

GÜÇLÜ, AKILLI VE ADİL OLABİLMEK

GÜÇLÜ, AKILLI VE ADİL OLABİLMEK
Liderlik, güçlü, akıllı ve adil olmayı gerektirir. Liderliğin bunlardan başka hususiyetleri de olduğu doğru. Fakat özet olarak söylemek lüzumu hasıl olduğunda diğer özelliklerin tamamını bu üç hususiyette cem etmek mümkündür.
Güçlü olmak öncelikle “ruhi gücü” ifade eder. Ruhi güç, yani güçlü ruh… Ruhi ve zihni güç kaynaklarının dışında bulunan siyasi, içtimai, iktisadi, askeri güçler, insanı “güçlü” kılmaz. Bu güçler korkak bir insanın eline geçerse eğer, saldırgan fakat zayıf bir kişilik ortaya çıkar. Saldırganlığı, iç dünyasındaki korkudan ve dış dünyadaki imkanlarından kaynaklanır. Yeryüzünün en saldırgan kişilik çeşidi de budur. Bu tür insanların “adil” olabilmek için gereken ruhi ve zihni altyapıları yoktur, umumiyetle diktatör olurlar.
Güçlü ruhun birçok özelliği vardır. Dikkat çekici olanı iki tanedir. Birisi, mizaçtan kaynaklanan “cesaret”tir. Yani ruhun, tabiaten cesaretli olmasıdır. İkincisi ise iman… Birincisi vehbi, ikincisi ise kesbidir. Her türlü iman cesaret kaynağıdır ama hususen ahiret inancını da ihtiva eden iman, sınırsız bir cesaret kaynağıdır. İmanın hakikatini gösteren ve insan ruhuna üfleyen İslam imanı, misilsiz bir cesaret kaynağıdır.
Cesaret ile iman arasındaki münasebet calib-i dikkattir. Her nedense korkakların imanı sağlam olmuyor. Nerdeyse korkağın imanı olmaz demek noktasına geliyoruz. Lakin İslam, tüm insanlığa hitap ediyor. Dolayısıyla bunu söyleyemiyoruz. Aynı zamanda da biliyoruz ki, korkağın imanı, sayısız illetle malul halde. Aslında ise iman, en korkak insanı bile en cesur insan haline getirir. Demek ki, günümüz insanlarında iman zafiyeti var.
Cesaret ile iman aynı kişide toplandığında ise harikulade bir terkip meydana geliyor. Öyleyse, iman zafiyetinin olduğu günümüzde aramamız gereken insan çeşidi, hem mizacen cesaret sahibi ve hem de iman sahibi insanlardır.
*
Korkağın imanı olmaz deme imkanımız yok ama korkağın aklı olmaz deme imkanımız var. Zira mizacen korkak olan ve iman marifetiyle de cesareti üretememiş olan insanların zihni evreni, sağlam, güçlü ve geniş ufuklu bir akıl inşa edilmesini mümkün kılmaz. Muhalfarz böyle bir akıl meydana gelse bile sağlıklı şekilde faaliyet gösteremez.
Cesaret gibi korkaklık da tüm zihni evreni etkiler. Korku, zihni evrenin “kara delikleridir”. Zihni evrendeki her şeyi vakumlar. Aşırı korkak olan insanların zihni evreninde tefekkür faaliyeti meydana gelemez. Korku, tehlikeleri mübalağalı şekilde büyütmek, imkan ve kudreti ise mübalağalı şekilde küçültmek gibi bir fonksiyon görür. Sağında “dev aynası” solunda ise “cüce aynası” vardır. Tehlikeleri (veya düşmanı) dev aynasında, imkan ve kudretini ise cüce aynasında görür. Cesur insanın da sağında ve solunda dev aynası ile cüce aynası vardır ama cesaret, tehlikeleri cüce aynasında, imkanları dev aynasında gösterir. Bu manada cesaretli insanın da akıllı davranmama ihtimali vardır. Fakat cesaretli insanın zihni evreninde sağlıklı bir akıl inşası mümkündür. Sağlam bir akıl inşa edilmişse normal aynalar kullanma imkanı cesaretli insanda mevcuttur. Fakat korkak insan asla normal aynayı tanımaz.
Gelişmiş ve güçlenmiş bir akıl, doğru teşhisler yapabilir, doğru tekliflerde bulunabilir, doğru hamleleri gerçekleştirebilir.
Allah, ümmeti ve insanlığı güçlü ruh ve gelişmiş akıl sahiplerinin zalim olmasından korusun. Bunun yakın tarihte misalleri var. Devrim adına on binlerce, yüz binlerce, milyonlarca insan katleden diktatörleri insanlık yirminci asırda gördü.
Diğer taraftan güçlü bir ruh, gelişmiş bir akıl, adil olma imkanına sahiptir. Korkakların ve akılsızların adil olma imkanı asla yoktur. Adil olmak, güçlü ruh ve yüksek akıla yakıştığı kadar hiçbir şahsiyet çeşidine yakışmaz.
Tayyip ERDOĞAN’IN neden başarılı olduğunu bir de bu açıdan değerlendirmekte fayda var. Hükümeti kurarken, başarılı olan bakanları muhafaza etmesi ve başarısız veya yetersiz olanları tasfiye etmesi, bu özellikleri çağrıştırıyor. Başarılı olanları muhafaza etmesi gelişmiş aklın, başarısız olanları tasfiye etmesi ise (dengelere rağmen) güçlü bir ruh ve keza gelişmiş bir akıl sahibi olduğunu göstermez mi? Güçlü ruh ile beraber siyasi, iktisadi ve içtimai güç birleştiğinde, dengeleri gözetmek zorunda kalmadan adil ve doğru işler yapabilme imkanı veriyor. Gelişmiş akıl da doğru kararı almanın zihni evrenini oluşturuyor.
Bu yazı tabii ki Tayyip ERDOĞAN’A methiye için yazılmış değildir. Eldeki mevcut misal üzerinden “mevzuu” anlatmaya çalışıyoruz.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button