Bâtıl Türkçüye göre Türkler “Araplaşıyor”muş-1

Bâtıl Türkçüye göre Türkler “Araplaşıyor”muş-1

“Arap hayranlığı Türk milletinin kimliğini yozlaştırıyor” diye feveran eden Bâtıl Türkçü, Batı hayranlığının ve lâdinî Kemalist ulusallaşmanın Türklüğü yozlaştırdığını görmezlikten geliyor; çünkü zihniyetinin bir kolu bu taraftadır.

Bâtıl Türkçünün endişesi sadece bu değil. “Milletleri din değil, dil ayakta tutar, devlet ve milletin temel harcı dildir” diyor. Dil kaybolursa birlikte ağlayamaz ve gülemezmişiz.

Bu endişesinden(!)dolayıdır ki, Türkiye’deki Kur’an harfli tabelaları, ikamet eden Arapları ve Arapça lisan üstüne yapılan kültürel faaliyetleri “Sessiz ve derin tehlike: Araplaşma” olarak görüyor.

BÂTIL TÜRKÇÜNÜN TÜRKÇESİ DİNLİ MİDİR DİNSİZ MİDİR?
Okumaya devam et

Share Button

LİSAN-DUYGU MÜNASEBETİ BAŞLIKLI MÜLAKAT

ÖZGE SENA BİGEÇ ile Dil-Duygu Üzerine MÜLAKAT

Mülakat: Metin ACIPAYAM

 Beden Ülkesi’nde sınırlar ‘akıl’ ile ifade edildiği zaman, ülkenin yönetimi ve kararlarının alındığı yer de ‘kalp güzergahı’ olacaktır.

Metin ACIPAYAM: Her şeyin bir dili var. Duygu da buna dahil. Üstelik duygunun dili en tesirli dildir. Aklın dili, yalanın bol olduğu, anlaşılmasının zor olduğu bir dildir. Duygu dili ise, yalanı az olan veya yalan olduğunda anlaşılması kolay olan dildir. Aklın dili, bildiğimiz ve kullandığımız, adına lisan da dediğimiz dildir. Duygu dili ise standardı olmayan, kelimesi bulunmayan, bazı konularda ortak davranış şekilleri geliştirilmiş olsa da bu davranış şekillerine mahkum olmayan bir dildir. Bu güzergahtan bakacak olursak dil duygu münasebeti hakkında neler söylersiniz?

Okumaya devam et

Share Button

DİL, HAZRET-İ İNSANDIR

Dil, Hazret-i İnsandır

Dil, hazret-i insandır; hazret-i insan dildir. Şeriata bağlılığından emin olan için dil, din; din, dil demektir. Dilin menbaı Efendimiz (s.a.v)’dir.

İnsanın aslı dildir. Hz. Âdem dünyaya indirilirken Ona ilk verilen emanet dildi. Dilin asıl kaynağına bigane kalıp dünyevî güç olarak gören aldanır. Çünkü hakikat dilde değil, dilin delâlet ettiği Kur’ân’dadır. Dil, hakikatin kendisi değil, hazret-i insana verilmiş emanettir.

“Rahman Kur’ân’ı öğretti, insanı yarattı, ona beyânı öğretti” âyetiyle (Rahman sûresi / 4) “insan” dan maksadın Hz. Âdem, “Beyân” dan maksadın ise “el-esmâ” olduğunu öğreniyoruz.
Okumaya devam et

Share Button

HAL DİLİ Mİ, HARF DİLİ Mİ?

Hâl Dili mi, Harf Dili mi?

Ey azizan! Fakir, harf, yani söz, kâl diliyle konuşup yazan bir âcizdir. Hz. Mevlânâ’yı okuyunca anladım hurufat ehli, yani harf diliyle yazıp konuşan biri olduğumu. Harf diliyle konuşanları azarlasa da, onun nasihatlerini yine de hurufata döktüm vecd ile…

Hz. Mevlânâ, “hâl dilinin” yanında “kâl dilinin” gereksizliğini anlatırken “Harfi, sesi, sözü birbirine vurup parçalayayım da bunlar olmaksızın seninle konuşayım” diyor.

Mesnevî’nin harf ve söz kalıplarından sıyrılarak okunup gönüllere yerleştirilmesini ister: “Mesnevî harften, sesten, sözden kurtulunca derya olur. Ondan sonra o sözü söyleyen, o sözü dinleyen ve o söz hepsi birden can olur!”

Medrese ve tasavvuf bilgilerini kullanmak için harflere, yani kelimelere müracaat etmek mecburiyetinde olsa da, “harf dilinin yetersizliğinden” şikayet eder. Harf dili taraftarı değildir. Dilin ve kelimelerin, Allah’ı ve aşkını yeteri kadar ifade etmediğine inanır.
Okumaya devam et

Share Button

MÜSLÜMANLARA ON MİLYAR YIL KAZANDIRMAK MÜMKÜN

MÜSLÜMANLARA ON MİLYAR YIL KAZANDIRMAK MÜMKÜN
Yazının başlığı ilk bakışta tuhaf görünüyor, biliyoruz ama dikkat çekmek için koymadık o başlığı, bir gerçeği ifade etmek için seçtik. Yazının devamında görüleceği üzere, matematik hesabını yaptık, neticeyi yaklaşık olarak yazdık.
Mesele şu; çocukların eğitim çağını altı yaşından başlatıyorlar, sıfır ile altı yaşına kadar çocukları eğitim dışı tutuyorlar. Eğer, sıfır ile altı yaş aralığında eğitim mümkünse ve yapılabilirse, her çocuğa, hayatında altı yıl kazandırmış olmaz mıyız? Her çocuğa (yani insana) altı yıl kazandırabilirsek, bir buçuk milyar Müslümana toplamda on milyar yıla yakın bir zaman kazandırmış olmaz mıyız?
Öncelikle Haki Demir’in, “Talim ve Terbiye süreçleri” yazı serisinin “Ruhi-Akli süreçler” kısmının, “Ruhi safha” faslındaki konu ile ilgili tespitlerini nakledelim.
“Bebeği sadece bedeni (biyolojik) cihetiyle ele aldığımız için, onu beş-altı yaşına kadar talim ve terbiyeden muaf tutuyoruz. İnsanın hayatından, hayatının en mühim safhasından altı yılı almak, o çağı bomboş bırakmak çok hazin. Bomboş bıraktığımız o çağda bebek, hayatı boyunca en derin idrak faaliyetini gerçekleştiriyor, lisan öğreniyor. Hem de hiçbir talim ve terbiyeden geçmediği halde… Evdeki karı kocanın kavgasını dinlemekten başka hiçbir talimden geçmeyen bebeğin, o vasatta ve yaşta lisan öğreniyor olması neden kimsenin dikkatini çekmez, neden bu muhteşem hadiseye rağmen o yaşta talim ve terbiye tatbikatları geliştirilmez ve uygulanmaz? Çünkü tedrisat anlayışımızı (her alanda olduğu gibi) batıdan aldık, çünkü batının insan ve tedrisat anlayışı materyalisttir. Adına üniversite dedikleri, ilim merkezi olması gerektiği halde ilim katili olan, batının gönüllü fikir ajanlarının örgütü, İslam’da kaynakları, İslam irfanında ilimleri ve İslam tarihinde tatbikatları olan sıfır yaşından itibaren talim ve terbiye tatbikatlarını tarihe gömmek, çıkarılmasını ve yeniden keşfedilmesini engellemek için dehşetengiz bir çaba gösteriyor. Hazin olan tarafı ise Müslüman fikir ve ilim adamlarının da aynı istikamette, küçük farklılıklarla hayatlarına devam ediyor olmasıdır. Müslüman fikir ve ilim adamlarının İslam irfanına yabancılaşmasından dolayıdır ki, tarihte, dört-beş yaşlarında Kur’an-ı Kerim hafızı olmuş büyük insanlar ile ilgili bilgiler, tatbik edilen talim ve terbiyenin başarısı olarak görülmüyor, aksine ütopya, hayal, efsane muamelesi görüyor.” Okumaya devam et

Share Button

TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-12-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-11-RUHİ SAFHA-10-

Nefs, lisanın oluşmasından sonra zuhur eder, lisan talim ve terbiyesi nefsin zuhurunu güçlendirir veya zayıflatır. Benlik safhasında evde kullanılan lisan, lisandaki mana mimarisi, lisandaki mecralar ve üsluplar mühimdir. Lisanın mana mimarisinin zirvesinde “lafza-i celal” olması, başlı başına tabii mahiyette bir talim ve terbiyedir. Lisanın mana mimarisi piramit şeklinde olmaz da yatay bir örgü ifade ederse, nefsin zuhuru tahrik edilmiş ve güçlendirilmiş olur, zira yatay mana örgüsü her insanı kendinde (nefsinde) merkezleştirir.
Lisanın öğrenilmesi hem nefsten hem de akıldan önce olduğu için, dünyaya dönük ilk tedrisat, lisan tedrisatıdır. Lisan, hem nefsin hem de aklın bünyesini ve gücünü tayin eden ilk kesbi amildir. Bu sebeple bebeğe verilen lisan talimi aynı zamanda ve en derin terbiyedir. Bebeğe öğretilen lisanın muhtevası ve muhteva örgüsü, bebek için ilk terbiye hamlesidir çünkü lisan talimi, ruhi safhanın sonlarına doğru gerçekleşir, lisan öğrenildiğinde ruhi safha biter. Ruhi safhanın bitmesiyle talim ve terbiyenin birlikte yürütüleceği devre başlamış olur. Lisan talimi her ne kadar ruhi safhadaki talime ait olsa da, lisanın mana örgüsü aynı zamanda ilk terbiye tatbikatını ihtiva etmektedir. Okumaya devam et

Share Button

YİNE DİL BAHSİ, MECBURİYETTEN…

YİNE DİL BAHSİ, MECBURİYETTEN…
İslamcılık tartışmaları devam ederken, dil bahsi ile ilgili birkaç yazı yazmıştık. Tekrara düşme tehlikesini de göze alarak meseleyi yeniden gündemimize alma ihtiyacı hissettik. Dil bahsini, hem ehemmiyetine binaen hem de tekrara düşme tehlikesini azaltmak çabasıyla, birkaç konu ile birlikte tetkik etmekte fayda görüyoruz. Dil, akıl, tefekkür…
Lisan, aklın bünyesinin oluştuğu, varlığını devam ettirdiği, faaliyetlerini gerçekleştirdiği zihni havzanın altyapısını oluşturur. Akıl, bünyesini oluşturduğu bu havzada ve havzadaki malzemelerle tefekkür faaliyetini gerçekleştirebilir. Bu cihetle lisan (dil değil), hem aklın kaynaklarından birisi hem de tefekkürün…
Lisan, bir ülkede (veya bir milletin tamamında) kullanılan müşterek lügattir. Bu manada lisan, o ülkenin toplam fikir, ilim, sanat ve sair tüm nazari üretimlerinin ve tatbiki verim ve tecrübelerinin havzasıdır. Bu havza, o ülkede üretilen akıl bünyesinin kodlarını ve tefekkür faaliyetinin usulünü de tayin eder.
*
Aklın bünyesini oluşturan lisan havzası, onun nasıl çalışacağını, nasıl anlayacağını tayin ediyor hatta nelerle ilgilenmesi gerektiğine kadar belirliyor. Akıl, bir taraftan bünyesinin kodlarını lisan havzasından alıyor diğer taraftan tefekkür faaliyeti için mana ve suret ihtiyacını da lisan havzasından karşılıyor. Akıl, kendini oluşturan, üreten, şekillendiren lisan havzasını (ufkunu) aşamadığı gibi, o havzanın malzemeleri üzerinde de ciddi iş ve işlemler yapamıyor, yeni mefhumlar üretemiyor, manalara yeni suretler geliştiremiyor. Okumaya devam et

Share Button

İSLAMCILIK MESELESİ-20-İSLAM’IN DİLİ, MEDENİYET DİLİ, ZAMANIN DİLİ

İSLAMCILIK MESELESİ-20-İSLAM’IN DİLİ, MEDENİYET DİLİ, ZAMANIN DİLİ
İslamcılık tartışmalarının “bam tellerinden” biri, aksülamel (reaksiyoner) olup olmadığıdır. Tartışmanın ciddi bir kısmı bu noktada yoğunlaşmıştır ama her nedense meselenin “dil” ile irtibatı hala keşfedilmiş değil. Bu meseleyi Yusuf Kaplan serimizin içine koymamız da, onun kullandığı dilin bu mesele için hem misaller oluşturması hem de kendisinin bu meseleyi anlayabilecek durumda olmasıdır.
*
İnsanlık tarihi, çok sayıda “devri” fikir hareketlerinin ortaya çıktığını kaydeder. “Devri fikirler” devirlerinin şartları ile mahdut iseler, “aksülamel” halindedir, yani modern dil ile reaksiyoner fikir hareketleridir. Her fikir hareketinde ve dünya görüşü kurma çabasında, bir dil inşası müşahede edilir, devri hareketlerde kurulan (kurulabilirse) dil de “devri” hususiyetler taşır. Fikir ile dilin birbirinden müstağnileşme şansı ve iktidarı yoktur. Fikir “devri” ise, dil de “devri”dir. Dil “devri” ise, fikrin hacmini mevcut devrin ufkundan koparmak fevkalade zordur. Okumaya devam et

Share Button

İSLAMCILIK MESELESİ-7-DİL BAHSİ

İSLAMCILIK MESELESİ-7-DİL BAHSİ
İslamcılık meselesi, özünde bir İslami dünya görüşü bahsi ise, temel konularının ilki, “dil” olmalı. Dil bahsinden önce lisan bahsi ile ilgili düşüncelerimizi ifade edelim. Lisan, insani hayatın bidayeti ve altyapısıdır. İnsan suretinde yaratılan varlık, dil oluşmadığı takdirde “insanileşme sürecini” tamamlayamıyor hatta bu sürece giremiyor. Lisan, zihni evreni ve orada gerçekleşecek olan “düşünceyi” meydana getiren altyapıdır. Lisan yoksa insan nam varlıkta zihni evren oluşmuyor, dolayısıyla düşünce oluşmuyor, dolayısıyla akıl meydana gelmiyor. İnsandan aklı ve düşünceyi aldığınızda geriye kalan nedir? İnsan suretinde hayvan…
Lisan kendiliğinden oluşur mu? Yani insanlığın başlangıcına gittiğimizde, lisanın kendiliğinden oluşması mümkün müdür yoksa “öğrenilmesi” mi gerekiyor? Eğer lisan öğrenilmeden oluşmuyorsa, bir “öğreten” gerekiyor. İnsana dili kim öğretebilir? İnsandan daha aşağıdaki bir varlık çeşidinin bunu yapması kabil midir? İnsana lisanı öğretenin en azından insandan daha üstün bir varlık olması şarttır. Okumaya devam et

Share Button