AHMET DAVUTOĞLU’NUN ANLAMI

AHMET DAVUTOĞLU’NUN ANLAMI

Ahmet Davutoğlu kimdir ve başbakan adayı olarak açıklanmasının anlamı nedir? Tayyip Erdoğan ile arasındaki temel fark nerede aranmalıdır? Erdoğan’ın başbakanlık ve genel başkanlığını Davutoğlu’na devretmesini nasıl görmek ve değerlendirmek gerekir?

Erdoğan gençliğinden beri siyasetin içinde, dolayısıyla pratiğin içinde, dolayısıyla tefekkürle münasebet yoğunluğu az olan birisidir. Temel tasnif olan tefekkür ve tatbikat sahaları dikkate alındığında Erdoğan, tatbikatçı, yani aksiyon adamı, yani pratisyendir. Yaşadığı pratiğin, mücadelenin yoğunluğu, tefekkür için kafi derecede zaman bırakmaz. Zaten mizaç olarak tefekkür adamı olmaktan ziyade aksiyon adamıdır, pratikte o kadar yoğunlaşması başka bir teşhise fırsat vermez. Bütün bunlara rağmen Erdoğan’ın kesintisiz düşünce faaliyeti içinde olduğunu söylemek gerekir, zira pratiğin yoğunluğu aynı derecede düşünce faaliyetini de gerektirir. Tefekkür adamı olmadığını söyledikten sonra kesintisiz düşündüğünü ileri sürmek bir paradoks veya tezat değil, çünkü Tayyip Erdoğan’ın düşüncesi, yaşadığı pratiğin gerekleridir. Tefekkür adamı veya tatbikat adamı olmak konusundaki temel tasnifimize göre tefekkür adamı olmanın yolu, dünya görüşü çapındaki düşünceden, temel meseleler üzerine kafa patlatmaktan, çetin meselelerde onlarca eser vermekten geçer. “Bir seçimi nasıl kazanırım?” sorusunun peşine düşmek, bu sorunun doğru cevabını bulmak için uykuyu bile kaybetmek, tefekkür adamı değil tatbikat adamı olduğunun delilidir. Doğrusu pratik düşünce meselesinde sahip olduğu maharet ve istidat fevkaladedir ve değme fikir adamının fersahlarca ilerisindedir.
Okumaya devam et “AHMET DAVUTOĞLU’NUN ANLAMI”

ŞEHİR VE MEDENİYET-10-ŞARTLAR MÜSAİT, ZAMANI GELDİ

ŞEHİR VE MEDENİYET-10-ŞARTLAR MÜSAİT, ZAMANI GELDİ
Medeniyet şehri inşa etmek, sıfırdan yapmak gerekeceği için çok zor… Mevcut şehirlerin üzerine “medeniyet şehri” inşa etmek neredeyse imkansız. Mümkün olsa bile çok uzun bir zaman ister, belki elli yıl, belki yüzyıl… Oysa bu kadar vaktimiz yok, buna tahammülümüz de yok.
Anadolu göz önüne alındığında, yeni şehirler inşa etmek zor olduğu kadar makul de değil. Anadolu, iskan edilmiş durumda, coğrafyanın büyüklüğü, mevcut nüfus için fazla değil, bazı ülkeler gibi uçsuz bucaksız boş bölgeler yok. Kaldı ki yeni şehir inşası, sadece iktisadi maliyeti bakımından da makul fikir sayılmaz.
Fakat önümüzde bir fırsat var; berbat isimlendirmesine takılmazsak eğer o fırsat, “kentsel dönüşüm” meselesi…
“Kentsel dönüşüm” projelerinin gündeme alındığı bu gün, üzerinde çalışmamız gereken birinci mevzuu, şehir fikri ve inşasıdır. Kentsel dönüşüm, sık sık yapılabilecek, her istediğimizde yapabileceğimiz bir iş değil. Türkiye, yeni yeni sahip olduğu iktisadi imkanlarla kentsel dönüşümü başlatabilecek noktaya geldi, ilk defa siyasi güç bakımından bu işe cesaret edilebilecek safhaya geldi. Doksan yıllık Cumhuriyet tarihinde kurulan şehirler tam bir pespayelik misalidir, bunları yıkıp yeniden kurmanın eşiğine geldik. Bu eşikte meseleye “şehir fikri” zaviyesinden bakabilmeli, şehir inşa edebilecek bir kadro arayışına başlamalıyız. Bu fırsatı kaçırırsak, asgari elli yıl (normalde yüz yıl) bu fırsatı tekrar bulamayız. Okumaya devam et “ŞEHİR VE MEDENİYET-10-ŞARTLAR MÜSAİT, ZAMANI GELDİ”

“BÜYÜKLERE” SORULAR-1-TAKDİM

“BÜYÜKLERE” SORULAR-1-TAKDİM
İçinde yaşadığımız çağ, büyük tefekkür patlamasına gebe… İnsanlık çok büyük ve ağır meselelerle cedelleşiyor. Kırıntı fikirler, parça fikirler, küçük fikirler, sığ fikirler günümüz insanlığının meselelerini halledemez. Birikmiş meselelerin izah ve halli için, zekayı kamaştırıcı, aklı hayrete düşürücü, şuuru ürpertici bir haşyetle sarsıcı bir tefekkür patlaması gerçekleşmelidir.
Dünya, iki-üç asırdır tefekkür ihtiyacını batıdan karşıladı, hakikat arayışı veya “doğru tefekkür” ihtiyacı bir tarafa, dünyada imal-i fikir ile iştigal eden herhangi bir kültür havzasının olmaması, batının illüzyonuna aldanmayı mümkün kıldı. Felsefe ciddiye alınmayacak bir tefekkür mecrası değildi ama hakikat arayışı yerine diyalektik işleyişe mahkum oldu. Çok övülen ve güvenilen diyalektik işleyiş, önce bir yanlışı bulmak (tez üretmek) sonra yanlışın zıddını (başka bir yanlışı) bulmak, sonra yanlışları terkip ederek (sentezleyerek) daha büyük ve daha muhkem bir yanlışa ulaşmak gibi ucube bir usul ile maluldü. Nihai eserleri ise on dokuzuncu asırda müşahede edilebileceği gibi “ideolojiler” oldu, ideolojiler de yirminci asrı kan gölüne çevirdi.
İslam tarihindeki en büyük tefekkür patlaması mezheplerin inşa edildiği devirdi, bu devirdeki tefekkür patlaması o kadar büyüktü ki, insanlık tarihindeki tefekkür hamlelerinin zirvesine oturdu. Mezheplerin mayalandığı devirden sonra, farklı coğrafyalarda, farklı zaman dilimlerinde tefekkür patlamaları oldu, hiçbiri mezheplerin inşasındaki çapa ve derinliğe ulaşamasa da, her biri bir İslam Medeniyeti inşa edecek hacimdeydi. Her İslam Medeniyetinin inşası, bir tefekkür patlamasıyla başladı. Tarihi seyir böyle olmasına rağmen, son İslam Medeniyeti olan Osmanlının kuruluş safhasında tefekkür patlamasının göze çarpmaması dikkat çekicidir. Gerçekten de Endülüs-İslam, Türkistan-İslam, Hind-İslam, Selçuklu-İslam medeniyetlerinin başında veya ortasında görülen tefekkür patlamalarının muadili Osmanlının kuruluş safhasında yoktur, zirvesinde de o çapta yoktur. Aynı şekilde dikkat çekici olan ise, Osmanlı-İslam medeniyetinin ulaştığı seviyenin, önceki İslam medeniyetlerinden daha yüksek olmasıdır. Okumaya devam et ““BÜYÜKLERE” SORULAR-1-TAKDİM”

BATIYA MEYDAN OKUMAK…

BATIYA MEYDAN OKUMAK…
Batıya meydan okumak, ABD veya AB’ye meydan okumak değil, batı, batıdaki devletlerin her birinden ve toplamından fazla ve farklı bir şey. Batıdaki devletler, “Batı”nın neticelerinden biridir ama batının kendisi değildir. Herhangi bir batılı devlete meydan okumak mümkün hatta onunla hesaplaşmak da mümkün ama batıya meydan okumak ve onunla hesaplaşmak başka bir şeydir. Batıya meydan okunamayacağını ve onunla hesaplaşılamayacağını söylüyor değiliz, tabii ki o da mümkün fakat nasıl meydan okunacağını ve nasıl hesaplaşılacağını bilmek şartıyla…
Batı bir kültür havzasıdır, bu kültür havzasının merkezi Avrupa ve Kuzey Amerika’dır ama muhiti tüm dünya haline gelmiştir. Batı kültürü, yirminci asrın sonuna gelindiğinde tüm dünyayı işgal etmiş, tüm kültür ve medeniyet havzalarını yok etmiştir. Batıdan farklı kültür havzalarına sahip olduklarını düşünün coğrafya parçalarına ve buralarda yaşayan halklara o kadar derin bir nüfuzu vardır ki, bunların insan tariflerini ve hayat anlayışlarını şekillendirmiştir. Netice olarak dünya, Batılılaşmıştır, bilerek veya bilmeyerek, farkında olarak veya olmayarak.
Dünyanın her tarafında batıya karşı bir mukavemet, bir isyan, bir hesaplaşma duygusu var. Fakat batıyla hesaplaşmanın en yaygın şekillerinden birisi, “batılılaşmak” yoluyla gerçekleşiyor. Ülkeler, milletler, nispi kültür havzaları, batı ile hesaplaşmak istedikleri oranda Batılılaşıyor ve batı ile batının kültür havzasına dahil olduktan sonra hesaplaşabiliyorlar. Bu, çok vahim bir durum… Okumaya devam et “BATIYA MEYDAN OKUMAK…”

MEDENİYETİN GÖÇ VAKTİ -HAKİ DEMİR-

TAKDİM

 

Medeniyetin göç vakti…

Böyle bir çalışma geriye doğru asgari bin yıllık bir tarih derinliğini ve ileriye doğru birkaç yüzyıllık bir projeksiyonu gerektirir normal şartlarda. Belki yüzbinlerce ciltlik eseri incelemek, belki on yıllar sürecek yerinde araştırmalar yapmak gerektirir normal zamanlarda. Böyle bir çalışma belki bir üniversite kapasitesince yapılabilir veya belki de donanımlı bir akademinin ancak altından kalkabileceği bir çalışmadır. Belki de dünyada yaşamış tüm medeniyetleri tanımış olmayı, belki de bütün kültürleri taramış olmayı gerektirir. Daha önemlisi galiba tüm bilimleri hatmetmiş olmayı gerektirmesidir. İnsanı derinliğine ve genişliğine tanımış olmayı gerektirir ki, psikolojiden sosyolojiye, ahlaktan siyasete, iktisattan idareye, hukuktan eğitime kadar tüm sosyal bilimlerde uzman olmak veya onların verimlerini toplayabilecek kadar anlamak gerektiği kabul edilmelidir. Sosyal bilimleri bilmek yetmez, ontolojiden epistemolojiye kadar diğer bilimleri ve felsefeyi de dökümante edebilmek ve verimlerinin ortaya çıkardığı çağın varlık ve bilgi anlayışına kadar nüfuz etmiş olmayı gerektirir belki de… Okumaya devam et “MEDENİYETİN GÖÇ VAKTİ -HAKİ DEMİR-“

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-19-HAYAT TELAKKİSİ-1-

Hayat, sayısız varlığın, sayısız vakıa ile birlikte kaynaştığı bir deveran halidir. Hayat da varlık gibi kesintisiz hareket halindedir. Çünkü kesintisiz bir ihtiyaç mevcuttur. İhtiyaçlar, zaman tarafından zapt altına alındığı için, devridir. Bir defa karşılandığında biten, bir daha zuhur etmeyen ihtiyaç yoktur. İhtiyacın devri (zamani) özelliği, mutlak tatmini imkansız kılar. Mutlak tatmini muhal olan ihtiyaçlar, varlığın özündeki nakısa gibi hayatı mütemadi harekete mahkum eder.
Mutlak tatminin olmaması müthiş bir zafiyet… Öncelikle zamanın hapishanesini gösteren bu zafiyet, zaman ile ilgili temel bir problemimiz olduğuna işarettir. Hayat bahsine her nasıl bakılırsa bakılsın, hikayenin özü zamanda düğümlenir. Nasıl ki varlık, gide gide “mekan” bahsinde tıkanırsa, hayat da zaman bahsinde tıkanır. Varlık ve hayat birbirinin mütemmim cüzü olduğuna göre, meselenin temeli zaman ve mekan bahislerinde kıvranır durur.
Sadece “zamani” ihtiyaçlarla tüketilen bir hayat, bedeni hayattır. Bedeni hayat, hayvani hayatın gelişmiş halidir ama o evrenin ufkunu aşamaz. Bedeni hayat, devri ihtiyaçların peşinde koşmaktan başka bir iş yaptırmaz.
İnsan, derununa gömülmüş (ruhta mahfuz) olarak “sonsuzluk duygusu” ile teçhiz edilmiştir. Derununda sonsuzluk duygusu olarak görülen bu temayül, ruhta mahfuz olan “sonsuzluk hali ve bilgisidir”. Mesele, sadece ve basit bir duygudan ibaret değil, aksine insandaki en sıhhatli ve muhkem bilgi merkezi olan ruhun sahip olduğu “temel bilgi” cinsindendir. Ruha ulaşamayan, onun perdelerini aralayamayanlar, derinliklerinden gelen “akışı” duygu zannetmekle malul bir akla sahiptir. Okumaya devam et “İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-19-HAYAT TELAKKİSİ-1-“

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-18-VARLIK ANLAYIŞI-4-

Varoluş sürecinin nihai safhası, kesintisiz varlığa ulaşmaktır, o da ruhtur. Varoluş safhasının ilki kesintisiz hareket, nihayeti ise kesintisiz varlıktır. Bu kemal imkanı, buna istidadı olan insana hasredilmiştir. İnsan nam varlık çeşidi, sadece kendine münhasır olan bu istidadı kullanmak mesuliyetine, memuriyetine, mecburiyetine sahiptir. Bu merhaleye ulaşamamış her insan ferdi, her hayat yekunu eksiktir, yolda kalmıştır, maksada vasıl olamamıştır.
Kesintisiz (baki) varlık olan ruh, ezeli ve ebedi olan Allah’ın kelamını en derin, en hacimli, en seviyeli anlayacak olan varlıktır. Kainatta “İlahi beyanın” muhatabı olan bu varlığı derununda taşıyan insan, Cenab-ı Allah Azze ve Celle’nin beyanını, Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vessalamın beyan ve tatbikatını, küçücük hacmi olan akla hapsetmekten haya etmelidir. Okumaya devam et “İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-18-VARLIK ANLAYIŞI-4-“

İSLAMCILIK MESELESİ-1-GİRİŞ

İSLAMCILIK MESELESİ-1-GİRİŞ
Son İslam (Osmanlı) medeniyetinin yıkılmasıyla birlikte İslam’ın dünya görüşü arayışı başladı. Osmanlının son dönemlerinde başlayan bu arayış, Osmanlının “nasıl kurtulacağı” sorusu ekseninde dolaştığı için, konjonktürel aksaklıklara sahipti. Cumhuriyet ile birlikte mesele yeniden ele alınırken, topyekun bir dünya görüşü arayışı haline geldi, gelmeye çalıştı. Cumhuriyet döneminde, siyasi rejimin dini “vicdanlara” hapsetme operasyonunun ağır etkisiyle topalladığı ayrı bir vaka olarak karşımıza çıktı.
Osmanlı-İslam medeniyeti yıkılırken, öncesinde ve sonrasında ağır bir kültürel yozlaşma yaşandı. İslam, enkaz halindeki medeniyetin, sosyal ve siyasal tortuları ile zapt altına alınmıştı. Fikir ve ilim adamlarının Cumhuriyet döneminde sebepli-sebepsiz katledilmeleri ile birlikte İslami alametler, halkın, Osmanlı medeniyet enkazından devraldığı tortularla temsil edilme noktasına gelmişti. On dört asırlık tarihinde İslam, hiç bu kadar seviyesiz bir idrak dönemi yaşamamış, bu kadar tortulaşmamış, bu kadar halkın geleneğine teslim olmamıştı.
Cumhuriyetin ilk zamanlarında elde kalan bir avuç fikir ve ilim adamı, bazen konjonktürel ihtiyaçlar içinde kıvranmış bazen zamanüstü (tüm zamanlara şamil) İslami dünya görüşü arayışını devam ettirmiş, her durumda da Müslümanları mevcut baskıcı, zalim, diktatoryal siyasi rejimin kıyıcı etkisinden kurtarmak telaşına düşmüşlerdi. Yaptıkları doğruydu, içinde yaşadıkları dönem o kadar lanetli bir zaman dilimiydi ki, üç-beş Müslümanın imanını kurtarmak bile “büyük iş” cümlesindendi. O cehennemi konjonktürde yaptıklarıyla hatırlanmaları gerekir, yapmadıklarıyla tenkit edilmeleri değil. Okumaya devam et “İSLAMCILIK MESELESİ-1-GİRİŞ”

İNŞA VE MUHAFAZA-14-

İNŞA VE MUHAFAZA-14-
*Tatbik sistemi
Tefekkür bahisleri nihai tecrit noktasında üç ana başlıkta toplanır. Varlık, İnsan, Hayat… İslam bu üç temel başlığın üstünde ve merkezinde, Yaratıcı Kudretin, Allah’ın varlığını kabul eder. Varlığın veya hayatın neresinden başlanırsa başlansın, terkip ve tecrit faaliyeti, bu üç başlıktan birine ulaşır. Üç başlık ise nihayetinde Allah’a varır.
Bu üç ana konunun tezatsız izahına dünya görüşü diyoruz. İslam’ı, varlık, insan ve hayata tatbik edebilmek için ihtiyaç duyduğumuz sisteme ise “tatbik sistemi” ismini veriyoruz. İslam’ın dünya görüşü inşa edilmediğinde İslam, parça parça anlaşılmaya çalışılıyor ki bu, vahim bir durum. Tatbik sistem inşa edilmeden uygulama teşebbüsünde bulunmak ise İslam’ın arzu etmediği neticeleri tevlit ediyor.
*
Tatbik sistem, vasıta sistemden sonra gelir. Tatbik sisteme ulaşmak, İslam’ın tamamını tatbik edebilecek kudret ve imkana sahip olmaktır. Bu safhada, parça tatbikatlar değil, tam tatbikat mevcuttur. İslam’a yol açmak değil, İslam’ı “gerçek” kılmak zamanıdır. Okumaya devam et “İNŞA VE MUHAFAZA-14-“

İNŞA VE MUHAFAZA-13-

İNŞA VE MUHAFAZA-13-

Vasıta sistemin geçerli olduğu süreçte “muhafaza” meselesi çok çetrefillidir. Çünkü vasıta sistemin müesseseleri, “asli müesseseler” değil, “ara müesseselerdir”.
Vasıta sistem sürecinde kurulan müesseseler, hayatı, asli müesseselere taşıyacak ara müesseselerdir. Ara müesseseler, asli müesseselerin hazırlayıcısıdır. Umumiyetle İslam’a yabancı siyaset ve kültür iklimlerindeki çalışmalara tekabül eder. Yabancı sistemlerin içinde kurulacak müesseselerin “asli müessese” olması fevkalade zordur.
Ara müesseseler, vasıta sistem süreci devam ettiği müddetçe varlığını devam ettirir. Tatbik sistem sürecine geçildiğinde ara müesseseler miadını doldurmuş olur. Muhafaza süreleri de tatbik sistemin bidayetine kadardır.
Geçiş dönemleri tabiatları gereği problemlidir. Menzile ulaşana kadar fevkalade mühim olan bu sürecin müesseselerinde muhafaza ayarı zor yapılır. Menzile ulaşmak uzun sürerse (geçiş dönemi uzun sürerse), ara müesseselerin muhafazası için yapılan hassasiyet yığınağı fazla olabilmektedir. Lüzumundan fazla muhafaza hassasiyeti, bu müesseselerin tasfiyesine karşı bir mukavemet oluşmasına sebep oluyor. Mukavemet oluştuğunda tasfiye, çatışmalı şekilde gerçekleşiyor. “İhtilaller, önce çocuklarını yer” veciz sözünün gerçekleşme ihtimallerinden biri de budur. Her müessese bir kadro ve liderlik üretiyor ve direniş kaçınılmaz hale geliyor. Vasıta sistem fikri veya ara müesseseler anlayışı oluşturulmadığında, hayatı tatbik sisteme kadar taşıyan ehemmiyetteki müesseselerin neden tasfiye edilmesi gerektiği anlaşılamıyor. Oysa “ara müessese” isimlendirmesi bile bu türden problemlerin ciddi bir kısmını ortadan kaldırmaya kafidir. Okumaya devam et “İNŞA VE MUHAFAZA-13-“

İNŞAVE MUHAFAZA-12-

İNŞA VE MUHAFAZA-12-

Vasıta sistem, bir cihetten bakıldığında da, başka sistemler içinden İslam’a yol aramak ve açmak meselesine karşılık gelir. Yukarıdaki misalden hareketle, para trafiğini yönetecek bir müessese inşa ve tatbik etmek, mevcut siyasi ve iktisadi rejim içinde yapılabilmelidir. Ki, bu yolla hayat yavaş yavaş (ve tabi ki mümkün olduğu kadar hızlı) İslam’a doğru taşınabilsin ve nihai hedefe doğru yaklaşılsın.
İslam’ı mevcut şartlarda (başka siyaset ve kültür iklimlerinde) tatbik edememek, tüm tatbikatlarını ortadan kaldırmayı gerektirmez. Tatbikat için ideal şartları beklemek, o şartların hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğini gösterir. İdeal şartları gerçekleştirmek için mücadele etmenin en mühim yolu, vasıta sistem marifetiyle, mevcut şartlar ile ideal şartlar arasındaki uçurumu kapatmaktır. Okumaya devam et “İNŞAVE MUHAFAZA-12-“

İNŞA VE MUHAFAZA-11-

İNŞA VE MUHAFAZA-11-

*Vasıta sistem nedir?
Vasıta sistem, nihai sistem olmadığı için tabiatı gereği problemlidir. Kurulması ve işletilmesi, nihai sistemden daha zordur. Zira bir taraftan mevcut şartları dikkate alır, diğer taraftan İslam’ın yekununa ulaşmak için onu esas alır. “Hiç” ile “hep” arasındaki güzergahta yürümek fevkalade zordur, bunun sistemini kurmak ise daha zor.
Vasıta sistemin iki boyutu var. Şartların temini ve hayatın inşası…
Şartların temini, İslam’ın tatbik iklimini inşa etmek için lüzumludur. Hayatın inşası ise, şartların temininden sonra, İslam’ın hayatını üretmek içindir. Bu ikisinden sonra sıra tatbik sistemine gelir. Şartların temini, tabiri caizse, zemini tesviye ve tasfiye etmektir. Hayatın inşası ise, tesviye ve tasfiye edilmiş olan zeminde, İslam’ın tatbik müesseselerini inşa etmektir.
Şartların temini…
Şartların temini, İslam’ın tatbiki için elzem olan kuvvet ve imkânın teminidir. Siyasi sahadaki ihtilalden tutun da içtimai sahada ahlaki altyapıya kadar her şey, şartların teminine dâhildir.
İslam, müstakil (bağımsız) din ve müstakil dünya görüşü olarak, kendi tatbik iklimine ihtiyaç duyar. Başka dünya görüşlerinin veya kültür iklimlerinin içinde (ve yedeğinde) tatbiki kabil değildir. Şartların temini bahsi, özet olarak bu hususa matuftur. Okumaya devam et “İNŞA VE MUHAFAZA-11-“

İNŞA VE MUHAFAZA-10-

İNŞA VE MUHAFAZA-10-
*İnşa sürecinin güzergahı
İnşa güzergahında üç ana menzil var; vasıta sistem, tatbik sistem ve nihai sistem… Menzil veya anlayış havzası… İnşa süreci bu üç merkezde takip edilebilir.
Son birkaç asırdır Müslümanların nazari ve medeni üretimleri sıfıra yaklaştı. Dolayısıyla her alanda “İslam’ın hayatını” inşa edemez oldular. İslami hayatı inşa edemeyince bir boşluk mu oluştu? Hayır… Zira hayat boşluk kabul etmez. İslam’ın geri çekildiği her alan batı medeniyeti tarafından hızlıca dolduruldu. Eğer boşluk oluşsa ve bizi bekleseydi, işimiz kolaydı. Hayatın batı tarafından işgal edilmiş olması, Müslümanların mevcut hayat gerçekliklerini aşmasını da gerektiriyor.
Fakat boşluk oluştu. İslam medeniyet boşluğu oluştu. İslami zaviyeden bakıldığında devasa bir boşluk fakat hayatın içinden bakıldığında çok yoğun bir işgal var. İşin zorluğu da burada… Müslümanların en önemli problemlerinden birisi bu… Fakat bu problem, aynı zamanda arızi bir problemdir. İslam, medeniyet çapında, zamanın muhtevasına kendi “mana yekûnunu” pompalamaya başladığında, bu problem ortadan kalkacaktır. Öyleyse nihai sistem ve vasıta sistem tasnifini yapmak gerekiyor. Okumaya devam et “İNŞA VE MUHAFAZA-10-“

İNŞA VE MUHAFAZA-9-

İNŞA VE MUHAFAZA-9-
İnşa sürecinin üçüncü safhası, hayatın ve medeniyetin ihtiyaçlarının birleştirilmesidir.
Acil ve zaruri ihtiyaçları karşılayacak müesseselerle “hissi altyapı”, mühim işler için kurulan müesseselerle “hayatın altyapısı” inşa edilmiş olur. Bu ikisi, hayatı ayakta tutmaya kafidir. Üçüncü safhada hayat ile medeniyetin kaynakları, ihtiyaçları, meseleleri, alanları vesaire birçok konu birbirine bağlanır ve mühürlenir. Bu safhada hayat ile medeniyet birbirinin mütemmim cüzü haline gelecek derinlikte birbirine raptedilir. Hayat olmadan medeniyet, medeniyet olmadan hayat var olamayacak çapta bir vuslatın gerçekleştirilir.
*
İnşa sürecinin dördüncü safhasında halk kuşatılır ve medeniyet halkın “gerçeklik kavrayışına” zerkedilir.
Dünya görüşü ve medeniyetin halkın “gerçeklik kavrayışına” zerkedilmesi, halkın en cahilinin bile o medeniyetten vazgeçemeyeceği bir derinliğe kadar nüfuz etmesidir. Okumaya devam et “İNŞA VE MUHAFAZA-9-“

İNŞA VE MUHAFAZA-8-

İNŞA VE MUHAFAZA-8-
İnşa sürecinin ikinci safhası, hayatın mühim meseleleri ile medeniyetin mühim meselelerinin kesiştiği sahalar ve işlerdir.
Medeniyet ve hayatın kesişen acil ihtiyaçlarının karşılanması, insanların duygu dünyasına nüfuz etmeyi mümkün kılar, mühim ihtiyaçların karşılanması ise akıl dünyasına nüfuz etmeyi… Mühim işler, ferdi ve içtimai oluş süreçleri ile ilgilidir. Acil ihtiyaçların medeni müesseseler ile medeniyet anlayışıyla karşılanması, cemiyette çok az insan tarafından farkedilir, anlaşılır, önemsenir. Mühim ihtiyaçların medeniyet seviyesinde karşılanması ise cemiyette çok fazla insan tarafından farkedilir. Mühim işler, üzerinde tefekkür faaliyetinin yoğunlaştığı meselelerdir. Medeniyet inşasının başlamasından önce de mühim meselelerde düşünme temrinleri bol bol yapıldığı için dikkat ve hassasiyet yoğunluğu mevcuttur. Acil ve zaruri ihtiyaçların karşılanması, bu meselelerdeki duygu ve akıl sıkışmasından dolayı tefekkür yoğunluğundan uzaktır. Medeniyet inşasının geniş halk kesimlerince farkedilmesi ilk olarak mühim meselelerdeki inşa faaliyeti ile başlar.
Medeniyet inşası mühim işlerle başlar. Acil ihtiyaçların karşılanması, hiçbir zaman “medeniyet sükûneti” ile gerçekleştirilemez. Medeniyetin mühim hususiyetlerinden birisi, “sükûnetidir”. Acil işler, sükunete manidir, özellikle de medeniyet inşasının bidayetine denk gelen acil işler… Fakat unutulmamalıdır ki acil işler ne kadar medeniyet ruhunu celbedecek şekilde yapılabilirse o kadar büyük bir tesir icra eder. Okumaya devam et “İNŞA VE MUHAFAZA-8-“

İNŞA VE MUHAFAZA-7-

İNŞA VE MUHAFAZA-7-
İnşa sürecinde muhafazanın hususiyetlerinden biri, inşa safhalarının tespit edilmesidir. İnşa stratejisi olmadan, inşa sıra listesi yapılmadan başarılı olmak mümkün olmaz. Hayat, “yüksek medeniyet” fikrini beklemez. Medeniyetin acil ihtiyaçları ile hayatın acil ihtiyaçları arasında muvazenenin kurulması şarttır. Muvazene kurulamıyor veya kurulan muvazene muhafaza edilemiyorsa, hayatın acil ihtiyaçları öne alınmalıdır. Nazari olarak yanlış gibi görünen bu tercih, nazariyatı tatbikata feda etmek şeklinde anlaşılabilir. Unutulmamalıdır ki, hayatın acil ihtiyaçları karşılanmadan yapılacak her iş, hayat tarafından tepelenmekte, imha edilmekte, yeryüzünden silinmektedir. Fakirliğin ahlakı olabilir ama medeniyeti olmaz. Açlığın ise ne ahlakı olur ne de medeniyeti… Medeniyetin ihtiyaçlarını hayatın ihtiyaçlarına tercih etmek, nazari olarak doğru görünse de, ameli sahada “tatbik edilebilir” bir fikir değildir. Özellikle de hayatın acil ihtiyaçları sözkonusu olduğunda, insanların ne kadar vahşileştiği, dünya tarihinde milyonlarca defa kendini tekrarlayan bir gerçektir.
Asıl olan, medeniyetin ihtiyaçları ile hayatın ihtiyaçları arasında mütekamil bir muvazene kurmak ve inşa süresince bu muvazeneyi muhafaza etmektir. Sadece medeniyet inşası (ihtiyaçları) ile ilgilenmek ve hayatı ihmal etmek, medeniyeti uzayda kurmaya çalışmak gibidir. Hayat, inşa faaliyetinin altyapısını çökertir ve asla mesafe almak kabil olmaz. Sadece hayatın ihtiyaçları ile ilgilenmek ve onun peşinden gitmek, “medeniyet fikrini” kaybetmektir, varılan menzil medeniyetten başka bir şey olur. Okumaya devam et “İNŞA VE MUHAFAZA-7-“

İNŞA VE MUHAFAZA-6-

İNŞA VE MUHAFAZA-6-
İçinde yaşadığımız çağda, İslam medeniyeti tasfiye edildiği için yeniden kurulmalıdır. Bu sebeple inşa merhalesi önümüzdedir ve bu süreçte muhafazanın nasıl yapılacağı bilinmelidir. Baştan başlayan medeniyet inşa sürecinde, hayat alanlarının hepsi de çok hareketlidir. Medeniyet inşasını tamamlayıp tekamül seyrine (sürecine) girdiğindeki hareketlilik, birinci safhaya nispetle yavaştır. Hareketin kesif ve hızlı olduğu birinci süreçte muhafaza bahsi, ciddi problemler ihtiva eder.
İnşa sürecinde muhafazanın “ayarı” dikkatli yapılmalıdır. Muhafaza çabasında ayar biraz fazla olsa inşa faaliyeti durur veya yavaşlar, bu ihtimalde inşa süreci neticeye varmaz. Aksi ihtimalde ise inşa faaliyeti sürekli yeniden başlar, bu halde müktesebat oluşmaz. Müktesebat yoksa inşa faaliyetinin devam etmesinin bir manası yoktur, çünkü bu durumda inşa faaliyeti devam etmez, kendi ekseninde fasit daire oluşturmaya başlar. Okumaya devam et “İNŞA VE MUHAFAZA-6-“

İNŞA VE MUHAFAZA-5-

İNŞA VE MUHAFAZA-5-
İslam irfanının en zor konuları “ruhi ilimler” bahsidir. Ruhi ilimlerin üstadı neredeyse kalmadı. Ruhi ilimler, malum olduğu üzere tasavvuf mecrasında tahsil edilirdi. Günümüzde insan kalitesi o kadar düştü ki, bırakın ruhi ilimlerin tahsilini, İslami İlimlerin tahsili bile yapılamıyor. İslami İlimlerin tahsil edilemediği bir vasatta, İslami İlimlerin en derinleri olan ruhi ilimlerin tahsili hayal oldu.
Ruh ilimlerinin tahsil imkansızlığı (neredeyse imkansız hale geldi), bu alandaki eserlerin, tezahürlerin, hikmetlerin muhafazasını zorlaştırdı. İslami İlim Mecralarının en hususisi olan ve sadece İslam irfanında bulunan bu ilimler, materyalist dünyaya karşı en net farklarımızdan ve en ileri olduğumuz alanlardan biridir. Ne var ki tahsili zorlaşınca, muhafazası da zorlaştı. Müslümanların ruhi ilimlerle ilgili hassas olması lazım… Tahsil edemediği için anlayamadığı bu ilimlere karşı hasmane tavır içine girmek, büyük bir ilmi katliam olur. Okumaya devam et “İNŞA VE MUHAFAZA-5-“

İNŞA VE MUHAFAZA-4-

İNŞA VE MUHAFAZA-4-
Din ile inşa, “din inşası” sınırını ihlal etmeden, ferdi (şahsiyeti), cemiyeti, (cemiyet nizamını), hayatı, devleti, medeniyeti inşa etmek gerekir. Ana mecralar bakımından, ilim, tefekkür (hikmet), sanat inşa edilmelidir. Bu temel (üst) başlıklar altında, sayısız alt başlık, mesela iktisat sistemi, tedrisat sistemi, sağlık sistemi vesaire inşa edilir.
İnşa faaliyetinin neticeleri, irfan havzasında muhafaza edilir. İrfan havzasının muhafazası, “din muhafazası” değildir. Büyük yanlışlardan biride bu noktada yapılıyor. İrfanın muhafazası ile dinin muhafazası birbirine karıştırılıyor. Bu iki husus birbirine karıştırıldığında, irfan, dinin muhafazası zannediliyor. İrfanı, din gibi muhafaza etmek, dinin muhafazasını akamete uğratır. En hafif ifadesiyle irfan, din yerine ikame edilmiş olur. İrfana din muamelesi yapmak, en azından cahil insanlar nezdinde “yeni din inşası” haline geliyor.
Din ile inşa edilen irfanın (irfan havzasındaki eserlerin) dinin muhafazasındaki hassasiyet ve keskinlikle muhafaza edilmesi, ikisi arasındaki farkı, sığ akıllarda ortadan kaldırıyor. Bu husus, son birkaç asrın temel problemlerinden biridir. Kaynağı Şia olan tüm esintilerin, tarih boyunca birikmiş irfan müktesebatına karşı isyanlarının “meşru” mazereti haline geliyor. Okumaya devam et “İNŞA VE MUHAFAZA-4-“

İNŞA VE MUHAFAZA-3-

İNŞA VE MUHAFAZA-3-
Bir milyonluk şehir, binaları eskidi diye yerle bir edilmez. Orada yaşayan bir milyon insanın, yeni şehir kurulana kadar (ki kuracak kaynaklarınız varsa) nerede iskan edileceğini umursamadan böyle bir iş yapılmaz. Buna tecdit hareketi değil yıkım hareketi denir. Kaldı ki bahsini ettiğimiz “din”dir. On dört asırlık müktesebatın içinde milyonlarca konu var. Temel konulardan teferruata kadar milyonlarca konu… İslam irfanının bu konularda ulaştığı seviye bir tarafa, sadece her konuyu başlık olarak gündeme almak asırlar sürer. Ahmaklığın çapına bakın… Tüm bunları bir anda yıkmak, yok saymak, ikrah etmek, reddetmek, tahkir etmek, küfretmek ne demektir? Ümmeti, asırlarca süren bir zaman diliminde “hukuksuz”, “ahlaksız”, “ilimsiz”, “sanatsız”, “iktisatsız” kabul etmek tüm ana sistemlerde bedevi hale getirmektir. On dört asırlık “İslam hukuk” üretimi, ancak on dört asırda meydana gelebilecek bir hadisedir. Müktesebatın yeniden aynı çap ve derinlikte üretilmesi için geçecek zaman diliminde ümmet bedevi olarak yaşayacak öyle mi? Ümmete reva görülene bakın… Okumaya devam et “İNŞA VE MUHAFAZA-3-“