HZ. HÜSEYİN’İN İÇTİHADININ OSMANLIDAKİ TATBİK ŞEKLİ

HZ. HÜSEYİN’İN İÇTİHADININ OSMANLIDAKİ TATBİK ŞEKLİ
İslam hukukunda, otoriteye “meşru isyan” Hz. Hüseyin’in (RA) içtihadıdır. İslam tarihinde bu içtihadı ilk tatbik eden de o mübarek zattır.
Dünyadaki hiçbir hukuk sistemi, otoriteye isyanı meşru görmez. Başka bir ifadeyle hiçbir hukuk sistemi “meşru isyan hakkını” tanımamıştır. Tek istisnası İslam hukukudur. İslam hukukunda otorite zulmetmeye başlarsa, halkın meşru isyan hakkı vardır. “Zulme rıza zulümdür” veciz ölçüsü, zalime karşı isyanı hak olmaktan öte taşımış ve bir vecibe haline getirmiştir.
Hz. Hüseyin’in (RA) içtihadı ve tatbikatı ile başlayan “meşru isyan hak ve vazifesi”, İslam hukukuna (Ehl-i Sünnet Hukukuna) girmiş, yerleşmiş ve tatbik edilmiştir.
Zulme itiraz ve isyan hakkı, hayatın her alanında ve seviyesinde kullanılabilmekte, kullanılması gerekmektedir. En büyük çapı devlet başkanına isyandan başlayıp, en küçük tatbik misali olan devlet memuruna karşı isyana kadar uzanır. Osmanlıda bu hakkın kanun ile tanınmış küçük misaline bakalım. D. Mehmet Doğan, “Tarih ve Toplum” isimli eserinin 181. sayfasında tımar sistemindeki sipahi ile köylüler arasındaki münasebetlerden bahsederken, kanunnamelerden şu hususu naklediyor.
“Sipahi, kolayına gezerken ra’iyyetini incitir ise, ra’iyyet ol sipahiyi döğerse cürüm alınmaya. Eğer sipahi buyruk almadan ulak isterse, ya davar boğazlatırsa, anı dövseler suçlu olmaya”.
D. Mehmet Doğan, iktibas ettiğimiz hususu, Osmanlıdaki toprak nizamı ile Avrupa’daki feodalite düzeni arasındaki mukayese babında anlatıyor. Feodalite düzeninde köylülerin (serflerin) hiçbir hakkı olmadığını fakat Osmanlıda köylülerin haklarının genişliğini izah için bu misali veriyor. Verdiği bu misal, tam olarak Hz. Hüseyin’in (RA) içtihadının, cemiyetin her seviyesinde ve her çapta tatbik edildiğini gösteriyor.
Çağdaş, modern, laik ve saire bir sürü işe yaramaz ve ne manaya geldiği anlaşılmaz sıfatı olan Türkiye Cumhuriyeti rejiminde ve en ileri medeniyet(!) olan batıda, bir polise veya askere bir tokat atında dünyanın kaç bucak olduğunu görün. Polisin, askerin ve diğer devlet memurlarının, yanlış yapması, haksızlık yapması, zulmetmesi halinde dahi bir tokat atamazsınız. En iyimser ihtimalle mahkemeye gitme hakkınız var, mahkemelerin de yıllarca sürdüğü ülkelerde (Avrupa’da ve ABD’de de yıllarca sürüyor) hakkınızı alana kadar, hakkınız çürüyor.
Bazı sığ idrakli ve ukalaların şu itirazı yapacağını biliyorum. Ama her önüne gelen devlet memurunu döverse, asayiş ve nizam nasıl sağlanacak? Soruyu bu şekilde soracak hafif akıllılar için söyleyelim, asayişsizliğin ve kaosun birinci sebebi, adaletsizliktir. Zulmedenlere itiraz ve isyanı yasaklar ve mahkemeye başvurma şartını getirirseniz, mahkemelerin çalışma ve adalet üretme zafiyetlerine bakınca, adaletsizliği hakim kılarsınız. Adaletsizlik hakim olduğunda, asayişsizlik kaim olur. Zaten önüne gelen devlet memurunu dövemez, haksızlık yapan devlet memuruna itiraz ve isyan eder. Devlet memuru, yanlış yaptığında itiraz ve isyan ile karşılaşacağını, bunun da suç değil hak olduğunu bildiğinde, adalet ve asayiş, derinleşir ve kalıcı hale gelir. Zaten kaosun birinci ve en büyük sebebi, devlet zulmüdür (çağdaş ifadesiyle, devlet terörüdür). Asayiş ve adalet, öncelikle devletin kanun çerçevesine girmesi ile kabildir. Devleti kanun çerçevesi içinde tutacak olan da halktır. Halk, devleti nasıl kanun çerçevesinde tutar? Hz. Hüseyin’in (RA) içtihadını tatbik ederek. Bir devletin adil olup olmadığını, adil olup olmayacağını, hukuk nizamında, Hz. Hüseyin’in (RA) içtihadına yer verip vermemesine bakarak anlarız.
Bir hukuk sisteminde mezkur içtihat müesseseleşmiş halde yoksa o devletin adil olma ihtimali yoktur. Halkın meşru isyan hakkını tanımadığı için, isyan ihtimalini ortadan kaldırmış olan devlet ve iktidarlar, mutlaka hukuku ihlal eder ve halka zulmederler.
Suriye’deki hadiseleri bir de bu cihetten düşünmekte fayda var. Suriye’de Hz. Hüseyin’in (RA) içtihadından herhangi bir eser ve iz görüyor musunuz? Suriye’de olmaması, aynı laik Kemalist Türkiye’de olmaması gibi tabiidir. Peki Suriye’yi destekleyen İran’da bu içtihadı görüyor musunuz?
İran bu konuda ilginç bir tarihe sahip… Yaklaşık on üç asırdır hiç devlet olmamış, devlete ve otoriteye Hz. Hüseyin’in (RA) içtihadı mucibinde mütemadiyen isyan etmiştir. Fakat hiçbir isyanını neticeye ulaştırmamış sadece isyan ile meşgul olmuştur. Sanki Hz. Hüseyin (RA), “meşru isyan içtihadı” mucibince kıyamını başlattığında, melun Yezid’i alaşağı edip, sahih hilafeti (ve tabii ki devleti) ikame etmek için harekete geçmemiş de sadece isyan etmek istemiş gibi, Şia, tarihinde sadece isyan ile meşgul olmuştur. Oysa meşru isyanın hedefi, zulmü iptal edip, yerine adaleti (yani İslam’ı) ikame etmektir. Sadece isyan ediyor fakat neticede devlet olmuyorsanız, insanları isyanlarda neden öldürtüyorsunuz? Mesela 1950 de İran’da, mollaların (Ayetullahların) başlattığı isyan ile Şah tahtını bırakıp yurtdışına kaçmış, şahı deviren mollalar ise devleti Musaddık’a teslim etmiştir. Herhangi bir şey değil, devlet teslim ediyorlar. Dünya siyasi tarihinde (sadece İslam tarihinde de değil) bu çapta bir siyasi ahmaklık misali yoktur. Musaddık kimdir? Fars milliyetçisi bir siyasetçi… Neden Musaddık’a teslim etmişler? Çünkü Şia’daki inanç ve gelenek, sadece isyan üzerine inşa edilmiştir ve 12. İmam gelene kadar devlet olmak yasaktır. İslam tarihinde, niyet olarak değil ama tatbikat olarak ilk ve tek “laik anlayış” Şia’dır. Çünkü Humeyni’ye (1979 devrimine) kadar Şia, devlet olmayı kendine yasaklamıştır. Devlet olamamak başka şey, devlet olmak istememek başka şey… Devlet olmamak, İslam hukukunun kamu hukuku kısmını askıya almak demektir. Yani devlete karışmamak, yani din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması. Ne kadar tanıdık geliyor değil mi?
Yaklaşık on üç asır böyle devam etmiş. Düşünebiliyor musunuz, bir anlayışın alimleri (ki o kadar uzun sürede muhtemelen milyonlarca Şia alimi yetişmiştir) on üç asırdır temel meselelerde yanılmış. Dikkat edin, cahilleri değil, alimleri, on üç asır yanılmış. Bu nasıl izah edilir? Ya da izah edilebilir mi?
1979 yılındaki devrimden sonra devlet olan Şia, bu defa da hukukuna Hz. Hüseyin’in (RA) içtihadını almamış. Meşru isyan içtihadını, kamu hukukunda bir müessese olarak tanzim ve muhafazaya almamış olmalı ki, Suriye’deki Yezid’in zulmüne isyan eden Müslümanları katletmeye katkıda bulunuyor. On üç asır devlet olmayınca, nasıl devlet olacağını da bilmiyorlar tabii.
Netice olarak Şia, devlet olmadığı zamanda yanlış yaptı, devlet olduğu zamanda da yanlış yapıyor. Nasıl oluyor da her iki halde de yanlış yapıyor? Çünkü inşa ettiği “anlayış” yanlış… Akıl terkibi yanlış. Aklın bünyesini yanlış terkip ederseniz, doğru yapma şansınız kalmaz.
Hz. Hüseyin’i (RA) örnek alıp da, her iki halde de yanlış yapmak nasıl bir hadisedir? Doğru noktadan yola çıkıp mutlaka yanlış yapabilmek, ancak Şia’ya has bir maharet olsa gerek. Allah, bu ümmeti Şia’nın akıl terkibinden muhafaza etsin.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

RAMAZANDA KERBELAYI HATIRLAMAK

Kerbela… Muhakkak ki ümmet bu hadiseyi unutmadı ve unutmayacak… Sayısız boyutu olan bir hadisedir Kerbela ve hakkında sayısız yazı yazılmıştır. Konunun boyutlarından birini, önemine binaen izah edelim. Ki bu boyut, ümmet için kıyamete kadar devam edecek olan bir hükmü ihtiva ediyor.
Hz. Hüseyin’in kıyamının hukuki bir kıymeti var. İslam tarihinde otoriteye ilk isyandır. Nasıl bir isyan? Meşru bir isyan… İşte bu hususiyetinden dolayı Hz. Hüseyin’in kıyamı, İslam Amme Hukukunda, otoriteye karşı meşru isyanın ilk misalidir ve “zalim idareye karşı isyanın yolunu açan” ilk İÇTİHATTIR. Hz. Hüseyin’in kıyamı ve kıyamının arka planındaki hukuki gerekçeleri, İslam Amme Hukukunda bir çığır açmıştır. Okumaya devam et “RAMAZANDA KERBELAYI HATIRLAMAK”