İSTİKLAL CEPHESİ GÜNLÜKLERİ-KONJONKTÜREL VERİMLİLİK MESELESİ

İSTİKLAL GÜNLÜKLERİ-KONJONKTÜREL VERİMLİLİK MESELESİ

(11 Nisan 2014)

İstiklal cephesinde bazı yanlışlar var. Bunları konuşmanın zamanı değil diye bir müddet bekledik ama zaman geçtikçe bünyeye yerleşiyor ve kalıcı marazlar oluşuyor. İhanet cephesine de zamanında müdahale etmediğimiz için bu günkü gücüne ulaştı ve bugün mücadele etmekte bazı zorluklarla karşı karşıya kaldık.
İstiklal cephesi, ihanet cephesiyle mücadele ederken konjonktürel verimlilik meselesine fazla bel bağlamış, bu noktaya fazla yığınak yapmış, bazı mevzileri konjonktürel verimliliği olan kişilere teslim etmiş durumda. Konjonktürel verimlilik meselesi gözardı edilecek kadar önemsiz bir konu değil tabii ki ama lüzumundan fazla kıymet vermek konjonktürü aşan bir etki oluşturuyor.

İstiklal cephesi medyası, “konjonktürel verimlilik” meselesinin fikri (veya stratejik) anlamda tarifini yapmış ve özellikleri ile sınırlarını tespit etmiş değil. El yordamıyla farkına vardığı, kör bir kurşun gibi kullandığı için, koordinatlarını tespit etmeden, haritasını çizmeden mayın tarlası oluşturuyor. Gün geliyor kör kurşun kendini vuruyor veya kendisi mayına basıyor.
Okumaya devam et “İSTİKLAL CEPHESİ GÜNLÜKLERİ-KONJONKTÜREL VERİMLİLİK MESELESİ”

İSTİKLAL CEPHESİ GÜNLÜKLERİ-23.03.2014-MUSTAFA AKYOL VAKASI

İSTİKLAL CEPHESİ GÜNLÜKLERİ-23.03.2014-MUSTAFA AKYOL VAKASI

Zaman gazetesinin 21.03.2014 tarihli nüshasında, Mustafa Akyol ile ilgili bir haber var. Haber, Mustafa Akyol’un, New York Times gazetesine yazdığı bir yazı… Haberin başlığı ise; “Seçimlerden sonra ‘cadı avı’ başlayabilir”… Mustafa Akyol’un Amerikan gazetesine yazdığı yazısının özeti, hükümetin doğru yolda olmadığı, seçimden sonra bir “cadı avı” başlatabileceği istikametinde şekillenmiş.

Malum olduğu üzere Mustafa Akyol Star gazetesi yazarıdır. Zaman gazetesinin haberinden anladığımıza göre bir de Hürriyet Daily News gazetesinde yazıyormuş.

Mustafa Akyol, fikir adamı değil, herhangi bir sahada kendinden faydalanabileceğimiz bir hususiyeti de yok. Gazetedeki köşesi kapatıldığında bir haftada unutulacak türden biridir. Varlığı ve kıymeti işgal ettiği gazete köşesinin ebadı kadar olan, tefekkür çapı ve mahareti, bir ihtiyacı karşılamayan, kendi kendine varoluşunu gerçekleştirme istidadı taşımayan bir figür. Bunları söyledikten sonra kendisiyle neden ilgilendiğimiz sorusunun cevabını vermemiz gerekiyor ki o cevap şudur; Mustafa Akyol, Türkiye’de bir “gazeteci figürüne” denk gelir. Meselemiz Mustafa Akyol’un kişiliği değil, prototipini oluşturduğu bu gazeteci figürüdür, konumuz da tam olarak bu figür.
Okumaya devam et “İSTİKLAL CEPHESİ GÜNLÜKLERİ-23.03.2014-MUSTAFA AKYOL VAKASI”

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-15-MUSTAFA AKYOL’UN ŞERİAT ANLAYIŞI

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-15-MUSTAFA AKYOL’UN ŞERİAT ANLAYIŞI
Türkiye ilginç bir ülke, o kadar ilginç ki, fikir adamı olarak ortalıkta gezinenler (gazete köşelerini işgal edenler) tam bir zihni kaos içindeler. Zihni kaosun önemli göstergelerinden birisi, batı ile kurulan hastalıklı ilişki. Batı ile kurulan ilişkinin çeşitleri bol, bu yazının konusu ile ilgili olanı ise, İslam’ı bile batıdan öğrenen, batıdaki itibara göre davranan şekli. Batıya iman etmiş, onların her düşüncesine ve kültür formuna anlamadan da olsa sahip çıkanlar, bir çeşit tutarlılık içindeler. Fakat İslam ile ilgili bilgiyi, fikri, itibarı batıdan transfer etmeye çalışanlar var ki, insanın midesi kaldırmıyor.
Bu çeşidin en orijinal misali, Mustafa Akyol’dur. Mustafa Akyol, köşesinde Şeriat ile ilgili iki adet yazı yayınladı, birincisi 30.07.2012 tarih ve “Şeriatın erdemleri” başlıklı, ikincisi 01.08.2012 tarih ve “Şeriatın maksatları” başlıklı yazısı. Birinci yazısına şu girişle başlıyor Akyol;
“Son on yılda “Kopenhag kriterleri”ni çokça konuştuk, tartıştık. Çoğumuz Avrupa Birliği’nin demokrasi ve insan hakları standartlarını içeren bu değerler manzumesinin Türkiye için gerekli olduğunu savunduk. (Ben hala da savunuyorum, çünkü “Ankara kriterleri”ne hayran olamadım henüz.) Okumaya devam et “İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-15-MUSTAFA AKYOL’UN ŞERİAT ANLAYIŞI”

MUSTAFA AKYOL, FİKİR ÇELİŞKİSİ Mİ RUHUN SATILMASI MI?

MUSTAFA AKYOL, FİKİR ÇELİŞKİSİ Mİ RUHUN SATILMASI MI?
Mustafa Akyol, fikir adamı edalarıyla tafra satıyor. Fakat küçük ve ince çelişkileri görmek bir tarafa, devasa çelişkileri bile görme istidadına sahip olmayan bir akıl garibanı. Star nam gazetedeki 23.11.2011 tarihli yazısında, siyah ile beyaz gibi açıkça görülen bir hususta, derin bir çelişkiyi fikir olarak ileri sürüyor ve savunuyor. İşin ilginç tarafı, yazısına konu olarak seçtiği Amerika’daki bir dergide yayınlanan makalede doğru teşhis yapılmış olmasına rağmen… Yani Amerikalı Türkiye’nin halini ta oradan doğru teşhis ediyor, bizim adam buradan o teşhisi eğip büküp, dev çelişkiyi fikir olarak ileri sürüyor, utanmadan…
Şöyle başlıyor yazısına…
“Amerika’nın önemli stratejik düşünce dergilerinden The National Interest’te Türkiye’ye dair epey ilginç bir makale yayınlandı iki hafta kadar önce. Derginin editörü Robert W. Merry imzalı ve “Huntington Tezi ve Türkiye’nin Yeni Rolü” başlıklı yazı, yanılmıyorsam bizim basında kimsenin dikkatini çekmedi. Oysa söylediği şeyler epey “vizyoner” cinstendi.”
Bu makaleyi özetledikten sonra, “yırtılmış ülke” ara başlığı altında şunları yazmış.
“Merry’nin hatırlattığı bir diğer husus, Huntington’ın “merkez ülke”lere verdiği önem. Bunlar, her medeniyetin içindeki en güçlü ve itibarlı ülkeler. “Hem kendi medeniyetleri içinde düzen kaynağı, hem de diğer merkez ülkelerle kuracakları uzlaşmalar sonucunda, medeniyetler arası düzenin güvencesi” olma şansları var. Mesela Batı medeniyeti için “merkez ülke” ABD iken, Ortodoks medeniyeti için Rusya.
Fakat Huntington bu açıdan İslam dünyasında büyük bir sorun teşhis etmiş: Bir “merkez ülke”nin yokluğu. Bunun bir “Osmanlı-sonrası anormallik” olduğunu da görmüş ve Kemalist devrimin Türkiye’yi tarihsel rolünden soyutlamasını eleştirmiş. Çünkü, bu devrim yüzünden Türkiye, “halkının çoğunun bir medeniyete ait olduğu, liderlerinin ise başka bir medeniyete ait olmak istediği” bir “yırtılmış ülke” haline gelmiş.”.
Allah aşkına, Amerikalı yazarın Türkiye ile ilgili teşhislerinin ne kadar isabetli olduğunu görüyor musunuz? Yazıyı buraya kadar okuduğunuzda Mustafa Akyol’un, bu yazıyı anlattığı için, biraz vicdan sahibi, biraz milletperver, biraz Müslüman olduğunu zannediyorsunuz. Takdir etmekte geliyor insanın içinden. Ne var ki bu duygularınızı muhafaza etmek için yazının devamını okumamalısınız. Neden mi? Buyurun…
“Benim bu “merkez ülke Türkiye” vizyonu üzerine diyeceğimse şu: Büyük ölçüde katılıyorum ve hayata geçmesini isterim. Ancak, Türkiye’nin İslam medeniyeti içinde artan ağırlığı, Batı medeniyetinin bizden önce geliştirdiği (ama “evrensel” bir değer saydığım) “liberal demokrasi”den uzaklaşma sonucunu doğurmamalı. Aksine, Türkiye, örnek bir demokrasi geliştirdiği için “merkez” olmalı.”.
Türkiye, İslam medeniyetini temsil edecek ülke olmalı ama batı medeniyet malzemeleriyle… Dahası batı medeniyetinin felsefi ürünleriyle… Ne söylenebilir? “Tecavüzcüsüne aşık olmak mı” denir, “tecavüzden zevk alıyor mu” denir, “bilmem ne sendromu mu” denir… Bu çelişkiyi, ne söylersek ifade etmiş oluruz? Bu ne çapta bir akılsızlık? İnsan nasıl olur da böyle bir zihni evren ile yaşayabilir? Bu çapta bir çelişkiyi nasıl taşır insan aklı? Aklın bu çelişkiyi fark etmemesi mümkün değil. Bu olsa olsa, ruhunu satmış olmakla açıklanır. Ruhunu batıya satmış olmalı ki, akıl, satılmış olan ruh tarafından zapt altına alınsın. Akıl serbest kalırsa bu çelişkiye dayanamaz.
Batının ürettiği değerleri hala “evrensel değerler” diye pazarlama çabası, ülkedeki ulusalcı, Kemalist, ateist, solcu ve bilmem neci garip adamlar tarafından bile bu kadar dillendirilmez oldu. Şimdi yöneticileri ve patronları muhafazakar olan gazetelerde yapılmaya başlandı. Nasıl bir iş bu? Mustafa Karaalioğlu, hangi gazetecilik anlayışıyla bu tür adamları istihdam edip, maaş ödüyor, anlamak kabil değil.
Mustafa Akyol’un sabıkası bundan ibaret değil. İslam ile ilgili her konuda hezeyan saçıyor. Haki Demir’in sitede yayınlanan (www.fikirteknesi.com) “Müslümanlara biçilen yeni rol” başlıklı yazısı, Akyol’un İslam ile ilgili sabıkasını göstermesi bakımından harikulade. Haki Demir bu yazısında Mustafa Akyol’un, “Müslümanların sistem tutkusu” başlıklı yazısını tenkit ediyor. Bir paragraflık iktibas meselenin önemini göstermeye kafi…
“Müslümanların sistem üretmelerini değil, mevcut sistem içinde yaşamalarını mümkün kılacak “düşünce kırıntıları” ile meşgul olmaları gereğinden bahsediyor. Yazar aslında ne dediğinin farkında değil. İnsani hususiyet olan tefekkürün ufku, “sistem çapında” düşünmektir. Sistem çapında düşünme ameliyesinden mahrum etmek, insani oluş sürecini eksik bırakmaktır. Müslümanların sistem çapında düşünmelerine razı olmayan yazar, onları “konu mankeni” veya “dolgu malzemesi” derekesine düşürdüğünün farkına varmıyor. Daha doğrusu düşüncelerinin bu noktaya vardığının farkında olmadığını düşünmemiz, akılsızca da olsa kötü niyetli olmadığını kabule meylettiğimizi göstermek içindir. Vahiy gibi bir kaynağa sahip olan Müslümanların, sistem çapında düşünmemeleri gerektiğini veya zımnen de olsa bu çapta düşünme maharetlerinin olmadığını iddia etmek, Müslümanlara yapılacak en büyük hakarettir. Çünkü tefekkür faaliyeti insan olmanın şartı, sistem çapında düşünebilmek veya tefekkür faaliyeti ile nizam inşa edebilmek ise insan olmanın yüksek seviyesidir. Müslümanların bundan mahrum olduğunu veya bundan mahrum kılınması gerektiğini ifade eden düşünceler, temelde Müslümanların “insanlığına” hakarettir.”.
İBRAHİM SANCAK
İbrahimsancak2011@gmail.com

MÜSLÜMANLARA BİÇİLEN YENİ ROL

MÜSLÜMANLARA BİÇİLEN YENİ ROL
On dokuzuncu yüzyıl batının dünyaya ve İslam’a karşı galip gelmesinin tescil asrı oldu. Asrın sonlarına doğru ve yirminci asrın başlarında batının dünyadaki hakimiyetine itiraz edecek dünyada bir güç merkezi ve kültürel havza kalmadı. Yirminci asır boyunca batı, hakimiyetini bir taraftan silah ve teknoloji ile diğer taraftan düşünce ve kültür formlarıyla tüm dünyaya yaydı. Dünyanın birçok bölgesinde yirminci asra kadar devam eden fakat mütemadiyen zayıflayan güç ve düşünce merkezleri, yirminci asrın başlarında mağlubiyeti kabul etti.
Yirminci asır, dünyadaki tüm medeniyet, kültür ve düşünce merkezlerinin batı tarafından nihai işgal ve imha asrı oldu. Dünyanın neredeyse yüzde doksanı fiili (askeri) işgale uğradı. Fakat bu kadar büyük coğrafyalardaki askeri işgalin sürdürülmesi kabil değildi. Sürdürülebilir işgal yolları arandı ve bulundu. Zihinlerin ve ruhların işgal edilmesi gerekiyordu. “Kültür emperyalizmi” olarak isimlendirilen de aslında zihinlerin işgaliydi. Zihinlerin işgaline paralel olarak başlayan ruhların işgali, zihinlerin işgalinin tamamlandığı yirminci asrın ortalarından sonra, ağırlaşarak ve derinleşerek devam etti.
Zihinlerin ve akılların işgali, batıdan (batı medeniyetinden) başka hiçbir kültür havzasının oluşmayacağı veya tefekkür faaliyetinde bulunamayacağı kanaatinin yaygınlaştırılmasıydı. Tefekkür faaliyetinin münhasıran batıya ait olduğu, dünyanın başka bir bölgesinde başka insanlar tarafından bu faaliyetin gerçekleştirilemeyeceği kanaati, “kesin inanç” olarak yerleşti. İlla birileri tefekkür faaliyetinde bulunacaksa, batının tefekkür formları ile yapmalıydı. Yani dünyanın başka coğrafyalarında fikir adamları yetişebilirdi ama batının tefekkür mecralarında yol almalıydı. Böylece batı tefekkürünün (yani felsefenin) tek tefekkür mecrası olduğu, “iman konusu” haline geldi.
Ruhların işgali ise daha derindi. Zihni işgalin “duygu” haline getirilmesiydi. Zihni işgal formlarının hissi altyapısının oluşturulması, “batıya karşı direnmenin asla mümkün olmadığına ve aslında ise direnmek yerine ona teslim olmanın şart olduğuna inanmaktı”. Batı, herkesi görür, ne yaptığını ve ne konuştuğunu bilir, adım adım izler ve mütemadiyen ensesinde gözetim altında tutardı. Bu tarifler bir çeşit “yeryüzü tanrısı” oluşturulduğunu gösteriyor. Seksenli ve doksanlı yıllarda bu “yeryüzü tanrısının” ne kadar yaygın olduğu hatırlandığında, ruhların işgalinin hangi seviyelere ulaştığı anlaşılır.
Bu noktaya kadar Müslümanlara layık görülen “hayat alanı”, Türkiye’de net bir şekilde hatırlanacağı gibi, hizmetçilik, işçilik, kölelik vesaireydi. Hani başörtülü olarak ancak çaycılık, temizlikçilik ve hizmetçilik yapılmasına müsaade edildiği yılları hatırlayın.
*
Bu gün geldiğimiz noktada durum garipleşti ve ezberlerle yol alınamaz oldu. Batının her alanda hakim olduğu dönem sona erdi ve dünyanın batı dışındaki coğrafyalarda iktisadi ve askeri güç merkezleri oluşmaya başladı. Batı ise bir müddetten beri sürekli gerileyen, krizlerle meşgul olan dünyanın “hasta medeniyeti” haline geldi. Artık dünya, batının mutlak hakim olmadığı ve bundan sonra da olamayacağı konusunda zihni mesafeler kat etti hem de fersahlarca… Batı, kendi içinde, dünya hakimiyetini sürdürebileceğine dair hiçbir psikolojik mesnet bulamaz hale geldi. Mesele halloldu mu? Hayır… Daha önceki dönemlerde cephe gerisinde kalan bir mevzie kadar geriledi ve orada tutunmaya çalışıyor. Medeniyet, kültür ve tefekkür formlarında… Yani şu; “ben iktisadi alanda zayıflayabilirim ama medeniyet, kültür ve düşünce formlarım hala dünyanın en ilerisi ve en gelişmişi, hiç kimse veya coğrafya bunlardan daha üstün değerler üretemez”… Popüler dille ifade etmek gerekirse, insan hakları, demokrasi, liberalizm filan…
Bu mevzide direnmeye çalışan batının anlamadığı ise içine düştüğü ağır ve kötü durumun sebebi iktisadi krizler değil, felsefe krizidir. Batı felsefi krize yirminci asrın başında yakalanmıştı ve Bergson’dan sonra filozof gelmedi. Düşünce krizi, en derin krizdir ve neticelerinin zuhuru uzun sürer. Bu günkü krizlerin kaynağı felsefi krizdir ve felsefi krizin siyasi ve iktisadi alanda patlaması yeni gerçekleşmiştir.
*
Batının kendi kazdığı çukurda debelenmesi dünya için elbette memnuniyet vericidir. Fakat dünyadaki batılılaşmış kafalar, kendi ülkelerinde ve bölgelerinde, batı değerlerini muhafaza etmek için “gönüllü” bir gayret içindeler. Star gazetesi yazarlarından Mustafa Akyol, 28.09.2011 tarihli “İslamcıların ‘sistem’ tutkusu” başlıklı yazısında tam olarak bunun misalini veriyor.
Öyle bir ruh hali ve zihni organizasyon içinde yazılmış ki yazı, insan neresini tenkit edeceğini şaşırıyor. İlahi sistem-beşeri sistem tasnifine “bilgiç ve ukala” tavrıyla bodoslama dalıyor. Kur’an-ı Kerim’de ve Sünnet-i Seniyye’de “devlet yapısı” ve “ekonomik sistem” bulunmadığını, sadece ilkeler olduğunu, Müslümanların bu kaynaklardan sistem olarak ürettiklerinin “beşeri sistem” olduğunu fakat Müslümanların kendi ürettikleri sistemleri kutsadıklarını ileri sürerek, ilahi sistem-beşeri sistem tasnifine karşı çıkıyor. Doğru noktadan çıkıp, yanlış noktaya varmanın harikulade misali… Öncelikle Kur’an-ı Kerim’de ve Sünnet-i Seniyye’de “esasların” mevcut olduğu doğru. Fakat esasların muhtevasında mahfuz bir nizam olmadığını veya o esaslardan bir nizam inşa edilemeyeceğini sarih veya zımnen ifade eden yazar, Aristo’nun düşüncelerinden sistem üretmenin mümkün olduğunu fakat vahiyden sistem üretmenin imkansız olduğunu söylemiş oluyor. Daha vahim olan nokta, batılı düşünürlerin herhangi bir kaynaktan sistem üretebileceğini fakat Müslümanların vahiyden bile sistem üretemeyeceğini söylemiş oluyor. Bu nasıl bir hakarettir böyle… Diğer taraftan, Müslümanların Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye dışındaki kaynaklara kutsallık atfedilmediğini de bilmiyor. Müslümanların tarihte yaşamış ve hala yaşayan “alimlerine”, “ariflerine” ve bunların tefekkür faaliyetlerine hürmet etmeyi, kutsallık zannediyor. Hiçbir hususiyeti olmayan adamların “kanun” yapmasını mümkün gören yazar, İmam-ı Azam hazretlerinin içtihatlarına Müslümanların hürmet etmeleri ve onları hayatlarında tatbik etmelerini “kutsallık” olarak tavsif ediyor. İslam ilim ve irfan geleneğinden haberi olmadığı anlaşılan yazar, kendi kafasında yanlış ve eksik bilgilerle oluşturduğu vehimlerle Müslümanları tenkit ediyor. Ne var ki, aslında kendi vehimlerini, dolayısıyla kendini tenkit ettiğini fark etmiyor.
Yakın zamana kadar Müslümanları hizmetçi, işçi gibi konumlarda istihdam eden ve tabiatıyla onları tahkir eden içtimai ve siyasi düzen iktidar gücüyle ortadan kalkınca, Müslümanlara biçilen rol, tefekkür faaliyetinden uzak durmak… Zımnında, Müslümanların tefekkür faaliyetini gerçekleştirme maharet ve kemaline sahip olmadığı manasını taşıyan bu iddia, ya batının “hususi misyonu” ile savunulabilir veya küçük akılların sığ idraklerinde mayalanabilir.
Yazar yazısının ilerleyen bölümlerinde bu yaklaşımını pekiştiriyor ve yüksek perdeden akıl veriyor. “Mesela, son 20-30 yılda “İslam ekonomisi”nin nasıl olacağına dair binlerce sayfa teori üretilmiştir. Ama “serbest ekonomi içinde Müslüman bireyin para kazanma ve kullanma ahlâkı” üzerine çok az kafa yorulmuştur.”
Müslümanların sistem üretmelerini değil, mevcut sistem içinde yaşamalarını mümkün kılacak “düşünce kırıntıları” ile meşgul olmaları gereğinden bahsediyor. Yazar aslında ne dediğinin farkında değil. İnsani hususiyet olan tefekkürün ufku, “sistem çapında” düşünmektir. Sistem çapında düşünme ameliyesinden mahrum etmek, insani oluş sürecini eksik bırakmaktır. Müslümanların sistem çapında düşünmelerine razı olmayan yazar, onları “konu mankeni” veya “dolgu malzemesi” derekesine düşürdüğünün farkına varmıyor. Daha doğrusu düşüncelerinin bu noktaya vardığının farkında olmadığını düşünmemiz, akılsızca da olsa kötü niyetli olmadığını kabule meylettiğimizi göstermek içindir. Vahiy gibi bir kaynağa sahip olan Müslümanların, sistem çapında düşünmemeleri gerektiğini veya zımnen de olsa bu çapta düşünme maharetlerinin olmadığını iddia etmek, Müslümanlara yapılacak en büyük hakarettir. Çünkü tefekkür faaliyeti insan olmanın şartı, sistem çapında düşünebilmek veya tefekkür faaliyeti ile nizam inşa edebilmek ise insan olmanın yüksek seviyesidir. Müslümanların bundan mahrum olduğunu veya bundan mahrum kılınması gerektiğini ifade eden düşünceler, temelde Müslümanların “insanlığına” hakarettir.
Zihinleri ve ruhları işgal edilen kişiler, batının değerlerini “sabit ve mutlak değerler” olarak kabul etmekte buna mukabil Müslümanları, tefekkür maharetinden mahrum hakir, zelil noktada zapt altına alarak onları mevcut dünya sistemini muhafaza edecek ahlaklı kişiler olmaya sevkediyor.
Anlaşılan o ki, Batı çatır çatır çökerken son manevrasını yapmaya çalışıyor. Siyasi, iktisadi ve askeri alanda çökerken, “değerlerini” muhafaza etmeye çalışıyor. Ki, tekrar o değerler üzerinden dirilme imkanı bulsun… Yazarın, batının bu manevrasını fark ettiğini ve onu bu ülkede gerçekleştirmek için gayret ettiğini de zannetmiyoruz. Fakat idraki sığ insanların kendiliklerinden ve farkında olmadan bu tür işleri yaptığı tarih laboratuarında birçok misale sahip. Kendisi “sistem çapında” düşünemediği için, sistem çapında düşünme temrinleri yapanları aşağılıyor. Malik olamadığının kıymetsiz olduğunu söylemek, sığ idrakin alameti farikasıdır.
Bu vakanın ülkeye yansıyan tarafı da şu; dünyanın bir tarafı çöker diğer tarafı dirilirken, tam orta yerde olan Türkiye’nin “teorik üretimlerle” ilgilenmesine mani olmaktadır. Türkiye’nin fikir, ilim, sanat alanlarında sistem çapında üretimlerine mani olmak ve “düşünce kırıntılarıyla” meşgul olmasını sağlamak… Başka bir ifadeyle her şeyin batıda en mütekamil haliyle mevcut olduğunu, Türkiye’nin ise “parça fikirlerle” batı sisteminin bütünlüğünü ve varlığını beslemesi gerektiğini işaret ediyor. Türkiye’nin, kendi kendini, gömüldüğü tarihin çöplüğünden hiç çıkarmamak üzere kodlamasıdır bu durum… Ekonomik gelişmeyle tarih mi yazılır? Tarih hangi zenginliği yazmıştır? Tarih, medeniyet, fikir ve kültür arşividir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com