RAMAZAN HATIRINA “DİZ ÇÖK EY ZORLU NEFS”

Ramazanın hatırına “diz çök ey zorlu nefs!”

Modern ve seküler zihniyete sahip olanlar nefsin ne olduğunu bilmiyorlar. Bilseler de umurlarında değil. “Nefsini temize çıkar…” dediğinizde hakarete mâruz kaldıklarını sanıyorlar.

Mesnevî’sinde (cilt:5) “Ey nefsim! Seni sen yapan benim, beni de ben yapan sensin. Ya yola gel beraber gidelim ya da yoldan çekil ben Hakk’a gideyim…” diyen Hz. Mevlânâ’nın cehdine ne kadar muhtacız bugün.
Okumaya devam et “RAMAZAN HATIRINA “DİZ ÇÖK EY ZORLU NEFS””

FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-16-İSTİBDAT USTASI

FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-16-İSTİBDAT USTASI

Nefs ahlakına sahip kişinin en bariz hususiyeti güçlü karşısında fahişe kadar haysiyetsiz ve iffetsiz itaat, zayıf karşısında ise uçsuz bucaksız bir hakimiyet hırsıdır. Bu hususiyetin en bariz neticesi ise istibdattır.

Fethullah Gülen, niyetini gizlemek, siyasetle iştigal etmediğini ispatlamak, muktedirlere karşı zararsız görünmek için Hazreti Cebrail Aleyhisselama muhalefet edecek iffetsiz, izansız, ilkesiz bir itaatkar, zayıf insanlarla karşılaştığında ise Müslüman olmasına rağmen en şedit, en ölçüsüz bir zalim ve müstebittir.

Bazıları “alim” olduğunu düşündükleri Fethullah Gülen’in böyle biri olabileceğine ihtimal vermiyor. İhanet örgütünün özel eğitiminden geçmiş ve beyinsizleştirilmiş güruh bir tarafa, onların dışında da az sayıda böyle düşünenlerin olduğunu görmek, bu meselenin izahını gerektiriyor. Bu meselenin izahı da, bir önceki yazıda olduğu gibi “nefs ahlakı”nda mahfuz, bu sebeple oradan devam etmek zaruretindeyiz.
Okumaya devam et “FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-16-İSTİBDAT USTASI”

FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-15-NEFS AHLAKININ ŞAHİKASI

FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-15-NEFS AHLAKININ ŞAHİKASI

Ahlak meselesinin sadece “ahlak” başlığı altında tetkik edilmesi, bugünün dil ve ıstılah kaosunda meseleyi anlamayı imkansız kılıyor. Ateist birisi de çıkıyor ve ahlaktan bahsediyor, oysa onun bahsettiği ölçüler bizim (Müslümanlar) için tam bir ahlaksızlık ifadesi. Diğer taraftan kelimeler ve mefhumlar, zaman içinde mana erozyonuna uğruyor ve merkezinden ve kaynağından kopuyor, günün kültürel değerler sistemi içinde başka manalar ifade etmeye başlıyor. İslam irfanının “ıstılah haritasının” unutulduğu ve ona ulaşmanın da imkansıza yakın bir zorluk arzettiği bugün, mefhumları tetkik ederken, ana kaynağına ve ölçüsüne irtibatlayacak tavsifler elzem hale geldi. Istılah haritamızın yerli yerinde olduğu, cemiyetin olmasa bile münevver camianın anlayış çerçevesinde bulunduğu zamanlarda “ahlak” dendiğinde ne kastediliyorsa, o maksadı ifade etmek için bugün başına bir sıfat ekleme ihtiyacı hasıl oldu.

İslam irfanının “ıstılah haritasına” ulaşmanın zorlaşması, aynı zamanda ona ulaşmayı ihtiyaç olmaktan da çıkardı. Bir taraftan ıstılah haritamızı kaybettik, diğer taraftan sanki ıstılah haritası yerindeymiş, herkes biliyor ve anlıyormuş gibi ıstılahları hoyratça, ucuzca, kolayca kullanıyoruz. Bu hal, en geniş ve derin manada istismarın önünü açıyor, hatta istismara davetiye çıkarıyor.
Okumaya devam et “FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-15-NEFS AHLAKININ ŞAHİKASI”

RAMAZANIN HATIRINA “DİZ ÇÖK EY ZORLU NEFS”

Ramazanın Hatırına “Diz Çök Ey Zorlu Nefs”

Mesnevî’sinde “Ey nefsim! Seni sen yapan benim, beni de ben yapan sensin. Ya yola gel beraber gidelim ya da yoldan çekil ben Hakk’a gideyim…” diyen Hz. Mevlânâ’nın cehdine ne kadar muhtacız bugün.

Âhir ömrümüze kadar takva yanımızla yapışık olarak yaşayacağımız nefs, kişinin kendisidir. Bizimle yatar, bizimle kalkar.

Varlığımızın dünya yüzüdür, onsuz olmaz. Daima gözaltında tutabilmek için hâlis tarafımıza eklenmiş. Ölünceye kadar onunla imtihan ediliriz. Mutmain olması zor bir yanımızdır. Bu sebeptendir ki nefsin samimiyetini sıkça sorgulamak gerek.
Okumaya devam et “RAMAZANIN HATIRINA “DİZ ÇÖK EY ZORLU NEFS””

BATI DÜNYASI NEREYE GİDİYOR?

BATI DÜNYASI NEREYE GİDİYOR?

Sürekli Türkiye’yi ve İslam dünyasını konuşuyoruz. Dünyanın geri kalanı ne durumdadır, nereye gidiyor, neler bekleniyor, bunlara pek bakmıyoruz. Bu durum tabiidir zira ağır hadiseler yaşıyoruz, canımız yanıyor ve kaçınılmaz olarak kendimizle ilgileniyoruz. Fakat bu noktada ciddi bir tuzak var, ciddi bir problem var. Batının durumunu tahlil etmezsek, ne halde olduğunu anlamazsak, nereye doğru gittiğini farketmezsek, İslam dünyası hakkında da sıhhatli muhakeme yapma imkanımız yok. Sadece İslam dünyasına baktığımızda, gözümüze çarpan kaotik yapı, batının çökmekte olduğu gerçeğini görmediğimiz takdirde derin ümitsizliklere sebep oluyor. İslam ülkelerinde (özellikle Ortadoğu’da) kurulan ve sahaya giren örgütlerin batı tarafından yönetildiği ve yönlendirildiği şablonu, hala batının (özellikle Amerika’nın) “yeryüzü tanrısı” gibi anlaşıldığını gösteriyor.

Batı hızlı şekilde çöküyor ama hala dünyayı yönettiği zannı ve vehmi kalp ve zihinlerimizi işgal etmiş durumda. ABD ve AB, o kadar zor durumda ki, kendi meselelerini çözemiyor, enerjisinin ve aklının ciddi bir kısmını kendi meseleleriyle ilgilenmek için kullanıyor ama hala her şeyleri yerindeymiş de bizi yönetiyormuş gibi davranıyoruz. Dünya değişiyor, güç ve servet el değiştiriyor, batı büyük sarsıntılarla çöküyor ama kafamızdaki batı hala aynı şekilde devam ediyor. Bu nasıl bir psikolojik çöküştür…
Okumaya devam et “BATI DÜNYASI NEREYE GİDİYOR?”

ANLADIM BEN’İ; DUYUYORUM SEN’İ

Anlamadın Ben’i; duyuyorum Sen’i

Anlama eylemi, tek yönlü; duyma eylemi ise çift yönlü işler.

HER ‘ANLAYAN’ İNSAN DUYAMAZ; AMA HER ‘DUYAN’ İNSAN ANLAR

Anlamak, ses’siz gerçekleşen, ses olmadan gerçekleşen bir iş’tir. Başka bir ifadeyle, anlamak, bilgilenmekle, bilgilenmekse dolaylı bir eylemle gerçekleşir.

O yüzden anlama çabası, bir şeyin künhüne vâkıf olmaktan, o şeyin ruhuna nüfûz etmekten ziyade, görüneni, göründüğü kadarıyla -kişinin ‘görme’ yetileri ölçüsünde- gerçekleşen dolaylı ve dolandıran bir eylemdir. Donduran yani.

Ama duymak, ses’in ses’le buluşmasıyla gerçekleşir. Ses, ses’e ses verdiğinde, kişi sesleneni ve seslenileni doğrudan duyar.

Anlamak, irtibat kuramamak ve sonuçta, bütün irtibatları kırmaktır. Duymaksa, irtibat kurmaktır. İrtibat, aracısız, dolayımsız, kısacası doğrudan’dır; doğrudan olduğu için de doğurgan. Okumaya devam et “ANLADIM BEN’İ; DUYUYORUM SEN’İ”

AKL-I SELİMİN TEŞEKKÜLÜ-3-TERKİP UNSURLARI-2-İMAN-1-

AKL-I SELİMİN TEŞEKKÜLÜ-3-TERKİP UNSURLARI-2-İMAN-1-
İman ruhun tabi temayülü ve en büyük (en güçlü) faaliyetidir. Ruh, “alem-i ervah”dan geldiği için, “baki” olana aşinadır. Bu sebeple imanın hakikatine yabancı değildir. Doğru usul tatbik edilmek şartıyla ruhun bedenle birleştiği ana rahminden itibaren iman talimine başlanabilir. Zaten o dönemde (doğum öncesi dönemde) iman talimi başladığında, nefs de olmadığı için, hitap doğrudan ruhadır. Bu şartlarda yapılan talim, en kalıcı olanıdır.
Hamile kadınların bizzat kendileri veya onların bulunduğu mahalde başkaları tarafından Kur’an-ı Kerim (meali değil ama) okunması, en iyi talimdir. Bunun, doğumdan sonra da (en az çocuğun konuşmaya başlamasına kadar) devam etmesinde fayda var. Zaten ölüme kadar Kur’an-ı Kerim tilaveti, iman taliminin bir parçasıdır. Bilindiği üzere Kur’an-ı Kerim’in üslup hususiyetlerinden biri (belki de birincisi) hitaptır. Allah, kitabında insanlara hitap eder. Ruh, Allah’ın hitabını tanır. Çünkü daha önce (alem-i ervahta) Allah, ruhlara hitap etmiştir. Ruh, yabancı olduğu bu dünyaya geldiğinde, Allah’ın hitabını duyarsa, önceki hitabı hatırlar ve aynı olduğunu bilir. Önceki hitap ile bu dünyadaki hitabın birleşmesi, ruhta mevcut olan imanın zuhurunu tetikler.
Ruhun bu dünyaya geldiğinde (ana rahminde) ilk duyduğu kelamın, Allah Kelamı olması, ruh ile beden arasındaki çatışmanın kısa sürmesini ve en az hasarla atlatılmasını temin eder. Özellikle doğumun kolay olmasına katkıda bulunur. Çünkü ruh, bu dünyaya gelmeden önce aşina olduğu ve yöneldiği Allah’ın hitabını duyduğunda, bu dünyaya olan yabancılığı ve nefreti azalır. Yabancılığın azalması ve aşinalığın artması, hem dünyaya gelme konusunda (doğumda) hem de beden ile imtizaç konusunda kolaylıklar sağlar. Okumaya devam et “AKL-I SELİMİN TEŞEKKÜLÜ-3-TERKİP UNSURLARI-2-İMAN-1-“

BİR AHLAKSIZLIK ÇEŞİDİ, FİKİR HASİSLİĞİ

BİR AHLAKSIZLIK ÇEŞİDİ, FİKİR HASİSLİĞİ
Fikir ve ilim adamının temayüz etmiş vasfı, hakikat arayıcılığıdır. Her nerde bulur, görür, karşılaşırsa, ona gerekli kıymeti vermekle, gerekli ihtimamı göstermekle memurdur. Kimin şahsında tecelli ederse, kimin kaleminden süzülürse, kimin ağzından dökülürse, hürmet ve itina ile alıp başına taç etmelidir. Aksi herhangi bir ihtimal, hem fikir ve ilim adamlığı vasfını imha eder hem de o şahsın ahlakını… Ahlak yoksa fikir de, ilim de yoktur, çünkü ahlak, mananın en hacimli mahfazasıdır.
Türkiye’de fikir ve ilim adamı iddiası taşıyanlarda hakikat kaygısı ve arayışı, istisnaları tenzihen söyleyelim, yoktur. Hakikat kaygısı ve arayışının olmamasının birinci sebebi, zeka seviyesi ve akıl hacmi, hassasiyet keskinliği ve idrak derinliği ne olursa olsun, hakikatin kendi avuçlarında olduğundan emin olmalarıdır. Hakikati bulmuş, en derin şekilde idrak etmiş, en güzel şekilde de kendileri izah ve ifade etmişlerdir. Bu türden bir psikiyatrik maraz, şahsiyetlerinin merkezine yerleşmiş halde tavır ve edalarından taşmış, hayatlarını bu merkezde (yani kendi merkezlerinde) yaşamayı itiyat edinmişlerdir.
Kendinde merkezleşen, hakikatin tek sahibi olan, hiç kimseyle eşitlerarası münasebet kurma ahlakına sahip olamayan hastalıklı tipler, tabii olarak ülkede fikir ve ilim adamı olup olmadığını bile merak etmiyor. Yalnız başına her şeyi yapabilecekmiş marazi hissine malik olan bu adamlar, çok zaman farkına varmadan, tüm hücreleriyle nefsin tecessüm etmiş halidirler ve bunu da farketmenin kalbi ve zihni altyapısını kaybetmişlerdir. Okumaya devam et “BİR AHLAKSIZLIK ÇEŞİDİ, FİKİR HASİSLİĞİ”

AKL-I SELİMİN TEŞEKKÜLÜ-2-TERKİP UNSURLARI-1-

AKL-I SELİMİN TERKİP UNSURLARI
Akl-ı Selimin zihni evrende yerleşik, kalbi evrene de uzanan bir haritası var. Harita, akl-ı selimin terkip unsurlarını, faaliyet alanlarını, kaynaklarını ve nihayet bünyesini gösterir.
Akl-ı Selim, zihni evrende ikamet eden fakat zihni evreni aşıp kalbi evrene kadar ulaşan bir hususiyete sahiptir. Kalbe ve ruha bağlı olan, oradan beslenen bir bünyedir. . Ruhun mihverine (eksenine) yerleşmiştir, o ekseni terketmeden varolmaya ve faaliyetine devam eder. Zihni evrende olmasına karşılık kalp ve ruh ile en kesif münasebete sahip, onlardan en fazla müteessir olan bünyedir.
Zihni evrendeki en güçlü bünyedir. Zihni evrenin müstebiti (diktatörü) olan nefsten daha fazla güçlenme istidadı vardır. Akıl, nefsten daha fazla güç sahibi olamaz, zaten zihni evrende nefisten daha fazla güçlenecek bir bünye de yoktur. Akl-ı selim, zihni evrenin sultanı olabilecek, tamamını fethedebilecek, tamamını idare edebilecek, tamamına nüfuz edebilecek tek varlıktır. Bu sebeple akl-ı selim teşekkül etmemişse zihni evren nefsin tartışmasız tasarrufu altındadır.
Bu durumun tek istisnası, akl-ı selim oluşmasa bile, nefs terbiyesi yoluyla nefsin kalp ve ruh tarafından zapt altına alındığı tasavvuf yoludur. Nefs terbiyesi, belli bir merhaleye kadar ruhun zapt ve tasarrufu altına alınması, belli bir merhaleden sonra da nefsin aslına (ruha) irca edilmesidir. Nefs ruhi hususiyetler taşımaya başladığı andan itibaren zihni evrende akl-ı selim olmasa bile “doğru-güzel-iyi” hakimdir, “yanlış-çirkin-kötü” oraya giremez hale gelir.
* Okumaya devam et “AKL-I SELİMİN TEŞEKKÜLÜ-2-TERKİP UNSURLARI-1-“

DEĞİŞİM SÜREÇLERİNİN TABİATI-2-DEĞİŞİM KARŞISINDA İNSAN ZİHNİ-1-

DEĞİŞİM SÜREÇLERİNİN TABİATI-2-DEĞİŞİM KARŞISINDA İNSAN ZİHNİ
Gerçek, varlık ve vakıaların, yüksek hızdaki deveran süreçlerinin “tek anlık” tezahürleridir. Gerçek, varlık ve vakıaların bizzat kendisi değil, onların tertip, teşkil ve terkip halleridir. Tertip, teşkil ve terkip halleri ise sabit değildir zira deveran hızla devam etmekte, akış durdurulamamakta, “sübut” sağlanamamaktadır. İnsan ufku, varlık ve vakıaları “hayat” isimli havzada takip ediyor, bu sebeple ve umumiyetle varlık ve vakıaların hayat havzasındaki deveranına dikkat ediyoruz. Varlık sübuta erse, vakıalar dursa (sabitlense) zaten hayat biter, hayat yoksa insan için hiçbir şey yoktur.
Vakıa, varlıklar arası münasebetin bir kesitidir. Varlıkların çoklu özellikleri, başka her varlıkla farklı münasebetler kurabileceğini gösterir. Kaldı ki iki varlık bile birbiriyle farklı münasebetler kurabilmektedir. Bu sebeple vakıa sayısı varlık sayısından mukayesesiz daha fazladır. Varlık sayısının bile tespit edilemeyecek kadar çok olduğu dünyada, vakıa sayısını tespit muhaldir.
Vakıalar varlıktan kaynaklanır bununla beraber varlığa karşı istiklalleri yoktur ama muhtariyetleri mevcuttur. Varlıktan, varlığın özelliklerinden, varlıklar arası münasebetlerden meydana gelen vakıa, döner dolaşır ve kaynağına tesir eder. Varlık ve vakıalar birbirini inşa eder, birbirini etkiler ve bu deveran kesintisiz döner durur.
Varlık çeşitlerinden birisi, yani insan, varlık ve vakıalara “iradi” müdahalede bulunur, bulunabilir. İnsan müdahalesi dışındaki vakıa akışı, tabii seyrindedir, Sünnetullah üzere devam eder. Meselemiz insanın varlık ve vakıalar karşısındaki mevzisidir. Okumaya devam et “DEĞİŞİM SÜREÇLERİNİN TABİATI-2-DEĞİŞİM KARŞISINDA İNSAN ZİHNİ-1-“

TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-42-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-41-KALB-İ SELİM SAFHASI

KALB-İ SELİM (KEMAL) SAFHASI
İnsan inkişaf seyrinin nihai kemal seviyesi, kalb-i selim safhasıdır. Bidayetinde talim ve terbiye ile başlayan, ilerleyen yaşlarda tefekkür cehdi ve kendi kendini terbiye ile devam eden süreçlerin ulaşması gereken (arzulanan) menzili, kalb-i selimdir. Ne var ki kalb-i selim safhasına ulaşmanın hususi bir usulü ve güzergahı var, tasavvuf…
Kalb-i Selim safhası için akılla söylenecek bir şeyler var tabii ama ham olur. Maksat ifade edilmiş olmaz, murat gerçekleşmez. Meseleyi ehline havale etmek en doğrusudur.
*
Akl-ı Selim ve Kalb-i Selim safhalarını, talim ve terbiye bahsi içine neden aldık? Çünkü İslam maarif anlayışında talim ve terbiye süreçlerinin bittiği nokta ölümdür. Öğrenme ve öğretme, anlama ve anlatma, terbiye etme ve terbiye olma süreçleri, İslam’ın engin ufkunda namütenahi bir güzergaha sahiptir. Tevhid yolculuğu, mahdut değildir, sonu yoktur, ölene kadar bitmez. İslam’ın insana sunduğu inkişaf seyri sonsuz güzergaha sahiptir, öyleyse insan, her safhada bırakması gerekeni bilmeli, kuşanması gerekeni anlamalı, inkişafa devam edebilmelidir. Okumaya devam et “TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-42-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-41-KALB-İ SELİM SAFHASI”

TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-41-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-40-AKL-I SELİM (ŞUUR) SAFHASI

AKL-I SELİM (ŞUUR) SAFHASI
Akl-ı Selim safhasını da uzun uzun izaha teşebbüs etmeyeceğiz. Akl-ı Selim ile ilgili kitaplarımızdan bu husus tetkik edilebilir.
*
Akl-ı Selim safhası, akıl safhasından sonra başlar. Akıl belli bir noktaya kadar ilerler fakat ne kadar ilerlerse ilerlesin bir yerde durur. Aklın ufku mahduttur, o ufka ulaşan akıl buhrana girer. Akıl, kendi ufkuna kadar ulaşamazsa buhrana girmez, ömür boyu kendini merkez ilan eder ve sahibini aldatır. Aldatması, “üst idrak merkezi” olan akl-ı selime geçit vermemesidir.
Akıl kendi ufkuna ulaşamaz, aslında hiçbir varlık kendi tabiat ufkuna ulaşamaz. Kendi tabiat ufkuna ulaşabilen, oradan ileriye yol bulabilen tek varlık cinsi vardır kainatta, insan… Fakat insandaki unsurlardan biri olan akıl, kendinden başka ve kendinden daha geniş ufka sahip iç alem merkezleri tarafından tazyik edilmezse, ufkuna ulaşamaz, ufkunu aşmaya çalışmaz. Aklın ufkunu ve bünyesini zorlayanlar, yüksek zeka ve bazı istidatlardır. Mesela keskin tecrit istidadı, mesela derin mücerret tefekkür istidadı gibi… Bunlar insanın tabiatında bulunan hususiyet ve istidatlar, aklın ufkunu zorlayan ise esas olarak ruhtur, ruhun temel hamlesi ve faaliyeti olan imandır. İman, “hakikat kaygısını” üretir, besler ve onunla aklı baskı altına alır. Akıl, hakikate ulaşma, onu keşfetme, onu bilme hususiyeti ile teçhiz edilmediği için, hakikat kaygısı tarafından tazyik altına alınır ve intiharın eşiğine getirilir. İşte neticesi akl-ı selim olacak akıl buhranı budur. Bu buhran aklın bünyesini patlatır, insan zihnine bir sıçrama yaptırır. Üst idrak merkezi, bu sıçramayla ulaşılan bir mükafattır.
Ak-ı Selim bahsi tabii ki zor, girift ve uzundur. Sadece sürece işaret etmek için bazı atıflar yapmakla iktifa ediyoruz. Okumaya devam et “TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-41-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-40-AKL-I SELİM (ŞUUR) SAFHASI”

TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-40-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-39-AKIL SAFHASI

AKIL SAFHASI
Akıl ile ilgili çok sayıda kitabımız bulunduğu için, talim ve terbiye süreçlerinin “akıl safhasına” kısaca temas etmekle iktifa edeceğiz. Aksi takdirde akıl ile ilgili kitapları tekrarlamak gerekecektir. Akıl safhası ile ilgili yazdıklarımız, kitabın bütünlüğüne atıf yapmak içindir.
*
Akıl safhası, beden yaşı itibariyle nefs safhası ile üst üste (aynı zamana denk) gelir. Nefsin tüm tabiatıyla zuhur etmesi zaman aldığı gibi, aklın inşası da ciddi bir zamana yayılır. Her ikisi de belli süreçlerden geçer ve nihayet kendilerini tamamlarlar.
Nefs ile aklın kendilerini tamamlama ve tezahür süreçleri hemzaman olduğu için, bunlar birbirini takip eden seri safhalar değil, birbirine paralel süreçlerdir. Bu sebeple de her iki safha zordur, nefsin tamamlanma, aklın ise inşa süreçleri bazen birbirini besler ve destekler bazen ise birbirine rağmen devam eder. Bunlar düşman kardeş gibidirler, biri olmadan diğerinin olması beklenmez, olduğu durumlarda ise aslına uygun tezahür etmez.
Nefs ve akıl safhasında hazırlanacak tüm talim ve terbiye disiplinleri, her ikisini de gözönüne almak, birbirine zarar vermelerine mani olmak, birbirini desteledikleri noktaları ve aşamaları tespit edip oralardan faydalanmak şeklinde olmalıdır. Akıl ve nefsi birbirinin tamamen zıttı kabul etmek ne kadar yanlışsa, tamamen birbirinin dostu ve destekçisi kabul etmek de o kadar yanlıştır. Aralarındaki münasebet doğru anlaşılmalı, her aşaması keşfedilmeli, buna göre talim ve terbiye tatbikatları geliştirilmelidir. Okumaya devam et “TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-40-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-39-AKIL SAFHASI”

TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-39-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-38-NEFS SAFHASI-17-

***Nefs terbiyesi
Nefs terbiyesinin usul ve esası, tasavvuf mecrasında mahfuzdur. Bu meselede (tabii ki başka meseleler de var) tasavvuf, münhasır salahiyet sahibidir. Çünkü “ruhi ilimler” tasavvuf mecrasının eseridir, orada keşfedilmiştir, tedrisatı ancak orada kabildir. On dört asırdır “ruhi ilimler” ile ilgili başka bir mecra, havza, disiplin, fikir cereyanı meydana gelmemiştir.
Nefsin insan iç dünyasında sirayet etmediği hiçbir alan yoktur, insan iç dünyasında mayalanan hiçbir fikir ondan mutlak manada müstakil hale gelememiştir, insan fiilinin hiç biri ona yasaklanmamıştır, namaza bile sirayet edebilen nefs, her şeye burnunu sokabilecek bir tabiata sahiptir. Öyleyse nefs terbiyesinin doğrudan ehli tarafından yürütülmesi şarttır, ehli ise mutasavvıflardır.
Her şeye rağmen tasavvufa mesafeli duranlar, tasavvufa muhabbet beslese de intisap etmeyenler için birkaç faydalı usul teklif etmek mümkün. Başka teklifler de geliştirilebilir muhakkak, bizim faydalı olduğunu düşündüğümüz iki usulü kısaca izah edelim. Okumaya devam et “TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-39-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-38-NEFS SAFHASI-17-“

TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-38-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-37-NEFS SAFHASI-16-

Tefekkürün temel unsurları olan, bilgi, kaide, usul, nispet, terkip, tahlil, istidlal, mukayese, muhasebe vesaire gibi esasları, kaynak ile maksat, sebep ile netice, istikamet ile güzergah gibi süreçleri, edep, ahlak, hukuk, medeniyet gibi derinlik ve genişlik ölçü ve dereceleri, öğretilmeli, idrak etmesi sağlanmalı ve bunlarla tefekkür faaliyetini gerçekleştirebilir hale getirilmelidir.
Bilginin öğrenme, fikrin ve ilmin idrak bahsi olduğu, nakledilenin sadece bilgi olduğu, fikrin asla nakledilemeyeceği, fikrin nakledilirken bilgi haline geldiği… Tefekkürün, herhangi bir meselede, bidayeti ile nihayeti arasındaki güzergaha şamil olduğu, asla bir parantezlik tefekkürün olmayacağı, bir fikrin, ancak ilgili konunun bidayetinde ve nihayetinde test edilebileceği, bidayetine ve nihayetine ulaşana kadar o konuda fikir sahibi olunamayacağı… Bilgi üzerindeki gelişigüzel tertip çabalarının anlamak olmadığını, bilgiyi fikir haline getirmenin veya bilgiden fikir imal etmenin canhıraş bir çaba gerektirdiğini, dünyanın en zor işlerinden birinin fikir imali olduğunu…
Bilginin ham malzeme olduğunu… Kaidelerin, bilgiler üzerindeki küçük tertip ve tanzim çabalarının neticesinde meydana gelen bilgi demetleri olduğunu… Usulleri, bilgi ve kaideleri malzeme olarak kullanan idrak yolları şeklinde anlamak gerektiğini… Nispet ölçülerinin, tefekkür faaliyetinin mihenk taşı olduğunu, onlar olmadan tefekkür faaliyeti değil, zihni çalkantıların meydana geleceği, zihni deveranın tefekkür faaliyeti olmadığını… Terkibin, bir alandaki mana yekununun ilmek ilmek örülerek nihai hükme varmak olduğunu, tahlilin ise idrak edebilmek için konunun kaynağına, bidayetine, inmek maksadıyla tasnif ve taksim faaliyeti olduğunu ila ahir… Okumaya devam et “TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-38-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-37-NEFS SAFHASI-16-“

TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-37-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-36-NEFS SAFHASI-15-

Tefekkür terbiyesinin mühim konularından birisi de, zekanın terbiyesidir. Zeka, tabiatı gereği hoyrat, kuralsız, bağımsızdır. Bir merkeze bağlılığı yoktur, belli bir mecrada akmaz, tabii şekilde meselelere yönelir. Aklın inşasından önce zekayı zaten zapt edecek bir merkez ve kuvvet yoktur, aklın inşasından sonra ise aklın hacmi ve gücüyle paralel olarak zekayı zapt etme ihtimali mevcuttur. Zeka akıl öncesi safhadaki hürriyetini daha sonraları da devam ettirmek ister.
Zekanın tabiatındaki ve faaliyetlerindeki hoyratlık, azami verimin elde edilmesine manidir. Zeka, zihni evrende açılacak olan mecralarda akmazsa, dağınık ve savruk şekilde gerçekleştirdiği faaliyetleriyle nizami şekilde verim elde etmez. Zaten zekanın tabiatı nizamı sevmez, zeka nizama da sokulamaz, bu sebeple zihni evrende mecralar ve havzalar açılmalıdır ki, zeka o mecralarda aksın (faaliyet göstersin), elde ettiği verimleri o havzalarda biriktirsin. Zekanın terbiyesi doğrudan değil, dolaylıdır. Zihni evrenin terbiyesi, zekanın faaliyet terbiyesini gerçekleştirmek içindir. Zeka, terkibi bir merkez olmayıp, yeknesak bir bünyeye sahip olduğu için, üzerinde terbiye işlemi gerçekleştirilemez. Bu zorluktan dolayı, faaliyet göstereceği zihni evrenin terbiye edilmesi ihtiyacı hasıl olur. Okumaya devam et “TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-37-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-36-NEFS SAFHASI-15-“

TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-36-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-35-NEFS SAFHASI-14-

***Tefekkür Terbiyesi
Nefsin tam teşekküllü zuhur etmesiyle insan tabiatı tamamlanmış olur. Bu noktadan itibaren her yaparsa, “tam” olarak yapabilmenin altyapısına kavuşur. Ne var ki tabiatının tamamlanması, iktisabının tamamlandığı manasına gelmez, zaten bu noktadan sonra iktisap faaliyeti tabiat altyapısına sahip olmuştur ve sıhhatli iktisap mümkün hale gelir.
İnsan tabiatı, ruh, nefs ve beden ile tamamlanır. Bunlara bağlı olarak kalbi evren ile zihni evren açılır. Tabii ki kalbi evren ile zihni evren açılmadan insan tabiatı tamamlanmış olmaz ama nefsin tam teşekküllü zuhuruna kadar zaten kalbi ve zihni evren açılmış ve kafi derecede hacim kazanmıştır.
İnsan tabiatının tamamlanmış, altyapısına kavuşmuş olması, temel iktisap alanlarını (çalışıp kazanma sahalarını) ortaya çıkarır. Bunlardan biri de tefekkürdür.
Tefekkür, akla bağlı bir faaliyet olarak ortaya çıkar ama aklı aşan bir hacmi vardır. Zihni evren mütemadi bir deveran halindedir, dış dünyadan herhangi bir tesir vuku bulduğunda, kendiliğinden o tesiri alır, değerlendirir, tesir veya aksülamel olarak dışarıya verir. Zihni evrenin tabii faaliyeti tefekkür değildir ama tefekkür bir taraftan zihni evrende mayalanır diğer taraftan zihni evrenin deveranından faydalanır. Akıl muayyen bir mevzuda tefekkür faaliyetine başlayacağı zaman, zihni evrenin o anki hali her ne ise, o halden doğrudan müteessir olur. Zihni evrendeki deveran, akli bir faaliyet olmayıp, tabii bir hareketliliktir. Bu sebeple zihni deveran aklı kuşatmıştır. Akıl tefekkür faaliyeti için istikamet tayin ederken, mecra ararken, malzeme bakınırken, zihin evrenin halihazırdaki deveranının dışına çıkmak, onu aşmak, yeniden tanzim etmek gibi bir iktidara malik değildir. Bu sebeple aklın inşasıyla birlikte aynı zamanda tefekkür terbiyesi lazımdır. Okumaya devam et “TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-36-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-35-NEFS SAFHASI-14-“

TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-35-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-34-NEFS SAFHASI-13-

Nefs safhası aynı zamanda akıl safhasının da başladığı devirdir. Bu sebeple nefs safhasında aynı zamanda akıl inşasına başlanmalıdır.
Nefsin doğumu için herhangi bir çaba sarfetmek gerekmez, o kendi tabii sürecine bağlıdır ve kendiliğinden zuhur eder. Talim ve terbiye faaliyetinin nefsin doğum sürecinde yapması gereken iş, nefsin hoyratlığını almak, kabarmasını önlemektir. Talim ve terbiyenin esas faaliyet alanı, nefsin dışındaki süreçleri işletmek, idare ve inşa etmektir. Nefs tüm gücüyle gelirken, ruhi süreçleri ondan daha güçlü halde oluşturmaktır.
Akıl inşası ile nefsin zuhuru aynı safhaya denk geldiği için, talim ve terbiye, bir taraftan nefsi zapt edecek tedbirler almalı diğer taraftan aklı, ruha bağlı olarak inşa etmelidir. Nefs, daha cenin halindeyken tüm zihni evrene hakim olma çabasındadır, tam o süreçte aklı hem hızlıca inşa etmek hem de nefse yakalanmadan ruha bağlamak gerekir. Çocuk yaştaki bir zihni evrende işler zordur, bu safhada aklı doğrudan ruha bağlamak ancak iman yoluyla olur. İman talimi muhkem şekilde yapılamadığı her ihtimalde, akıl, ister inşa edilsin isterse kendiliğinden oluşsun, nefsin kucağına doğar. Nefs, en güçlü, en tesirli manivelası olan aklı çok sever, onu, kendine bağlı olmak şartıyla özenle yetiştirir. Nefsin pençesini geçirdiği aklı, daha sonra nefsine elinden almak çok zordur. Okumaya devam et “TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-35-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-34-NEFS SAFHASI-13-“

TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-34-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-33-NEFS SAFHASI-22-

Akıl inşasının da başladığı aynı dönemde ahlak inşası için bir hususa azami dikkat edilmelidir. Akıl inşasında alınan mesafeyle paralel olmak üzere, çocuk, kaideleri tecrübe etmek isteyecektir. Çocuğun kaideleri tecrübe etmesine mani olmak, akıl inşasını yavaşlattığı gibi ahlak inşasına da zarar verir. Tecrübe etmenin engellenmesi, zihni inkişaf sürecini ezberde tutmak, ilerlemesini yavaşlatmak, anlama istidadı kazanmasını durdurmakla neticelenir.
Tüm ahlak kaidelerini (ve hayattaki her konuyu) tecrübe etmek çocuk bir tarafa yetişkin insanlar için de mümkün değil, hayat o kadar uzun değil. Kaldı ki çocukların her kaideyi tecrübe etmeye kalkması, ciddi tehlikeleri de celbeder. Bu hususta dikkate alınarak, yanlış yaptığında ortaya çıkacak zarar katlanabilir seviyede olan konularda (kaidelerde) tecrübe etme imkanı kontrollü şekilde verilmelidir. Özellikle akıl inşasında tecrübenin ciddi bir payı vardır ve tecrübenin önü kesilerek akıl inşa etmeye çalışmak, direksiyonun başına oturtmadan araba kullanmayı öğretmeye benzer. Direksiyonun başına geçmeyen, arabayı sürmeyen birinin aklı oluşmadığı gibi, trafik kurallarını (ahlakı) bilmesinin de bir faydası yoktur.
Çocuk mutlaka hayatı tecrübe eder, kontrollü tecrübe imkanı verilmezse kontrolsüz (gizli) tecrübelere yönelir. Gizli tecrübelerden meydana gelecek zarar, kontrollü tecrübelerden meydana gelecek zarara nispetle çok yüksektir. Bu sebeple tecrübe imkanı vermemek, vahim yanlışlara sebep olur. Okumaya devam et “TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-34-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-33-NEFS SAFHASI-22-“

TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-33-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-32-NEFS SAFHASI-21-

Lisan talimi ile ahlak inşası arasındaki münasebet, lisandaki mana mimarisinin aynı zamanda inşa edilecek ahlak mimarisi ile mutabık olmasıdır. Böyle olması talim ve terbiye süreçleri için fevkalade faydayı muhtevidir. Aksi durumda ise çatışmalı bir zihni evrenden bahsetmek zorunda kalırız. Lisandaki mana mimarisi, zihni evreni nispeten nizami bir altyapıya kavuşturur. Bu nizam, belli belirsizdir ve belki de ihmal edilebilir ama eğer lisandaki mimari ile ahlaktaki mimari çatışıyorsa, ihmal etme imkanı kalmaz. Çatışma durumunda, önce lisandaki nizami altyapıyı söküp atmak, zihni everenin zeminini tesviye etmek ve sonra da ahlak inşa etmek gerekir. Tabiatıyla zahmetli ve zor bir iştir.
Lisandaki mana mimarisi ile ahlaktaki mimaride mutabakat varsa, işimiz daha kolaydır. Bu durumda ahlak inşasında yapmamız gereken bilgi işleme işi, lisan mimarisi üzerinden devam edebilir. Lisandaki mana mimarisini temel almak, ahlak inşasına başlandığı anda bile mesafe alınmış olur, sıfırdan başlamak gerekmez.
Ahlak inşası, zihni evrenin ikinci defa inşasıdır aslında ise bu durum, zihni evrenin ikinci katını inşa etmektir. Birinci katta bilgiler, nispeten dağınık halde bulunur, ikinci katta ise kaideler… İkinci kattaki mimari, bilgi birimi değil kaide birimi üzerine kurulduğu için, bilgiler bağımsız ve dağınık değil, demet halinde ve tanzim edilmiş şekildedir. Okumaya devam et “TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-33-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-32-NEFS SAFHASI-21-“