“Kılıcı kılıç için değil, fikir için çeken ordu”

“Kılıcı kılıç için değil, fikir için çeken ordu”

Üstad Necip Fazıl’ın “Altun Ordu” olarak vasıflandırdığı Türk ordusu heybet ve merhamet cephesiyle mayalanmış Mehmetçikler ordusudur. Üstadın, “Altun Ordu” fikrine bugün ne kadar da muhtacız… Bin yıllık İslâmlaşmış Türk ordusunun madde ve mâna cephesini icazlı birkaç cümleyle takdim ediyor üstad. Hülâsası şöyle:

Ok, tüfek veya atom bombası… Üçü de keyfiyet ve gayede bir… Farkları kemmiyette… Ok da, tüfek de, atom bombası da bir gaye ve dâva emrine girmedikçe kendi zatî maddesi ve iş görme avantajlarıyla hiç bir hak ve imtiyaz belirtmez. Hak ve imtiyaz, onları kullanan ele, elin bağlı olduğu kafaya, o kafaya yön veren ruha göredir.

Aynı ok, Kerbelâ’da Peygamber Torununun mukaddes yüreğine saplanabileceği gibi, kör Deccal’ın iki kaşı arasından da girip geçebilir. Ordu bir oktur onu kullanan el aynı okun şuur merkezi subaydır; bağlı olduğu kafa, fikir ve hakikattir; kafaya yön verici ruh, millet ve cemiyettir.

“ORDU, CEMİYETİN YUMRUĞUDUR”
Okumaya devam et

Share Button

Ordu, Cumhuriyet ve Anıtkabir aynı mânaya mı gelir?

Ordu, Cumhuriyet ve Anıtkabir aynı mânaya mı gelir?

Provokasyon gerekçesiyle iptal edilen “Anıtkabir’deki Ordu millet el ele” faaliyeti ne mânaya geliyor sizce?

Hükümetten, milletten ve milleti temsil eden kuruluşlardan evvel Anıkabir’e ve Atatürk ilkelerinin elan geçerli olduğu Cumhuriyete ordunun ismiyle sahip çıkılması ve bunu ulusalcı ve laikçi çevrelerin kendi eksenlerine çekerek gündem oluşturmaya çalışması sizin zihninizde neyi çağrıştırıyor?

Bu faaliyetlerin yıldönümlerinde artık millet ve temsilcileri kerhen davranıyorsa bu işin millet derûnunda karşılığının olmadığı veya kalmadığı mânasını mı çıkarmak lâzım.
Okumaya devam et

Share Button

İÇ SAVAŞ TEŞEBBÜSÜ…

İÇ SAVAŞ TEŞEBBÜSÜ…
Paralel İhanet Çetesi (P.İ.Ç.), 15.07.2016 gecesi hem orduya hem de millete darbe yapmaya teşebbüs etti. İlginç olan, darbenin birinci safhası olan orduya darbe kısmını da belli oranda başarmış olması. Fethullah İhanet Çetesinin en önemli özelliği, kadro hareketi olmasıdır. O sahadaki becerileri (maharet diyemiyorum) çok ileri seviyede… Dün geceki teşebbüsün birinci safhasındaki başarılarına, mesela Genelkurmay başkanını ve daha kaç tane yüksek rütbeli komutanı rehin almalarına bakınca bu özelliklerini inkar etmek zor. Darbe, net bir şekilde, ikinci safhası olan “millete darbe” kısmında durduruldu ancak.
Bu nokta dikkat çekici, hem orduya hem de millete darbe yapabilmeyi gözlerine kestirmeleri, başka bir ifadeyle buna cüret etmeleri gerçekten tetkike değer bir mesele… Ordunun içindeki küçük bir klik, orduya, devlete ve millete darbe yapacak ve bunu başaracak inanç ve düşünceyi, zihni dünyasında nasıl üretebilir? Delide bile akıldan bir kırıntı vardır, hayatın her sahasında delilik alameti gösteren bir insan bulmak zordur, birkaç ufak tefek meselede de olsa akıllıca davranış sergileyebilir her deli. Orduya, devlete ve millete hemzaman olarak ve bir gecede darbe yapabilme düşüncesini ve cüretini üretecek bir zihni evren, klinik incelemeye alınmalıdır.
Okumaya devam et

Share Button

28 Şubat’ın Paranoyak Zorbaları: Kurtlaşan Generaller

28 Şubat’ın Paranoyak Zorbaları: Kurtlaşan Generaller

(Bu yazıyı, ülkenin iktisadî köküne dinamit koyup, milyarlarca doların kaybına, dolayısıyla elli yıl geriye gitmesine ve istihdam teşebbüslerinin önünün kesilerek işsizlerin daha da çoğalmasına sebebiyet veren, o günden bugüne doğan her çocuğun istikbâline ve kişi başına düşen gelirin artmasına mâni olan, toplumda “irticacı” yaftasıyla düşmanlık oluşturan, milyonlarca insanı fişleyerek zihin travmasına yol açan 28 Şubat darbesinin hain kurt karakterli generallerinin ruh tahlili olarak okuyunuz. Onları gördüğünüz yerde buğz ve telin ediniz. “Siz bizden değilsiniz, vallâhi ve billâhi rûz-ı mahşerde iki elimiz yakanızda olacaktır” diyerek haklı öfkenizi yüzlerine savurunuz. Korkmayın bu general artıklarından. Çünkü yürekleri yanında değildir)

“Aksakalın Dilinden Efsaneler” kitabı başucu kitabımdır. Aral ile Hazar arasındaki Oğuz Ülkesi’nde yaşamış bir aksakalın ihatalı üslûbuyla makbul oğluna anlattığı birbirinden ibretli efsaneler içinde “Generaller ve Kurtlar” efsanesini 28 Şubat dâvası ne zaman gündeme gelse, memleketin askerî bürokrasisinde ne zaman bir yozlaşma başlasa yeniden okuma ihtiyacı hissederim:

Dinle oğul! Oğuz Ülkesi’nde hâkimiyet uzun zamandır kurtlaşan generallere aittir. Apoletli kurtların koyduğu kırmızı çizgilerin geçilememesi, temelleri sökülemeyen vesayet rejiminin devam ettiğini gösterir. Oğuz Cumhuriyeti’nin zâlim ve kanlı diktatörleridir bu yüksek üniformalılar. Generallere devlet memuru demek suçtur. Devletin ve milletin askeri değil bu despot apoletliler; millet onların tebaası, devlet de mülküdür.

28 ŞUBAT’IN AZILI GENERALLERİ
Okumaya devam et

Share Button

PİSLİKLERİ TEK TEK DÖKÜLÜYOR

PİSLİKLERİ TEK TEK DÖKÜLÜYOR
Orduda albay rütbesindeki bir subayın eşi Star gazetesine, 1990’lı yıllarda yaşadıklarını anlatmış, aman Allah’ım nedir o olaylar… İki yıl askeri lojmana arabalarının arkasında, battaniyenin altına gizlenerek girmiş. Hanımefendinin beyi olan albayın komutanı evlerine misafir olarak gelmiş ve demiş ki, “Eşin gelsin, komutanın elini öpsün. Artık başımı açacağım desin ve bu işi kapatalım”
Orduda bu tür zulümler, haksızlıklar, mağduriyetlerin sürekli olduğunu biliyorduk. Fakat konunun dikkatlerden kaçan bir noktası var, adamların zulmü de tam olarak kendileri gibi seviyesiz. Zulmün seviyelisi mi olur diyeceksiniz ama zeka eseri uygulama örnekleri var. Adamlar hem ortalama zekaya sahip, hem ortalamanın altında bir akıl hacmine sahip, hem de tam bir askeri zorbalık… Yani doğrudan, gizlemeden, evirip çevirmeden bir güç kullanımı, güç gösterisi… Zorbalıklarında ve zulümlerinde hiçbir zeka alameti yok. Okumaya devam et

Share Button

İŞE BAKIN… GENELKURMAY İLE HABER PROTOKOLÜ YAPILMIŞ

İŞE BAKIN… GENELKURMAY İLE HABER PROTOKOLÜ YAPILMIŞ
28 Şubat soruşturmasını yürüten savcılığa genelkurmay başkanlığından konu ile ilgili bilgi ve belgeler gönderilmiş. Bunların içinde o zamanki medya ile “haber protokolü” de varmış. Bu haber tekzip edilmez veya teyit edilirse ortaya çıkan netice muhteşem olacak.
Bu haberin önemi tek boyutta değil birçok boyutta kendini gösteriyor. Hukuki çerçevede 28 şubatın bir darbe olduğunu gösteren delildir. Medya patronlarının ve yöneticilerinin TBMM deki komisyonda verdikleri ifadeleri tamamen çürüttüğü için medya üzerinde ciddi tesirleri olacaktır. Esas önemli boyutu bunlar değil… En önemli boyut, genelkurmayın hukuki soruşturma ve yargılamalara karşı ketum tavrını değiştirmiş ve yardım etmeye başlamış olmasıdır. Daha önceki soruşturma ve yargılamalarda (Balyoz, Ergenekon gibi) genelkurmay hiç yardımcı olmamış, aksine bilgi ve belgeleri köşe bucak saklamış veya saklanmasına göz yummuştu. Hatırlayın Balyoz davası ile ilgili evrakın bir kısmı bir askeri tesisteki döşemenin altında bulunmuştu.
Genelkurmayın hukuka ve yargıya yardımcı olmaya başlaması, bu davaların hem hızlı görülmesini hem de evrak ve delil eksikliğini giderir. Genelkurmayın bu yaklaşımıyla hukuka bağlı ve saygılı bir noktaya gelmiş olması ayrıca mühimdir tabii ki ama şu anda acil ihtiyaç, devam eden soruşturma ve yargılamalardaki delil eksiklerinin giderilmesidir. Okumaya devam et

Share Button

DARBENİN KANUNİ GEREKÇESİ!

DARBENİN KANUNİ GEREKÇESİ!
Bu günkü Sabah gazetesinin manşetinde, “Sıra o ünlü 35’e geldi” başlığı ile verilen haberde, “Darbelere yasal dayanak olan 35. Madde değişecek” türünden ifadeler var. Malum olduğu üzere, TSK iç hizmet kanununun 35. Maddesinden bahsediliyor, o maddenin ordu tarafından darbelere hukuki gerekçe olarak kullanıldığı düşünülüyor. Askeri şahıslardan da zaman zaman bu tür açıklamalar geldiği kamuoyunun bilgisi dahilinde.
Bu haberin her tarafı problemli… Dili problemli, üslubu problemli, muhtevası problemli, çerçevesi problemli ila ahir…
Önce o madde darbelerin “yasal dayanağı” yani hukuki gerekçesi değil. Asker kişilerin o maddeyi darbeye “bahane” olarak kullanması başka bir olay, o maddenin darbenin gerekçesi olması başka bir olaydır. Bu ülkedeki siviller, darbeci askerlerin “bahanelerini” hukuki gerekçe olarak anlamaya başladığından beri, darbelerin engellenmesi imkansızlaştı. Yıllardan beri o madde, darbelerin kanuni (hukuki) gerekçesi olarak ileri sürülmekte ve sivillerin de cesaretli olanları o maddenin değiştirilmesini talep etmekteydi. Değiştirilmesi talebi, darbecilerin o maddede vehmettikleri kanuni gerekçe aslında yok, sadece vehim, sadece bahane, sadece gevezelik. Okumaya devam et

Share Button

ADAM GİBİ KOMUTAN OLSAYDINIZ BU ŞEHİTLER VERİLMEZDİ

Adam Gibi Komutan Olsaydınız Bu Şehitler Verilmezdi

Nato’nun “Dördüncü büyük ordusuymuş.” Öyle mi? Çeyrek asırdır düzenli bir ordu olmayan kırsal bir terör örgütü PKK’yla baş edemedi bugüne kadar. Askerden başka bir şeye benzer bizde kurmay ve komutanlar. Ama gerçek bir kurmay asker olmadıkları belli.

Hantallaşmış, mücadele ve taktik geliştirme cehdleri çökmüş. Öyle olmasaydı şayet, Elazığ Askerî Toplama ve Kabul Kampı’ndan otobüs ve zıhlılarla kıtasına katılan askerlerimizin pespaye bir şekilde nakline izin vermezlerdi.

Gerçek bir kurmay ve komutan olsalardı bu metodun kaç kez zaafa uğradığını, düşman PKK’nın anında bilgi alabileceğini, sağır sultanın bile duyduğu Asker Kabul ve Nakil Kamplarının dağıtım günlerini PKK’nın da bilebileceğini, dahası içeriden birilerinin hainlik edip bilgi sızdırabileceğini bilirlerdi.

SANAYİ DÖNEMİ BÜROKRATLARINA BENZER BİZDE ASKERİ KURMAYLAR VE KOMUTANLAR Okumaya devam et

Share Button

BALYOZ

BALYOZ
Kural neydi, hatırlayalım. “Başarırsanız kahraman olursunuz, başaramazsanız ipte sallanırsınız”. İhtilalin kuralı buydu değil mi? Fakat Türkiye’de bu kural darbeler için şöyle yerleşmişti, “Başarırsanız kahraman olursunuz, başaramazsanız başka sefere kalır”. Hani şu evrensel kurallar, ilkeler filan diye ağızları dolusu konuşanlar var ya, onların diliyle ifade etmek gerekirse, balyoz davası ile birlikte ülkedeki darbe kuralı, evrensel ihtilal kuralına uydu, “başarırsanız kahraman olursunuz, başaramazsanız ipe gidersiniz”. Ne var ki idam kalktı, artık “ip” yok. Şimdi “ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası” var. Fakat adamlar o kadar beceriksiz ki, tam teşebbüs bile değil, eksik teşebbüste kalmışlar. Talihe bakın ki, beceriksizlikleri müebbet hapis cezası almalarına mani oldu.
Balyoz davası neticelendi, ileri gelenler “ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası” aldılar, eksik teşebbüsten dolayı cezaları yirmi yıla indirildi. Ülke karıştı. Karıştı dediğime bakmayın, gevezelik ediyorum, kimse yerinden kımıldayamaz. Bu iş darbeye filan benzemez, mahkeme kararı. Yanlışta olsa mahkeme kararı, kaldı ki mahkeme tam olarak doğru karar verdi. Ülkenin karışmasına gelince, İstanbul’da bir yerde sanık yakınları yürüyüş yapmış, birkaç yüz kişi… Başka yerde de İşçi partililer yürüyüş yapmış, birkaç yüz kişi… Bunların en iyi bilmesi gereken iş, halkın peşlerine gitmeyeceği, bu sebeple darbe yapıyorlardı, seçimle iktidar olma imkanı olanlar darbe düşünür mü? Okumaya devam et

Share Button

ŞEHİTLERİMİZİN KANINI KİM YERDEN KALDIRACAK?

Şehidlerimizin Kanını Kim Yerden Kaldıracak?

Şehidler sağdırlar. Şehidler Allah katında misafirdirler. Şehidlik, Hz. Peygamberimiz s.a.v.’ın gıbta ettikleri bir makamdır. Hadis-i şerifin buyurduğu üzere “Şehidler yerlerinden kalkıp mahşer yerine giderken, peygamberler dahi onlara itibar için ayağa kalkarlar.”

ONLARA ŞEHİDLİK BİZE NAMAZ DÜŞTÜ

Şairin dediği gibi, “Öldüler beşer-onar tam çocukluk çağında / ulaştılar Hakk’a, ukbanın ilk durağında / huzur solukladılar şüheda otağında / bize namaz düştü o kutlular toprağında.”

Türkiye darülislâm, yani Müslümanların yaşadığı topraklar olduğu ve vatan kılındığı için askere gidip PKK adlı düşmanla savaşarak şehid oluyor askerlerimiz. Şehidlerin kanını yerden kaldırması gereken seyf sınıfı ve hükümet sahiplerinde bu dirayet ve basiret var mıdır sualini sormak zamanı gelmiştir.

PKK, şehit ettikleriyle birlikte vatanın kimliğine saldırmaktadır. Çünkü vatan, siyasî veya ideolojik bir Kemalist Cumhuriyet Devleti değildir. Vatan, Batıcılarımızın anladığı şekilde sekülerleştirilen, İslâm’ın gücünün düşürüldüğü bir ülkenin toprakları mânasına gelmez. Okumaya devam et

Share Button

GENERALLERİN ÇÖKÜŞÜ VE İNKIRAZI

Generallerin Çöküşü ve İnkırazı
Devletin üst katlarında hâkimiyet kavgalarının hızlandığı şeametli dönemlerde “Aksakalın Dilinden Efsaneler” kitabını elimin altından hiç düşürmem. Çünkü, Aral ile Hazar arasındaki Oğuz Ülkesi’nde yaşamış bir aksakalın bilge üslûbuyla makbul oğluna anlattığı tarihî nasihat ve vakalarla dolu kitabındaki “Generallerin Çöküşü ve İnkırazı” efsanesini çokça okuyarak ülkemin meselelerine ayna olarak tutmaya çalışırım: Okumaya devam et

Share Button

STRATEJİK HATA BAŞBUĞ POLEMİĞE GİRDİ

STRATEJİK HATA BAŞBUĞ POLEMİĞE GİRDİ

Bir insan hayatın herhangi bir alanında veya herhangi bir meslekte maharet ve istidat sahibi olabilir. Gayret eder, çalışır başarılı da olur. O kadar ki, adını tarihe de yazdırabilir. Öyle ki hayatın bir alanında yeni bir çığır da açabilir. Biraz da abartalım, kıyamete kadar ismi ve eserleri unutulmayabilir de… Fakat tüm bunlar, o kişinin, hayatın tüm alanlarında veya her meslekte maharet ve istidat sahibi olabileceği manasına gelmez. Zaten bir insan, bir çok meslekte veya disiplinde uzman olamaz. Hele de içinde yaşadığımız çağda, en küçük meslek disiplinlerinde biriktirilmiş olan bilgi yığını göz önüne alındığında, tek bir meslekte bile hakkıyla uzman olmak ne kadar zor hale gelmiştir. Okumaya devam et

Share Button

ASKER VE EŞKİYA FARKI -MÜMTAZ’ER TÜRKÖNE

Yazarın bu yazısını mutlaka okuyun. Ben bayıldım. Kalemine sağlık Mümtaz'er hoca…

Durum, bir millet olarak sahip olduğumuz her şeyi tepeden tırnağa gözden geçirmemizi gerektirecek kadar vahim. Genelkurmay'ın koridorlarında hazırlanan bir komplolar zinciriyle, bir darbe teşebbüsüyle, bir hukuksuzluk örneği ile değil, devleti ve bizi bir arada yaşatan hukuku bütünüyle "yok" hükmüne sokacak bir sapkınlık hali ile karşı karşıyayız. Düpedüz devlet gücü ile eşkıyalık bu.

Hırsız malınıza kasteder; katil canınıza. Bir başkası ırza düşmandır. Eşkıya dağda ve şehirde örgütlü biçimde, bu suçların tamamını işler. Silahla mala, cana, ırza saldırır. Eşkıyanın en amansızı ise asker kaçağıdır. Cihan Harbi ile Kurtuluş Savaşı yıllarında dağları tutan asker kaçakları bize cephede savaştığımız düşmandan daha fazla zarar vermişti. Üzerinde üniforması, elinde silahı ile yağma yapan, cinayet işleyen, ırz-namus bırakmayan bu askerden bozma eşkıya zümresinin yol açtığı dehşet Anadolu'da hâlâ anlatılır.

Şu popüler türküyü, bu gözle yeniden okuyalım: "Zaptiye dağı sarar/Dağda kaçaklar arar/Eşkıyadan da beter/ Saklan be Halil İbrahim." Bizde Halil İbrahim'ler de, Halil İbrahim'e medhiyeler düzenler de çok.

Varınızı yoğunuzu ortaya koyarak, dişinizle-tırnağınızla bir kurtuluş mücadelesi veriyorsunuz. Yunan ordusu Ankara'ya dayanmış. Millet her şeyini Balkan Savaşları ile başlayan ve on yılı aşan savaşlar boyunca tüketmiş. Ve sizin başınızdaki en büyük bela neredeyse cephedeki ordunuz kadar yekun tutan dağlardaki asker kaçakları. Cephede düşmanla savaşan askerinizin geride bıraktığı ve uğruna savaştığı sevdiklerinin karşısına, devletin verdiği üniforma ile çıkıyor; devletin verdiği silahı doğrultuyor. Çetelerden mahallinde hükümetler kurup kendilerince nizamlar tesis ediyorlar. Hangi düşman daha tehlikeli? Cephedeki düşman mı? Halkı soyan, sizi arkadan vuran, sırtında üniforma, elinde orduya kayıtlı silahla eşkıyalık yapanlar mı?

Türkiye zorlu bir ekonomik krizden geçiyor. Gencine iş bulmanın, yoksulunu doyurmanın tasasını yaşıyor. Dünya dağılıp yeniden kurulurken bölgesinde bir istikrar ve güven merkezi oluşturmaya çalışıyor. Avrupa Birliği içinde, Kıbrıs için Yunanlılara karşı soğuk bir savaş yürütüyor. Ermenistan'ı dize getirmek için kurulu dengelerle oynuyor. 25 yıldır ülkeyi kan gölüne çeviren Kürt Sorunu'nu çözmek, ülkenin birliğini ve dirliğini yeniden tesis etmek için hamle yapmaya hazırlanıyor. Toplumdaki Alevî-Sünni düşmanlığını sona erdirmek için dikkatli ve özenli adımlar atıyor. Türkiye ekonomisiyle, toplumuyla, siyasetiyle ve diplomasisiyle her cephede dişiyle-tırnağıyla bir savaş veriyor.

Birileri çıkıyor, devletin verdiği üniformayı giyerek, orduya kayıtlı silahı kullanarak Türkiye'nin boğuştuğu her sorunu içinden çıkılmaz hale getirecek, attığı her ileri adımı baltalayacak entrikalar ve komplolar tezgâhlıyor. Devletin silahı ile devletin kendisine, halkına ve alî çıkarlarına kurşun sıkıyor. Ne için? Kendi iktidar hesabı için. Kendi çıkarı için. Eşkıyalık suçuyla yargılanan ortaklarını kurtarmak için.

Hükümete, halka, hatta kendi silah arkadaşlarına komplolar kuran, her millî soruna bir komplo malzemesi olarak bakan bu adamların Kurtuluş Savaşı yıllarında Anadolu dağlarında düzen kurmuş asker üniformalı eşkıyadan ne farkı var?

1826'da yeni bir ordu kurup, eski merkezî ordumuzu topa tutarak imha ettik. Mondros'ta ordumuz lağvedildi. Erzurum'da yenisini kurup, hem İstanbul'daki ordu merkezine (Kuvva-yı İnzibatiye'ye), hem dağlardaki askerden eşkıyaya, hem de Yunan ordusuna karşı Büyük Millet Meclisi'nin emir ve komutasında savaştık ve bir zafer kazandık.

Şimdi ise, askerden eşkıyanın peşinde olduğu eşkıyalık düzenine Türkiye'yi teslim etmemek görevi, başta hükümet olmak üzere bu ülkenin gerçek sahiplerinin; yani hepimizin. m.turkone@zaman.com.tr

Share Button

GÜNLÜK (20 MART 2009)

            Balbay’ın günlüklerinde, MİT Müsteşarı Şenkal ATASAGUN a atfedilen bir ifade çok ilgi çekici. Balbay'ın günlükleri konusunda sanırım artık kaynak göstermeye gerek yok… Her gazetede okuyabilirsiniz. Bu gün üzerinde çalışacağımız ifade ise şu:

 “Gülen’le ilgili bir sürü iddia var. Bir ara durumu kötüydü. Ama 3 aydır haber yok. Bunları yatırımı Türkiye’ninkine yakın desem abartma olmaz.” 

            Tahmin edeceğiniz gibi haber daha uzun fakat biz sadece bu cümle çerçevesinde gezineceğiz. Bakalım bu cümleden neler çıkacak?

 

            Değerlendirmemizin ön kabulleri…

 

*Günlüğün Mustafa BALBAY a ait olduğu…

*Günlükteki bu ifadenin MİT Müsteşarı Şenkal ATASAGUN a ait olduğu…

*Atasagun’un bu teşhisinin doğru olduğu…

 

            Değerlendirmemizi bu veriler üzerine kuruyoruz. Bu verilerin herhangi birinin yanlış veya yalan çıkması halinde değerlendirmemizi yok saymak mümkündür. Fakat değerlendirmeyi genel çerçevede yapacağımız için belki de bu ön kabullerin birinin veya tamamının yanlış olması halinde bile doğru neticelere varma olma ihtimalimiz bulunmaktadır. Bu ihtimalin de göz ardı edilmemesi gerektiği, değerlendirmenin içinde sanırım görülecektir.

 

*

 

MİT Müsteşarının teşhisine bakıldığında ilk akla gelebilecek ihtimalleri sıralayalım…

 

İHTİMAL -1-

 

            Fethullah Hoca camiası, otuz yılda, Türkiye Cumhuriyetinin seksen yılda yapabildiğine denk bir başarı göstermiştir.

 

            Böyleyse;

 

            Fethullah Hoca camiası, Türkiye’de birçok güç merkezinin ve özellikle de ordunun muhalefetine rağmen bu noktaya gelebildiği için başarısı efsane haline gelmiştir.

            Fethullah Hoca camiası, Türkiye’nin en zeki, en donanımlı, en çalışkan insanlarını istihdam etmiştir.

            Fethullah Hoca camiası, Türkiye’yi yönetme maharetine, seviyesine, derinliğine, salahiyetine sahip tek guruptur.

            Fethullah Hoca camiası, Türkiye’deki belli guruplar rıza göstermese ve hatta savaşsa bile Türkiye’yi bir müddet sonra mutlaka yönetecektir.

 

            Ve böyleyse eğer;

 

            Yakın gelecekte Fethullah Hoca ile Atatürk arasında mukayeseler yapılmaya başlanacak ve büyük ihtimalle Fethullah Hocanın daha büyük olduğu istikametindeki düşünceler kamuoyunu işgal edecektir.  

 

İHTİMAL -2-

 

            Fethullah Hoca camiası, tek başına Türkiye’nin yatırımına denk bir yatırım yapmışsa, ülke ve devlet kadar büyük bir güç olmuş demektir.

 

            Böyleyse;

 

            Türkiye’de toplam iki yapı veya iki güç vardır. Fethullah Hoca camiası ve diğerleri…

            Bir gurup veya cemaat veya oluşum veya camia, her nasıl ifade edilirse edilsin, tabi olarak ülkedeki bir yapının, ülke ve devlet kadar büyük düşünebildiğini gösterir.

            Bir ülkede, herhangi bir gurubun toplamının o ülke toplamına denk seviyeye gelmesi, o gurubun devletten daha büyük düşünebildiğinin işaretidir.

            Devlet veya ülke ufkunun toplamına sahip olabilmek zaten devlet olmaktır. (Bazılarına günaydın!)

            Bir gurubun, içinde yaşadığı ülkeyi kucaklayacak hacme ulaşması, akılları donduracak ya da patlatacak çapta bir hadisedir.

 

            Ve böyleyse eğer;

 

            Ergenekon mutlaka tasfiye edilecektir.

 

İHTİMAL -3-

 

            Fethullah Hoca camiası, ülkedeki herhangi bir gurup olarak Türkiye’nin toplam yatırımına denk bir yatırım yapabilmişse, demek ki diğer guruplar beş para etmezlermiş.

 

            Böyleyse;

 

            Kimsenin Fethullah Hoca camiası ile ilgili bir tenkit yapma imkanı yoktur. Tenkit hakkı bakidir ama bu çapta bir başarı hikayesi karşısında yapılacak tenkit çok komik kalır.

            Ülkede bir iki tane daha böyle bir gurup olsa, dünya devleti olmak işten bile değil…

 

            Ve böyleyse eğer;

 

            Fethullah Hoca camiası ile ilgili tenkitler, halka hiçbir tesir yapmıyor demektir.

 

*

 

            Bu değerlendirme, Fethullah Hoca hareketinin muhtevası ile ilgili değildir. Her ideolojik, siyasi veya felsefi düşünce mensuplarının kendi zaviyelerinden bu camiayı tenkit veya reddetme imkanı olduğu malumdur. Dikkat çekmeye çalıştığımız nokta, Fethullah Hoca camiasının bu büyüklüğe ulaşmış olduğu vaka ise eğer, yirminci asrın son çeyreğindeki ve yirmi birinci asrın ilk çeyreğindeki en büyük başarı hikayesi ile karşı karşıyayız demektir.

            Fethullah Hoca hareketinin fikri boyutu bir tarafa bırakılarak yapılacak değerlendirmenin en önemli noktası, başarıdır. Kısa sürede bugünkü seviyesine gelmiş olması, ideolojik olarak “taraf” veya “karşı taraf” olma hakkını mahfuz tutarak söylüyorum, üzerinde akademik çalışmalar yapılması gereken bir hareket olduğunu gösterir. Fakat şunu da iyi biliyorum; başarı o kadar büyük olmuştur ki, karşı tarafta olanlar, bu başarıyı gördüklerinde değil akademik çalışma yapmayı, akılları donup kalıyor. Bu durum ise mezkur camiaya ayrıca bir imkan temin ediyor.

Share Button