Bosnalı millettaş Yemen Türküsü’nü söyleyince…

Bosnalı millettaş Yemen Türküsü’nü söyleyince…

Yemen Türküsü’nü bilmeyen, söyleyemeyen birinin Osmanlı medeniyetine, Âl-i Osman Türklerine mensubiyet şuuru güçlü olmadığına kanaat ederiz. Yemen Türküsü’nün milletimizin yüreğinde bir sızı, bir hüzün, bir ağıt olarak ne ifade ettiğini anlamayan birinin, Yemen Harplerinde şehit düşen, gurbet acısı çeken, sıla hasretiyle yüreği kor gibi yanan ecdadıyla kalbî irtibatının zayıf olduğuna yorarız.

İçimizdeki modern-lümpenlerin bilmediği, anlamadığı Yemen Türküsü’nü Bosnalı bir millettaşımız söyleyince yüreğimizi daha bir sardı bu tarihî türkü. Esasında Osmanlı Devleti’nde her kavim için aynı duyguları, aynı gurbet acılarını hissettiren bu türkümüz Balkanlar’dan Azerbaycan’a, Erzurum’dan Mardin’e, Yozgat’tan İzmir’e, Halep’den Bağdat’a, Hakkari’den Kerkük’ e kadar Osmanlı mülkî ve medenî sınırlarımızdaki her milletttaşın mâşerî hüznünün türküsüdür Yemen Türküsü. Okumaya devam et

Share Button

AMASYA MİSALİNDE ŞEHİR, MEDENİYET, TARİH, TURİZM…

AMASYA MİSALİNDE ŞEHİR, MEDENİYET, TARİH, TURİZM…

Bir haftalık seyahat programımızın ilk menzili olan Amasya’ydı. 21.06.2014 Cumartesi ikindi vakti geldiğimiz şehirden Pazar öğle vakti ayrıldık. Bu süre içinde, şehir, tarih, medeniyet tasavvuru, turizm meselelerinin nasıl iç içe girdiğini, sonuncusunun (turizmin) öncekileri nasıl katlettiğini, iğfal ettiğini, hatta imha ettiğini gördüm.

Amasya’nın merkezi, tarihi film platosu gibi, tarihi eserler ve tarihi eserlerin hususiyetlerine uygun yeni binalarla dolu. Bir vadide kurulmuş olan Amasya, ortasından geçen Yeşilırmak çevresinde mevzilenmiş durumda. Tokat yönünden girişte müzepark haline getirilmiş olan “aşıklar parkı”, Ferhat ile Şirin için tanzim edilmiş. Ferhat’ın dağları delerek (yani kanal açarak) şehre su getirdiği suyolunun harabeleri de parkın sırtını verdiği tepenin eteklerinde görülüyor. Oradan şehir merkezine girildiğinde karşınıza tarihi dekor çıkıyor. Şehir merkezinin bulunduğu vadinin bir tarafındaki kayalıklarda “kral mezarları” var, eski uygarlıklardan kalma harabeler, tepenin doksan derece dik sathındaki kayaların içeriye doğru kazılarak kral mezarı yapılmış halinden ibaret.
Okumaya devam et

Share Button

“BÜYÜKLERE” SORULAR-2-YAZI SERİSİNİN LÜZUMU VE USULÜ

“BÜYÜKLERE” SORULAR-2-YAZI SERİSİNİN LÜZUMU VE USULÜ
Bu yazı serisinde sorular soracağız. Her yazıda bir soru soracak, sorunun izahını yapacağız. O soruya neden ihtiyacımız olduğunu, cevabının hangi meselemizi çözeceğini izah edeceğiz. Sorunun izahı, sorunun cevabı değil, soruya olan ihtiyacı göstermek içindir. Soruların her biri, belli bir tefekkür sürecinden geçmiş, sürecin sonunda ortaya çıkmıştır. O süreçteki (istikametteki) tefekkür faaliyetinin devam edebilmesi için sorunun cevaplanması gerektiği zannındayız.
Sorunun izahı, soruyu ortaya çıkaran tefekkür sürecinin izahıdır. O süreç izah edilmeden sorulacak soru, bidayeti ile nihayeti arasındaki irtibat görünmediği, çerçevesi gösterilmediği için anlamsız kalır. Anlamsız soru olmaz, anlamsız soru sormak anlamayanların işidir. Sorusunu izah edemeyenler, o soruyu sorma liyakat ve ehliyetinde değillerdir, bu sebeple de muhatap alınmaları gerekmez. Öyleyse soruların izahı gerekir.
Önce bir mevzudaki (alandaki) soruları toplu olarak ve izah etmeden yayınlayacağız. Devamında ise soruların her birini bir yazıda tekrar soracak ve sorunun izahını yapacağız. Bir mevzudaki soruları toplu olarak yayınlama sebebimiz, o mevzudaki soruların birbirinin devamı mahiyetinde olmasıdır. Önce toplu olarak yayınlamakla, mevzuun umumi çerçevesini göstermiş, soruların birbiri arkasına geldiğini ve birbirini tamamladığını işaretlemiş olacağız. Soruları toplu olarak yayınlamadığımız takdirde, her sorunun izahını yaparken tekrara düşmek, izahı şişirmek durumunda kalırız. Bundan imtina etmek için her mevzuun sorularını toplu olarak yayınlama ihtiyacı hissettik. Okumaya devam et

Share Button

“BÜYÜKLERE” SORULAR-1-TAKDİM

“BÜYÜKLERE” SORULAR-1-TAKDİM
İçinde yaşadığımız çağ, büyük tefekkür patlamasına gebe… İnsanlık çok büyük ve ağır meselelerle cedelleşiyor. Kırıntı fikirler, parça fikirler, küçük fikirler, sığ fikirler günümüz insanlığının meselelerini halledemez. Birikmiş meselelerin izah ve halli için, zekayı kamaştırıcı, aklı hayrete düşürücü, şuuru ürpertici bir haşyetle sarsıcı bir tefekkür patlaması gerçekleşmelidir.
Dünya, iki-üç asırdır tefekkür ihtiyacını batıdan karşıladı, hakikat arayışı veya “doğru tefekkür” ihtiyacı bir tarafa, dünyada imal-i fikir ile iştigal eden herhangi bir kültür havzasının olmaması, batının illüzyonuna aldanmayı mümkün kıldı. Felsefe ciddiye alınmayacak bir tefekkür mecrası değildi ama hakikat arayışı yerine diyalektik işleyişe mahkum oldu. Çok övülen ve güvenilen diyalektik işleyiş, önce bir yanlışı bulmak (tez üretmek) sonra yanlışın zıddını (başka bir yanlışı) bulmak, sonra yanlışları terkip ederek (sentezleyerek) daha büyük ve daha muhkem bir yanlışa ulaşmak gibi ucube bir usul ile maluldü. Nihai eserleri ise on dokuzuncu asırda müşahede edilebileceği gibi “ideolojiler” oldu, ideolojiler de yirminci asrı kan gölüne çevirdi.
İslam tarihindeki en büyük tefekkür patlaması mezheplerin inşa edildiği devirdi, bu devirdeki tefekkür patlaması o kadar büyüktü ki, insanlık tarihindeki tefekkür hamlelerinin zirvesine oturdu. Mezheplerin mayalandığı devirden sonra, farklı coğrafyalarda, farklı zaman dilimlerinde tefekkür patlamaları oldu, hiçbiri mezheplerin inşasındaki çapa ve derinliğe ulaşamasa da, her biri bir İslam Medeniyeti inşa edecek hacimdeydi. Her İslam Medeniyetinin inşası, bir tefekkür patlamasıyla başladı. Tarihi seyir böyle olmasına rağmen, son İslam Medeniyeti olan Osmanlının kuruluş safhasında tefekkür patlamasının göze çarpmaması dikkat çekicidir. Gerçekten de Endülüs-İslam, Türkistan-İslam, Hind-İslam, Selçuklu-İslam medeniyetlerinin başında veya ortasında görülen tefekkür patlamalarının muadili Osmanlının kuruluş safhasında yoktur, zirvesinde de o çapta yoktur. Aynı şekilde dikkat çekici olan ise, Osmanlı-İslam medeniyetinin ulaştığı seviyenin, önceki İslam medeniyetlerinden daha yüksek olmasıdır. Okumaya devam et

Share Button

OSMANLININ MEDENİYET SEVİYESİNE BİR MİSAL

OSMANLININ MEDENİYET SEVİYESİNE BİR MİSAL
Osmanlı, Kemalist Cumhuriyet Rejimi tarafından ortaçağ karanlığına ait gayriinsani bir devlet, ve cemiyet nizamı olarak tasvir ve tarif edilegeldi. İnsafsızlığın, vicdansızlığın, alçaklığın ve hatta hainliğin bu çapı, tarihte görülmemiştir. Kemalistlerin bu türden hafifmeşreplilikleri ve batının bu ülkedeki beşinci kol faaliyet misyonerleri olduğu malum fakat bazı Müslümanların da Osmanlıyı aynı şekilde veya benzer şekilde tasvir etmeleri büyük bir bahtsızlık. Üstelik İslam’dan hareketle bunu yapıyor olmaları da tam bir idraksizlik.
Osmanlının medeniyet seviyesine, İslam’ı hangi derinlikte anladıklarına ve tatbik ettiklerine dair küçük bir misal… D. Mehmet Doğan, “Tarih ve Toplum” isimli eserinin 106. Sayfasında bir hadise naklediyor. Şimdiki adıyla “tüketiciyi korumaya dair” bir nakil… “İhtisap kanunnameleri”nden nakledilmiş. Şöyle;
“Ayakkabılar kaç gün dayamalıdır:
Bilcümle çizmecilerin ve paşmakçıların ve babuccuların işledükleri cizme ve babuc ve gayrı akça başına iki gün hisabı vardır. Bunların gibileri görüb gözedeler her kangı cizme ve babuc ve başmak ve gayrı akça başına iki gün hisabı üzere tamam olmadan delinür ise veya sökülürse dikici suçludur. Kıymeti ne ise ol miktar cerime alınır. Eğer gön ve sahtiyan delinür ise debbağ suçludur. Eğer sökilür ise diken suçludur. Eğer bıcakla kesilür ise diken suçludur”.
Bu nedir şimdi? O en ileri olan batı medeniyeti “tüketici haklarını” hangi asırda tanıdı? Tüketiciyi korumaya dair tanzimlerini ne zaman yaptı? Türkiye Cumhuriyeti bu işi ne zamandır yapmakta? Batı bu seviyeye yirminci asırda geldi, Türkiye Cumhuriyeti ise yirmi birinci asırda, Osmanlı ise asırlarca önce… Dikkat edin birkaç yıl önce değil, birkaç on yıl önce değil, bir asır önce de değil, asırlarca önce… Kim ileri kim geri? Hem de ne kadar geri.
Osmanlı bir misal üzerinden konuşulacak hadiseler demeti değil tabii ki. Fakat seviyeyi bazen bir misal bile göstermeye kafidir. Bu misalden çok daha derin ve harikulade müessese ve tatbikat misalleri bulmak kabil.
Osmanlı ile ilgili hoyratça konuşanlar, kuralsız ve nispetsiz şekilde tenkit edenler için iki ihtimalden birine varittir. Ya Osmanlı hakkında misilsiz şekilde cahildirler veya “özel bir misyon” sahibidirler. Özel misyon, siyasal ve kültürel ajanlıktır. Osmanlı, İslam medeniyetidir ve İslam’ı son yedi asırda en derin en geniş ve en mütekamil anlayan, bu anlayışın müesseselerini ve tatbik şartlarını üreten uzviyettir. Dolayısıyla Osmanlı aleyhine olanlar hakkında iyi niyetli düşünmemiz mümkün değildir. Osmanlının şahsında İslam’a saldırdıklarını biliyoruz.
Osmanlının aleyhine konuşanlar, misallerini son dönemden verirler. Çökmekte olan medeniyetin son can çekiştiği (sekerat halindeki) misallerden hareketle tenkit etmeye çalışırlar. Seviyeleri tam olarak misali aldıkları yerle ilgilidir. Ölmek üzere olan adamın can çekişmesine bakarak şahsiyet tasvirleri yapmak veya hasta adamın odasına birisi girdiğinde ayağa kalmadığını söyleyerek tenkit etmek gibi bir hafifmeşrepliliktir. Tüm bunları söylerken, Osmanlının yanlışları olmadığını söylemek gibi insanın ve hayatın tabiatına aykırı laflar etmiyoruz. Mesele, İslam’ı, medeniyet çapında anlamak ve tatbik etmenin dahiyane son misali olan Osmanlının seviyesizce, hoyratça, bazen de haince kötülenmesidir, bu tavır sadece ve sadece Kemalistlere yakışır, asla ama asla Müslümanlara yakışmaz.
Müslümanlara yakışan, son İslam medeniyeti üzerine araştırma ve çalışmalar yaparak, İslam’ın tatbik müesseselerinin nasıl inşa ve ihdas edildiğini, nizami çerçevelerin nasıl teşkil edildiğini, tezatsız bir cemiyet ve devlet hayatının nasıl inşa edildiğini anlamaya gayret etmektir. Osmanlı, İslam medeniyetinin son misali olduğu için, İslam’ı medeniyet çapında anlama ve tatbik etmenin de son misalidir. Şimdiki Müslümanların bedevi haline bakınca, Osmanlının ne kadar büyük bir idrak ve tatbik ufkuna sahip olduğu görülüyor.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

D. MEHMET DOĞAN’IN “TARİH VE TOPLUM” İSİMLİ ESERİNİN TENKİDİ-1-

D. MEHMET DOĞAN’IN “TARİH VE TOPLUM” İSİMLİ ESERİNİN TENKİDİ-1-
D. Mehmet Doğan’ın bizdeki baskısı (başka baskıları olma ihtimaline karşı), Feryal matbaacılık tesislerinde Ekim 1989 yılında basılmış olan “ikinci baskısı”dır. Dipnotlarımız bu baskı üzerinden takip edilebilir.
Kitaptaki tespitlerin ve fikirlerin tenkidini iki kısımda (iki yazıda) yapmayı düşünüyoruz. Birinci kısımda (bu yazıda) kitabın tarihi seyrindeki tetkikleri, ikinci kısımda ise kitabın “netice” kısmı olan ve yazarın yeni İslam cemiyet ve devleti ile ilgili tespitleri, teklifleri ve fikirleri gözden geçireceğiz. Böyle bir tasnif yapmamızın temel sebebi, yazarın tarihi tetkiklerinin gerçekten dikkate değer olduğu ve okunması gerektiği düşüncemizdir. Fakat “netice” kısmındaki İslam cemiyet ve devlet sistemi hakkındaki düşünce ve tekliflerinin ciddi şekilde tenkide tabii tutulması zaruretidir.
*
Eser, cemiyet, devlet ve medeniyet meselesini, toprak bahsinde tetkik etmiştir. Tabiidir ki bu meseleler sadece toprak bahsi üzerinden tetkik edilemez. Fakat yazar bunun farkında olmayan biri değildir. Kendine toprak bahsi üzerinden bir çalışma alanı seçmiş olması ve o alanla sınırlı bir tetkik yapması metodik bir ihtiyaçtır. Cemiyet, devlet ve medeniyet meselesi bir kitapta tüm boyutlarıyla tetkik edilemeyeceğine göre, yazarın kendine bir konu seçmesi ve o konu ile ilgili olan kısımlarını tetkik etmesi tabiidir. Bu sebeple eser, toprak üzerindeki mülkiyet, tasarruf, devir ve benzeri durumlar üzerinde inşa edilen ferd, cemiyet, devlet ve medeniyet meselelerine bakmaktadır.
Yazar, toprak meselesini “merkezi konu”, ferd, cemiyet, devlet, medeniyet meselelerini de muhit konular olarak almıştır. Eserin çerçevesi budur ve bu çerçevede değerlendirmek sıhhatli olur kanaatindeyim. Yazarın toprak meselesi üzerinden temel meselelere bakışındaki en önemli sebep, sanayi toplumu öncesi hayatın zirai altyapıya dayanıyor olmasıdır. Gerçekten birkaç asır geriye gidildiğinde, iktisadi hayatın büyük kısmı ziraat, üretim kaynağı olarak da topraktır. Hal böyle olunca, mülkiyet meselesinden, içtimai muvazeneye kadar birçok mesele, toprak bahsinde merkezleşmektedir. Keza aynı dönemlerin Avrupa’sında da cemiyet, devlet ve medeniyet (yok ama) toprak mülkiyetinde merkezleşmiş ve yoğunlaşmıştır. Feodalitenin güç kaynağı toprak mülkiyetidir. Toprak mülkiyetinde şekillenen feodalitenin aynı zamanda bir cemiyet modeli, hukuk sistemi, siyaset tarzı oluşturduğu, bunlara bağlı olarak köylüleri (serfleri) köle haline getirdiği bilinmektedir. Yazarın meseleyi toprak merkezinde alması, birkaç asır geriye gidildiğinde hayatın tanziminde (organizasyonunda) en büyük amili tercih ettiği anlaşılmaktadır. Böyle bir çalışma hakikaten övgüye değer.
*
Toprak mülkiyetinin İslam tarihindeki sürecini Hz. Resul-i Ekrem (SAV) Efendimizden başlayarak tetkik etmiş, her dönemde nasıl şekillendiğini, nasıl tanzim edildiğini, İslam devletlerinin kurulmasında ve yaşamasında ne kadar katkısı ve zararı olduğunu tespit etmiş. Büyük Selçuklu Devletinde büyük toprakların ikta verilmesinin siyasi bunalımlara ve parçalanmalara yol açtığını fakat bunun daha sonraki devirlerde, Anadolu Selçuklu Devletinde ve Osmanlıda terk edildiğini tespit ediyor. Toprak mülkiyetinin, temelde Şer’i Şerife aykırı olmamak üzere farklı tatbikatlarının tarihi süreçlerde tecrübe edildiği, ciddi bir müktesebatın meydana geldiği ve bir sonraki devlet ve medeniyete nakledildiğini görmek, tarihi okuma bakımından önemli bir noktadır. Sürecin nihayetinde Osmanlıda kemale erdiği görünüyor. Yazarın bu husustaki tespiti şöyle;
“Selçuklu devletinde birkaç vilayeti kapsayacak genişlikte büyük iktalara da rastlanmaktadır. 1.000 asker çıkarabilen ve daha çok İran ve Irak’ta görülen bu tür iktalar derebeyliğe yakın nitelikler taşıyorlar. Mesela Şeriat dışı davalar ikta sahibinin “Divan-ı Mezalim”inde görülüyor ve bu çeşit büyük ikta sahipleri kendi adlarına para bastırabiliyorlardı. Büyük iktalar siyasi bunalımlara ve parçalanmalara yol açmaktaydı. Bu yüzden rejimin aksayan bu yönü daha sonraki Anadolu Selçuklu uygulamasında düzeltilmiş, büyük iktalara imkan verilmemiştir. Sistemin asıl olgun biçiminin Osmanlı Devletince uygulandığını burada belirtmeliyiz.”(Sahife 77)
İslam medeniyetinin, tarihi süreç içinde sayısız tecrübe ile süzüldüğünü ve inceldiğini tespit bakımından, toprak meselesinin incelenmesi kıymetli bir eser meydana getirmiştir. İslam medeniyeti, “tarihi süreklilik” arzeden, bir sonrakinin bir öncekinden “doğru”, “güzel”, “iyi” ve “faydalı” olanı aldığı, yanlış, çirkin, kötü ve zararlıları ayıkladığı devasa bir idrak süzgeci oluşturduğu vakadır. Yazar, toprak meselesinde bu tarihi sürekliliği tespit etmek bakımından, İslam tarihinin, özellikle de İslam medeniyetinin “tekliğini” göstermiştir.
*
Eserin büyük bir kısmı, tabii olarak Osmanlıya tahsis edilmiştir. Osmanlı, İslam medeniyetlerinin sonuncusu, en mütekamili ve en yakını olması bakımından bu alaka doğrudur. Osmanlıdaki toprak düzeni dikkatle tetkik edilmiş, toprak meselesine bağlı olarak ferd, cemiyet, devlet ve medeniyet bahisleri gözden geçirilmiştir.
Osmanlıdaki toprak mülkiyeti, neredeyse tamamına yakını “miri arazi” olup, mülkiyet devlete aittir. Devlet, arazinin mülkiyetini uhdesinde tutarak, tasarrufunu muhtelif şekillerde gerçekleştirmiştir. Umumiyetle tasarruf, doğrudan devletin işletmesi şeklinde değil, tımar şeklinde köylüye ve askerlere dağıtılmıştır. Köylü ile asker arasında taksim edilmiş değil, hem köylüye hem de askere verilmiştir. Bu cihetiyle harikulade bir sistem kuran Osmanlı, devlet maliyesine yük getirmeden yüz binlerle ifade edilen ordu beslemiş, aynı kaynağın (toprağın) işletmesini de köylüye vererek, hem ordunun hem de köylünün ihtiyacını karşılamıştır. Toprağın işlenmesini köylüye vermiş, gelirini de tımar sahiplerine (askerlere) vermiştir. Mülkiyet devlette olduğu için toprakların verimsizleşmesini, boş kalmasını engellemiş, işlemeyen köylünün elinden almış, takip etmeyen sipahiyi de azletmiş. Toprakların belli ellerde temerküzüne mani olmuş, zenginlik değil mahsul üretilmesini temin etmiş, halk arasında gelir dağılımını adil şekilde gerçekleştirmiştir. Toprak mülkiyeti devlete ait olduğu için alınıp satılamamış, ipotek edilememiş, köylü hem topraksız kalmamış hem de toprak bazı kişilerin elinde toplanmamıştır. Toprak üzerinden içtimai adaletin inşa edilmesindeki Osmanlı başarısı, dahiyanedir. Bu konuyu tetkik eden yazar, yer yer teferruatlı tespitler yapmış, zaman zaman da hayret ve hayranlığını (haklı olarak) izhar etmiştir. Sadece bunlardan ibaret değil toprak düzeninin etkilediği alanlar. Sipahiler aynı zamanda barış dönemlerinde asayiş ile görevli kılınmış, asayiş için ayrıca bir kolluk görevlendirmek gerekmemiş ve maliyeye yük binmemiştir. Devlet adamlarına, göreve başlarken büyük topraklar tahsis edilmesi, onların rüşvet ve benzeri gayrimeşru savrulmalarına mani olmuş, görevden azledildiklerinde ise toprağın mülkiyeti devlette olduğu için tahsis geri alınmıştır. Devlet adamlarına görevlerini layıkıyla yapmaları için maişet ve mal kaygısı çekmeleri önlenmiş aynı zamanda devletin malları hoyratça dağıtılarak israf edilmemiştir.
Yazarın, Osmanlı toprak nizamı ve buna bağlı birçok alandaki tanzimlere hayran olması yerindedir. Gerçekten hayran olunacak bir sistem inşa edilmiş, bu sistem de üç ile dört asır verimli şekilde tatbik edilmiştir. Osmanlıdaki tanzim ve tedbir maharetini gösteren toprak nizamı, hayatın neredeyse her alanı ile doğrudan veya dolaylı olarak ilgilidir. Toprak meselesinin tanzimindeki maharete karşı hissedilen hayranlık yazarın Osmanlıyı değerlendirmesinde bazı “ayar” kaymalarına sebep olmuştur.
*
Yazarın değerlendirme ayarını koruyamaması sadece hayranlıkla açıklanamaz fakat hayranlığın tesirinin de göz ardı edilmemesi gerekir. Bu durum D. Mehmet Doğan ile ilgili ve sınırlı değildir. Osmanlıyı, dikkatli tetkik eden yerli ve yabancı her müellif, mutlaka hayran kalmıştır. Osmanlı en kısa tarifle, tanzim ve tedbir dehasıdır. Tanzim mahareti ve tedbir anlayışını dikkatli tetkik eden hiç kimse hayranlıktan kurtulamamıştır.
Osmanlı medeniyeti araştırıldığında görülecektir ki, medeniyetin ana amilinin ne olduğunu tespit fevkalade zordur. Zaten araştırmacılar da bu durum açıkça göze çarpar. Birçok araştırmacı, kendi meşrebine, mesleğine, istidatlarına uygun olarak tespitler yapmış ve farklı ana amiller görmüştür. Osmanlının en önemli özelliği de tam olarak budur, hangi konuyu tetkik ederseniz edin görürsünüz ki, o konu (alan, müessese) medeniyetin temel direğidir. Her alan ve her alanın ana müessesesi, medeniyetin temel amili gibi görünür. Askeri nizamı ele alan bir araştırmacı, tüm Osmanlı sisteminin ordu merkezli inşa edildiğine yemin edebilir. Keza ilim erbabını tetkik eden bir araştırmacı, Osmanlı medeniyetini kalem erbabının (yani medreselerin) kurduğunu rahatlıkla söyleyebilir. Bir başkası esnaf teşkilatını tetkik ederse hiç şüpheniz olmasın, Osmanlıyı Osmanlı yapan müessesenin “ahilik teşkilatı” olduğunu bir ömür boyu iddia eder.
Bu hal neye işaret ediyor? Medeniyete… Medeniyet böyle bir şeydir. Medeniyet, hiçbir konuyu ihmal etmemek, en küçük beşeri münasebeti müesseseleştirmek, her alanı tanzim etmek, her hal ve şarta göre çok sayıda tedbir geliştirmek, en önemlisi de tüm bunları birbirine “sihirli bir formülle” raptetmektir. Hangi noktadan bakarsanız bakın o noktadan (müesseseden) medeniyetin her tarafı görülür. “Merkez” denilen efsunlu nokta, muhitin tamamını görmesinden dolayı kıymetlidir. Osmanlı medeniyetine, hangi noktadan bakarsanız bakın, o nokta medeniyetin merkezidir, zira her noktadan medeniyetin her tarafı görülür. İnsanlık tarihinde böyle bir medeniyet kurulmamıştır. Her araştırmacı gibi bizimde hayran olduğumuz açık. Mesele hayran olmak değil, hayranlığın değerlendirme hatasına sebep olup olmaması.
D. Mehmet Doğan, Osmanlı medeniyetinin bu hususiyetini fark etmediğinden dolayı, baktığı noktayı “ana merkez” zannetmek gibi bir değerlendirme hatasına düşmüştür. Baktığı noktayı ana merkez zannettiğinde, o noktadan gördüklerini yerleşik hale getirmiş ve İslam devletinin temellerini o noktadan gördükleri üzerine bina etmeye çalışmıştır. Her noktadan Osmanlı medeniyetinin her tarafı görünür ama baktığınız açıya dönük yönü görünür. “Medeniyet yekununu” tepeden göremeyenler, yanlış kanaatlere sahip oluyorlar.
Yazarın hatası, devletin, ferdin şahsiyet terkibine, cemiyet nizamına ve hayata müdahale salahiyetini, olması gerekenden çok ileri noktada görmesidir. Bu husus, ikinci yazıda daha sarih şekilde ortaya konulmuştur. Burada, değerlendirmedeki “ayar kaymasını” kısaca tetkik ve sebebini tespit edelim.
Osmanlıdaki arazinin kahir ekseriyeti, “fetih arazisi” olduğu için, “miri arazi” olarak tesmiye edilmiş ve mülkiyeti devlette tutulmuş. Mülkiyet devlette olunca, toprak üzerinden tanzim edilen her hayat alanı, devletin geniş salahiyetine muhatap olmuş. Buradaki mesele, devletin doğrudan salahiyeti değil, toprak maliki olmasından kaynaklanan bir salahiyettir. Fetih arazilerinin mülkiyetinin devlete ait olmasının İslam’a (Şeriat’a) uygun olması, toprak mülkiyeti üzerindeki salahiyetlerin de devlet tarafından kullanıldığını gösteriyor. Cemiyetin büyük kısmının ziraat ile meşgul olduğu, iktisadın kahir ekseriyetinin ziraattan meydana geldiği çağlarda bu durum tabii görülebilir. Fakat toprak mülkiyetinden kaynaklanan salahiyeti çıkardığınızda, İslam devletindeki salahiyet yekunu, Osmanlıda olduğu kadar geniş değildir.
Yazarın bu değerlendirme hatası, tarih tetkikinden ibaret kalsa dert edilmez. Fakat tarihten başlayan tetkik faaliyeti ile bu gün ve geleceğe dair tekliflerde bulunduğu “netice” kısmında (ikinci yazımızın konusu) hatalı bu değerlendirme üzerine fikir inşa etmesi, konuya hassasiyet gösterilmesini gerektiriyor. İkinci yazımızda bu hususu dikkatle tetkik ve tenkit ettik.
Netice olarak eser, okunması gereken ciddi bir çalışmadır.
NURETTİN SARAYLI
nurettinsarayli@gmail.com

Share Button