Kur’ân, Hz. Peygamber ve Osmanlı’sız Türklük olmaz

Kur’ân, Hz. Peygamber ve Osmanlı’sız Türklük olmaz

“Türk milleti” derken üç şeyi dimağ ve kalbinizde tutmalısınız: Kur’ân, Hz. Peygamber ve Âl-i Osman. Bu üç unsur olmadan Türk milleti olmaz.

Kavimler üstü kültürel, medenî ve siyasî bir hüviyet olan Türklüğün fikir ve inşa merkezi, bizi dört başı mamur ölçülerimizle temsil etme kabiliyet ve idrakini haiz olmayan Asya Türklüğü değil, Anadolu’dur.

Türk milleti lafzını, amigo ve futbol seyircisi seviyesinde ağzında sakız gibi çiğnemekten başka mârifeti olmayan ulusalcı bâtıl Türkçülere deriz ki:

Alparslan Gâzi Hazretleriyle bütünüyle islâmlaşan, Osman Beyle irfan ve fütüvvet ehli olan, Yavuz Sultan Selim’le Mekke ve Medine’nin hâdimi olan şanlı asırların mayaladığı Türk milletinden olduğumuzu gökle yer arasında her varlık “bildim ve kalbimle kabul ettim” diyecek ve dahi her amel ve fikrimizin yüreğimizden fışkıran İ’lâ-yi Kelimetullah üzere olduğunu gür nâramızdan işitip duyacak.
Okumaya devam et

Share Button

“OSMANLI TOKADI NASIL ATILIR?”

“Osmanlı tokadı nasıl atılır?
Mostar dergisi yazarlarından ve bu dergide bir süre yayın müdürlüğü ve editörlük de yapan, Mostar Yayınları’ndan “Kubbelerin Gölgesinde İslâm Şehirleri” ve “Okuryazar mısın, Uyurgezer mi?” adlı başucu değerinde kitaplar yayınlayan, yazılarını Aşkar dergisi ve Edebi Fikir’de de okuduğumuz Kahramanmaraş doğumlu, velut bir okuyucu, hafız-ı kütüb, disiplinli, istikrarlı ve ilmî bir kitap kurdu ve bu hususiyetinden dolayı “Üdebâ” dan saydığımız Mehmet Raşit Küçükkürtül’ün Mostar Yayınları’ndan edebî değeri olan yeni bir kitabı yayınlandı: “Osmanlı Tokadı Nasıl Atılır?”
Okumaya devam et

Share Button

Klasik Dönem Osmanlı Tedrisatı ile Türkiye’nin Eğitim Anlayışının Farkı

KLASİK DÖNEM OSMANLI TEDRİSATI İLE TÜRKİYE’NİN EĞİTİM ANLAYIŞININ FARKI

(Terkip ve İnşa dergisi 20. sayı)

Anadolu halkı Osmanlı devletinin bakiyesidir. Yaklaşık 93 yıldır kurulmuş olan Türkiye cumhuriyeti hızla akıp giden bu çağda hala kuruluş devrini tamamlayıp yükseliş devrine geçememiştir. Bunun yegâne sebebi dâhili ya da yapısal meselelerdir. Siyasi bünye ile sosyolojik bünye arasındaki fikirsel ve kültürel çelişkiler ülkenin gelişimini yavaşlatmıştır. Nitekim bir ülkeyi güçlü ya da zayıf yapan şey genç nesillerin eğitimidir. Bu meyanda zirveye çıkmak isteyen bir milletin geçmişten ders alması gerekir. Dolayısıyla geçmişte zirveye ulaşmış Osmanlı gibi büyük bir numuneye sahip olanın talihini fark etmek lazımdır. İşte bunun için Türkiye’nin eğitim anlayışı ile Osmanlı’nın klasik dönem eğitim anlayışını mukayese etmek suretiyle ikisi arasındaki farkları ortaya koymak ve eğitim anlayışımızı buna göre yeniden gözden geçirmek gereklidir.
Okumaya devam et

Share Button

OSMANLI’DA MEDRESE

OSMANLI’DA MEDRESE

(Terkip ve İnşa dergisi 20. sayı)

Medrese bir eğitim kurumu olarak Selçuklular zamanında boy göstermeye başladı. Ünlü vezir Nizamülmülk bu işe öncülük ettiği için genellikle onun adına kuruldu ve adına da Nizamiye medreseleri dendi.
Selçuklu devleti İran topraklarında kurulduğu için İran kültürünün etkisinde kalmış bu yüzden Nizamiye medreselerinde Farisi kültürü hakim olmuştu. Bu yüzden Selçuklu devletinin yönetici kadrosu kültürel dezenformasyona uğramış ve Farisileşmiş kişilerden oluşmuştu. Bu kişilerin devlete bağlılığı ve sadakati oldukça sınırlı olmuştu.
Osmanlılar ilk medreseyi Orhan Bey zamanında İznik’te Orhaniye medresesi adıyla açarken bunun eğitim dilinin Arapça olmasına ama eğitimde Türklük ve İslam geleneklerinin baskın olmasına azami özen göstermişlerdi. Osmanlılar büyük devlet olmanın büyük insanlar yetiştirmekten geçtiğine inandıkları için eğitim ve medrese işine azami özen göstermişlerdi.
Bursa alınınca açılan Muradiye Medreseleri yüzlerce şubesi ile eğitimi tabana yaydı. İstanbul alındıktan sonra da Semaniye medreseleri en önemli ilim merkezi oldu. Okumaya devam et

Share Button

“ÇINAR”I NASIL BİLİRSİNİZ?

“Çınar”ı nasıl bilirsiniz?

(Bir önceki yazımız “Sadra şifa bir kitap: “Evin Mahremi Olmak-2-” başlığıydı. Bu tarzda bir yazının uzun düştüğünü ve okunmasının zor olacağını düşünerek, kitabın derûnunu anlamaya kitaptan seçtiğimiz yazı başlıklarıyla devam etmeyi uygun bulduk)
———————– “Çınar”, Âl-i Osman”dan bugüne Müslüman Türklerin derûnunda sembolleşmiş bir ağaçtır. Anlatacağımız çınar rüyası, bu necip millete aidiyeti olanların malûmudur; Şeyh Edebali Hz.lerinin müridi olan Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Bey şeyhinin dergâhında seyr u sülûkunu tamamlamak üzere yanında yatıyor ve rüya görüyor.
Okumaya devam et

Share Button

NE YAPMALI-2-ANA CEPHELER TESPİT EDİLMELİ

NE YAPMALI-2-ANA CEPHELER TESPİT EDİLMELİ
Öncelikle cepheler tespit edilmeli, cepheler tespit edilmeden kimin nerede duracağı belli olmaz. Ana cepheler tespit edilmemişse, içtimai kaos kaçınılmaz olur. En kötüsü kontrolsüz kaostur. Kaos olabilir ama karargahın kontrolü kaybetmemesi gerekir, bu sebeple ana cephelerin tespiti şarttır.
Bir toplumu baştan sona örgütlemek imkansızdır. Toplumun tamamının örgütlenmesi, kuruluşlar, kurumlar, teşkilatlar vasıtasıyla değil; fikirler, tatbikat planları, stratejilerle gerçekleştirilebilir. Toplum, kalb ve zihin dünyasında oluşacak inanç, fikir ve tavır ile örgütlenir. Bu, doğal bir örgütlenmedir, dost bellidir, düşman bellidir, sadık bellidir, hain bellidir. Bunu mümkün kılan ise öncelikle ana cephelerin tespit ve halkın buna ikna edilmesidir.
Bir kısım insanı örgütlemek mümkün ama ülkede yaşayan halkın tamamını veya büyük bir kısmını örgütlemek çok zor. Halkı örgütlemenin yolu, zihni kodlamadır. Fikir ve ilim adamı olmayan, yüksek seviyede idrak istidadı taşımayan halkın örgütlenmesi, zihni dünyasındaki “dost-düşman” kodifikasyonu ile gerçekleştirilebilir. Bu ve başka sebeplerle, halkın zihni kodifikasyonunu gerçekleştirebilmenin ilk merhalesi, ana cephelerin tespit ve ilan edilmesidir.
Okumaya devam et

Share Button

BATI’NIN OĞULLARI

Batı’nın Oğulları

Türkiye’de Müslüman kimliğinden utananlara, Osmanlı-İslâm medeniyetini hâkir görenlere, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e kadar Batı “uygarlığından” gözleri kamaşanlara, Batı’nın toplum düzenine, edebiyat ve düşüncesine hayran olanlara, modernizmin, materyalizmin, pozitivizmin yayılmasına yataklık edenlere, İslâm’ın kamu ve devlet idaresindeki varlığının gereksiz olduğunu söyleyenlere Batı’nın oğulları denir.

Batı’nın oğullarının alâmet-i fârikası, konuşmalarına daima azılı Batıcılardan Kılıçzâde Hakkı’nın aşağılık sözüyle başlamalarıdır: “Bağıra bağıra halka anlatacağız ki, değil Asya’ya çekilmek, kutuplara firar etsek, Avrupalılar gibi düşünmedikten, Avrupalılar gibi çalışmadıktan sonra orada dahi yakamızı bırakmazlar, mevcudiyet-i mukaddese-i diniye ve milliyemizi muhafaza ettirmezler. Bugün Avrupa’dan tardettiler, yarın dünya yüzünden kaldıracaklardır.”

BATI’NIN İLK OĞLU REŞİT PAŞA’DIR
Okumaya devam et

Share Button

Bu Ülke Babamındı, Onunda Babasınındı, Onunda Bin Yıldır Ecdâdınındı

Bu ülke babamındı, onunda babasınındı, onunda bin yıllık Müslüman ecdâdınındı, bugünde benim, yarında oğlumun ve onun oğullarının olacaktır. Bu silsile, hücrelerinden yüreğine, tuvalet âdabından devlet düzenine, eğitimden medeniyet anlayışına, iliklerinden ruhuna kadar her şeyiyle İslâmlaşan Türk milletinin kendisidir.

Bu ülke, Türklüğün İslâm’dan sâdır olduğuna, Müslüman olmadan önce Türklüğün millet olarak tecessüm etmediğine, Türklüğün ancak İslâm şeriat ve yaşayışıyla varlık ve hüviyetini ilelebet sürdürebileceğine inananlarındır.

Bu ülke, Türklüğün zarf ve mazrufunun Âl-i Selçuk, Âl-i Osman kalıbında İslâmlaşa İslâmlaşa meydana geldiğine, bir ırk olmadığına, önce Müslüman ve Muhammed (s.a.v.) ümmetinin bir parçasına olduğuna iman edenlerindir.

HÜKÜMRANLIK HAKKI İSLÂM’DAN ÇIKMADIKÇA TÜRKLERE AİTTİR

Müslümanlığını Türk isminin gerisine düşürenlerin, İslâmlığın bütün hayatın ve her şeyin zarf ve mazrufu olduğu inancından kopup ham ve laik Türklük düşüncesini öne geçirenlerin, Türklüğünden Müslümanlığı bir miligram dahi eksiltenlerin, Kemalist Cumhuriyetin dayattığı sözde Türklük anlayışına kapılan ve tasdik edenlerin bu ülkenin sahibi babamın, onun babasının, onun da bin yıllık Müslüman Türk ecdâdının silsilesiyle hiçbir maddî ve manevî, fikrî ve ruhî bağı olamaz. Okumaya devam et

Share Button

ÖLÜRKEN TERKETMİŞTİK, DOĞARKEN DE TERKECEK MİYİZ?

ÖLÜRKEN TERKETMİŞTİK, DOĞARKEN DE TERKEDECEK MİYİZ?
Mısır merkezinde cereyan eden hadiseler, eski “düvel-i muazzama” meselesini tekrar aktüel hale getirdi. Eskiden düvel-i muazzama karşısında zayıf da olsa bir Osmanlı devleti vardı, şimdi ise Müslümanların birliğini temsil eden, onlar adına kararlar alabilen bir merkez (karargah) yok. Bu çok ağır bir durum…
Osmanlının işgal edildiği birinci cihan harbinden sonra, ülkenin maddi planda kurtarılması için bu milletin tüm iddialarından vazgeçmesini, İslam’ı bırakmasını, İslam’ın kendi öz yurdunda parya haline getirilmesini talep eden batılılar, karşılarında bu taleplerini yerine getirmek için kendilerinden daha fazla iştahlı bir kadro bulmuştu. Cumhuriyet devrimleri denilen işler bu süreç sonunda yapıldı ve İslam’ın tarihten tasfiye edildiği düşünüldü. Millet tarihi iddialarından resmi yönetim alanında vazgeçmiş, hilafet ilga edilmiş, Şeriat-ı Garra mer’iyyetten kaldırılmıştı, bunun adına da “kurtuluş” dendi. Neden kurtulmuştuk, tabii ki (haşa) İslam’dan… Kendisine karşı savaştıklarımızın tüm değerlerini aldık, bizim tüm değerlerimizi reddettik ve “kurtulduk”…
Bir asırdır batıya ta kalbinden teslim olarak “kurtulmuş” şekilde yaşadık. Ne zaman ki kurtarıcılardan ve onların kurtarma reçetelerinden (devrimlerinden) kurtulmaya başladık, “düvel-i muazzama” harekete geçti. Ne zaman ki Akparti hükümetinin niyetinin İslam dünyasını ayağa kaldırmak olduğu anlaşıldı, “düvel-i muazzama” çıldırdı. Okumaya devam et

Share Button

DOĞU TÜRKİSTAN’A OSMANLI ECDADIMIZ GİBİ GİTMEK

Doğu Türkistan’a Osmanlı Ecdâdımız Gibi Gitmek
Mustafa Armağan’ın 06 Mayıs 2006 tarihli Zaman Gazetesi’ndeki “Sultan Abdülaziz’in Doğu Türkistan’a Askerî Yardımı” adlı yazısından ve Doğu Türkistan dergilerinden ilham ve bilgi alarak, Çin katliamına mâruz kalan acılı karındaş Doğu Türkistan üstüne, dünyaya nizam verdiğimiz asırları hatırlayarak moral niyetine bir yüreknâme yazıp kalbimi Kaşgar’a,Urumçi’ye göndermek istedim.
Yıl 1873. Doğu Türkistan Çin zulmü altında inlemektedir. Güneşin doğduğu yerdeki, yani Doğunun son Müslüman milleti Uygurların lideri Yakup Han, yeğeni Hoca Töre’yi İstanbul’a nizam-ı âlemin padişahı Sultan Abdülaziz’e elçi olarak gönderir. Hoca Töre elinde bir mektupla huzura alınır. Mektupta, Yakup Han’ın, yeryüzündeki Müslümanların hâdim olan padişahın “engin kanatları altına sığınmaya geldiklerini, Çin istilası ile mücadele etmek için büyük hünkarımızın yardımına ihtiyacı olduğunu” belirten sözleri, Sultan Abdülaziz’in yüreğinin üstünden geçer. Dünyaya nizam veren âl-i Osman ceddinin İ’lâ-yı Kelimetullah dâvası kalbine düşer ve hüzünlenir. Güneşin doğduğu yerdeki uzak milletdaşımızın ülkesi Doğu Türkistan için askerî yardım hazırlıklarına başlanır.
Kaşgar Çin zulmü altında ezilirken hiç durur muydu Osmanlı? Dünyanın neresinde mazlum millet ve ümmetdaşımız varsa, Osmanlının eli ve yüreği oradadır. Okumaya devam et

Share Button

“BÜYÜKLERE” SORULAR-2-YAZI SERİSİNİN LÜZUMU VE USULÜ

“BÜYÜKLERE” SORULAR-2-YAZI SERİSİNİN LÜZUMU VE USULÜ
Bu yazı serisinde sorular soracağız. Her yazıda bir soru soracak, sorunun izahını yapacağız. O soruya neden ihtiyacımız olduğunu, cevabının hangi meselemizi çözeceğini izah edeceğiz. Sorunun izahı, sorunun cevabı değil, soruya olan ihtiyacı göstermek içindir. Soruların her biri, belli bir tefekkür sürecinden geçmiş, sürecin sonunda ortaya çıkmıştır. O süreçteki (istikametteki) tefekkür faaliyetinin devam edebilmesi için sorunun cevaplanması gerektiği zannındayız.
Sorunun izahı, soruyu ortaya çıkaran tefekkür sürecinin izahıdır. O süreç izah edilmeden sorulacak soru, bidayeti ile nihayeti arasındaki irtibat görünmediği, çerçevesi gösterilmediği için anlamsız kalır. Anlamsız soru olmaz, anlamsız soru sormak anlamayanların işidir. Sorusunu izah edemeyenler, o soruyu sorma liyakat ve ehliyetinde değillerdir, bu sebeple de muhatap alınmaları gerekmez. Öyleyse soruların izahı gerekir.
Önce bir mevzudaki (alandaki) soruları toplu olarak ve izah etmeden yayınlayacağız. Devamında ise soruların her birini bir yazıda tekrar soracak ve sorunun izahını yapacağız. Bir mevzudaki soruları toplu olarak yayınlama sebebimiz, o mevzudaki soruların birbirinin devamı mahiyetinde olmasıdır. Önce toplu olarak yayınlamakla, mevzuun umumi çerçevesini göstermiş, soruların birbiri arkasına geldiğini ve birbirini tamamladığını işaretlemiş olacağız. Soruları toplu olarak yayınlamadığımız takdirde, her sorunun izahını yaparken tekrara düşmek, izahı şişirmek durumunda kalırız. Bundan imtina etmek için her mevzuun sorularını toplu olarak yayınlama ihtiyacı hissettik. Okumaya devam et

Share Button

“MÜSLÜMANLAR ERMENİLERİ HUNHARCA KATLETTİ” DEMEK, İHANETTEN DAHA ADİ BİR FİİLDİR

“Müslümanlar Ermenileri Hunharca Katletti” Demek, İhanetten Daha Âdi Bir Fiildir
“Kemalizm Terakkiye Mânidir” diyen ve Suriye’nin Türkiye ile kardeş olacağını, Haleplilerin vilayetimiz olmak istediklerini anlatan yazılarından dolayı gıyabında takdir ettiğim bir gazeteci-yazar, AB ve ABD’ye karşı durmasına rağmen nasıl olduysa birden bire makas değiştirmeye, Batılıların ve neoliberallerin meşhur sakızı olan “Ermeni soykırımı”nı çiğnemeye başladı.
Devlet-i âliyye’nin hayâlini kuran Müslüman bir gazeteci-yazarın ağzına yakışmamış bu sakız. Haram bir şey çiğniyorcasına bir seviyesizliğe düşmüş. Yazdıkları şuur kaybının işaretidir. Ne dediğini bilmiyor, ağır tarafından saçmalamış. Şu ifadeleriyle zihnî bir travma geçiriyor olabilir:
“Bugün 24 Nisan. Ermeni hemşerilerimizin matem günü. 1915’te yaşanan vahşeti acıyla andıkları gün. Acılarını paylaşmalıyız; ‘Onlar bizim acımızı paylaşıyorlar mı?” diye sormadan. Herkes kendi insanlığından mesuldür. Binlerce veya onbinlerce veya yüzbinlerce masum Ermeni’nin hangi sebepten olursa olsun Müslümanlar tarafından hunharca katledilmiş olmasını katiyen mazur göremeyiz ve içimize sindiremeyiz. Mazur görememeliyiz ve içimize sindirememeliyiz…”
Türkiye’de, “Müslümanlar Ermenileri hunharca katletti” demek, ihanetten daha âdi bir cürümdür. Bu cümleler gaflet ve dalâlet içinde olan birinden sâdır olur ancak. Fakat bildik bir yazardan neşet ettiğini okuyunca aklıma özellikle Cumhuriyetle başlayan zihin travması ve bölünmesi geçiren “aydın hastalıkları” geliverdi. Okumaya devam et

Share Button

“BÜYÜKLERE” SORULAR-1-TAKDİM

“BÜYÜKLERE” SORULAR-1-TAKDİM
İçinde yaşadığımız çağ, büyük tefekkür patlamasına gebe… İnsanlık çok büyük ve ağır meselelerle cedelleşiyor. Kırıntı fikirler, parça fikirler, küçük fikirler, sığ fikirler günümüz insanlığının meselelerini halledemez. Birikmiş meselelerin izah ve halli için, zekayı kamaştırıcı, aklı hayrete düşürücü, şuuru ürpertici bir haşyetle sarsıcı bir tefekkür patlaması gerçekleşmelidir.
Dünya, iki-üç asırdır tefekkür ihtiyacını batıdan karşıladı, hakikat arayışı veya “doğru tefekkür” ihtiyacı bir tarafa, dünyada imal-i fikir ile iştigal eden herhangi bir kültür havzasının olmaması, batının illüzyonuna aldanmayı mümkün kıldı. Felsefe ciddiye alınmayacak bir tefekkür mecrası değildi ama hakikat arayışı yerine diyalektik işleyişe mahkum oldu. Çok övülen ve güvenilen diyalektik işleyiş, önce bir yanlışı bulmak (tez üretmek) sonra yanlışın zıddını (başka bir yanlışı) bulmak, sonra yanlışları terkip ederek (sentezleyerek) daha büyük ve daha muhkem bir yanlışa ulaşmak gibi ucube bir usul ile maluldü. Nihai eserleri ise on dokuzuncu asırda müşahede edilebileceği gibi “ideolojiler” oldu, ideolojiler de yirminci asrı kan gölüne çevirdi.
İslam tarihindeki en büyük tefekkür patlaması mezheplerin inşa edildiği devirdi, bu devirdeki tefekkür patlaması o kadar büyüktü ki, insanlık tarihindeki tefekkür hamlelerinin zirvesine oturdu. Mezheplerin mayalandığı devirden sonra, farklı coğrafyalarda, farklı zaman dilimlerinde tefekkür patlamaları oldu, hiçbiri mezheplerin inşasındaki çapa ve derinliğe ulaşamasa da, her biri bir İslam Medeniyeti inşa edecek hacimdeydi. Her İslam Medeniyetinin inşası, bir tefekkür patlamasıyla başladı. Tarihi seyir böyle olmasına rağmen, son İslam Medeniyeti olan Osmanlının kuruluş safhasında tefekkür patlamasının göze çarpmaması dikkat çekicidir. Gerçekten de Endülüs-İslam, Türkistan-İslam, Hind-İslam, Selçuklu-İslam medeniyetlerinin başında veya ortasında görülen tefekkür patlamalarının muadili Osmanlının kuruluş safhasında yoktur, zirvesinde de o çapta yoktur. Aynı şekilde dikkat çekici olan ise, Osmanlı-İslam medeniyetinin ulaştığı seviyenin, önceki İslam medeniyetlerinden daha yüksek olmasıdır. Okumaya devam et

Share Button

CENNETMEKAN ABDÜLHAMİD HAN’IN FERMANI HALA GEÇERLİ

CENNETMEKAN ABDÜLHAMİD HANIN FERMANI HALA GEÇERLİ
Zaman Gazetesinin 21.10.2012 tarihli internet sitesinde karşılaştığım bir haber fevkalade duygulanmama sebep oldu. Haberin başlığı, “Türk hacılarını Abdülhamid Hanın fermanıyla ağırlıyor”. Haberde ihtiyaç duyulan teferruat kafi derecede yok ama ana fikir anlaşılıyor.
Osmanlı döneminde mukaddes beldelerde hacıları ağırlama görevine “delil” ismi verilmiş. Her iş vahidi için bir isimlendirme mahareti gösteren Osmanlı, o harikulade medeniyet dilini galiba böyle inşa etmişti.
Haberden pek anlaşılmasa da galiba “delil” görevi için Sultan Abdülhamid Han, hicaz bölgesindeki bazı ailelere ferman göndermiş. O ailelerden birisinin son temsilcisi, fermanlardan birine sahip olduklarını, o günden beri de hacıları gönüllü ve bedelsiz olarak ağırladıklarını anlatıyor.
Günümüz dünyasında her şeyin “para” ile ölçüldüğü, paradan başka geçer akçenin bulunmadığı malum. Manevi kıymetlere kıyan Cumhuriyet dönemi, manevi alış verişler için “manevi geçer akçe” basamadı. Tabiatı gereği de basamazdı çünkü tabiatında “maneviyat” yoktu. Okumaya devam et

Share Button

TÜRKİYE’NİN DIŞ POLİTİKASI DOĞRUDUR

TÜRKİYE’NİN DIŞ POLİTİKASI DOĞRUDUR
Birinci cihan harbine kadar dünyada sömürgeleştirilememiş tek coğrafya parçası, Osmanlı ülkesiydi. Birinci harpten sonra, Osmanlı coğrafyası da sömürgeleştirildi. Birinci cihan harbinden sonra Anadolu’da başlayan “kurtuluş savaşları” süreci, İslam coğrafyasının tamamında, ikinci cihan harbinden sonrasına kadar devam etti. Bu süreç “birinci kurtuluş savaşları” dalgasıydı ve Müslüman halkların savaşmasına rağmen, savaş sonrası kurulan siyasi rejim ve iktidarlar, batılı, Batılılaşmış, batının yerli ajanları tarafından kuruldu. Kurtuluş savaşında kendilerine karşı savaşılan ve her ülke de ortalama yüzbinlere ulaşan şehit sayısına rağmen, barış anlaşmalarının yapıldığı günün ertesinde, sömürge yönetimlerinin aynısı ve daha şiddetlisi, yerli(!) iktidarlar tarafından kuruldu. Buraya kadarı herkesin bildiği bir yirminci asır hikayesi.
Bağımsızlığını kazanan Müslüman ülkelerin siyasi coğrafyaları öyle bir çizildi, siyasi rejim ve iktidarlar öyle bir kuruldu ki, ya sınır ihtilaflarıyla birbirine düşman edildi veya her ülkede “azınlık” guruplara iktidarlar teslim edildi ya da monarşiler ve askeri diktatörlükler kurularak ülkeler ve halklar zapt altına alındı. Küçücük kıvılcımlar bile diktatörlere kabuslar gördürdü ve devasa güçlerle üzerlerine yürüdüler. Suriye’nin önceki Yezid’i olan Hafız Esad’ın Hama katliamının veya Irak’ın önceki Yezid’i olan Saddam’ın Kuzey Irak’taki kimyasal silahla yaptığı katliamının hatırlanması kastımızın anlaşılması için kafidir. Buraya kadar bahsini ettiğimiz hadiseler de herkes tarafından biliniyor. Okumaya devam et

Share Button

ANADOLU’DA MAŞERİ HÜZNÜN DİLİ:YEMEN TÜRKÜSÜ-1-

Anadolu’da Mâşerî Hüznün Dili: Yemen Türküsü-1

Kaynağını Mekke’den alıp irfan medeniyetini inşa eden muazzez milletimizin savaş ve seferberlik gurbetlerini, hasretlerini, acılarını ve her haneden en az bir şehit vererek yaşadığı alınyazısını bir türkü ile de anlamak mümkündür.

Her yaştan ve rütbeden askerimizin uzak diyarlardaki milletdaşları için şehit oluşlarını, din ü devlet ve medeniyeti için nasıl bir çilelere, gurbetlere gark olduğunu, dönülmesinin mümkünü olmayan savaşlarda ana, baba, eş ve evlât hasretleriyle yanıp kavrulduğunu, Sultan Abdulaziz zamanından Birinci Cihan Harbi sonuna kadar üç neslin acı yüklü Yemen Seferlerinden geçtiğini bir türkümüz ölümsüz bir şekilde kalplere ve hafızalara nakşetmektedir. Okumaya devam et

Share Button

BİLİM KİSVESİYLE İSLAM DÜŞMANLIĞI YAPAN ADAM, İLBER ORTAYLI

BİLİM KİSVESİYLE İSLAM DÜŞMANLIĞI YAPAN ADAM İLBER ORTAYLI
Bir bilim adamının “bilim namusu” nasıl anlaşılır? Bu soru aynı zamanda, bir adamın “bilim adamı” olduğu nasıl anlaşılır sorusudur. Fikir adamı olabilirsiniz, fikir adamı olduğunuz için taraf olabilirsiniz, bu tabiidir. Fakat bilim adamı edalarıyla ortaya çıkanlar başka kurallara tabidir.
Bilim adamı kisvesiyle ortaya çıkanlar, aynı zamanda şunu deklare etmiş olmuyorlar mı? “Ben bilim adamıyım, ben sadece bilimi önemserim, bu sebeple doğruya doğru, yanlışa yanlış derim”. Böyle bir ön beyan, bilim adamının kuşandığı “kisvesinde” mevcut değil midir? Buna rağmen, ideolojik propaganda yapmanın adı nedir? İdeolojik propagandayı, “bilim” kisvesine sokması nasıl anlamlandırılmalıdır? Bu bilimsel bir “hile” değil midir?
Konumuz İlber ORTAYLI… Büyük tarihçi zannedilen, kendini de büyük tarihçi zanneden İlber ORTAYLI… “İmparatorluğun en uzun yüzyılı” isimli kitabında, tarihçi edalarıyla İslam düşmanlığı yapıyor. Düşmanlığını, tarihin içine gömmüş bir şekilde ve sinsice yapıyor. İslam düşmanlığının malzemesini de Osmanlıdan devşiriyor. Bu arada, Osmanlıyı da tahkir ediyor.
Bunu da doğrudan yapmıyor, iktibas marifetiyle yapıyor. Yani sorumluluğu da doğrudan üzerine almıyor. Hile içinde hile… Bilim adamlığı, hileyi gergef gibi işlemek ve kendi ismini gizlemekten ibaret… Pes… Okumaya devam et

Share Button

OSMANLININ MEDENİYET SEVİYESİNE BİR MİSAL

OSMANLININ MEDENİYET SEVİYESİNE BİR MİSAL
Osmanlı, Kemalist Cumhuriyet Rejimi tarafından ortaçağ karanlığına ait gayriinsani bir devlet, ve cemiyet nizamı olarak tasvir ve tarif edilegeldi. İnsafsızlığın, vicdansızlığın, alçaklığın ve hatta hainliğin bu çapı, tarihte görülmemiştir. Kemalistlerin bu türden hafifmeşreplilikleri ve batının bu ülkedeki beşinci kol faaliyet misyonerleri olduğu malum fakat bazı Müslümanların da Osmanlıyı aynı şekilde veya benzer şekilde tasvir etmeleri büyük bir bahtsızlık. Üstelik İslam’dan hareketle bunu yapıyor olmaları da tam bir idraksizlik.
Osmanlının medeniyet seviyesine, İslam’ı hangi derinlikte anladıklarına ve tatbik ettiklerine dair küçük bir misal… D. Mehmet Doğan, “Tarih ve Toplum” isimli eserinin 106. Sayfasında bir hadise naklediyor. Şimdiki adıyla “tüketiciyi korumaya dair” bir nakil… “İhtisap kanunnameleri”nden nakledilmiş. Şöyle;
“Ayakkabılar kaç gün dayamalıdır:
Bilcümle çizmecilerin ve paşmakçıların ve babuccuların işledükleri cizme ve babuc ve gayrı akça başına iki gün hisabı vardır. Bunların gibileri görüb gözedeler her kangı cizme ve babuc ve başmak ve gayrı akça başına iki gün hisabı üzere tamam olmadan delinür ise veya sökülürse dikici suçludur. Kıymeti ne ise ol miktar cerime alınır. Eğer gön ve sahtiyan delinür ise debbağ suçludur. Eğer sökilür ise diken suçludur. Eğer bıcakla kesilür ise diken suçludur”.
Bu nedir şimdi? O en ileri olan batı medeniyeti “tüketici haklarını” hangi asırda tanıdı? Tüketiciyi korumaya dair tanzimlerini ne zaman yaptı? Türkiye Cumhuriyeti bu işi ne zamandır yapmakta? Batı bu seviyeye yirminci asırda geldi, Türkiye Cumhuriyeti ise yirmi birinci asırda, Osmanlı ise asırlarca önce… Dikkat edin birkaç yıl önce değil, birkaç on yıl önce değil, bir asır önce de değil, asırlarca önce… Kim ileri kim geri? Hem de ne kadar geri.
Osmanlı bir misal üzerinden konuşulacak hadiseler demeti değil tabii ki. Fakat seviyeyi bazen bir misal bile göstermeye kafidir. Bu misalden çok daha derin ve harikulade müessese ve tatbikat misalleri bulmak kabil.
Osmanlı ile ilgili hoyratça konuşanlar, kuralsız ve nispetsiz şekilde tenkit edenler için iki ihtimalden birine varittir. Ya Osmanlı hakkında misilsiz şekilde cahildirler veya “özel bir misyon” sahibidirler. Özel misyon, siyasal ve kültürel ajanlıktır. Osmanlı, İslam medeniyetidir ve İslam’ı son yedi asırda en derin en geniş ve en mütekamil anlayan, bu anlayışın müesseselerini ve tatbik şartlarını üreten uzviyettir. Dolayısıyla Osmanlı aleyhine olanlar hakkında iyi niyetli düşünmemiz mümkün değildir. Osmanlının şahsında İslam’a saldırdıklarını biliyoruz.
Osmanlının aleyhine konuşanlar, misallerini son dönemden verirler. Çökmekte olan medeniyetin son can çekiştiği (sekerat halindeki) misallerden hareketle tenkit etmeye çalışırlar. Seviyeleri tam olarak misali aldıkları yerle ilgilidir. Ölmek üzere olan adamın can çekişmesine bakarak şahsiyet tasvirleri yapmak veya hasta adamın odasına birisi girdiğinde ayağa kalmadığını söyleyerek tenkit etmek gibi bir hafifmeşrepliliktir. Tüm bunları söylerken, Osmanlının yanlışları olmadığını söylemek gibi insanın ve hayatın tabiatına aykırı laflar etmiyoruz. Mesele, İslam’ı, medeniyet çapında anlamak ve tatbik etmenin dahiyane son misali olan Osmanlının seviyesizce, hoyratça, bazen de haince kötülenmesidir, bu tavır sadece ve sadece Kemalistlere yakışır, asla ama asla Müslümanlara yakışmaz.
Müslümanlara yakışan, son İslam medeniyeti üzerine araştırma ve çalışmalar yaparak, İslam’ın tatbik müesseselerinin nasıl inşa ve ihdas edildiğini, nizami çerçevelerin nasıl teşkil edildiğini, tezatsız bir cemiyet ve devlet hayatının nasıl inşa edildiğini anlamaya gayret etmektir. Osmanlı, İslam medeniyetinin son misali olduğu için, İslam’ı medeniyet çapında anlama ve tatbik etmenin de son misalidir. Şimdiki Müslümanların bedevi haline bakınca, Osmanlının ne kadar büyük bir idrak ve tatbik ufkuna sahip olduğu görülüyor.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

HZ. HÜSEYİN’İN İÇTİHADININ OSMANLIDAKİ TATBİK ŞEKLİ

HZ. HÜSEYİN’İN İÇTİHADININ OSMANLIDAKİ TATBİK ŞEKLİ
İslam hukukunda, otoriteye “meşru isyan” Hz. Hüseyin’in (RA) içtihadıdır. İslam tarihinde bu içtihadı ilk tatbik eden de o mübarek zattır.
Dünyadaki hiçbir hukuk sistemi, otoriteye isyanı meşru görmez. Başka bir ifadeyle hiçbir hukuk sistemi “meşru isyan hakkını” tanımamıştır. Tek istisnası İslam hukukudur. İslam hukukunda otorite zulmetmeye başlarsa, halkın meşru isyan hakkı vardır. “Zulme rıza zulümdür” veciz ölçüsü, zalime karşı isyanı hak olmaktan öte taşımış ve bir vecibe haline getirmiştir.
Hz. Hüseyin’in (RA) içtihadı ve tatbikatı ile başlayan “meşru isyan hak ve vazifesi”, İslam hukukuna (Ehl-i Sünnet Hukukuna) girmiş, yerleşmiş ve tatbik edilmiştir.
Zulme itiraz ve isyan hakkı, hayatın her alanında ve seviyesinde kullanılabilmekte, kullanılması gerekmektedir. En büyük çapı devlet başkanına isyandan başlayıp, en küçük tatbik misali olan devlet memuruna karşı isyana kadar uzanır. Osmanlıda bu hakkın kanun ile tanınmış küçük misaline bakalım. D. Mehmet Doğan, “Tarih ve Toplum” isimli eserinin 181. sayfasında tımar sistemindeki sipahi ile köylüler arasındaki münasebetlerden bahsederken, kanunnamelerden şu hususu naklediyor.
“Sipahi, kolayına gezerken ra’iyyetini incitir ise, ra’iyyet ol sipahiyi döğerse cürüm alınmaya. Eğer sipahi buyruk almadan ulak isterse, ya davar boğazlatırsa, anı dövseler suçlu olmaya”.
D. Mehmet Doğan, iktibas ettiğimiz hususu, Osmanlıdaki toprak nizamı ile Avrupa’daki feodalite düzeni arasındaki mukayese babında anlatıyor. Feodalite düzeninde köylülerin (serflerin) hiçbir hakkı olmadığını fakat Osmanlıda köylülerin haklarının genişliğini izah için bu misali veriyor. Verdiği bu misal, tam olarak Hz. Hüseyin’in (RA) içtihadının, cemiyetin her seviyesinde ve her çapta tatbik edildiğini gösteriyor.
Çağdaş, modern, laik ve saire bir sürü işe yaramaz ve ne manaya geldiği anlaşılmaz sıfatı olan Türkiye Cumhuriyeti rejiminde ve en ileri medeniyet(!) olan batıda, bir polise veya askere bir tokat atında dünyanın kaç bucak olduğunu görün. Polisin, askerin ve diğer devlet memurlarının, yanlış yapması, haksızlık yapması, zulmetmesi halinde dahi bir tokat atamazsınız. En iyimser ihtimalle mahkemeye gitme hakkınız var, mahkemelerin de yıllarca sürdüğü ülkelerde (Avrupa’da ve ABD’de de yıllarca sürüyor) hakkınızı alana kadar, hakkınız çürüyor.
Bazı sığ idrakli ve ukalaların şu itirazı yapacağını biliyorum. Ama her önüne gelen devlet memurunu döverse, asayiş ve nizam nasıl sağlanacak? Soruyu bu şekilde soracak hafif akıllılar için söyleyelim, asayişsizliğin ve kaosun birinci sebebi, adaletsizliktir. Zulmedenlere itiraz ve isyanı yasaklar ve mahkemeye başvurma şartını getirirseniz, mahkemelerin çalışma ve adalet üretme zafiyetlerine bakınca, adaletsizliği hakim kılarsınız. Adaletsizlik hakim olduğunda, asayişsizlik kaim olur. Zaten önüne gelen devlet memurunu dövemez, haksızlık yapan devlet memuruna itiraz ve isyan eder. Devlet memuru, yanlış yaptığında itiraz ve isyan ile karşılaşacağını, bunun da suç değil hak olduğunu bildiğinde, adalet ve asayiş, derinleşir ve kalıcı hale gelir. Zaten kaosun birinci ve en büyük sebebi, devlet zulmüdür (çağdaş ifadesiyle, devlet terörüdür). Asayiş ve adalet, öncelikle devletin kanun çerçevesine girmesi ile kabildir. Devleti kanun çerçevesi içinde tutacak olan da halktır. Halk, devleti nasıl kanun çerçevesinde tutar? Hz. Hüseyin’in (RA) içtihadını tatbik ederek. Bir devletin adil olup olmadığını, adil olup olmayacağını, hukuk nizamında, Hz. Hüseyin’in (RA) içtihadına yer verip vermemesine bakarak anlarız.
Bir hukuk sisteminde mezkur içtihat müesseseleşmiş halde yoksa o devletin adil olma ihtimali yoktur. Halkın meşru isyan hakkını tanımadığı için, isyan ihtimalini ortadan kaldırmış olan devlet ve iktidarlar, mutlaka hukuku ihlal eder ve halka zulmederler.
Suriye’deki hadiseleri bir de bu cihetten düşünmekte fayda var. Suriye’de Hz. Hüseyin’in (RA) içtihadından herhangi bir eser ve iz görüyor musunuz? Suriye’de olmaması, aynı laik Kemalist Türkiye’de olmaması gibi tabiidir. Peki Suriye’yi destekleyen İran’da bu içtihadı görüyor musunuz?
İran bu konuda ilginç bir tarihe sahip… Yaklaşık on üç asırdır hiç devlet olmamış, devlete ve otoriteye Hz. Hüseyin’in (RA) içtihadı mucibinde mütemadiyen isyan etmiştir. Fakat hiçbir isyanını neticeye ulaştırmamış sadece isyan ile meşgul olmuştur. Sanki Hz. Hüseyin (RA), “meşru isyan içtihadı” mucibince kıyamını başlattığında, melun Yezid’i alaşağı edip, sahih hilafeti (ve tabii ki devleti) ikame etmek için harekete geçmemiş de sadece isyan etmek istemiş gibi, Şia, tarihinde sadece isyan ile meşgul olmuştur. Oysa meşru isyanın hedefi, zulmü iptal edip, yerine adaleti (yani İslam’ı) ikame etmektir. Sadece isyan ediyor fakat neticede devlet olmuyorsanız, insanları isyanlarda neden öldürtüyorsunuz? Mesela 1950 de İran’da, mollaların (Ayetullahların) başlattığı isyan ile Şah tahtını bırakıp yurtdışına kaçmış, şahı deviren mollalar ise devleti Musaddık’a teslim etmiştir. Herhangi bir şey değil, devlet teslim ediyorlar. Dünya siyasi tarihinde (sadece İslam tarihinde de değil) bu çapta bir siyasi ahmaklık misali yoktur. Musaddık kimdir? Fars milliyetçisi bir siyasetçi… Neden Musaddık’a teslim etmişler? Çünkü Şia’daki inanç ve gelenek, sadece isyan üzerine inşa edilmiştir ve 12. İmam gelene kadar devlet olmak yasaktır. İslam tarihinde, niyet olarak değil ama tatbikat olarak ilk ve tek “laik anlayış” Şia’dır. Çünkü Humeyni’ye (1979 devrimine) kadar Şia, devlet olmayı kendine yasaklamıştır. Devlet olamamak başka şey, devlet olmak istememek başka şey… Devlet olmamak, İslam hukukunun kamu hukuku kısmını askıya almak demektir. Yani devlete karışmamak, yani din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması. Ne kadar tanıdık geliyor değil mi?
Yaklaşık on üç asır böyle devam etmiş. Düşünebiliyor musunuz, bir anlayışın alimleri (ki o kadar uzun sürede muhtemelen milyonlarca Şia alimi yetişmiştir) on üç asırdır temel meselelerde yanılmış. Dikkat edin, cahilleri değil, alimleri, on üç asır yanılmış. Bu nasıl izah edilir? Ya da izah edilebilir mi?
1979 yılındaki devrimden sonra devlet olan Şia, bu defa da hukukuna Hz. Hüseyin’in (RA) içtihadını almamış. Meşru isyan içtihadını, kamu hukukunda bir müessese olarak tanzim ve muhafazaya almamış olmalı ki, Suriye’deki Yezid’in zulmüne isyan eden Müslümanları katletmeye katkıda bulunuyor. On üç asır devlet olmayınca, nasıl devlet olacağını da bilmiyorlar tabii.
Netice olarak Şia, devlet olmadığı zamanda yanlış yaptı, devlet olduğu zamanda da yanlış yapıyor. Nasıl oluyor da her iki halde de yanlış yapıyor? Çünkü inşa ettiği “anlayış” yanlış… Akıl terkibi yanlış. Aklın bünyesini yanlış terkip ederseniz, doğru yapma şansınız kalmaz.
Hz. Hüseyin’i (RA) örnek alıp da, her iki halde de yanlış yapmak nasıl bir hadisedir? Doğru noktadan yola çıkıp mutlaka yanlış yapabilmek, ancak Şia’ya has bir maharet olsa gerek. Allah, bu ümmeti Şia’nın akıl terkibinden muhafaza etsin.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

D. MEHMET DOĞAN’IN “TARİH VE TOPLUM” İSİMLİ ESERİNİN TENKİDİ-1-

D. MEHMET DOĞAN’IN “TARİH VE TOPLUM” İSİMLİ ESERİNİN TENKİDİ-1-
D. Mehmet Doğan’ın bizdeki baskısı (başka baskıları olma ihtimaline karşı), Feryal matbaacılık tesislerinde Ekim 1989 yılında basılmış olan “ikinci baskısı”dır. Dipnotlarımız bu baskı üzerinden takip edilebilir.
Kitaptaki tespitlerin ve fikirlerin tenkidini iki kısımda (iki yazıda) yapmayı düşünüyoruz. Birinci kısımda (bu yazıda) kitabın tarihi seyrindeki tetkikleri, ikinci kısımda ise kitabın “netice” kısmı olan ve yazarın yeni İslam cemiyet ve devleti ile ilgili tespitleri, teklifleri ve fikirleri gözden geçireceğiz. Böyle bir tasnif yapmamızın temel sebebi, yazarın tarihi tetkiklerinin gerçekten dikkate değer olduğu ve okunması gerektiği düşüncemizdir. Fakat “netice” kısmındaki İslam cemiyet ve devlet sistemi hakkındaki düşünce ve tekliflerinin ciddi şekilde tenkide tabii tutulması zaruretidir.
*
Eser, cemiyet, devlet ve medeniyet meselesini, toprak bahsinde tetkik etmiştir. Tabiidir ki bu meseleler sadece toprak bahsi üzerinden tetkik edilemez. Fakat yazar bunun farkında olmayan biri değildir. Kendine toprak bahsi üzerinden bir çalışma alanı seçmiş olması ve o alanla sınırlı bir tetkik yapması metodik bir ihtiyaçtır. Cemiyet, devlet ve medeniyet meselesi bir kitapta tüm boyutlarıyla tetkik edilemeyeceğine göre, yazarın kendine bir konu seçmesi ve o konu ile ilgili olan kısımlarını tetkik etmesi tabiidir. Bu sebeple eser, toprak üzerindeki mülkiyet, tasarruf, devir ve benzeri durumlar üzerinde inşa edilen ferd, cemiyet, devlet ve medeniyet meselelerine bakmaktadır.
Yazar, toprak meselesini “merkezi konu”, ferd, cemiyet, devlet, medeniyet meselelerini de muhit konular olarak almıştır. Eserin çerçevesi budur ve bu çerçevede değerlendirmek sıhhatli olur kanaatindeyim. Yazarın toprak meselesi üzerinden temel meselelere bakışındaki en önemli sebep, sanayi toplumu öncesi hayatın zirai altyapıya dayanıyor olmasıdır. Gerçekten birkaç asır geriye gidildiğinde, iktisadi hayatın büyük kısmı ziraat, üretim kaynağı olarak da topraktır. Hal böyle olunca, mülkiyet meselesinden, içtimai muvazeneye kadar birçok mesele, toprak bahsinde merkezleşmektedir. Keza aynı dönemlerin Avrupa’sında da cemiyet, devlet ve medeniyet (yok ama) toprak mülkiyetinde merkezleşmiş ve yoğunlaşmıştır. Feodalitenin güç kaynağı toprak mülkiyetidir. Toprak mülkiyetinde şekillenen feodalitenin aynı zamanda bir cemiyet modeli, hukuk sistemi, siyaset tarzı oluşturduğu, bunlara bağlı olarak köylüleri (serfleri) köle haline getirdiği bilinmektedir. Yazarın meseleyi toprak merkezinde alması, birkaç asır geriye gidildiğinde hayatın tanziminde (organizasyonunda) en büyük amili tercih ettiği anlaşılmaktadır. Böyle bir çalışma hakikaten övgüye değer.
*
Toprak mülkiyetinin İslam tarihindeki sürecini Hz. Resul-i Ekrem (SAV) Efendimizden başlayarak tetkik etmiş, her dönemde nasıl şekillendiğini, nasıl tanzim edildiğini, İslam devletlerinin kurulmasında ve yaşamasında ne kadar katkısı ve zararı olduğunu tespit etmiş. Büyük Selçuklu Devletinde büyük toprakların ikta verilmesinin siyasi bunalımlara ve parçalanmalara yol açtığını fakat bunun daha sonraki devirlerde, Anadolu Selçuklu Devletinde ve Osmanlıda terk edildiğini tespit ediyor. Toprak mülkiyetinin, temelde Şer’i Şerife aykırı olmamak üzere farklı tatbikatlarının tarihi süreçlerde tecrübe edildiği, ciddi bir müktesebatın meydana geldiği ve bir sonraki devlet ve medeniyete nakledildiğini görmek, tarihi okuma bakımından önemli bir noktadır. Sürecin nihayetinde Osmanlıda kemale erdiği görünüyor. Yazarın bu husustaki tespiti şöyle;
“Selçuklu devletinde birkaç vilayeti kapsayacak genişlikte büyük iktalara da rastlanmaktadır. 1.000 asker çıkarabilen ve daha çok İran ve Irak’ta görülen bu tür iktalar derebeyliğe yakın nitelikler taşıyorlar. Mesela Şeriat dışı davalar ikta sahibinin “Divan-ı Mezalim”inde görülüyor ve bu çeşit büyük ikta sahipleri kendi adlarına para bastırabiliyorlardı. Büyük iktalar siyasi bunalımlara ve parçalanmalara yol açmaktaydı. Bu yüzden rejimin aksayan bu yönü daha sonraki Anadolu Selçuklu uygulamasında düzeltilmiş, büyük iktalara imkan verilmemiştir. Sistemin asıl olgun biçiminin Osmanlı Devletince uygulandığını burada belirtmeliyiz.”(Sahife 77)
İslam medeniyetinin, tarihi süreç içinde sayısız tecrübe ile süzüldüğünü ve inceldiğini tespit bakımından, toprak meselesinin incelenmesi kıymetli bir eser meydana getirmiştir. İslam medeniyeti, “tarihi süreklilik” arzeden, bir sonrakinin bir öncekinden “doğru”, “güzel”, “iyi” ve “faydalı” olanı aldığı, yanlış, çirkin, kötü ve zararlıları ayıkladığı devasa bir idrak süzgeci oluşturduğu vakadır. Yazar, toprak meselesinde bu tarihi sürekliliği tespit etmek bakımından, İslam tarihinin, özellikle de İslam medeniyetinin “tekliğini” göstermiştir.
*
Eserin büyük bir kısmı, tabii olarak Osmanlıya tahsis edilmiştir. Osmanlı, İslam medeniyetlerinin sonuncusu, en mütekamili ve en yakını olması bakımından bu alaka doğrudur. Osmanlıdaki toprak düzeni dikkatle tetkik edilmiş, toprak meselesine bağlı olarak ferd, cemiyet, devlet ve medeniyet bahisleri gözden geçirilmiştir.
Osmanlıdaki toprak mülkiyeti, neredeyse tamamına yakını “miri arazi” olup, mülkiyet devlete aittir. Devlet, arazinin mülkiyetini uhdesinde tutarak, tasarrufunu muhtelif şekillerde gerçekleştirmiştir. Umumiyetle tasarruf, doğrudan devletin işletmesi şeklinde değil, tımar şeklinde köylüye ve askerlere dağıtılmıştır. Köylü ile asker arasında taksim edilmiş değil, hem köylüye hem de askere verilmiştir. Bu cihetiyle harikulade bir sistem kuran Osmanlı, devlet maliyesine yük getirmeden yüz binlerle ifade edilen ordu beslemiş, aynı kaynağın (toprağın) işletmesini de köylüye vererek, hem ordunun hem de köylünün ihtiyacını karşılamıştır. Toprağın işlenmesini köylüye vermiş, gelirini de tımar sahiplerine (askerlere) vermiştir. Mülkiyet devlette olduğu için toprakların verimsizleşmesini, boş kalmasını engellemiş, işlemeyen köylünün elinden almış, takip etmeyen sipahiyi de azletmiş. Toprakların belli ellerde temerküzüne mani olmuş, zenginlik değil mahsul üretilmesini temin etmiş, halk arasında gelir dağılımını adil şekilde gerçekleştirmiştir. Toprak mülkiyeti devlete ait olduğu için alınıp satılamamış, ipotek edilememiş, köylü hem topraksız kalmamış hem de toprak bazı kişilerin elinde toplanmamıştır. Toprak üzerinden içtimai adaletin inşa edilmesindeki Osmanlı başarısı, dahiyanedir. Bu konuyu tetkik eden yazar, yer yer teferruatlı tespitler yapmış, zaman zaman da hayret ve hayranlığını (haklı olarak) izhar etmiştir. Sadece bunlardan ibaret değil toprak düzeninin etkilediği alanlar. Sipahiler aynı zamanda barış dönemlerinde asayiş ile görevli kılınmış, asayiş için ayrıca bir kolluk görevlendirmek gerekmemiş ve maliyeye yük binmemiştir. Devlet adamlarına, göreve başlarken büyük topraklar tahsis edilmesi, onların rüşvet ve benzeri gayrimeşru savrulmalarına mani olmuş, görevden azledildiklerinde ise toprağın mülkiyeti devlette olduğu için tahsis geri alınmıştır. Devlet adamlarına görevlerini layıkıyla yapmaları için maişet ve mal kaygısı çekmeleri önlenmiş aynı zamanda devletin malları hoyratça dağıtılarak israf edilmemiştir.
Yazarın, Osmanlı toprak nizamı ve buna bağlı birçok alandaki tanzimlere hayran olması yerindedir. Gerçekten hayran olunacak bir sistem inşa edilmiş, bu sistem de üç ile dört asır verimli şekilde tatbik edilmiştir. Osmanlıdaki tanzim ve tedbir maharetini gösteren toprak nizamı, hayatın neredeyse her alanı ile doğrudan veya dolaylı olarak ilgilidir. Toprak meselesinin tanzimindeki maharete karşı hissedilen hayranlık yazarın Osmanlıyı değerlendirmesinde bazı “ayar” kaymalarına sebep olmuştur.
*
Yazarın değerlendirme ayarını koruyamaması sadece hayranlıkla açıklanamaz fakat hayranlığın tesirinin de göz ardı edilmemesi gerekir. Bu durum D. Mehmet Doğan ile ilgili ve sınırlı değildir. Osmanlıyı, dikkatli tetkik eden yerli ve yabancı her müellif, mutlaka hayran kalmıştır. Osmanlı en kısa tarifle, tanzim ve tedbir dehasıdır. Tanzim mahareti ve tedbir anlayışını dikkatli tetkik eden hiç kimse hayranlıktan kurtulamamıştır.
Osmanlı medeniyeti araştırıldığında görülecektir ki, medeniyetin ana amilinin ne olduğunu tespit fevkalade zordur. Zaten araştırmacılar da bu durum açıkça göze çarpar. Birçok araştırmacı, kendi meşrebine, mesleğine, istidatlarına uygun olarak tespitler yapmış ve farklı ana amiller görmüştür. Osmanlının en önemli özelliği de tam olarak budur, hangi konuyu tetkik ederseniz edin görürsünüz ki, o konu (alan, müessese) medeniyetin temel direğidir. Her alan ve her alanın ana müessesesi, medeniyetin temel amili gibi görünür. Askeri nizamı ele alan bir araştırmacı, tüm Osmanlı sisteminin ordu merkezli inşa edildiğine yemin edebilir. Keza ilim erbabını tetkik eden bir araştırmacı, Osmanlı medeniyetini kalem erbabının (yani medreselerin) kurduğunu rahatlıkla söyleyebilir. Bir başkası esnaf teşkilatını tetkik ederse hiç şüpheniz olmasın, Osmanlıyı Osmanlı yapan müessesenin “ahilik teşkilatı” olduğunu bir ömür boyu iddia eder.
Bu hal neye işaret ediyor? Medeniyete… Medeniyet böyle bir şeydir. Medeniyet, hiçbir konuyu ihmal etmemek, en küçük beşeri münasebeti müesseseleştirmek, her alanı tanzim etmek, her hal ve şarta göre çok sayıda tedbir geliştirmek, en önemlisi de tüm bunları birbirine “sihirli bir formülle” raptetmektir. Hangi noktadan bakarsanız bakın o noktadan (müesseseden) medeniyetin her tarafı görülür. “Merkez” denilen efsunlu nokta, muhitin tamamını görmesinden dolayı kıymetlidir. Osmanlı medeniyetine, hangi noktadan bakarsanız bakın, o nokta medeniyetin merkezidir, zira her noktadan medeniyetin her tarafı görülür. İnsanlık tarihinde böyle bir medeniyet kurulmamıştır. Her araştırmacı gibi bizimde hayran olduğumuz açık. Mesele hayran olmak değil, hayranlığın değerlendirme hatasına sebep olup olmaması.
D. Mehmet Doğan, Osmanlı medeniyetinin bu hususiyetini fark etmediğinden dolayı, baktığı noktayı “ana merkez” zannetmek gibi bir değerlendirme hatasına düşmüştür. Baktığı noktayı ana merkez zannettiğinde, o noktadan gördüklerini yerleşik hale getirmiş ve İslam devletinin temellerini o noktadan gördükleri üzerine bina etmeye çalışmıştır. Her noktadan Osmanlı medeniyetinin her tarafı görünür ama baktığınız açıya dönük yönü görünür. “Medeniyet yekununu” tepeden göremeyenler, yanlış kanaatlere sahip oluyorlar.
Yazarın hatası, devletin, ferdin şahsiyet terkibine, cemiyet nizamına ve hayata müdahale salahiyetini, olması gerekenden çok ileri noktada görmesidir. Bu husus, ikinci yazıda daha sarih şekilde ortaya konulmuştur. Burada, değerlendirmedeki “ayar kaymasını” kısaca tetkik ve sebebini tespit edelim.
Osmanlıdaki arazinin kahir ekseriyeti, “fetih arazisi” olduğu için, “miri arazi” olarak tesmiye edilmiş ve mülkiyeti devlette tutulmuş. Mülkiyet devlette olunca, toprak üzerinden tanzim edilen her hayat alanı, devletin geniş salahiyetine muhatap olmuş. Buradaki mesele, devletin doğrudan salahiyeti değil, toprak maliki olmasından kaynaklanan bir salahiyettir. Fetih arazilerinin mülkiyetinin devlete ait olmasının İslam’a (Şeriat’a) uygun olması, toprak mülkiyeti üzerindeki salahiyetlerin de devlet tarafından kullanıldığını gösteriyor. Cemiyetin büyük kısmının ziraat ile meşgul olduğu, iktisadın kahir ekseriyetinin ziraattan meydana geldiği çağlarda bu durum tabii görülebilir. Fakat toprak mülkiyetinden kaynaklanan salahiyeti çıkardığınızda, İslam devletindeki salahiyet yekunu, Osmanlıda olduğu kadar geniş değildir.
Yazarın bu değerlendirme hatası, tarih tetkikinden ibaret kalsa dert edilmez. Fakat tarihten başlayan tetkik faaliyeti ile bu gün ve geleceğe dair tekliflerde bulunduğu “netice” kısmında (ikinci yazımızın konusu) hatalı bu değerlendirme üzerine fikir inşa etmesi, konuya hassasiyet gösterilmesini gerektiriyor. İkinci yazımızda bu hususu dikkatle tetkik ve tenkit ettik.
Netice olarak eser, okunması gereken ciddi bir çalışmadır.
NURETTİN SARAYLI
nurettinsarayli@gmail.com

Share Button