PARAPSİKOLOJİ VE RUHİ İLİMLER

PARAPSİKOLOJİ VE RUHİ İLİMLER

(Terkip ve İnşa dergisi 3. sayı)

Batıda bilim mecrası, materyalist, rasyonalist, pozitif çerçeveye oturduğu günden itibaren idrakini “beş hassa”nın dışına kapadı. Beş hassa ile bilemediği varlığın ve vakıanın olmadığına inandı. Dikkat, inandı… Çünkü bilim ya kaynağında bir inanç taşır veya bir müddet sonra bazı kaideleri inanç haline getirir. Materyalist felsefe zaten bir inançtı, maddeyi de sadece akılla anlamaktan ibaret bir rasyonalist inanç eklendi, bunların bilim mecrası olarak da pozitivizm geliştirildi. Okumaya devam et

Share Button

HİPNOZ-3-HİPNOZUN TEHLİKELERİ NELERDİR?

HİPNOZ-3-HİPNOZUN TEHLİKELERİ NELERDİR?
Hipnoz yapmak da, yaptırmak da tehlikelidir. Bu işi yapanlar umumiyetle hiçbir tehlikesi olmadığını söyler, bu düşüncelerinde de ısrarlıdırlar. Tehlikeli olmadığına dair yığınla bilgi ve malzeme verirler. Kullandıkları bilgilerin bir kısmı doğrudur ama o bilgiler hipnozun tehlikeli olmadığını göstermez. Zaten hipnoz yapanların, hipnozun tehlikeli olduğunu söylemeleri beklenmez. İşleri odur ve işlerinin tehlikeli olduğunu söylediklerinde işsiz kalırlar. Bundan ibaret değil tabii ki, hipnozla ilgilenenlerin (uzmanları da dahil) yüzde doksan dokuzu hipnozun ne olduğunu bilmez. Hipnozun ne olduğunu bilmek ayrıdır, onu uygulamak ayrı. Hipnozla ilgilenenler, uygulayıcısıdırlar. Hipnozun mahiyeti ile ilgili sorular sorulduğunda duraklarlar. Çünkü hipnozun mahiyetini bilmezler. Bunların bir kısmı (batıda tamamına yakını) ruhu kabul etmedikleri için hipnozun mahiyetini anlamak için gerekli olan zihni donanıma sahip değillerdir. Mahiyetini bilmedikleri bir konunun tatbikatı hakkında söyledikleri “tehlikesizdir” sözü, tabii ki muteber değildir.
Birinci tehlikesi, hipnozun mahiyetini bilmeyen insanlar tarafından yapılıyor olmasıdır. Mahiyetini bilmeyenler, pratik tecrübeleriyle yol almaya çalışıyorlar. Fakat hipnoz, tüm boyutlarıyla tecrübe edilmiş bir alan değil. Mevcut tecrübe birikimi, muhtemel neticelerinin tehlikeli olmadığını söylemeye kafi değil. Okumaya devam et

Share Button

HİPNOZ-1-HİPNOZ GERÇEĞİ NEDİR?

HİPNOZ-1- HİPNOZ GERÇEĞİ NEDİR
İnsan çok karmaşık bir varlık. Beş hasseden (beş duyudan) ibaret olmayan, beş hasseden ibaret kabul edildiğinde birçok özelliği reddedilen bir varlık. İnsanın karmaşıklığı birçok açıdan mevcut ve bunlardan biri de, etkilenme yollarıdır. İnsan sadece beş hasse ile etkilenmiyor, bunların dışında etkilenme yolları da var. Hipnozun beş hasse yoluyla yapılması, beş hassenin etkilenme yolunun kullanıldığı anlamına gelmez. Ses ve obje vasıtasıyla kulak ve göze hitap edilmesi, beş hassenin etkilenme şekillerinden birinin kullanıldığını göstermez. Beş hasse ile etkilenmelerde, hipnoz neticeleri elde edilmez. Hipnoz her ne kadar beş hasseden faydalanıyor olsa da, başka bir etkileme-etkilenme yolunu kullanıyor.
Beş hasse yoluyla etkilenmek, aklı harekete geçirir. Dış dünyadan alınan herhangi bir etki, beş hasseden biriyle gerçekleştiğinde, zihni evrene intikal eder etmez akıl faaliyete geçer. Akıl, bizzat dış dünyadan elde etmek istediği bir etkinin peşine düşerse zaten faaldir, kendinin dışında beş hassa yoluyla zihni evrene intikal eden herhangi bir etkiyi gördüğünde de akıl derhal teyakkuza geçer. Aklın teyakkuzda olduğu veya derhal teyakkuza geçtiği (veya faal hale geldiği) etkilenmelerde hipnoz meydana gelmez. Okumaya devam et

Share Button

ASTRAL SEYAHAT-3-ASTRAL SEYAHAT YAPIYORSANIZ KAİNATI GEZSENİZE

ASTRAL SEYAHAT-3-
ASTRAL SEYAHAT YAPIYORSANIZ, KAİNATI GEZSENİZE
Astral seyahat tecrübesinde bulunduğunu söyleyenler nedense dünyanın sınırları dışına çıkmıyorlar. Kendi bulundukları şehirde dolaşıyorlar veya başka şehirlere ve hatta başka ülkelere gidiyorlar ama bir türlü dünyanın dışına çıkan, kainatı gezen birine rastlanmadı. Neden? Yalan mı söylüyorlar? Yalan söyleyenleri tabii ki var fakat astral seyahat mümkünse, bunların içinde doğru söyleyenlerde var. Bilindiği üzere işin zorluğu, tecrübenin sübjektif olması, kişinin astral seyahate çıktığında yanında kimsenin bulunmaması, dolayısıyla bilginin de sübjektif olmasını zorunlu kılıyor. Laboratuar çalışmalarının eksikliğinden dolayı üretilen bilgiler itimat edilebilir özelliklerin tamamını taşımıyor. Fakat dikkat çekici olan nokta, hiç kimsenin dünya dışına seyahat etmiyor olmasıdır.
Yalan söyleyenler de doğru söyleyenler de, dünya sınırları içinde geziniyor. Yalan söyleyenin yalanı, doğru söyleyenin de tecrübesi, dünya sınırlarını aşmıyor. Bu nokta çok ilginç değil midir? Yalanın sınırı mı olur, yalan söyleyenler neden dünyanın içinde dolaşıp duruyorlar? Demek ki bu noktada ciddi bir mesele var.
Ufuk…
Ufuk insanın anlama alanıdır, akıl alanı. Aklının anlama hacmi neyse, o hacim içinde yaşıyor insan. Ufuk, insanın, hayat alanıdır ama aynı zamanda hapishanesidir. Fakat bu hapishanenin ilginç özellikleri var. Birincisi duvarları içerden örülüyor, yani akıl hapishanenin duvarlarını içeriden örüyor ve kendini içeride bırakıyor. İkincisi, insan hiçbir hapishanede, bu hapishanede olduğu kadar mutlu ve memnun değil. Üçüncüsü, bu hapishanenin hapishane olduğu anlaşılmıyor.
İnsan aklı hapishaneyi örüp içine yerleşince, onu alışkanlık haline getiriyor. Artık anlama ve yaşama ufku o sınırda sabitleniyor. Uzun müddet böyle devam ettiğinde aklın bünyesine yerleşiyor. Aklın varlığına yerleşince, akıl o sınırın dışını düşünemediği gibi yok saymaya başlıyor.
Astral seyahat tecrübesi yaşayanların akıllarının ufku, dünya ile sınırlı olmalı. Dünyanın dışında varlık olduğunu tabii ki biliyorlar ama oraya gitmenin ve oralarda yaşamanın imkansız olduğunu da biliyorlar. Oysa oraya bedenleriyle gidemezler ve gidebildikleri uzayda da bedenleriyle yaşayamazlar. Özel araçlar ve cihazlar (uzay araçları ve elbiseleri) olmadan yaşayamazlar. Bu bilgi, akıllarının ufkunu oluşturduğu için, ruh bedenden ayrılarak seyahat ettikleri zamanda bile dünya dışına yönelemiyorlar. Komikliğe bakın; “nereye gitmek isterlerse, orayı düşündükleri anda orada olduklarını” söylüyorlar, bu tecrübeyi yaşıyorlar ama tüm fizik kurallarını aştıklarını anlamıyorlar. Ruhun maddeyle bağlı olmadığını, fizik evrenin kanunlarına tabii olmadığını bilmiyor, anlayamıyorlar. Bu sebeple, uçakla gezebilecekleri dünyada geziyorlar. Dünyayı zaten bedenle gezmek mümkün, ahmaklar, galaksiyi gezsenize, yalan söylemiyorsanız.
Dünyanın dışına çıkmamalarını yalan söylediklerine delil olarak ileri sürmüyoruz. Ufuk denilen hapishane o kadar büyük bir felaket ki, insanın ruhunu bile sınırlıyor. Aklın sınırlı olduğunu biliyoruz da, ruhu bile sınırlaması, rasyonalistler için ne büyük bir facia…
Astral seyahat edenlerin dünya dışına çıkmaması, astral seyahat ile ilgili değil, akıl ve anlayış ile ilgili bir olay. Dar ufuklu insanların elinde dünyanın ve insanların neler çektiği anlaşılsın diye bunları yazıyorum. Hayatın başka bir alanında da insanların ufuklarını aşan bir konuyu anlatamıyoruz. Anlamadıklarını “yok sayma” gibi bir ahmaklık sergiliyorlar. İlginç olan, astral seyahat yapanlar bile bu ahmaklıktan kurtulamamış durumda. Düşünce hızıyla, yani ışık hızından çok daha yüksek bir hızla hareket edebilen adam, ufkunu aşamıyor. Ne kadar garip bir durum değil mi? Işık hızından daha yüksek hızla seyahat etmeyi beceren adam, bu hızla dünyanın içinde dolaşıyor, ahmaklığın dik alası. Bu adam ne anlatabilirsin ki, ufku daha küçük olana bir şeyler anlatabilesin.
SELEHATTİN ADANALI
selehattinadanali@gmail.com

Share Button

ASTRAL SEYAHAT-2-ASTRAL SEYAHATİN MAHİYETİ NEDİR?

ASTRAL SEYAHAT-2-
ASTRAL SEYAHATİN MAHİYETİ NEDİR?
En basit haliyle anlatmak gerekirse Astral seyahat, ruhun bedenden ayrılarak yalnız başına (bedensiz) seyahat edebilmesidir. Mümkün mü? Evet… Ruh, bedenden daha latif, daha kuvvetli, daha maharetlidir. Ruhun bedene ihtiyacı, bedenin ruha olan ihtiyacı gibi değildir. Daha doğru bir ifadeyle ruhun bedene ihtiyacı yok, bedenin ruha ihtiyacı var.
Parapsikolojik çalışmalar, bedenden ayrılanın şuur olduğu noktasında yoğunlaşıyor. Ruhu kabul etmeyen materyalist yaklaşımlar, insan şuurunun bedenden ayrılabildiğini, seyahat edebileceğini ve tekrar bedene dönebileceğini söylüyor. Ruhun varlığını kabul etmeyenlerin, şuurun bedenden nasıl ayrılabildiğini izah edebilmeleri mümkün değil. Zaten bu tür yaklaşımların açıklamalarında sayısız boşluk var.
Materyalist yaklaşımların ruhun varlığını reddetmekte en çok zorlandığı konular parapsikolojik olaylardır, bunların içinde de daha fazla zorlayan ise astral seyahat. Hakikaten astral seyahat konusunda ruhu reddetmek fevkalade zor. Hala kabul etmeyenler, astral seyahati nasıl izah edecekleri konusunda fena halde çırpınıyorlar. Şuurun bedenden ayrılması türünden ifadeler, hiçbir şekilde temellendirilebilecek ve izah edilebilecek bir olay değil. Hala ruhun varlığını kabule direnenler, bilgi kirliliği oluşturmaktan başka bir şey yapamıyorlar.
Ruhun varlığını kabul edince, birçok olayın izahı bir anda kolaylaşıyor. Evet, ruh bedenden ayrılıp seyahat edebilir ve geri dönebilir. Bunu da yapıyor. Her insan uyuduğunda ruh bedenden ayrılıyor ve seyahat ediyor. Kendi istediği gibi bir hayat sürüyor. Sonra geri dönüp bedene giriyor. Rüya bunun apaçık delilidir.
Şu soru önemli ve anlamlı, “ruh bedenden neden ayrılıyor?”. Çünkü ruh bedene girmeden önceki hayatını özlüyor. Bedenden ayrıldığında her ne kadar beden öncesi hayatını yaşayamıyorsa da, nispeten beden hapishanesinden kurtulup, zaman üstü hayata yakın bir hayatı yaşıyor. Bu fırsat ve imkan ruha tanınmazsa (yani insan uyumazsa) ruh bedeni perişan ediyor. Uyku ihtiyacının açıklaması da aslında bu… Uyku, bedenin değil, ruhun ihtiyacıdır. Bedenin de uykuda dinlendiği ve ondan faydalandığı doğru ama beden uyumadan da dinlenebilir. Fakat beden uyumadan ne kadar dinlenirse dinlensin, uykunun yerine geçmiyor. Çünkü ruh bedenin uyumasını istiyor. Beden uyumalı ki, kendisi beden hapishanesinden (tabii ki irtibatını kesmeden) ayrılsın ve biraz da olsa hürriyetine kavuşsun. Öyleyse uyku, ruhun hürriyet ihtiyacını karşılamak içindir. (Kaynak, Haki Demir)
Konu, ruhun, beden uykuya varmadan bedenden ayrılmasıdır. Uykuda bedenden ayrılabilen ruh, uyanıkken de ayrılabilir. Bu çok tabiidir ve doğrudur. Astral seyahati günlük olarak yapacak hale gelen ve yapan kişinin uyku ihtiyacı kalmaz. Çünkü ruh, uyanıkken de olsa bedenden ayrılıp özlediği hayatı kafi süre yaşarsa, ihtiyacını karşılamış olur. Astral seyahat yapanların tecrübe etmeleri gereken hususlardan biri de budur. Günlük alışkanlık haline getirenler, hala uyku ihtiyacı duyuyorlar mı duymuyorlar mı?
*
Ruhun bedene ihtiyacı yoksa bedenden neden ayrılıp gitmiyor? Hatta beden ruh için bir hapishanedir, onun hayat alanını daraltır, buna rağmen ruh neden bedende kalmak mecburiyetindedir? Çünkü ruh bununla görevlidir. Dünyaya inmek, bedene duhul etmek ve “muayyen bir süre” onunla kalmak görevi verilmiştir. Bu göreve itiraz edemez, karşı gelemez, isyan edemez.
Anlaşılan o ki, ruhun bedene mahkumiyeti, irtibatı kesmemek cihetiyledir. İrtibatın devamı, “canlılığı” temin ediyor. İrtibat tamamen kesildiğinde, insan ölüyor. Demek ki, ruh bedenden ayrılabiliyor fakat irtibatı kesemiyor. Görevi, irtibatı kesmemek şeklinde tayin edilmiş olmalıdır.
İslami kaynakların tamamına (İslam irfanına) bakınca, görülenler bunlar. Ruh ile beden arasındaki irtibatın mahiyeti ise tam olarak bilinmiyor. Ruhun dünyaya geldiği “alem-i ervah” nasıl bir yerdir, ruh orada, dünyaya gelmeden nasıl yaşıyor, bilinmiyor. Bilinen o ki, alem-i ervah, dünyadaki hayattan çok farklıdır ve ruh orada bambaşka bir hayat yaşarken, dünyaya gelmek için sırasını bekliyor.
Dünyaya gelmesi, dünyadan önceki hayatta mevcut olan hususiyetlerini ortadan kaldırmıyor. Sadece yeni fakat geçici vatanında, bu vatanın özellikleriyle de bağlı hale geliyor. Dünyanın ve bedenin özellikleriyle de bağlı hale gelmesi, onlarla irtibatını kesmeksizin kendine has özelliklerini kullanmasına mani teşkil etmiyor olsa gerek. Yani bir tür berzah hali… Hem zaman üstü özellikleri var hem de zaman içinde yaşaması gereken bir süre var. Hem zaman üstüne çıkabilecek donanıma sahip hem de zaman içinde yaşama mesuliyetini kuşanmış durumda.
Ölüm, ruhun beden ile irtibatını tamamen kesmesidir. Ruh bedeni irtibatını herhangi bir şekilde devam ettirmeksizin terk ettiğinde, ölüm vaki oluyor. İrtibatını devam ettirerek bedeni terk ettiğinde ise ölüm değil ama ölüme yakın (benzer) bir hal meydana geliyor, uyku gibi… Bu sebeple midir, “uyku yarım ölümdür” buyrulmuştur?
Parapsikoloji yoluyla da olsa batı medeniyetinin, ruhun bedenden ayrılması gibi tecrübeleri yaşayabilmesi ilginç… Batı medeniyetine yakışmıyor, materyalist ve rasyonalist olması bakımından. Zaten birçok alandaki gelişmeler, batı medeniyetini ya yıkacak veya materyalist altyapıyı yok edecek.

*
Bu konu Müslümanlar için özellikle önemli. Önemli olduğu husus, astral seyahat ve onunla elde edilen neticeler, keramet ile karıştırılabilir. Astral seyahat maharetini geliştirmiş olan bir kişi, astral seyahat yoluyla insanlar hakkında elde ettiği bilgiler ile “şeyhliğini” ilan edebilir ve insanları ikna edebilir. Bu yolla büyük istismarlar gerçekleştirilebilir, Müslümanların hayatları ve imanları tehlikeye atılabilir.
Mesela “sahte şeyh” her gece astral seyahat ile bir veya bir kaç müridini takip etse ve ne yaptığını (yatak odası da dahil) görse, sonraki günlerde ise o müridine veya müritlerine bunu açık veya ima yoluyla anlatsa, o kişinin (müridin) sahte şeyhe olan inancı ve itimadı, tüm malvarlığını satıp ona teslim etmesini mümkün kılacak kadar artar. Tasavvufun deruni yönü, bu tür sahtekarlıkları mümkün kılacak bir mahiyete sahiptir. Dikkat, azami dikkat lazım… Aynı zamanda da bilmek ve anlamak şart…
Bu noktadan hareketle, tasavvuf merkezlerinin bazı konuları açıklığa kavuşturma zamanı galiba geldi. Parapsikolojideki yaşanabilir, yapılabilir bazı hususlar ile tasavvuf arasındaki farkı izah etmeleri gerekiyor. Müspet bilimlerle sosyal bilimlerdeki bazı gelişmeler, birkaç asır önceki “fevkalade” olaylarını “alelade” hale getirmiş durumda. Keramet ise en basit ifadesiyle, olağanüstü hadiselerdir. Bu gün, parapsikolojideki gelişmelerle birçok insanın hayret ettiği olaylar, parapsikologlar tarafından gerçekleştirilebilmektedir. Şeyh ile şarlatan bir parapsikolog arasındaki fark, anlaşılabilir ve birbirinden tefrik edilebilir şekilde izah edilse iyi olacak. Müslümanların bu kadar kolay şekilde aldatılmalarına fırsat verecek olayları açığa kavuşturmak gerekir.
SELEHATTİN ADANALI
selehattinadanali@gmail.com

Share Button

ASTRAL SEYAHAT-1-ASTRAL SEYAHAT NEDİR?

ASTRAL SEYAHAT-1-ASTRAL SEYAHAT NEDİR?
Ruhun bedenden ayrılarak seyahat etmesi şeklinde ifade ediliyor. Ruh bedenden tamamen ayrılmıyor ve bir irtibat bağı kalıyor. İstediği hızda (ışık hızının da çok üstünde) seyahat edebiliyor. O kadar ki, nerede olmak isterse anında orada olabiliyor. Hala fizikte ışık hızından yüksek bir hız olmadığını iddia etmeleri ilginçtir.
Bu tecrübeyi yaşayanların bir kısmı kendini bulutsu bir varlık halinde hissettiklerini bir kısmı bedenin şekline sahip olduklarını, bir kısmı daha başka şekiller halinde hissettiklerini söylüyor. Sahip oldukları şekli görmüyor, hissediyorlar fakat gördüklerini zannediyorlar. Burası ilginç fakat anlaşılabilir bir durumdur.
Bedenden ayrılan ruhun (kendileri çeşitli isimler verdikleri ikinci bedenlerinin) beden ile bağları olduğunu ve kesintisiz bu bağın devam ettiğini gördüklerini söylüyorlar. Farklı ifadele r var bu bağ ile ilgili. “Elastiki ip veya kablo” gibi ifade edenler, “ışık sütunu veya doğrudan ışık” gibi veya bir “tesir cereyanı” gibi beyanlar var. Her ne ve her nasıl olursa olsun ruh ile beden arasında bir bağ var ve bu bağ, ruh nereye ve ne kadar uzağa giderse gitsin devam ediyor.
Ruh latif bir varlık olduğu için beden ile bağını kendine has şekilde kuruyor. Aradaki mesafe ne kadar uzak olursa olsun bu bağı muhafaza etmeye devam ediyor ve edebiliyor. Aradaki mesafenin uzaklığının problem olması, maddi varlıklar için sözkonusudur, ruh için değil.
Seyahat şuurlu yapıldığı için seyahat esnasında yaşananlar hatırlanıyor. Normal hayatta yapılanlar ve öğrenilenler nasıl hatırlanıyorsa astral seyahatte de hatırlanıyor.
Astral seyahatte cisimlere dokunamıyorlar, müdahale edemiyorlar, normal hayattaki insanlarla konuşamıyorlar, cisimleşemiyorlar. Bunlar tabii ki bu zamana kadar elde edilen tecrübeler. Aslında ise bundan çok daha ilerisi mümkün… Cinlerin bedenlenebildiklerini (cisimleşebildiklerini) biliyoruz. Ruh cinlerden çok daha ileri hususiyet ve maharet ile mücehhezdir. Öyleyse cisimleşememesi (bedenlenememesi) imkansız değil başarılamamış bir olaydır.
*
Astral seyahat konusunda bir nokta dikkat çekici. İnsanın farklı ve birden çok bedeninin olduğundan bahsediyorlar. Birden çok beden konusu, bir yanılma. Ruh bedende durduğu müddetçe onun şekline aşina hale geliyor ve bu bir alışkanlık yapıyor. Ruh bedenden ayrıldığında başka bir bedene girmiyor, başka bir beden yok. İnsan aklı kendini (insanı) bedenli haliyle öğrendiği ve hatırladığı için, ruhu da bir bedene sahipmiş gibi görmeye çalışıyor ve o hisse kapılıyor. Ruhun da bedenin şeklini alışkanlık haline getirdiği için o şeklin görüntüsünü vermesi mümkün. Tüm bunlar başka bir bedenin olduğu anlamına gelmez. İnsanlardaki zihni alışkanlıklar devam ettiği için bir beden ihtiyacı içine giriyorlar ve bedenin varlığını hissediyorlar. Oysa başka bir beden yok.
Astral seyahat tecrübesini yaşayanların bazıları, herhangi bir bedeni şekil görmediklerini, kendilerini, sadece düşünce (veya şuur) olarak hissettiklerini söylüyorlar. Bu tecrübe gerçeğe daha yakın.
*
Astral seyahat konusunda bir problem var. Bu olayı yaşayanların tecrübeleri sübjektiftir. Dolayısıyla sistematize etmesi zor oluyor. Çünkü bu olayı yaşayanların elde ettikleri tecrübeler (veya yaşama şekilleri) kendi ruhlarının münhasır hususiyetlerine, akıl ve şuur seviyelerine, zihni gelişmişlik ve donanım hacimlerine göre farklılıklar arzediyor. Bu kadar sübjektif olan olaylardan bir sistem kurmak zor oluyor. Mümkün olan (mümkün olduğu belli olan) bir olay çeşidini standart hale getirememek ve onun bilimini geliştirememek ilginçtir. Astral seyahat yapan herkesin anlattıkları, genel hatlarıyla aynı gibi görünse de birçok farklıklar içeriyor. Dolayısıyla bir ilmi disiplin oluşturmak ve tekrarlamak kolay olmuyor. Olay tekrarlanıyor ama her insanda farklı şekilde tekrarlanıyor.
Her insanda mümkün olan fakat her insanda farklı şekillerle mümkün olan astral seyahat, “metafizik ilimlerin” enfüsi (sübjektif) özelliğini gösteriyor. Parapsikolojinin patinaj yaptığı noktalardan biri de bu. Müspet bilimlerde (mesela fizikte) varolan kesin kanunları burada da arıyorlar. Bu hedef yanlışlığı, metafizik bilimlerin kurulmamış ve anlaşılmamış olmasından kaynaklanıyor. Müspet bilimlerdeki gelişmelerde de artık yavaşlama olduğuna ve patinaj yapmaya başladığı anlaşıldığına göre “metafizik bilimlerin” kurulması zarureti apaçık ortaya çıkmaktadır. (Kaynak Haki Demir)
*
Ruhu bilmiyoruz, bilmediğimiz için anlamıyoruz, anlamadığımız için keşfedemiyoruz. Oysa ruhta dehşete düşürecek çapta kuvvet ve maharetler vardır. Ruhu inceleme imkanını bulamayanlar, ruhun varlığını ancak bilgi olarak kabul ediyor ve üzerinde durmuyor. Oysa ruh ile ilgili bazı bilgilere sahip olanlar, dünyadaki en büyük kuvvet kaynağının o olduğunu biliyorlar.
Astral seyahat denilen olay, ruh için fevkalade bir şey değil, çok tabii ve normaldir. Ruhun bundan çok daha ileri derecede maharetleri vardır. Astral seyahati fevkalade bulanlar, hayatı ve varlığı sadece madde tabanlı olarak anlayan ve kabul edenlerdir. Maddi gerçekliğe göre astral seyahat, hakikaten fevkalade bir olaydır. Işık hızından daha yüksek hız yok denen bir fizik alem ve fizik bilimine göre olaya bakıldığında, astral seyahat yapan kişi teorik fizikçilerden daha fazla şey biliyor demektir.
SELEHATTİN ADANALI

Share Button

PARAPSİKOLOJİ VE YÜKSEK ZEKA HASTALIKLARI-1-Tasavvur İstidadından Kaynaklanan Anomaliler

PARAPSİKOLOJİ VE YÜKSEK ZEKA HASTALIKLARI-1-
TASAVVUR İSTİDADINDAN KAYNAKLANAN ANOMALİLER
Yüksek zeka ve dehaların zihni dünyaları, diğer insanlardan farklıdır. Özellikle dehaların zihinleri bambaşkadır. Psikiyatrik ve psikolojik hastalıkların bir kısmı yüksek zekalara hastır, bunların diğerlerinden ayrılması ve farklı bir disiplinle incelenmesi gerekir.
Dehalardaki tasavvur istidadı müthiştir. O kadar ki, deha olan müzisyen, besteyi, yapmadan ve çalınmadan “duyar”, deha olan heykeltıraş, heykeli, mermere baktığında “görür”, deha olan matematikçi, formülü, ispat etmeden zihninde gerçekleştirir, deha olan mimar, binayı, zihninde şekillendirir ila ahir. Bunlar, eserlerini, vücut bulmadan, görür, duyar, şekillendirirler, hem de gerçekleştirildiğindeki halinden daha mükemmel şekilde. Bu istidat, özellikle sanatçılar için harikulade bir özelliktir. Çünkü bir eser, inşa edilmeden önce tasavvur edilebilmelidir. Eser, zihni evrende ne kadar eksiksiz ve ne kadar mükemmel tasavvur edilebilirse, o kadar kolay ve güzel inşa edilir.
Yüksek zekalardaki tasavvur istidadı ve idrak derinliği, bedeni gözden başka bir gözlerinin de olduğuna işarettir. Akıl gözü, zihni göz, ruh gözü vesaire gibi isimlendirmeler mümkün. Belli ki, beden gözünden başka bir göze daha sahiptirler.
Yüksek zekaların iç gözü tasavvur edilen şeyi (düşünceyi), tasavvur gücü ne kadar büyükse o nispette canlı olarak görür. Dehalar, düşünceyi canlı varlıklarmış gibi görebilmeleriyle bilinirler. Neyi düşünüyorlarsa, o şeyi zihni dünyalarında o kadar net bir şekilde tasavvur ederler ki, bazı zamanlar gerçek ile düşünceyi bir birine karıştırdıkları vakidir.
Haki Demir’in şu tespiti yol göstericidir. “Ruh gözü ile beden gözü aynı noktaya bakmıyorsa, görme fiili gerçekleşmez, beden gözü ne kadar bakarsa baksın”. Gerçekten de gözümüz açık ve bir noktaya bakıyoruz ama daldığımız için iç gözümüz zihni dünyamızda başka bir noktaya baktığı için beden gözümüz baktığı şeyi görmüyor. Öyleyse tasavvur istidadı, iç göz ile beden gözü arasındaki birlikteliğin arasını açıyor ve aradaki alanı genişletiyor olmalı. Tasavvur istidadı, iç gözü, beden gözüne ihtiyaç duymaksızın görebilme kabiliyetine kavuşturuyor sanki.
Neticede tasavvur istidadı, insanın zihni dünyasında varlıkları görebilme gücü oluşturuyor. İstidattaki keskinlik ise düşüncenin şekillendirilmesinde yüksek bir canlılık kazandırıyor. İç gözün yalnız başına görme alışkanlığı ilerlediğinde, dış göze (beden gözüne) ihtiyaç duymadan tasavvur ettiklerini dış dünyada da görmeye başlıyor. Zihni dünyada şekillendirme ve görebilme kabiliyeti, çok önemli bir özellik ve güçtür. Fakat zihni dünyada şekillendirilen varlığı dış dünyada da görmeye, duymaya, dokunmaya başlamak, psikiyatrdaki “halüsinasyon” denilen anomaliyi meydana getiriyor.
Düşünceyi (tasavvur edilen şeyi) görmeye başlamak psikiyatrik hastalık mı? Buna hastalık dersek, tasavvur ve tecrit istidatlarını bir maharet olarak değil hastalık olarak tespit etmiş oluruz. Bu durumda dehaları ve yüksek zekaları ve büyük sanatçıları psikiyatr servislerine doldurmamız gerekir ki bu insanlığa yapılacak en büyük kötülüktür. Hastalık değil dersek, olmayan bir varlığı görmeyi “normallik” olarak görmemiz gerekir ki, bunun açıklaması yoktur. Geriye kalan yol şu; tecrit ve tasavvur istidatları çok kıymetli kabiliyetlerdir fakat bunları geliştirmenin ve kullanmanın bir sınırı olmalıdır. Bir noktaya kadar kıymetli istidatlardır, bir noktadan sonra hastalığa doğru yol almaya başlamıştır. Muhtemelen en doğru yaklaşım bu olsa gerek.
Öyleyse sınır sınırı tespit etmemiz gerekiyor. İstidat ile hastalık arasındaki sınırı doğru tespit edemezsek, hastalara deha, dehalara hasta muamelesi yapabiliriz.
Tasavvur gücü ile gerçeklik kavrayışı arasında bir tahterevalli denklemi var. Biri güçlendikte diğeri zayıflıyor. İnsan zihninin tabiatı böyledir ve tabii haline bırakıldığında birinin güçlenmesi diğerini zayıflatıyor. Fakat bu ters denklem düz denklem haline getirilebilir. İnsan bunu yapabilir. Daha doğrusu akl-ı selim buna güç yetirebilir.
Ters denklemin geçerli olduğu insanlar (yüksek zekalar) tecrit ve tasavvur istidadını hastalığa kadar ilerletiyorlar. İşin ilginç tarafı, ters denklem geçerli ise insan bunu fark etmekte zorlanıyor. Çünkü bir müddet sonra halüsinasyon gördüğünü kabul etmiyor ve gördüğünü başkalarının görmediğinden dolayı kendini “yüce varlık” olarak kabul etmeye başlıyor. Bu noktadan sonrası hastalıktan da ileri bir aşama.
Tarihte bazı fikir ve sanat adamlarının bu girdaba yakalandığı ve kendilerini heba ettikleri biliniyor. Dehaların hastalığını tedavi edecek kimse yok. Çünkü dehanın hasta olduğunu bile anlatmak kabil olmaz. Aynı problemi bu gün de yaşayan fikir ve sanat adamları var. Müslümanların dikkatli olması lazım… Çünkü bu adamlar, feda edilecek cinsten değil, çok kıymetlidirler.
SELEHATTİN ADANALI

Share Button

PARAPSİKOLOJİDE YENİ AKIL FORMU İHTİYACI

PARAPSİKOLOJİDE YENİ AKIL FORMU İHTİYACI
İnsan zihnine dair çalışmalarda Müslüman ile gayrimüslimleri birbirinden ayırmak şart. Hala insanın aynı olduğunu, iman, ahlak ve eğitimin insanda ne kadar büyük değişiklik yapabildiğini bilmeyen batı, kendi kültür ikliminde yetişen insanlar üzerinde yaptığı araştırmaların, tüm insanlık için geçerli bilgiler ürettiğini zannediyor.
Batı, Reform ve Rönesans’tan sonra, pozitif akla teslim oldu. Bakışı, kavrayışı, anlayışı, yaşayışı pozitif aklın hakimiyetinde ve sınırında kaldı. Felsefi altyapısı ise materyalistti. Bu zaviyeden bakınca, insanı bedenden ibaret olarak gördü ve hayvanların evrimi ile ortaya çıkan bir canlı türü saydı. Dolayısıyla tüm dikkatini ve çalışmasını beden üzerinde yoğunlaştırdı.
Aşağıdan yukarıya doğru bir çalışma içine girdi. İnsandaki en karmaşık organ olarak beyine geldi ve orada patinaj yapmaya başladı. Beynin sırlarını çözebilse daha ileri gidecek ama hala orada duruyor. Beynin sırlarını çözüp onun ötesini görmesi ise (eğer geçebilirse) daha çok zaman alır.
Bir anlayışın, dünya görüşünün veya ilmin ufku, onların ürettiği aklın da ufkudur. Bir dünya görüşünün ürettiği akıl, o dünya görüşünü aşamaz. Materyalist felsefe ve ondan üretilmiş olan pozitif aklın insan ufku, beyindir. Beyini geçemez, ondan ilerisini kabul etmez. Beynin sırlarını çözse ilerisine geçecek ama ufku beyin olduğu için, tüm insan tezini beyin üzerine kurduğu için, insana dair her şeyi onda aradığı için, onu aşma düşüncesine sahip olamaz. İnsanın, aşılmasına imkansız gözüyle baktığı bir sınırı aşması gerçekten imkansız olur.
Asırlarca, pozitif akıl, ufkunun dışında kalan her şeyi inkar etti ve bilim dışı, akıl dışı diye yaftaladı. Çünkü anlamadı, anlayamazdı, akıl kendi ufkunun ötesini anlama iktidarında değil. Ürettiği aklın ufkunun dar olduğunu düşünmedi, kabul etmedi ve bu hususta kimseyi dinlemedi. Tüm dünya da, geçen birkaç asırdır, batının “akıl ve bilim sınırlarını” gerçek zannetti. Aklının kıblesi olarak batıyı kabul etti ve ilginçtir, asırlarca kendi kültüründe yaşanan sayısız tecrübeyi, batının akıl ve bilim sınırlarının dışında diye inkar etmeye başladı. Binlerce yıldır yaşanan tecrübeleri bir anda akıl ve bilim dışı ilan etmek, hem de komşu evde yaşanırken bunu yapmak, ne çapta bir akıl çöküşüdür.
Ne var ki, batının tanımıyla, “paranormal” olaylar cereyan etmeye devam etti. Batının onlara akıl ve bilim dışı demesi, olayın cereyanını engellemedi. Bir tarafta olağanüstü olaylar yaşanıyor diğer tarafta aklı tekeline alan despotlar o olayların akıl ve bilim dışı olduğunu söylüyorlardı. Bilimin tanımını dahi unutmuş göründüler bir müddet. Pozitif bilimler, varlık ve olayları incelemek için değil miydi? Sizin ürettiğiniz aklın sınırları dışında meydana gelen bir olay, bilim ve akıl dışı değil, sizin akıl ve biliminiz, o olayları kuşatamayacak kadar dar ve aciz.
Doğrusu uzun zaman dayandı. Ta ki 1960 lı yılların sonuna kadar. Ve nihayet parapsikolojiyi bilim olarak kabul etti, etmek zorunda kaldı. Fakat elinde hiçbir ilmi veri olmadan… Ne vardı parapsikolojiye dair? Sadece olaylar… Ve sıfırdan başladı. Hala pozitif akıl ile paranormal olayları çözmeye çalışıyor. Sözüm ona parapsikolojiyi bilim olarak kabul etti, çok komik.
Pozitif akıl ile paranormal olayları anlamak… Bu nasıl olabilir? Parapsikolojiyle ilgilenenler, ilgi alanlarında olan olayları anlamak, çözmek ve bilimsel bir altyapıya kavuşturmak için pozitif aklın kafi gelmeyeceğini söylüyorlar. Bunu söylemekten başka bir seçenekleri yok, çünkü paranormal olayların tabiatı ile pozitif aklın tabiatı tamamen birbirine zıt. Bunu söylüyor olmaları (fark etmiş olmaları) alternatif bir akıl formuna ve sentezine ulaştıkları anlamına gelmez ki. Anlaşılmayan ve fark edilmeyen nokta burası… Parapsikoloji ile ilgilenenlerin başka bir akıl formuna ihtiyaç olduğunu söylemesi başka şey farklı bir akıl formu inşa etmek başka şey.
Dünyada parapsikoloji ile ilgilenen başka bir kültür iklimi olmadığı için batının olağanüstü olayları da batıdan öğrenme hastalığı devam ediyor. Dünya parapsikoloji ile ilgilenmiyor ama parapsikolojinin incelediği olaylar dizisi dünyanın her yanında yaşanıyor. Batı dışındaki kültür havzaları batıdan daha fazla paranormal olaylara aşina olmasına rağmen, bilimin batının tekelinde olduğu zannı ve vehmi ile bu konuda da batının ağzına bakıyor.
Müslümanların genel olarak parapsikoloji özel olarak da telegram konusunda batının ürettiği bilgilere itimat etmesi çok sakıncalıdır. Dikkatli bir süzgeç kullanılmalı ve baştan izah edilmelidir. Özellikle paranormal olaylarla ilgili bilgileri batıdan almak, bir konuda uzman olan (mesela doktor olan) bir adamın her konuda (mesela mimaride de) uzman olduğunu zannetmek gibi bir garabettir.
SELEHATTİN ADANALI

Share Button

TELEGRAM-4-YÖNETİLEBİLİR ZİHNİ EVREN İNŞASI

TELEGRAM-4-YÖNETİLEBİLİR ZİHNİ EVREN İNŞASI
Özel eğitim yoluyla yönetilebilir zihin inşası mümkün. Sıfır yaşından itibaren başlayacak olan özel eğitim, zihinde, tanımlanabilir, etkilenebilir ve yönetilebilir ana mecralar açabilir. Bu mecraları tahkim edebilir, hayatı bu mecralara dökebilir, bu mecraların dışında kalabilecek faaliyet türlerini köreltebilir. Fakat ne kadar başarılı olursa olsun, yönetilebilir zihni evren inşası, robot insan noktasına kadar götürülemez. İnsan zihni, sıfır yaşından itibaren özel eğitimle ciddi seviyede şekillendirilebilir ama asla yüzde yüz öngörülebilir hale getirilemez. Büyük oranda yönetilebilir hale getirilmesi mümkün ama mutlak manada yönetilebilir zihin (robot insan) inşası imkansızdır.
Eğitim sistemlerinin özüne yerleştirilen özellikler, yönetilebilir zihin inşasını hedefliyor. Telegram’dan çok daha önemli, derin ve yaygın olan konu, yönetilebilir zihin inşasıdır. Batılı eğitim sistemlerinin “hür düşünceyi” mümkün kılan zihni evrenler inşa ettiği zannedilir. Aksine batılı eğitim sistemleri, “yönetilebilir zihni evren” inşasına yöneliktir. Batının kendi dışındaki ülkelerde (sömürge ülkelerinde ve batılılaşma çabası içinde olan ülkelerde) uygulanmasını istediği, tavsiye ettiği, zorladığı eğitim sistemleri, yönetilebilir zihni evren inşasına yöneliktir. (Batılı eğitim sistemlerinin “yönetilebilir zihni evren” inşasında kullandığı unsurlara başka yazıda temas edeceğiz).
“Yönetilebilir zihni evren” sahibi insanlar, telegram yoluyla yönetilebilmektedir. Bu tür zihinlerin telegramla yönetilmesine gerek yok. Telegram, özel kişilerin yirmi dört saat yönetilebilmesi için uygulanıyor. Sürekli tarassut altında tutulması gerekenler, telegram uygulamasının kobayları haline getiriliyor. Bu durum, telegramın başarısı veya mahareti değil, telegramdan önceki altyapının inşa edilebilmesindendir.
Telegramın gündemde olması ve dikkatin bu konuya yoğunlaştırılması, esas anlaşılması gereken konuyu perdeliyor. Yönetilebilir zihni evren inşası konusunu perdelemek için telegram ile ilgili müthiş derecede dezenformasyon yapılıyor. Yönetilebilir zihni evren inşa etmeden, telegram veya başka bir metotla zihnin yönetilmesi mümkün değil. Fakat tüm dikkat yığınağı bu noktaya yapılıyor ve yaptırılıyor ki, daha derinlerde ve daha yaygın olan esas konu fark edilmesin.
Telegram ile ilgili dezenformasyon müthiş. O kadar çok şeyden bahsediliyor ve o kadar çok imkansız olay normalmiş gibi gösteriliyor ki, okuyanlar dehşete düşüyor. “Anlatılanların yüzde onu doğru olsa” diye başlayan düşünce faaliyetleri, olayın karşısında diz çökmekten başka çare bulamıyor. Konunun fazla bilinmemesinden ve uzman geçinenlerin azlığından dolayı, ortadaki bilgilerin dezenformasyon olmadığı zannı güçleniyor. Konu ile ilgili toplam bilginin azlığı ise dezenformasyonu görünmez kılan en kalın perde. Oysa bilgi ne kadar az olursa olsun, mevcut bilginin yüzde doksanı yanlış ve propaganda maksatlıdır. Türkiye ise bu konuda tamamen bakir olduğu için dezenformasyon tamamen görünmez hale geliyor.
Yönetilebilir zihni evren nasıl inşa edilir?
Yönetilebilir zihni evren inşası tekniğini, stratejik bilgi olduğu için anlatmıyoruz. Orta yere saçılacak cinsten bir bilgi olmadığı malum. Fakat yönetilebilir zihni evrenin niteliklerini anlatmak gerekiyor. Ki insanlar kendilerini koruyabilsinler.
Yönetilebilir zihni evrenin özellikleri neler?
Bu sorunun cevabı uzun bir liste tutar. Listedeki maddelerin açıklanmaksızın yazılması, anlaşılabilir olmadığı için, burada bir özelliğini açıklayalım. Listenin diğer maddelerini ise daha sonraki yazılarımızda inceleyelim.
Düşüncenin beynin ürünü olduğu bilgisi…
Bu bilgi hem telegram hakkında dezenformasyondur hem de yönetilebilir zihni evrenin özelliklerinden biridir. Beyine uygulanan etkilerle elde edilen motor hareketlere dayanarak zihnin yönetilebileceği zannını enjekte etmektedirler. Beyin düşüncenin merkezi değil, düşüncenin (zihnin) emrindeki bir mekanizmadır. Zihin ile beden arasındaki teması sağlayan bir merkez…
Beyin, beden ile zihin arasında bulunduğu ve aralarında başka bir şey olmadığı için, beyine uygulanan etkinin zihne yansıması da var. Bu yansımadan “yanılsamalar” üretiyorlar. İnanlar için yanılsama gerçek haline geliyor. Bu sebeple beyni düşüncenin faaliyet merkezi (veya organı) gibi anlatıyorlar.
Beyini bu şekilde anlatmalarının bir sebebi, beyni etkiliyor olabilmeleridir. Zira beyin biyolojik bir gerçekliktir ve biyolojiyi (bedeni) etkilemek zihni etkilemekten daha kolaydır. Düşüncenin zihinde gerçekleştiği kabul edildiğinde, yönetme gücü ve metodu kalmıyor. Ama beyinde gerçekleştiği veya beynin gerçekleştirdiği kabul edildiğinde, otomatik etkilerle yönetilebilmesi mümkün hale geliyor.
Süreç şöyle çalışıyor. Zihin beyne bir etki gönderdiğinde, beyin onu alıp bedene gönderilebilir hale getirmek için işliyor ve yeni halini hem bedene gönderiyor hem de zihne (rapor verir gibi) gönderiyor. Beynin zihinden aldıklarını zihne iade formasyonu, beyine bir etki uygulandığında da çalışıyor. Dolayısıyla beyine uygulanan etkiler, beynin otomatik raporlaması gibi zihni evrene gönderiliyor. Sürecin bu noktasında elde ettikleri bazı verilerden hareketle, düşünceyi beyne raptediyorlar ve beyni düşünce merkezi veya organı olarak kabul ediyorlar.
Hür ve zaptedilemez olan ruhtur. Düşünceyi beynin ürettiğini kabul etmeye başlamak, ruhu sürecin dışına çıkarmaktır. Beyine gönderilen etkilerle “motor hareketleri” üretebildikleri gibi, ruh süreç dışı bırakıldığında “robot insan” tasarımı daha kolay hale geliyor. (Düşünce ile beyin ilişkisi müstakil bir yazıda incelendi).
Ruh insanın çok derinlerindedir. Ruha ulaşmak ve onun güç ve imkanlarından faydalanmak çok zor. Ruhun tabii tezahürleri dışında, ruhtan faydalanabilmek için çok özel metotlar kullanılması gerekir. Düşünceyi, beyine bağlamak, teorik olarak ruhun varlığını kabul etmeyi anlamsızlaştırıyor. Çünkü düşünce beyinde aranıyor ve zaten çok sayıda perde arkasına çekilmiş olan ruha ulaşmak daha fazla zorlaşıyor. Dolayısıyla ruhun varlığına inanan materyalist anlayışlar ortaya çıkıyor.
Müslümanlar, “beynin düşünce merkezi” olduğuna dair dezenformasyona gelmemeliler. Aksi takdirde telegram ile ilgili dezenformasyonu gönüllü olarak yaymış ve etkisini artırmış olurlar.
SELEHATTİN ADANLI

Share Button

TELEGRAM-3-HAYVANLAR ÜZERİNDEKİ DENEYLER

TELEGRAM-3-HAYVANLAR ÜZERİNDEKİ DENEYLER
Hayvanlar üzerinde yapılan deneylerden elde edilen bilgiler insanlar hakkında kullanılamaz. Ruh, zihin, şuur, irade, düşünce gibi konular, insan ile hayvanı birbirinden ayıran özelliklerdir. Hayvanda olmayan, insanda olduğu için onu hayvandan farklı ve üstün yapan bu özellikler hakkında, hayvanlar üzerinde yapılan tecrübelerden hiçbir şey elde edilemez. Bu tür çalışmaları yapanlar, insanları da zaten hayvan kategorisinde görüyorlar.
İnsan ile hayvanın bedeni/biyolojik cihetten aynilikleri olabileceği düşüncesi yanlış. Ruhun (insan ruhunun) olduğu bir beden ile hayvan bedeninin herhangi şekilde benzemesi mümkün değildir. Tüm biyolojik altyapısı aynı olsa bile (ki değil) insan ruhunun dahil olduğu bedenin çalışması, devasa farklılıklar gösterir. Evrimci insan tezine sahip olanların varlıklar arası geçişleri mümkün görmesinden kaynaklanan bu tür çalışmalar, başka kültür havzalarında alternatif çalışmalar yapılmamasından cesaret alarak piyasayı işgal ediyor. Oysa varlık “ferden” yaratılmış ve her ferd yaratılış hususiyetlerine baştan itibaren sahip olmuştur.
Hayvan ile insan arasındaki biyolojik benzerliklerden hareketle müşterek çalışmalar yapılabilmesi, hayvanlar üzerinde yapılan çalışmalardan insanlar için faydalanılması mümkün olabilir. Fakat mesele, ruh, kalb, zihin, şuur, irade gibi konulara geldiğinde, insan bedeni ile hayvan bedeninin çalışması bile farklılaşır.
Hayvanın zihni evreni olup olmadığını bilmiyoruz henüz. Eğer varsa, sabit mecraları olmalı, çünkü tüm hayatı tekrarlanan hareketlerden ibaret. Tekrarlanan hareketler, sabit zihni mecraları şart kılar ve beklenmedik tepki verilmesine mani olur. Dışarıdan eğitim yoluyla açılan suni mecralar ise tabii mecraların baskın geldiği durumlarda geçici veya kalıcı olarak iptal edilir, hayvanlarda beklenmedik tepki bu şekilde ortaya çıkar ki, bu bile beklenmedik tepki değildir.
Hayvanlar tabiatlarının mahkumudurlar. Tabiatları ise basit özellikler toplamıdır. Bu noktadan bakıldığında, hayvanlarda zihni evren olduğunu kabul edersek eğer, “kaotik” nitelik taşımadıklarını bilmeliyiz. Kaotik zihni evren, şuur, akıl, düşünce, irade vesaire zihni unsurlarla doludur ve bunların faaliyetleriyle bir işe, harekete, tepkiye yönelir. Dolayısıyla beklenebilir, öngörülebilir değildir. İnsan zihnini kaostan kurtaran ve nizami bir altyapıya kavuşturan unsur, iman ve onun çerçevesi olan ahlaktır. İman ve ahlak (dolayısıyla şahsiyet) sahibi insanın davranışları öngörülebilir hale gelir. Zira bir dünya görüşü ve ahlak anlayışı vardır ve hayatı o çerçevede yaşamaya gayret gösterir.
Hayvanlarda kaotik zihni evren olmadığı için, onlar üzerinde yapılan deneylerden netice almak mümkün olabilir. Bir etkiye karşı nasıl tepki vereceği çözümlenebilir ve uygulanabilir formlar üretilebilir. Zihni evren varsa sabit mecraları vardır ve bu mecraların mahkumudur, zihni evren yoksa doğrudan tabiatının mahkumudur. Öyleyse yapılacak iş, hayvanların tabiatını keşfetmek, tabiat özelliklerinin bedeni karşılıklarını (mevzilerini) bulmaktır. Buradan hareketle insanın kaotik zihni evreni hakkında elde edilebilecek hiçbir netice yoktur.
İnsanın da hayvani bir ciheti olduğu doğru… Zihni gelişmesini tamamlamamış, insanileşme sürecini ilerletememiş, insan ile hayvan arasındaki farkları şahsında gerçekleştirememiş olan süjelerin hayvani hayat yaşadıkları malum. Bu tür insanların zihni evrenleri de hayvani (bedeni) arzuların aktığı sabit mecralara sahiptir. Önüne ot (para) uzattığında peşinden cehenneme kadar gelir, güzel bir kadını gösterdiğinde cinayet işleyebilir ila ahir. Benliğinin sabit mecralarını bildiğinde neye nasıl tepki vereceğini nispeten tahmin etmek kolay. Buna rağmen (hayvani seviyeyi bir santim yukarı çıkamamış olanlar da bile) zihni dünya nispeten kaotiktir. Ne yapacağını bire bir tahmin etmek kabil değil. Hayvanların beyinleri üzerinde yapılan deneylerden en fazla bu tür insanlarda faydalanmak mümkündür ama bunlar da bile tam netice almak kabil olmaz.
Akıl, şuur, vicdan, irade, tefekkür, hassasiyet ve hele de iman sahibi olan insanların zihni dünyalarını dışarıdan etkilemek için hayvan beyni üzerinde yapılan deneylerden faydalanmak, ya hayvani bir seviyesizlik, ya da o nispette bir idraksizliktir. Batıda bu tür çalışmalar yapıyor olmaları, insanı hayvanın bir çeşidi olarak görmelerindendir. Aman ha… Kimse batıdaki bu tür çalışmalara itimat edip de onlardan insan tezi inşa etmeye kalkmasın.
SELEHATTİN ADANALI

Share Button

TELEGRAM-2-BEYİNE MÜDAHALE DENEYLERİ

TELEGRAM-2-BEYİNE MÜDAHALE DENEYLERİ
Beyine sokulan elektrotlarla elektrik uyarısı gönderilerek elde edilen neticelere fazla itimat edildiği görülüyor. Oysa bunlar, insanın kafasına namlu dayayıp bir işi yaptırması ile aynı türden. Kişi yapılması istenen işi yapmayı istemez ama namludan dolayı yapmak zorunda kalır. Beynin bir bölgesinin elektrik ile uyarılması neticesinde ortaya çıkan hareketler, namlu etkisiyle aynı. Aralarındaki fark, derinlik… Etki aynı nitelikle fakat yüzeyden veya derinden veriliyor.
Etkinin derinden verilmesi ne demek? Tabii ki insana aynı etkinin farklı derinliklerde verilmesi de farklı neticeler meydana getirebilir. Fakat etkinin niteliği aynı olduğu gibi tepkinin niteliği de aynı olur. Süreçleri, şekillenmesi, zuhur şartları gibi birçok farklılığa rağmen, niteliği aynı kalır. Tepkilerin farklı zannedilmesinin sebebi, bu türden çalışmaların, meçhulü malumundan çok daha fazla olan “müphem alanda” cereyan ediyor olması. Tezahürlerindeki farklılıkların, kaynakta da olduğu zannediliyor. Çünkü oraya (kaynağa) kadar inemediler.
Her şeye rağmen derinlik farkı tetkik etmeye değer. Buradaki derinlik iki konuda aranmalıdır. Düşüncenin süreçleri ve zihin-beden ilişkisi…
Düşüncenin süreçlerinden “tepki dinamiği” araştırıldığında basit şekliyle şöyle bir silsile ile karşılaşırız. Dış dünyadaki varlık ve olaylardan bir etki alırız. Etkiyi beş hassamız vasıtasıyla alırız. Beş hassamız, etkiyi zihni evrene naklederken, kişinin düşünce alışkanlıklarına paralel olarak nispeten değiştirir. Hiçbir insan dış dünyadan aldığı etkiyi zihni evrenine olduğu gibi nakletmez. Eğer akıl, yeterince güçlü ve gelişmişse zihni evrene ulaşan etkiyi akıl avlar. Akıl yeterince güçlü değilse, zihni evrene intikal eden etki, doğrudan benlik (veya nefs) tarafından avlanır. Başka bir ifadeyle zihni evrenin dış dünyadan kendine açılan koridorları (içerden dışarıya açılan koridorları ayrıdır) ne kadar çok olursa olsun iki kapısı vardır. Nefs ve akıl…
Zihni evrenin merkezi nefs ise (akıl yeterince güçlenmemiş ve gelişmemişse) tepki genellikle otomatiktir. Nefs merkezli zihni evren, genellikle “motor hareket” özelliği gösterir. Fakat bu durumda bile insanın tepkileri, hayvanlarda olduğu gibi öngörülebilir değildir, zira nefsin bile ne zaman nasıl davranacağı belli olmaz. Akıl merkezli zihni evrende ise etkiye karşı tepki dinamiği “düşünceyi” içerir. Akıl, etkinin ne olduğunu anlamaya çalışır, bir tanımlama getirir ve ondan sonra harekete geçer.
Nefs veya akıl merkezli zihni evren, karar verdiğinde, “yönelişini” beyne gönderir. Beynin belirli bölgesi (veya merkezi) o emri alır ve gerekli hareket için bedenin organlarına emir verir ve o organ tarafından hareket gerçekleştirir. Daha teferruatlı ve daha girifttir düşünce süreci. Burada konuyu temellendirebilmek için basit ve şematik bir yaklaşımda bulunduk.
Beyne gönderilen elektrik uyarıcısı, tepki dinamiğinin düşünce sürecine ortasından dahil olmasıdır. Daha derinlerden uygulanan etki dediğimiz olay bu. Sürece ortasından (içinde bir noktadan) dahil olan “etki”, düşünce alışkanlıklarının dışında olduğundan, anlaşılması zor oluyor ve tepki otomatik hale geliyor. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, beyinlerine elektrik etkisi gönderilen kişilerin verdikleri otomatik tepkiyi, istemiyor olmalarıdır. Bu sebeple elektrikli uyarıya verilen tepki, zihin kontrol projeksiyonu değil, düşünce alışkanlığının (sürecinin) bozulmasından meydana gelen arızi bir durumdur.
Daha teferruatlı açıklaması ise şu; düşünce süreci bozulduğu için etkinin dahil olduğu noktadan itibaren tepki dinamiği işlemeye başlıyor ve devam ediyor. Beyin, kendine gelen talimatların, zihni evrenden (akıl veya nefsten) gelmediğini fark etmiyor. Zaten beyin anlamaz. Komik ama beyin aslında beyinsizdir. Anlama merkezleri beyinde değil, zihin ve kalb evrenlerindedir ve ruha bağlıdır. Beynin aldığı etkiye uygun tepki göstermesine karşılık zihin, kişinin ne yaptığını görüyor ve karşı çıkıyor. Karşı çıkmasına rağmen engelleyememesi, namludan çıkan merminin arkasından koşmaya benzer.
Bu tür etkiler bir müddet devam ederse, zihin (akıl), yeni durumu çözer. Düşünce sürecini bu tür etkilere karşı yeniden oluşturur ve motor hareketleri engeller.
Bu yolla zihin kontrol edilemez. Çünkü müdahale (etki) zihne değil, beyne yapılıyor. Bir düşüncenin üretilmesi veya hazır halde zihne sokulduğunu farzedeceğimiz bir düşünceye inanılması veya paket düşüncenin peşinden gidilmesi ve onun hayatta gerçekleştirilmesi temin edilemez. Buradaki önemli soru, beynin (dolayısıyla bedenin) zihni evren üzerinde etkisi yok mudur? Eğer varsa, bu yolla zihin kontrolü sağlanamaz mı? Bu sorunun cevabı, zihin-beden ilişkisindedir.
Zihin ile beden birbirinden etkilenir ve birbirini etkiler. Zihni evren, kalbi evren ile dış evren (ve beden) arasındadır. Zihni evren, insanın tüm hususiyetlerini taşır. Hem dış dünyadan etki alır hem de kalbi evrenden, ruhtan… Zihni evren, düşüncenin içinde doğduğu, geliştiği, istikamet kazandığı havzadır. Süje ile obje arasındaki evren…
Düşünce zihni evrende, iman kalb evrenindedir. Hayat, kalbi, zihni ve fiili (fiziki) evrenden meydana gelir. Bu üç düzlemin her birinden diğerine geçiş vardır ve silsile halindedir. Birbirine geçiş (etkileme ve etkilenme) hem iradi hem de gayriiradîdir. Fakat kalb evrenine giriş sadece iradidir. Hiçbir usulle kalb evrenine giriş, kişinin iradesinin dışında meydana gelmez. Belki iradenin zuhurundan önceki süreçlerde kalbi evrene irade dışı giriş olabilir. Fakat irade öncesi süreçleri teşhis etmek ve o aşamada müdahale metotları geliştirmek, çok büyük bir iddia olur.
Kalb evreni, kişi için münhasır alandır. Hiç kimse hiçbir yolla kalbi evrene kişinin iradesi dışında giremez. Bu durum, şuur dışI halleri de kapsar. Şuur dışı hallerde de kalbi evrene giriş yoktur. Zaten kalbi evrenin kapısının kilidi şuurdur. Şuur ortadan kalktığında kalbi evrenin kapısı otomatik olarak kapanır ve kilitlenir, giriş asla mümkün olmaz. Dolayısıyla etkileşim trafiğini inceleyeceğimiz alan, zihni evrendir.
Zihni evrenin hayattan (ve dış alemden) etkilenmesi, tabii faaliyetlerindendir. Öğrenmek bile zihnin etkilenmesidir. İnsanın çevresinde meydana gelen her şey, zihni evreni etkiler. Bunun için telegram gibi iddialı ve karmaşık metotlara ihtiyaç yok. Ne var ki telegram ile kastedilen şey, zihnin yönetilmesidir. Zihnin etkilenmesi ile zihnin yönetilmesi konusunu birbirinden ayırmak şart. Zihin etkilenir, zaten işi etkilenmektir. Bir bilgi veya düşünceyi zihni evrene nakletmek için, o bilgi veya düşüncenin, beş duyunun hepsine, birkaçına veya birine ulaşması kafidir.
Zihni evreni yönetmek ise etkilemekle olmaz. Ne kadar ağır etkilenirse etkilensin, zihin yönetilemez. Yönetilebilir zihni evrenlerin inşa edilmesi ile zihnin yönetilmesini birbirine karıştırmamak gerekir. En önemli hata bu noktada yapılmaktadır. Dünyanın en ahmak insanının bile zihni evreni dışarıdan yönetilemez. Fakat zeki insanlarda bile “yönetilebilir zihni evren” inşa etmek kabildir.
SELEHATTİN ADANALI

Share Button

TELEGRAM-1-GERÇEK Mİ DEZENFORMAYON MU?

TELEGRAM-1-GERÇEK Mİ DEZENFORMASYON MU?
Doğrudan beyne sokulan elektrotlar veya beyine yerleştirilen çipler ile veya uzaktan (ki en meşhuru bu) manyetik dalgalarla beyne gönderilen etkilerle, zihin kontrolü ve yönetimi işlemine telegram diyorlar. Bu kadar basit olmadığı açık fakat konuya girebilmek için bir tanım yapılmalıdır. Tanımdan çıkardığımız anlam şunu söylemeyi mümkün kılıyor; uzaktan insan zihnini yönetmek ve istediğini yaptırmak iktidarı… Böyle bir şey mümkün mü? Mümkün olduğuna inanlar ve bu inançlarını şiddetle savunanlar var. Pekala gerçekten mümkün mü? İnceleyelim…
Bir suç veya günah işleyenler (mesela mahkemede veya yakınları nezdinde) hesaba çekilirken, “şeytana uydum bir kere…” diye kendilerini savunurlar. Bu savunma, suçu işlediği sabit olan ve herhangi bir savunma malzemesi bulamayan ve savunma mekanizması olmayanların psikolojik kıvranmalarıdır. İçeriğinde şu beyan ve iddia da mevcuttur. “Yahu, şeytana herkes birkaç kez olsun uyar, mazur görün, sizin de başınıza gelebilir”.
Telegramın gerçek mi yoksa bir dezenformasyon mu olduğu konusu bir tarafa, şeytanın yanında başka bir suç mazereti haline getirilme veya bu şekilde kullanılma (ve istismar edilme) imkanı çok fazla. İnsanın elinde kadim bir suçlu (şeytan) olduğu müddetçe, suç işlemeye devam etme imkanı (ve hakkı) varmış gibi davranması, anlaşılabilir bir savunma hattıdır.
Telegram ile ilgili çalışmalar, nörolojik çalışmaların bir kolu. Fakat artık her şey bir çok şeyle karıştığı için daha girift… Sade bir konu bulamaz hale geldik. Ne var ki nihayetinde telegram çalışmalarının altyapısını oluşturan nörolojik olaylar ve süreçler.
Nörolojik çalışmalar ise bilindiği gibi beyin üzerindeki çalışmalardan ibaret. Öyleyse konumuz beyin. Çalışma konumuz beyin olduğuna göre bedenden (biyolojiden) bahsediyoruz. Tabii ki beyin, beden ile zihin arasında bulunduğu için, biyolojik gerçekliklerden ibaretmiş gibi görünmüyor. Çalışmalardan elde edilen bazı veriler, beyni sadece biyolojik gerçeklik olarak tanımlamayı zorlaştırdı. Dolayısıyla beyin, gittikçe karmaşıklaşan bir organ niteliği kazanıyor.
“Telegram mümkün mü değil mi sorusu”, aynı zamanda “beyin nedir?” veya “düşünce beynin ürünü müdür?” sorusu ile aynı. Düşünce ile beyin ve zihin ile beyin arasındaki ilişki açıklığa kavuşturulana kadar “telegram mümkün mü?” sorusu, anlamsız kalıyor. Bu soruyu anlamlı bulanlar ve “evet” cevabı verenler, düşüncenin (ve tabii olarak zihni evrenin) beynin ürünü olduğunu kabul edenlerdir.
Düşünce beynin ürünü ise ve zihni evren beyindeki hücreler arası etkileşimden meydana geliyorsa, telegramın nispeten mümkün olduğunu söyleyebiliriz. Bazıları bu durumu bilerek, bazıları da bilmeyerek, düşüncenin kaynağı olarak beyni gösteriyor. Beyin düşünce organı değilse tüm teori çökeceği için, telegramı kabul eden herkes ittifakla düşüncenin kaynağının beyin olduğuna inanıyor. Bu durum biraz komik… Sürecin kendisini bilmeden neticesini bildiği iddiası ancak komik kelimesiyle ifade edilebilir. İlginçtir ki telegramı kabul eden herkes, düşünceyi beyne bağladıkları için (aslında bu bir kabul) telegram neticesine ulaşabilmeyi mümkün kılan süreçleri bildiği zannına sahip.
İnsan üzerinde yapılan araştırmalarda, beyne gönderilen elektrik uyarıları ile insanlar bazı hareketleri yapmak zorunda kaldıklarını fakat yapmak istemediklerini söylüyorlar. Bu deneyden hareketle düşüncenin beynin ürünü olduğuna inanan insanlar, garip şekilde bir zihni savrulma içindeler. Oysa beyne gönderilen uyarıcı neticesinde kişinin yaptığı hareketler “motor hareketler”dir, düşünce ise o hareketleri yapmak istemediğini söylediğinde ortaya çıkmaktadır. Etki-tepki sarmalındaki hareketi düşünce ürünü kabul edenler, maddenin de etkiye karşı tepki verdiğini unutuyorlar. Kobayların yapmak zorunda hissettikleri fakat yapmamayı istediklerini söyledikleri ve yapmamak için de direndikleri olay örgüsündeki “düşünceyi” seçemeyen, fark edemeyen, anlamayan kişiler, nöroloji ve nöropsikoloji gibi daha kendini tanımlama aşamasını geçemeyen alanlardaki karmaşık çalışmalar üzerine “insan tezi” kurmaya kalkıyor.
Şu küçük analizden hareketle “telegram mümkün mü değil mi?” sorusundan önce sorulması ve cevaplanması gereken sorular yok mudur?
Kısacası, telegram konusunda çok çalışmamız lazım. Müthiş bir dezenformasyon ve kara propaganda malzemesi üreten bu alanda, oyuna gelmemek şart.

Share Button

MERHABA

MERHABA
Psikiyatri, psikoloji ve Parapsikolojinin birçok dalında araştırmalarım var. Bu alanlarda sitede yazmaya başlayacağım.
Psikiyatri, kendini “tıbbi model” ile inşa eden, pozitif bilimler içinde bulunduğunu iddia eden fakat bir türlü ilmi bünyesini ikmal edemeyen bir alan. “Normal” ölçüsünü geliştiremeyen, ne var ki “normal” ölçüsünün tek sahibi gibi davranan tuhaf bir disiplin. Tetkik ve tenkit edilmeye şiddetle ihtiyacı var. Parapsikolojideki şarlatanlıkların birçoğu psikiyatride “bilimsellik” kisvesi ile yapılıyor, alakasız kalmak mümkün değil.
Parapsikolojiyi piyasadaki şarlatanlıklardan uzakta incelemek gerektiğini düşünen biriyim. Çalışmalarımı da bu yönde yapıyorum. Sitede yazılarımın yayınlanmasının esas sebebi de, işin şartlatanlık boyutundan uzak durma çabam oldu.
Doğrusu dünyada psikolojinin bile kendini hala tanımlayamadığını düşünüyorum. Psikolojinin kendini tanımlamayacağı bir ortamda, parapsikoloji çok fazla tanımsız kalır. Psikoloji biliminin altyapısı tamamlanmadığı için parapsikolojinin altyapısının tamamlanmış olma ihtimali yok. Bu sebeple parapsikoloji, limanı olmayan dalgalı denizde, pusulasız bir geminin yön tayin etmeye çalışmasına benzer bir halde yoluna devam ediyor.
Şarlatanlığın ve istismarın en derin ve en uç noktada yapıldığı bu alan, belki de hiç girilmemesi gereken konulardan oluşuyor. Fakat alakasız kalmak, insanların istismar edilmesine fırsat tanımak anlamına geliyor aynı zamanda. Bu sebeple ilgilenmek ve doğrusunun ne olduğunu göstermek şart…
Müslüman olmamız, sırtımıza, hayatı ve insanı İslam merkezinden görmek ve göstermek sorumluluğunu yüklüyor. İslam’ın parapsikoloji konularında nasıl bir altyapı hazırladığını bilerek bu konulara girmek doğru olur. Bu bağlamda, İslam’ın insan tezini bilmek ve anlamak gerektiği açık…
İslam’ın insan tezi ise derli toplu olarak sunulmuş değil. Yirminci asırda Müslümanların bu eksikliği, ciddi bir boşluk doğurdu. Yirmi birinci asrın da bu boşlukla geçmesine müsaade etmemek gerekiyor.
Türkiye’de “insan” meselesini derli toplu olarak açıklayan ve bu konuda çok sayıda kitap yazan kişi Haki Demir’dir. Bu siteye yönelmemin sebebi de zaten bu. Bir müddettir Haki Beyle e-mail yoluyla yaptığımız sohbetlerden ve kitaplarından anladığım kadarıyla, insan tezi olan tek yazar Haki Beydir. Parapsikoloji konusunda çerçeve oluşturma çabası, Haki Beyin kitapları ve yazıları ile mümkün görünüyor.

Share Button