CEMAATİN PSİKOLOJİK KAOSU-4-CEMİYETTEN SOYUTLANMAK…

CEMAATİN PSİKOLOJİK KAOSU-4-CEMİYETTEN SOYUTLANMAK

“Normal ölçüsü” arayışı çok girift bir meseledir. Psikiyatrinin ve psikolojinin hala altından kalkamadığı, hala bir ölçü geliştiremediği bilinmeli. Psikiyatrinin “normal ölçüsüne” ihtiyacı hayati mahiyettedir, bu ölçü olmadan hastalarını teşhis ve tedavi edemez. Bu sebeple psikiyatrinin normal ölçüsü arayışından vazgeçmesi düşünülemez.

Psikiyatri ve psikolojinin bulamadığı ve geliştiremediği “normal ölçüsü”, kültürler tarafından tayin edilmeye çalışılmıştır. Her kültür evreni, kendi esaslarına ve hassasiyetlerine göre bir normal ölçüsü geliştirmiştir. Keza, kültürlerle birlikte hayat da bir normal ölçüsü ortaya koymaktadır.
Okumaya devam et

Share Button

BENEDİCT CAREY’İN MAKALESİ HAKKINDA

BENEDİCT CAREY’İN MAKALESİ HAKKINDA
Benedict Carey’in, 26.11.2012 tarihinde New York Times gazetesinde yayınlanan, “Psikiyatride tanımlı “Kişili bozuklukları” konusunu yeniden düşünmek” başlıklı makalesi, yeni yazarlarımızdan ve tercümanlarımızdan Sinan Demir tarafından tercüme edilerek 03.12.2012 tarihinde sitemizde yayınlandı. Bu vesileyle Sinan Demir’e hoş geldin diyoruz. Sinan bey tercüme faaliyetine benim ihtisas alanımdan başladı, bunu iltifat kabul ediyor, teşekkür ediyorum.
Makale üzerindeki değerlendirmelerimizi birkaç noktada sınırlandırıp, netice kısmına, hüküm kısmına temas etmek istiyoruz. Makalenin esas muhtevası netice kısmındadır ve özel olarak psikiyatrinin, genel olarak da batı kültür havzasının hangi noktada ve çıkmazda olduğunu göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Bizim sürekli tekrarladığımız gerçeği batıdan bir bilim adamının bizzat itiraf etmesi ise doğru yolda olduğumuz göstermesi bakımından harikulade bir misal. Okumaya devam et

Share Button

AKIL-HÜRRİYET AÇMAZINDA PSİKİYATRİ

AKIL-HÜRRİYET AÇMAZINDA PSİKİYATRİ
Akıl, belirli sınırlar içinde bulunmak, herhangi bir faaliyeti bir sebebe dayanarak ve bir maksadı hedefleyerek yapmak, toplumsal ölçülere sahip olmak gibi özellikler taşır. Her şeyi yapan melekeye akıl denmiyor, bilakis her şeyi yapmayan, yaptığını açıklayabilen melekeye akıl deniyor. Öyleyse akıl, hürriyetin değil, nizamın adıdır. Nizama tabi olmak, bir nizam çerçevesinde kalmak akıllılık halidir. Herhangi bir nizama tabi olmamak, hiçbir ölçüye riayet etmemek, akıllılık hali olarak tarif edilmiyor. Öyleyse kadim nizam-hürriyet paradoksu (ve tartışması), akıllılık-delilik tartışmasıdır. Akıllılık hali nizam, delilik hali ise hürriyet…
Her delilik hali, hürriyet fakat her hürriyet, delilik hali değil. Münasebeti tersinden kuranlar, her ikisini aynı şey zannederler.
Nizamı akıl temsil ediyorsa, nizamsızlığı (nam-ı diğer hürriyeti) ne temsil ediyor. Nizam, pozitif bilimlerde, aynı sebebin aynı neticeyi vermesi değil midir? İçtimai alanda ise nizamı, hangi sebebin hangi neticeye vereceğinin bilinebilir olması şeklinde tarif etmiyor muyuz? Ne zaman ne yapacağı veya hangi etkiye karşı hangi tepkiyi vereceğini bildiğimiz insana akıllı demiyor muyuz? Deliliği ise, ne zaman nasıl davranacağı bilinmeyen, hangi etkiye hangi tepkiyi vereceğini bilemediğimiz psikolojik hal olarak tarif etmiyor muyuz? Aynı zamanda hürriyet de böyle değil midir? Ne zaman ne yapacağını bilmemek, hürriyet hali değil midir? “Hür olmak istiyorum” diye bağıran adam, ne istiyor? Ne zaman ne yapacağımı planlamayın, ne zaman ne yapacağımı bilmeyin, beni bana bırakın, demiyor mu? Okumaya devam et

Share Button

PSİKİYATRİ-3-PSİKİYATRİ “NORMAL” ÖLÇÜSÜNÜ GELİŞTİREMEMİŞTİR

PSİKİYATRİ “NORMAL” ÖLÇÜSÜNÜ GELİŞTİREMEMİŞTİR
Psikiyatrinin en komik yanı, “normal” ölçüsünü, buna bağlı olarak “insan normalitesini” aramıyor olmasıdır. Normal ölçüsü olmadan “anormal” tarifleri yapmakta ve onları hasta olarak kabul etmekte ve tedavi etmeye çalışmaktadır. Hakkını yemeyelim, “normal” ölçüsünü aramıştır fakat bir müddet sonra bulamayacağına kanaat getirmiş olmalı ki artık vazgeçmiştir, vazgeçmiş gibi görünmektedir. Aslında “normal” tarifi yoksa, “anormal” de yoktur, bu ikisi yoksa psikiyatri de yoktur. Konu teorik olarak bu kadar açık olmasına rağmen, psikiyatri varlığını neye borçlu? Anormalin açık zuhuruna…
Gerçekten ağır bir paranoyak vakanın anormal olduğu bellidir. O kadar bellidir ki, anlamak için psikiyatrist olmaya gerek olmadığı gibi psikiyatriye de ihtiyaç yoktur. İlkokul mezunu birisi bile “ağır paranoya” vakasını fark eder. Paranoyak teşhisi koyamaz ama deli olduğunu bilir. İşte psikiyatrinin ortaya çıktığı nokta tam burasıdır, deliliğin ismini koyar. “Deli” deyip geçmez ve delileri tasnif eder, isimlendirir. Delileri tasnif etmek ve onları isimlendirmekle, kendi varlığını gerekçelendirir, varlığını ihtiyaç haline getirir, tenkitleri nispeten savuşturur. Bir de şu anlayış vardır ya; “isimlendirirsen, mülkiyetine geçirirsin”. Psikiyatri, delilik çeşitlerini isimlendirmekle konunun kendine ait olduğunu piyasaya kabul ettirir.
Garip bir durum… Anormalliğin aşırı hallerinin görünür olması “normal” ölçüsünü aramayı ihtiyaç olmaktan çıkarıyor. Anormalliğin aşırı örneklerinin gözle görünecek kadar açık olması, psikiyatriyi ihtiyaç haline getiriyor. Veya psikiyatri, kendini bunlar üzerinden izah ediyor. Tüm bunlardan sonra psikiyatriye “bilim” diyorlar. Gerçekten komik… Bir bilim, kendini, kendi merkezinde izah ve tarif edemez mi? Bunu bile yapamadığında, ona bilim denir mi? Psikiyatristlerin ısrarla “bilim” demesi, bilimsel dolandırıcılık değil mi?
Bunun ne önemi var, anormalliğin aşırı örnekleri okuma yazma bilmeyen biri tarafından bile fark ediliyorsa, psikiyatriye ihtiyaç olduğu açık değil mi? Bilimsel dolandırıcılıkların tamamına yakını, dikkatleri “yanlış soruya” yoğunlaştırarak yapılıyor. Konuya bu soruyla girersek, psikiyatrinin önünde hazır ola geçmek zorunda kalırız. Deliliklerin tedavisi için bir bilime ihtiyacımız olduğu açık. Doğru soru, ihtiyacımız olan bilim, psikiyatri mi? Veya doğru olan soru, psikiyatri, bilim mi? Kendini, kendi merkezinde izah edemeyen bir disiplin, bilim haline gelebilir mi? Ana nispet ölçüsünü, yani “normal ölçüsünü” ortaya koyamadığı müddetçe, bilim haline gelmiş sayılır mı?
Bilim olup olmaması bir tarafa, hiç değilse anormalliğin aşırı örneklerinde faydalı olmuyor mu? Faydalı oluyorsa çalışmalarına devam etmesi gerekmez mi? İşin garip tarafı da burası… Faydalı olmuyor. Hiçbir delilik tedavi edilemiyor, antidepresan ilaçlarıyla geçici sakinlikler oluşturuluyor ama asla kalıcı tedaviler gerçekleştirilemiyor. İnsanlar çocuklarını veya yakınlarını psikiyatristlere veya psikiyatri servislerine götürüyor, ağır antidepresan ilaçların tesiri altında “pelte” haline getiriliyor ve sahiplerine teslim ediliyor. Tedavi değil yapılan, insanı kımıldayamaz hale getiriyor ve geri iade ediyorlar. İnsanlarda çocuklarının o haline bakınca biraz faydalı olduğunu, kısmen de olsa tedavi edildiğini zannederek biraz tatmin oluyorlar. Psikiyatrideki bilimsel dolandırıcılık, hiçbir bilim dalında yok. Antidepresan ilaçlarıyla insanı o hale getiriyorlar ki, tam bir “duygusal pelte” misali… Bu tedavi filan değil, düpedüz dolandırıcılık. Arkasından da bilgiç edalarıyla akıl veriyorlar; “Dikkat edin, tekrar nüksedebilir”. Oysa tekrar nüksetme diye bir şey yok, sadece insanın pelte hali geçtiğinde eski durumuna (yani deliliğine) dönüyor. Ya da ukala edalarla ekliyorlar; “delilik asla tam olarak tedavi edilemez, bir şeyler mutlaka kalır”. Be adam, hepsi duruyor, sadece üstüne bir perde çektin.
Tam bir illüzyon… Sahnelerdeki hokkabazlardan farkı, beyaz önlük giyiyor, adına bilim dedikleri işle meşgul ve hastanelerde rastlanıyor olmaları. Yani kendi aksesuarları (beyaz önlükleri) ve kendi sahneleri (hastane odaları) mevcut… Tabii ki her hokkabazın kendi tarzı var, bunlarınki de bu…
*
Normal ölçüsünü bulamayan psikiyatrinin ne anlama geldiğini yani ne kadar tehlikeli olduğunu Türkiye bilmez. Türkiye’deki bilimsel gerilik, böyle derinliğine tartışmalara fırsat vermez. Batıda psikiyatristler, geçmişte, tüm toplumu karantinaya almaktan bile bahsettiler. “Normal” ölçüleri olmadığı için, tüm toplumun akıl hastası olduğuna kanaat getiren deli psikiyatristler var. Bu tür projeler hükümetler nezdinde bile konuşulup tartışılmış. Bulaşıcı hastalıklar için uygulanan karantina modelleri, akıl hastalıkları için uygulanmak istenmiş. Önceki yazımızda naklettiğimiz gibi, bir saha araştırmasında sağlıklı insan sayısı, toplumun yüzde beşi nispetinde çıkınca, toplumu karantinaya almak normal görünüyor. Fakat adamların “normal” ölçüleri olmayınca, tüm toplumun anormal görünmesi işten bile değil. Birilerinin karantinaya alınması gerekiyor ama bunlar halk değil, psikiyatristler. Türkiye’nin geriliğinden dolayı bu tür problemler yaşamıyoruz. Gerçekten insan, batının haline bakınca, onlara göre “geri kalmış” olmaktan memnuniyet duyuyor.
İnsan normalitesi konusuna devam edeceğiz.
SELEHATTİN ADANALI
selehattinadanali@gmail.com

Share Button

PSİKİYATRİ-2-İHTİSASLAŞMA AÇISINDAN PSİKİYATRİNİN PROBLEMLERİ

PSİKİYARTİ-2-İHTİSASLAŞMA AÇISINDAN PSİKİYATRİNİN PROBLEMLERİ
İhtisaslaşmaya karşı geliştirilen eleştiriler, ihtisaslaşmanın faydaları karşısında kabul görmüyor. Fakat ihtisaslaşmanın bu günkü hali doğru değerlendirilemiyor. İhtisaslaşmanın bu gün geldiği nokta, faydadan daha fazla zarar üretmeye başladı. Artık ihtisaslaşmanın faydaları yerine zararlarını konuşma zamanı geldi.
İhtisaslaşmanın mutlak doğru olduğu düşüncesi, bilgiyi kendi zemininden koparmaya, ihtisas alanları arasında parçalamaya, farklı çerçevelere oturtmaya başladı. Bir ihtisaslaşma alanı bazı bilgileri (ki çok sayıda bilgiyi) kendi mülkiyetine geçiriyor ve aslında farklı alanda olması gereken bilgi üzerinde mutlak tasarruf sahibi olduğunu iddia ediyor. Zaten ihtisaslaşma o kadar ileri gitti ki, birçok bilgi birden fazla ihtisas alanına ait olmasına rağmen, her ihtisas alanı bilgileri zaptediyor ve diğer alanın kullanmasına müsaade etmiyor. Bu yaklaşım çok tehlikeli bir hal almaya başladı.
*
Herhangi bir bilim, kendi alanında ürettiğini düşündüğü bilgi üzerinde mutlak mülkiyet iddiasından vazgeçmiyor. Fakat bilimlerin bu günkü durumuna bakıldığında, hiçbir bilim dalının sadece kendi alanına ait bilgi ürettiğini görmüyoruz. Ürettiği bilgilerin yarısına yakını, başka bilim alanlarıyla müşterek… Birkaç bilim alanı ile müşterek olan bilgi üzerinde mutlak mülkiyet iddiasında bulunmakla diğer bilim alanlarına tecavüz ediyor. Bilgi üzerinde mutlak mülkiyet iddiasında bulunduğu zaman, o bilginin ihtiva ettiği mana hacmini, kendi ihtisas alanına taşıyor. Bu durumda ihtisas alanlarında sınır çatışması meydana geliyor.
Hayat, bilim alanlarının sınırlarını net bir çizgiyle ayırma imkanı vermiyor. Hayattaki giriftlik, bir konunun birden çok bilim alanına girmesini şart koşuyor. Hakikaten bir konu, hem siyasetin, hem iktisadın, hem idarenin, hem ahlakın, hem sosyolojinin, hem psikolojinin alanına girebilir. Bu konu üzerinde yoğunlaşan bir bilim dalı, o konuda üretilen bilgiye mutlak mülkiyet iddiasıyla sahip çıkmak istediğinde, kendi alanını, sözü edilen tüm bilim alanlarına doğru genişletiyor. Bilimlerin kendi sınırlarını geometrik disiplinle çizme çabası, hayatın karşısında darmadağın oluyor. Bilim dalının herhangi birisi, hayatın tabiatındaki bu giriftliği bile anlamamışsa, bilim haline gelememiş demektir. Batı kaynaklı bilimlerde bu problem çok derinleşmiş haldedir.
*
Psikiyatrinin uygulamalarından birisi olan “psikoterapi”, aslında bir eğitim işlemidir. Veya eğitim ağırlığı daha fazla olan bir işlemdir. Fakat psikiyatri bu işlemi “tedavi” olarak kabul eder. Kendini tıp havzasında mevzilendirdiği, izah ettiği için, gerçekleştirdiği uygulamaların adına tedavi demek zorunda kalmaktadır. Bilgi üzerinde mutlak mülkiyet kurduğu (kurmaya çalıştığı için) eğitim alanına tecavüz ettiğini kabul etmez. Kendi ürettiği ve uyguladığı bilgileri, tıbbi tabanlı psikiyatrik konu olarak ele alır. Oysa psikoterapi işini doktor olmayan kişiler daha iyi yapmakta veya doktorlar kadar iyi yapabilmektedir. Bunlar tabii ki batıda ve psikiyatrinin gelişme safhalarında böyledir. Türkiye’deki bilimin, “batı imanı”, oradaki bilimsel tartışmaları değil, şablonları naklettiği için bu konulara girmez. Oysa doktor olmayan analistler Freud’un düşüncelerini geliştirmek konusunda daha fazla katkıda bulunmuşlardır. Freud, psikanalizin uygulanmasında doktor olma şartına karşı çıkmış bir adamdır.
Psikoterapide kullanılan yöntemler, “ödüllendirme”, “cezalandırma”, “duyarlılığın azaltılması” ve “olumsuz uygulama”dır. Tanıdık geliyor mu bu yöntemler? Hepsi eğitim alanında kullandığımız yöntemler… Bu yöntemleri, psikiyatriden haberi olmayan bir eğitimciyle konuştuğunuzda, “eğitim yöntemleri” olduğuna yemin eder. Fakat bir psikoterapist ile konuştuğunuzda da psikiyatrinin yöntemleri olduğuna yemin eder. İhtisaslaşmadaki komikliğe bakın… İşin ilginç yanı, psikiyatristler, terapi yapacakları kişiyi “hasta” olarak isimlendirmekte, eğitimciler ise “öğrenci” olarak isimlendirmektedir. Hem konu hem de yöntem aynı olmasına rağmen, muhataplarını birbirinden çok farklı anlamları içerecek şekilde tarif ediyorlar.
İhtisaslaşmanın ortaya çıkardığı problemler bundan ibaret değil tabii ki. Psikiyatrinin ihtisaslaşmasından ortaya çıkan sayısız problem var. Mesele de zaten sadece psikiyatri değil, her alandaki ihtisaslaşma bir sınırı aştığında, faydadan daha fazla zarar üretmeye başlıyor.
Mesela psikiyatrinin ihtisaslaşma sınırını aşırı derecede aştığı bir misal. Ortaya çıkan netice dehşetengiz… Bir toplumda akıl hastalığının ne kadar yaygın olduğuna dair yapılan alan çalışmaları örnekleri var. New York’taki Midtown Manhattan’da yapılan bir araştırmanın neticeleri insanın kanını donduracak türden. Bu alandaki araştırmalarda, en düşük sosyo-ekonomik seviyedeki insanların yüzde 5 inden azının “zihinsel sağlıklı” olduğu görülmüş. Bu araştırma nasıl okunabilir? Birincisi, psikiyatristlerin doğru bir araştırma yaptığı kabul edilirse, ABD deki akıllı sayısı bu kadar düşük, yani batı toplumları kitlesel halde çıldırmışlar. İkinci okuma ise daha mantıklı olmalı, psikiyatri çıldırmış ve oluşturduğu kriterleri uyguladığında toplumda sağlıklı kişi neredeyse kalmıyor. Kendi alanını taşıp, diğer alanları işgal eden bir ihtisaslaşmanın ulaştığı nokta bu…
SELEHATTİN ADANALI
selehattinadanali@gmail.com

Share Button

PSİKİYATRİ-1-PSİKİYATRİNİN TEMEL YANLIŞI

PSİKİYATRİ-1-PSİKİYATRİNİN TEMEL YANLIŞI
Psikiyatri insanlardaki “davranış bozukluklarını” inceler. Fakat incelediği davranış bozuklukları, insan bedenindeki organların davranış bozuklukları değil. Bilindiği üzere, tıp, insan bedeninin ve bedendeki organların davranış bozukluklarını inceleyen bir tatbik ilmidir. Temel ilim olarak biyoloji bu işi yapar. Psikiyatri ise insan bedeni veya bedendeki herhangi bir organın davranış bozukluklarını değil, insanın davranış bozukluklarını inceler. Öyleyse tam bu noktada ortaya çıkan çok önemli bir problem var. Psikiyatri neden tıp içinde bir kol halinde gelişmiştir? Yani kendisini neden tıbbi model olarak sunmaktadır?
Psikiyatri ile ilgili söylenecek her söz, öncelikle tıbbi model meselesi ile ilgilidir. Kendini tıp içinde mevzilendirmesi ve tıbbi model olarak inşa etmesi, temel bir probleme işaret eder. Psikiyatrinin mevcut kompozisyonunu kabul etmek durumunda kalırsak, insan davranışlarının temelini, yani kaynağını, biyolojik kurallara teslim etmek zorunda kalırız. Bunu yapmalı mıyız, yaparsak ne olur, bundan kaçınmak zorunda mıyız? İnsan davranışlarını biyolojik temelli kabul edersek, birkaç hususta temel tercih yapmış oluruz. Birincisi, ateist, materyalist, pozitivist ve evrimci bir dünya görüşünü tercih etmiş oluruz. İkincisi, birincinin tabii neticesi olarak, insanı, diğer tüm varlıklarla aynı seviyeye indirmiş, biyolojik gerçekliğinden başka bir gerçeklik tanımamış, dolayısıyla herhangi bir “değer” kabul etmemiş oluruz. Kısaca ruhu ve Allah’ı inkar etmiş olarak işe başlarız.
Gerçekten böyle midir? Psikiyatriyi tıp tabanlı kabul etmek buralara kadar gider mi? Gider. Çünkü psikiyatrinin geliştiği kültür havzası, materyalist-pozitivist anlayışla sulanmıştır. O havzadaki “insan tezi”, ruhu reddeden, bedenden ibaret kabul eden, tüm insan faaliyetlerinin maddi (bedeni) kurallara tabi olduğunu varsayan bir anlayıştır. İnsanı maddeden (bedenden) ibaret kabul eden anlayış aklı, ruhu ve Allah’ı inkar etmiş demektir. Ruhu ve Allah’ı inkar ile işe başlamış olduğu sabittir de, aklı inkar ettiğini söylemek fazla olmaz mı? Üstelik batı medeniyeti akıl medeniyetiyken… Fazla olmaz, aklı kullanmak başka bir şey, anlamak başka bir şey…
Haki Demir’in “Ahlak İdrak Akıl” başlıklı yazısında açıkça görüleceği üzere, insan, anlamadan “yapabilen” bir varlıktır. Anlamadan yapabilen ve kullanabilen tek varlık… Batı medeniyeti aklı, anlamadan kullandı. Anlamadan kullandığının en büyük delili de, psikiyatride tıbbi modeli kabul etmesi ve insan davranışlarını, davranışların kaynağını bedende aramasıdır. Aklı, kaynaklarıyla anlasaydı, psikiyatriyi bu temelde inşa etmezdi.
İnsanın bedenden ibaret olduğu düşüncesi, aksine sayısız hadise ve delil olmasına rağmen neden kabul görüyor? Çünkü bu düşünce “iman” haline geldi. Pozitif bilim batıda bir müddettir “iman” konusu olduğu için, ondan hareketle kurulan psikiyatri de temellerini bu imanda aradı ve bulduğunu zannetti. Aksine delillerin bir kısmını keşfeden de psikiyatridir ama bir defa iman ettikten sonra istikametini değiştirmek fevkalade zordur. Delillerden birini (ki önemli bir konudur) zikredelim. Korku, adrenal bezlerinin adrenalin salgılamasına sebep olmaktadır. Daha umumi şekilde ifade edelim, duygular psikolojinin kaynaklarından biridir ve bedeni (yani tıbbi) bir vaka değil, ruhi bir vakadır. Yani ruh duygu üretiyor, duygu zihni evreni etkiliyor, zihni evren ise bedeni etkiliyor. Aslında silsile bu olmasına rağmen, psikiyatri de bu silsileyi tespit etmesine rağmen, önceden iman edilmiş olan ters silsileyi kabule devam ediyorlar; beden duyguyu üretiyor. Doğrusu bedenin duygu üretmesi de mümkün ve örnekleri var, mesela aç kalan insanın duygu durumu açlığa ayarlı olarak gelişiyor. Fakat bunun üzerine psikiyatri kurulmaz ki. Çünkü ruhun daha ağır bir etkisi meydana çıktığında bedenin ihtiyacını erteliyor. Üç gündür açken başına oturduğunuz sofrada, tam iştiyakla yemeğe başlayacakken çok sevdiğiniz karınız ölüverse, açlığınızı hisseder ve yemek yiyebilir misiniz? Karısından nefret eden ve kurtulmak için çareler arayanlar bu misale bakmasınlar.
Ruhla beden arasında karşılıklı etkileşim olduğu doğru… Fakat ana kaynak ruhtur ve akış ruhtan bedene doğrudur. Bilim, teferruat üzerine kurulabilir mi? Gerçekten bir insan çaresiz bir hastalığa yakalandığında, duygu hali ve zihni evreni bundan etkilenir, dengesini bozabilir. Fakat bu noktada tıbbi olan hadise, tıbbi hastalıktır ve tıp ancak onu tedavi edebilirse edecektir.
Psikiyatrinin tıbbi model konusu batıda da tartışılmaktadır. Bizim yapmaya çalıştığımız, batıdaki tartışmaları buraya taşımak değil. Batıda psikiyatrinin tıbbi modeline getirilen eleştiriler, tıbbi modelin temelindeki esaslara yönelik değil. Yani, ruhun varlığını kabul ederek işe başlayan eleştiriler değil. Dolayısıyla batıdaki tıbbi model eleştirileri, insan tezi bakımından tıbbi model ile aynı zemine oturmaktadır. Böyle de olsa, tıbbi modele yöneltilen eleştiriler ciddidir ve psikiyatri tıbbi model konusunda ısrar ettiği müddetçe artık mesafe alamayacaktır.
Psikiyatriyi tıbbi modelden ve beden tabanlı olmaktan çıkardığımız takdirde bir teklifimiz olacak mı? Tabii ki olacak ama psikiyatrinin temellerini değiştirmek yerine yeni bir ilim dalı teklifimiz olacak. Psikiyatriyi ıslah etmek kabil olmadığı için imha etmek, ölmesine rıza göstermek, alanı boşaltmasına fırsat vermek gerek. Teklif olarak, Haki Demir’in, “ilimlerin tasnifi” yazı serisinde ifade ettiği, “insan ilmi”, insan ilminin ferd şubesi olarak “ruhiyat” ilimlerini konuşmamız gerekiyor. İlimlerin yeniden tasnif edilmesinin zamanı geldi ve geçti. Özellikle ihtisaslaşmadan kaynaklanan birçok problem, yeni bir tasnif çalışmasını şart kılıyor.
Not: Psikiyatri ile ilgili yazılarımızı seri yazı olarak düşündük, çok sayıda yazı konumuz var. Her yazıda, hem psikiyatriyi, hem batı bilim anlayışını ve hem de ihtisaslaşmanın oluşturduğu problemi teşhis etmeye çalışacağız. Tüm bunları yaparken, Haki beyin “ilimlerin tasnifi” yazı serisini takip ediyoruz. Bir anlamda, fikir Haki beyden, malzemesi bizden…
SELEHATTİN ADANALI
selehattinadanali@gmail.com

Share Button

ANTİDEPRESAN İLAÇLARI VE DEHA SOYKIRIMI

ANTİDEPRESAN İLAÇLARI VE DEHA SOYKIRIMI
Bir medeniyetin akıbeti, dehalarının akıbetinden takip edilebilir. Medeniyet havzasında doğan dehalar nasıl yaşıyor, hangi alanlara yönlendiriliyor, hangi alanlarda istihdam ediliyorsa, medeniyet o alanlarda kabarıyor, gelişiyor, göz kamaştırıcı hale geliyor. Dehalar hangi alanı boşaltıyorsa o alan çöküyor, geriliyor, köreliyor ve yok oluyor.
Batı medeniyet havzasında, Reform ve Rönesans’tan sonra dehalar, felsefe, bilim ve sanat alanlarında yoğunlaşmıştı. On dokuzuncu asra kadar bu şekilde devam eden batı içtimai hayatı, felsefe, bilim ve sanat alanlarında yoğun bir üretim ve gelişme yaşadı. Bugünkü batı medeniyetini de inşa edenler, o dönemde özellikle felsefede yoğunlaşan deha kontenjanıydı. Yirminci asra gelindiğinde batı medeniyet havzasındaki deha kontenjanı, iktisadi alana ve teknoloji (bilim değil) üretimine kaydı. Yirminci asırda felsefe tamamen tükendi buna mukabil iktisadi alanda ve teknolojide müthiş bir gelişme ve köpürme yaşandı. Dünya tarihinde hiç olmadığı kadar büyük bir iktisadi üretim, yirminci asrın ikinci yarısında meydana geldi.
Dehalar felsefeden çekildiği için felsefe krize girdi (başka sebepleri de var tabii ki) ve batı medeniyeti teorik kaynaklarını kaybetti. Teorik kaynaklarını kaybeden medeniyetin yaşaması ne mümkün…
Batı medeniyetinin temelindeki krizin, felsefe krizi olduğunu düşünüyorum. Felsefe krizinin temel sebebinin de dehaların bu alanı boşaltmaları olduğunu… Dehaların bu alanı boşaltmalarının sebebinin de, iktisadi alana yöneldikleri düşüncesine sahiptim. Ta ki bir doktor arkadaşla yaptığım sohbete kadar. Buraya kadar zikrettiğim sebepler silsilesinin doğru olduğunu hala düşünüyorum ama bir sebebin daha bulunduğunu, doktor arkadaşla sohbet sırasında fark ettim. Antidepresan ilaçları…
*
Antidepresan ilaçlarının mahiyeti, uyuşturucudur. Uyuşturucu, kaçak haliyle de ilaç haliyle de “yalancı mutluluk” veya geçici mutluluk oluşturuyor. İnsanın aklı ve iradesiyle gerçekleştiremediği mutluluğu uyuşturucu geçici olarak gerçekleştiriyor. Mutluluk ise sihirli bir hal… Bir defa tadıldığında vazgeçilecek cinsten bir ruh hali değil.
Antidepresan ilaçları, ürettikleri yalancı mutlulukla aslında ne yapıyor? Ruhi hamleyi bloke ediyor, zekanın keşif maharetini sıfırlıyor, tefekkür faaliyetini giriftlikten uzaklaştırıyor. Yani dehaların tüm hususiyetlerini yok ediyor.
Psikiyatrinin geliştirdiği (aslında geliştiremediği) “normal insan” tarifi, dehaları ihtiva etmez. Normal insan tarifi “orta zekaya” işaret etmektedir. Dehalar ise orta zekanın çok çok üzerinde ruhi hususiyetlere sahiptirler. Deha özelliklerini “anormal” olarak tarif eden ve onları tedaviye muhtaç sayan psikiyatri anlayışı, dehaları laboratuarlardan ve agoradan alıp kliniklere taşımıştır. Bunu yaparken de, “deliliğin en büyük alameti, tedaviyi kabul etmemektir” hükmüyle, bilimsel(!) müeyyideler uyguluyor. Bu tür müeyyideler, tedaviyi kabul etmeyen dehaların içtimai altyapısını imha ediyor. Ya kliniğe gidersin ya da cemiyette “deli” olarak itibarsızlaşırsın…
Batı medeniyeti ürettiği psikiyatri ile dehalarına soykırım uyguladı. Dehalarını katleden bir medeniyetin yaşama şansı yok.
*
Sitemiz yazarlarından Selehattin Adanalı, “Parapsikoloji ve yüksek zeka hastalıkları” başlıklı yazısında şu tespiti yapıyor. “Dehalardaki tasavvur istidadı müthiştir. O kadar ki, deha olan müzisyen, besteyi, yapmadan ve çalınmadan “duyar”, deha olan heykeltıraş, heykeli, mermere baktığında “görür”, deha olan matematikçi, formülü, ispat etmeden zihninde gerçekleştirir, deha olan mimar, binayı, zihninde şekillendirir ila ahir. Bunlar, eserlerini, vücut bulmadan, görür, duyar, şekillendirirler, hem de gerçekleştirildiğindeki halinden daha mükemmel şekilde. Bu istidat, özellikle sanatçılar için harikulade bir özelliktir. Çünkü bir eser, inşa edilmeden önce tasavvur edilebilmelidir. Eser, zihni evrende ne kadar eksiksiz ve ne kadar mükemmel tasavvur edilebilirse, o kadar kolay ve güzel inşa edilir.” Doğrusu tam isabet…
Dehaların tasavvur gücü, “gerçekleştirilmeden” gerçekmiş gibi görebilecek çaptadır. Gerçekleşmeden (veya gerçekleştirilmeden) gerçekmiş gibi görebilmek, psikiyatride, halüsinasyon olarak tarif ve klinik vaka olarak kabul ediliyor. Bu durumdaki bir adamı (yani dehayı) deli diyerek tedaviye almakla, onun deliliğini tedavi etmiyor aksine dehasını imha ediyorsunuz. Psikiyatri doktorları, deha katilleridir. Antidepresan ilaçları da bu katillerin silahları…
Bütün bunlar tamam da, delilik diye bir hastalık yok mu? Var. Tedavi edilmemeli mi? Edilmeli. Antidepresan ilaçları kullanılmamalı mı? Bilmiyorum, başka bir yolu yoksa kullanılmalı belki. Fakat çok dikkatli ve mümkün olduğunca sınırlı kullanılmalı. Neticede bu mesele, psikiyatrinin halletmesi gereken bir konu… Diyeceğim ama doktor arkadaşın anlattıklarına bakılırsa, psikiyatri ve modern tıp bu konuda çok sığ ve çok muhafazakar. Dolayısıyla konuyu onların elinden kurtarmak ihtiyacı da ortaya çıkıyor. Meseleyi psikiyatri alanından çıkarıp çok daha geniş çaplı bir ufuk ile değerlendirmek lüzumu açık. Geniş çaplı değerlendirme ise ancak “medeniyet tasavvuru” ile yapılabilir.
Bir de tarih tespiti… Batıda felsefi kriz yirminci asrın başlarında zuhur etti. Antidepresan ilaçları da o tarihlerde imal edilip kullanılmaya başlanmış. Yirminci asırda filozof yetişmedi, çünkü dehalar ya iktisadi alana kaymış veya kliniklere hapsedilmişti.
*
Her medeniyet, büyük ruhi ve zihni patlamalar (hamleler) neticesinde inşa edilir. Ruhi ve zihni (akli) patlamalar, büyük ufuklar açar. Ufuk çizgisini tayin eden mikyaslar genellikle yoktur. Kapalı zihni evren kurulmamış, dolayısıyla ufuk çizgisi sabitlenmemiştir. Ruhi ve zihni patlama sırasında (medeniyetin inşa sürecinde) açık ufuklu bir zihni evren vardır. Bu sebeple dehalar, medeniyetlerin kuruluş sürecinde uçsuz bucaksız bir hürriyete sahiptirler. Dehaların zapt altına alınmadan kaynaştığı kuruluş dönemleri, onların en verimli zamanlarıdır.
Medeniyet kuruluşunu tamamladıktan sonra standartlar üretmeye, çerçeveler oluşturmaya, tarifler yapmaya başlar. Bunlar aslında medeniyetin işaretleri, delilleridir. Gerçekten başıboşluk, serkeşlik, serserilik medeniyetin zıddı şeylerdir. Medeniyet alametleri olan standardizasyon ise aynı zamanda medeniyetin çöküşünün başlangıcıdır. Çünkü artık ufuk sabitlenmiştir.
Her nedense standardizasyon, ufku sabitliyor, hayatı daraltıyor, inkişafı engelliyor. Standardizasyon medeniyetin ta kendisidir ama standardizasyonun, inşa faaliyetini daim kılacak, ufku sürekli genişletecek, hayatı dondurmayacak ve inkişafı engellemeyecek şekilde gerçekleşmesi şart. Bu durum medeniyetlerin en büyük handikapı… Bu handikapa düşmeyen medeniyet yok… Neden bu kadar umumi bir hüküm cümlesi kuruyoruz, çünkü tüm medeniyetler çöktü, öyleyse bu handikapı atlatabileni yok.
Bu handikapın ilk vurduğu hedef, akıldır. Standardizasyondan sonra inşa edilen “akıl formu”, gelişmeye mani olacak bir bünye halini alıyor. Medeniyetler normal insan tariflerini, “akıl formu” üzerinden yapıyor. Akıl formu orta zeka ile sabitlendiğinde, bunun dışındakiler hastalık teşhisi ile kliniklere taşınıyor ve ortada deha kalmıyor.
İslam medeniyet tasavvurundaki akıl, “akl-ı selim” terkibidir. Akl-ı Selim üzerinde hassasiyetle ve dikkatle çalışmak gerekiyor.
Selehattin Adanalı, neden bu konuyla ilgilenmiyorsun?
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

MERHABA

MERHABA
Psikiyatri, psikoloji ve Parapsikolojinin birçok dalında araştırmalarım var. Bu alanlarda sitede yazmaya başlayacağım.
Psikiyatri, kendini “tıbbi model” ile inşa eden, pozitif bilimler içinde bulunduğunu iddia eden fakat bir türlü ilmi bünyesini ikmal edemeyen bir alan. “Normal” ölçüsünü geliştiremeyen, ne var ki “normal” ölçüsünün tek sahibi gibi davranan tuhaf bir disiplin. Tetkik ve tenkit edilmeye şiddetle ihtiyacı var. Parapsikolojideki şarlatanlıkların birçoğu psikiyatride “bilimsellik” kisvesi ile yapılıyor, alakasız kalmak mümkün değil.
Parapsikolojiyi piyasadaki şarlatanlıklardan uzakta incelemek gerektiğini düşünen biriyim. Çalışmalarımı da bu yönde yapıyorum. Sitede yazılarımın yayınlanmasının esas sebebi de, işin şartlatanlık boyutundan uzak durma çabam oldu.
Doğrusu dünyada psikolojinin bile kendini hala tanımlayamadığını düşünüyorum. Psikolojinin kendini tanımlamayacağı bir ortamda, parapsikoloji çok fazla tanımsız kalır. Psikoloji biliminin altyapısı tamamlanmadığı için parapsikolojinin altyapısının tamamlanmış olma ihtimali yok. Bu sebeple parapsikoloji, limanı olmayan dalgalı denizde, pusulasız bir geminin yön tayin etmeye çalışmasına benzer bir halde yoluna devam ediyor.
Şarlatanlığın ve istismarın en derin ve en uç noktada yapıldığı bu alan, belki de hiç girilmemesi gereken konulardan oluşuyor. Fakat alakasız kalmak, insanların istismar edilmesine fırsat tanımak anlamına geliyor aynı zamanda. Bu sebeple ilgilenmek ve doğrusunun ne olduğunu göstermek şart…
Müslüman olmamız, sırtımıza, hayatı ve insanı İslam merkezinden görmek ve göstermek sorumluluğunu yüklüyor. İslam’ın parapsikoloji konularında nasıl bir altyapı hazırladığını bilerek bu konulara girmek doğru olur. Bu bağlamda, İslam’ın insan tezini bilmek ve anlamak gerektiği açık…
İslam’ın insan tezi ise derli toplu olarak sunulmuş değil. Yirminci asırda Müslümanların bu eksikliği, ciddi bir boşluk doğurdu. Yirmi birinci asrın da bu boşlukla geçmesine müsaade etmemek gerekiyor.
Türkiye’de “insan” meselesini derli toplu olarak açıklayan ve bu konuda çok sayıda kitap yazan kişi Haki Demir’dir. Bu siteye yönelmemin sebebi de zaten bu. Bir müddettir Haki Beyle e-mail yoluyla yaptığımız sohbetlerden ve kitaplarından anladığım kadarıyla, insan tezi olan tek yazar Haki Beydir. Parapsikoloji konusunda çerçeve oluşturma çabası, Haki Beyin kitapları ve yazıları ile mümkün görünüyor.

Share Button