FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-16-İSTİBDAT USTASI

FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-16-İSTİBDAT USTASI

Nefs ahlakına sahip kişinin en bariz hususiyeti güçlü karşısında fahişe kadar haysiyetsiz ve iffetsiz itaat, zayıf karşısında ise uçsuz bucaksız bir hakimiyet hırsıdır. Bu hususiyetin en bariz neticesi ise istibdattır.

Fethullah Gülen, niyetini gizlemek, siyasetle iştigal etmediğini ispatlamak, muktedirlere karşı zararsız görünmek için Hazreti Cebrail Aleyhisselama muhalefet edecek iffetsiz, izansız, ilkesiz bir itaatkar, zayıf insanlarla karşılaştığında ise Müslüman olmasına rağmen en şedit, en ölçüsüz bir zalim ve müstebittir.

Bazıları “alim” olduğunu düşündükleri Fethullah Gülen’in böyle biri olabileceğine ihtimal vermiyor. İhanet örgütünün özel eğitiminden geçmiş ve beyinsizleştirilmiş güruh bir tarafa, onların dışında da az sayıda böyle düşünenlerin olduğunu görmek, bu meselenin izahını gerektiriyor. Bu meselenin izahı da, bir önceki yazıda olduğu gibi “nefs ahlakı”nda mahfuz, bu sebeple oradan devam etmek zaruretindeyiz.
Okumaya devam et

Share Button

FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-15-NEFS AHLAKININ ŞAHİKASI

FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-15-NEFS AHLAKININ ŞAHİKASI

Ahlak meselesinin sadece “ahlak” başlığı altında tetkik edilmesi, bugünün dil ve ıstılah kaosunda meseleyi anlamayı imkansız kılıyor. Ateist birisi de çıkıyor ve ahlaktan bahsediyor, oysa onun bahsettiği ölçüler bizim (Müslümanlar) için tam bir ahlaksızlık ifadesi. Diğer taraftan kelimeler ve mefhumlar, zaman içinde mana erozyonuna uğruyor ve merkezinden ve kaynağından kopuyor, günün kültürel değerler sistemi içinde başka manalar ifade etmeye başlıyor. İslam irfanının “ıstılah haritasının” unutulduğu ve ona ulaşmanın da imkansıza yakın bir zorluk arzettiği bugün, mefhumları tetkik ederken, ana kaynağına ve ölçüsüne irtibatlayacak tavsifler elzem hale geldi. Istılah haritamızın yerli yerinde olduğu, cemiyetin olmasa bile münevver camianın anlayış çerçevesinde bulunduğu zamanlarda “ahlak” dendiğinde ne kastediliyorsa, o maksadı ifade etmek için bugün başına bir sıfat ekleme ihtiyacı hasıl oldu.

İslam irfanının “ıstılah haritasına” ulaşmanın zorlaşması, aynı zamanda ona ulaşmayı ihtiyaç olmaktan da çıkardı. Bir taraftan ıstılah haritamızı kaybettik, diğer taraftan sanki ıstılah haritası yerindeymiş, herkes biliyor ve anlıyormuş gibi ıstılahları hoyratça, ucuzca, kolayca kullanıyoruz. Bu hal, en geniş ve derin manada istismarın önünü açıyor, hatta istismara davetiye çıkarıyor.
Okumaya devam et

Share Button

FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-8-MAKAM SAHİBİ Mİ HİLEKAR MI?

FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-8-MAKAM SAHİBİ Mİ HİLEKAR MI?

Fethullah Gülen, “Kalbin Zümrüt Tepeleri” isimli eserinde, tasavvuftaki makamlardan birine sahip olduğu hissini veriyor. Tevazu maskesini aralayıp da altındaki derin kibri görenler talip olduğu makamın ise “insan-ı kamil” olduğunu farkeder.

İnsan-ı Kamil, kendinin de kitapta anlattığı üzere, Risalet ve Nübüvvetten sonraki en yüksek makamdır. Talip olduğu makam, tasavvuftaki herhangi bir makam değil, zirvedir. Adamdaki hırs, sınır tanımaz bir talepkarlığı doğurmuş, o da gözünü kör etmiş…

Talepkarlığını ve iddia sahibi olduğunu gizlemek için tevazu ifadelerini kitabın sayfalarına seyrek şekilde serpiştiren Fethullah Gülen, bizim yaptığımız gibi muhtemel tenkitlerin karşısına savunma bariyerleri örmüştür. Nikah yemini ile kendisine bağlanan insanların “tevazu” olarak kabul ettikleri şu ifadeler aslında hakikatin itirafıdır.
Okumaya devam et

Share Button

FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-5-FİKİR KABIZLIĞI

FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-5-FİKİR KABIZLIĞI

Fethullah Gülen bir konuda çok mahir, fikir ile dil ve üslubu öyle bir harmanlamış ki, birbirinden tefrik etmek fevkalade zor. Zaten tabiatı gereği fikir ile dil ve üslup birbirine nüfuz etmiş halde bulunur ve zaten tabiatı gereği bunların birbirinden tefriki zordur. Bu sebeple bazı fikir ve ilim adamları hak etmedikleri şöhrete sahip olmuşlardır. Fethullah Gülen, meselenin tabiatındaki zorluğu iyice girifleştirmiş, dil ve üslubunun içinde fikri arayıp bulmayı çetin bir mesele haline getirmiştir.

İslam’ın on dört asırlık müktesebatından ulaşabildiklerini almış, onları kendi dil ve üslubuyla ifade etmiş, kadimden beri müzakere edilen meseleleri kendi fikriymiş gibi ifade etmiştir. Müktesebata vakıf olanların farkedip, hırsızlık (intihal) ile ithamından korunmak için sık sık nakil üslubuna müracaat etmiş, nakil yaptığını gizlememiş ama her konuyla ilgili kendi fikri varmış gibi davranmaktan da kaçınmamıştır. Oysa “Kalbin zümrüt tepeleri” isimli dört ciltlik kitapta, dört adet orijinal fikir yoktur. Çok büyük bir iddia gibi görünen bu beyan, müktesebata aşina olan ve dil ile üslubu muhtevadan ayırabilenlerce anlaşılabilecek bir özelliktir.
Okumaya devam et

Share Button

TAYYİP ERDOĞAN

TAYYİP ERDOĞAN

Semaver kaynıyordu içeri girdiğimde, başka da ses yoktu zaten odada. Usulca selam verdim, sessizliği bozmaktan ürken bir ses tonuyla, duydu mu bilmem, aldı selamımı başucuyla. Semaverin bir tarafından oturuyordu “dost”, öteki tarafına da ben oturdum sessizce… Semaveri kendime çevirdim, sakilik yapmak niyetiyle, tebessüm etti belli belirsiz. Kendime bir çay doldurdum, önüme aldım, şöyle bir yerleştirdim bardağı, simetrik olsun istedim. Çay ile münasebetini nizami şekilde kuramayanların adam olmakla ilgili eksikleri varmış gibi gelir bana, ehemmiyet veririm o sebeple çaya…
Okumaya devam et

Share Button

Dalgalı Kur: GÖNÜL

Gönül, kalemle yazılamayacak kelamla anlatılamayacak aklın idrakine eriş/e/mediği gizemli hazine…
Ariflerin esrarına vakıf olduğu cahillerin kıymetinden gafil kaldığı bilinmezlik…

Gönül, insanın özü şairlerin sözü… Yanardağın en derin noktası, ateşin közü…
O kadar sıcak, o kadar yoğun, o kadar hareketli, o kadar patlamaya hazır. Say ki bir volkan…
Ve her an sükûnete boğulup köşesine çekilebilecek. Ve her an sönüp ateşini yitirebilecek…

Zaman olur varlığı yokluğu bellisiz. Kabuğundan çıkmaz…
Dem olur göl gibi durgun… Ve bazen şelale misali coşkun…
Okumaya devam et

Share Button

İSLAM ŞEHRİ-15-TEKKE

İSLAM ŞEHRİ-15-TEKKE

İslam şehrinin kalbi tekkedir, tasavvuftur. Hikmetin keşfini tasavvuf, zaptını (tertibini) medrese, tatbikini ise idare yapar. İslam, her an yeniden keşfedilmesi gereken bir mana haznesidir. Zamanın kainata ve yeryüzüne saçtığı mana (kaderin tecellisi), her dem yenidir, asla tekrar yoktur. İnsanın da bir şeyi hariç her şeyi her dem değişir. Değişen sahada yeryüzüne saçılmış mana vahitlerini, mana haleleri içinde keşfedecek, zapt edecek, tertip edecek, idrak ve tatbikini mümkün kılacak olan müessese tekke yani tasavvuftur. İnsanda kesintisiz varlığını devam ettiren ruhtur, İslam’ın “sabitleri”, ruha aittir. İnsanın, hayatın ve kainatın değişen her yönü, ruh mihverinde yeniden teşkilatlanır, ruha hitap eden İslam’ın sabit emir ve nehiylerini mümkün kılacak bir tertibe tabii tutulur. Bu meseledeki incelik ve giriftlik, tasavvuftan başka bir mecranın altından kalkacağı bir yük değildir. Şeriat-ı Ahmediye’nin merkezi olan farzlar, ufku olan haramlar, dinin sabitleridir, merkez ile ufuk arasındaki saha ise Müslümanın hayat alanıdır. Hikmet keşfi, bu alana dairdir, bu cihetiyle farzları tahkim ve ihya eder, haramları ise sınır olarak muhafaza ederken, zuhurunu iptal eder. Merkez ile ufuk muhafaza altına alındıktan sonra, ikisi arasındaki sahanın mütemadiyen değiştiğini, değişeceğini bilmeliyiz, bilmeliyiz ki bu değişimi gerçekleştirme ve yönetme imkanımız olsun.
Okumaya devam et

Share Button

AKL-I SELİMİN TEŞEKKÜLÜ-4-TERKİP UNSURLARI-3-İMAN-2-

İman, hakikati gereği maluma yönelme halidir. İman sahibi olan ruh, alem-i ervahta muhatap olduğuna yönelir, orada muhatap olduğu, “bildiğidir”, hakiki iman da zaten budur. Fakat ruhun yöneldiği “malum”, dünyanın değil maveranın malumudur. Bu malum, dünyadan bakıldığında “meçhul”dür, bu sebepledir ki dünyada meçhule (gayba) iman esastır. Çünkü imtihan sahası bu dünyadır, izahlar bu dünyaya göredir. Dünyanın, insan iç alemindeki karşılığı ise nefs ve akıldır.
Akıl, dünyada yaşanan hadiselerle, o hadiselerden elde edilen bilgilerle teşekkül ettiği için, malumu da meçhulü de bu dünyada arar. Bu arayış, kendi hacmince, kendi derinliğincedir, sınırı ise dünyadır, maddi alemdir.
Ruh bu dünyaya ait değil, maveradan gelen bir misafirdir. Akıl ise bu dünyada doğar, büyür, gelişir ve yaşar. İnsanın derinlerindeki çatışmanın temel sebebi, ruh ile akıl arasındadır. Ruhun maveraya ait bilgisi ile aklın masivaya ait bilgisinin çatışmasıdır.
Ruh maluma, akıl meçhule iman ettiği için gerilim doğar. Ruh olmasa ve akıl tamamen meçhule iman etseydi veya akıl olmasa ve ruh tamamen maluma iman etseydi, gerilim olmazdı. Hem ruhun hem de aklın bulunması, tek varlıkta bir arada yaşamak zorunda bırakılması, ruh için malum olanın akıl için meçhul olması, gerilim için kaçınılmaz bir altyapı oluşturur.
*
İman ile akıl arasındaki gerilimin esas sebebi, imanın meçhule yönelmesine mukabil aklın maluma yönelmesidir. Dünya, “malum alan”dır, insanın bilmemesi, bilinemeyeceği manasına gelmez. İmanın meçhule yönelmesi aklı aşan bir hal ve hamledir, akıl bu işin altından kalkamaz ve mukavemet eder, mukavemet ise gerilim üretir. Okumaya devam et

Share Button

AKL-I SELİMİN TEŞEKKÜLÜ-3-TERKİP UNSURLARI-2-İMAN-1-

AKL-I SELİMİN TEŞEKKÜLÜ-3-TERKİP UNSURLARI-2-İMAN-1-
İman ruhun tabi temayülü ve en büyük (en güçlü) faaliyetidir. Ruh, “alem-i ervah”dan geldiği için, “baki” olana aşinadır. Bu sebeple imanın hakikatine yabancı değildir. Doğru usul tatbik edilmek şartıyla ruhun bedenle birleştiği ana rahminden itibaren iman talimine başlanabilir. Zaten o dönemde (doğum öncesi dönemde) iman talimi başladığında, nefs de olmadığı için, hitap doğrudan ruhadır. Bu şartlarda yapılan talim, en kalıcı olanıdır.
Hamile kadınların bizzat kendileri veya onların bulunduğu mahalde başkaları tarafından Kur’an-ı Kerim (meali değil ama) okunması, en iyi talimdir. Bunun, doğumdan sonra da (en az çocuğun konuşmaya başlamasına kadar) devam etmesinde fayda var. Zaten ölüme kadar Kur’an-ı Kerim tilaveti, iman taliminin bir parçasıdır. Bilindiği üzere Kur’an-ı Kerim’in üslup hususiyetlerinden biri (belki de birincisi) hitaptır. Allah, kitabında insanlara hitap eder. Ruh, Allah’ın hitabını tanır. Çünkü daha önce (alem-i ervahta) Allah, ruhlara hitap etmiştir. Ruh, yabancı olduğu bu dünyaya geldiğinde, Allah’ın hitabını duyarsa, önceki hitabı hatırlar ve aynı olduğunu bilir. Önceki hitap ile bu dünyadaki hitabın birleşmesi, ruhta mevcut olan imanın zuhurunu tetikler.
Ruhun bu dünyaya geldiğinde (ana rahminde) ilk duyduğu kelamın, Allah Kelamı olması, ruh ile beden arasındaki çatışmanın kısa sürmesini ve en az hasarla atlatılmasını temin eder. Özellikle doğumun kolay olmasına katkıda bulunur. Çünkü ruh, bu dünyaya gelmeden önce aşina olduğu ve yöneldiği Allah’ın hitabını duyduğunda, bu dünyaya olan yabancılığı ve nefreti azalır. Yabancılığın azalması ve aşinalığın artması, hem dünyaya gelme konusunda (doğumda) hem de beden ile imtizaç konusunda kolaylıklar sağlar. Okumaya devam et

Share Button

“BÜYÜKLERE” SORULAR-15-BİRİNCİ KISIM, ONİKİNCİ SORU

“BÜYÜKLERE” SORULAR-15-BİRİNCİ KISIM ONİKİNCİ SORU
SORU
12-Ruh, varlığın, “yokluk deminde” yaşamaya başladığında, varlık-yokluk deveranına şahit olabiliyor mu? Şahit olabiliyorsa, bu durum aynı zamanda “yaratma fiiline” de şahit olduğu manasına geliyor mu? Böyleyse “kün” emrini duyuyor mu? O irtifa “kün” emrini duyacak yükseklik midir?
SORUNUN AÇIKLAMASI
Ruhun varlık-yokluk deveranına şahit olma hali (ihtimali), birçok meseleyi başka şekilde düşünmemizi gerektirir. Bu imkan ve istidat aynı zamanda bir çok meselenin izahıdır.
“Kün” emrinin duyulacağı irtifa o kadar engin olmasa gerek, muhtemeldir ki “kün” emri çok daha yükseklerdedir. Lakin varlığın tamamı “kün” emrinin neticesi olduğuna göre, her mertebede bir tecellisi olmalıdır. Varlık-yokluk deveranı, aşağıdan bakınca ulaşılmaz bir yükseklik gibi görünüyor, ruh, o irtifada yaratma fiilinin tecellisine şahit oluyor mu?
Aslında mesele “yaratma fiilinin” aşağılara doğru tecelli mertebeleriyle ilgili. Yaratma fiilinin anlaşılabilir veya müşahede edilebilir mertebesinin ne olduğu sorusu daha sıhhatli olsa gerek. Lakin varlık-yokluk deveranı, bir çok meselenin sır olarak gizlendiği nokta gibi görünüyor. Muhtemeldir ki yaratma fiilini anlamak veya müşahede etmek için en uygun vakıa demeti ordadır.
Varlık-yokluk deveranındaki hal ve hadiseler mecmuu, yaratma fiilinin sanki son tecelli basamağı gibidir. Sanki o basamaktan sonra varlık ortaya çıkmaktadır. Böyleyse eğer, yaratma fiilinin bize en yakın olduğu nokta orasıdır. Bunu bilsek iyi olur. Okumaya devam et

Share Button

“BÜYÜKLERE” SORULAR-13-BİRİNCİ KISIM ONUNCU SORU

“BÜYÜKLERE” SORULAR-13-BİRİNCİ KISIM ONUNCU SORU
SORU
10-Aşkın kaynağı, biz farkına varmasak da, varlığın “yokluk deminde” ruhun, Allah Azze ve Celle’ye yaklaşabilme imkanına rağmen, insanın diğer tüm unsurlarıyla, hakikati “adem” olan varlık deminde yaşıyor olması mıdır? “Yokluk deminde” mutlak varlığa ulaşma imkanı olan, bunu da her an yaşayan ruh, varlık deminde gurbete düşüyor da vuslat hasreti buradan mı çağıldıyor?
SORUNUN AÇIKLAMASI
Doğru sorulamayan sorulardan biri bu… Öncelikle bir hususa dikkat çekmek gerekiyor, ruh ve nefs meselesi… İnsanda nihai kudret kaynağı ruhtur, nefs de enerjisini neticede ruhtan alır, böyle midir? Her varlıkta “vahdet” vaki ve varittir, öyleyse insanın “vahdet merkezi” ruh olmalıdır, doğru mudur? İnsan iç dünyasında vahdet arayışı, ruh dışında bir merkeze gidebilir mi, böyle bir şey nasıl olur? Ruh, insanın vahdet mimarisini inşa ediyorsa, nefs de gücünü ondan alıyor olmalıdır, bu söylenebilir mi?
İnsan iç aleminde vahdet vaki ve cari ise, vahdet merkezi ve amili ruh ise, ruh-nefs dilemması nasıl oluşuyor? Bu dilemmanın oluşması, her ikisinin farklı irtifalarda olmasından mı kaynaklanıyor? Nefs ruhun derinliğine inemiyor, onun yanına yaklaşamıyor, ruhi hamlelerin yukarıya (satha) doğru çıkması ile birlikte onlarla (yani ruhun tezahürleri ile) karşılaşıyor, dilemma da burada meydana geliyor, hakikat bu şekilde midir? Okumaya devam et

Share Button

“BÜYÜKLERE” SORULAR-10-BİRİNCİ KISIM YEDİNCİ SORU

“BÜYÜKLERE” SORULAR-10-BİRİNCİ KISIM YEDİNCİ SORU
SORU
7-“Yokluk deminde” bir tecelli mevcut ise, bu tecelliyi mümin ve kafir insanların hepsinin ruhu müşahede edebilir mi? Tüm ruhlar, “Alem-i Ervah”ta iman ettiği için, kafirlerin ruhunu da mümin olarak kabul etmek mümkün müdür, mümkünse onların ruhları da tecelliyi seyredebilmekte midir?
SORUNUN AÇIKLAMASI
Ruhun kudret ve istidatlarının ne olduğu mühim mevzulardandır. Meselelerin kilitlendiği noktalardan birisi ruhtur. Ruh, Allah Azze ve Celle’nin ebedilik ihsanına nail olmuş varlıktır ve bu kıymet de insanın içine gömülmüştür. Allah Azze ve Celle ile varlık arasında bulunan, “emr aleminden” olan, diğer varlıklara benzemeyen, insanı Allah Azze ve Celle’ye ulaştırması mümkün olan tek varlık çeşididir.
Ruh meçhulün anahtarıdır ama kendisi de bir meçhuldür. “Hakkında az şey bildirilmiştir” dolayısıyla az şey bilinecektir. Hakkında az şey bilinenin ile ilgili çok şey anlaşılması mümkündür ama ruh bu kaidenin istisnasıdır. Tehlikeli olan noktalardan birisi de, hakkındaki bilginin “azlık” ölçüsünü bilmiyor olmamız.
Her şeyi kendisiyle gördüğümüz ruhu göremiyoruz, dolayısıyla bir şekilde iktisap ettiğimizi zannettiğimiz bilginin doğru olup olmadığını da anlayamıyoruz. Ruh mevzuu, “müphem saha” meselesinin ilk sıralarında yer alıyor. Kesin olarak söylenebilecek hususlar sadece beyan edilenlerdir ve onların da hakikatini anlayana aşk olsun. Okumaya devam et

Share Button

“BÜYÜKLERE” SORULAR-9-BİRİNCİ KISIM ALTINCI SORU

“BÜYÜKLERE” SORULAR-9-BİRİNCİ KISIM ALTINCI SORU
SORU
6-Varlığın yokluk deminde, Allah Azze ve Celle’den başka bir varlık kalmadığına göre, isim ve sıfatlarının tecellisi mi yoksa zatının tecellisi mi mevcuttur, yoksa hiçbir tecelliden bahsetmeyeceğimiz bir hali mi konuşuyoruz?
SORUNUN AÇIKLAMASI
Bu soru, varlık-yokluk deveranında ruhun varlığını devam ettirmesi halinde kıymet ve lüzum kazanır. Ruhun varlığı kesintisiz ise ve “yokluk deminde” varolmaya devam ediyorsa, tecelliyi müşahede edebilme imkanı var mıdır? Ruh tecelliyi müşahede edebiliyorsa, sadece Allah Azze ve Celle’nin isim ve sıfatlarının tecellisini mi müşahede edebilir yoksa zatının tecellisini de müşahede edebilir mi? Ruh, tabiatı gereği Allah’ın zatının tecellisini müşahede etme imkan ve istidadına (bu hal hangi şartlarda mümkün olursa olsun) malik midir? Ruh, zat tecellisini de müşahede edebilme istidadında ise, varlık-yokluk deveranının “yokluk demindeki” tecelli, zat tecellisi midir? Varlık yekunu, Allah Azze ve Celle’nin isim ve sıfatlarının tecellisi değil midir, böyleyse, “yokluk deminde” isim ve sıfatları tecelli etmediği için mi varlık yaratılmıyor ve varolamıyor? “Yokluk demi”, isim ve sıfatlarının tecellisinin kesilme anı ise, “yokluk deminde” zatı mı tecelli ediyor?
“Yokluk deminde” isim ve sıfatların tecellisi kesiliyor, zatının tecellisi başlıyorsa (veya zaten devam eden tecelliler içinde sadece bu tecelli kalıyorsa), ruh, “zat tecellisini” müşahede edebiliyor mu? Bu ihtimalde, ruh Allah Azze ve Celle ile başbaşa kalmıyor da, tecellileriyle mi muhatap oluyor? Okumaya devam et

Share Button

“BÜYÜKLERE” SORULAR-8-BİRİNCİ KISIM BEŞİNCİ SORU

“BÜYÜKLERE” SORULAR-8-BİRİNCİ KISIM BEŞİNCİ SORU
SORU
5-Varlık her an yeniden yaratılmaktadır, bu sebeple bir an var, bir an yoktur. Varlık-yokluk deveranının (ritminin) hızı yüksek olduğu ve gözümüz de bedeni (maddi) göz olduğu için varlığı daimi zannediyor, sadece varlığı görüyor, yokluğu farketmiyor, hissetmiyoruz. Ruhun ebediliği, varlığın her an yeniden yaratılma kaidesinin istisnası ise, ruh, yokluğu farkediyor olmalı. Böyleyse, nefis terbiyesinin müntehasına ulaşıldığında, ruh (kalp) gözü açılıyor, ruh vasıtasız görmeye başlıyor. Bu noktada ruh yokluğu yaşamaya başladığında, Allah ile halvet olma imkanı mı buluyor? Yokluk görülemeyeceği için, “yokluk deminde” Mutlak Varlık olan Allah’ı mı görüyor? Yani, varlığın yokluk deminde, Allah ile ruh baş başa mı kalıyor, böyle bir imkan mı buluyor? Yokluk deminde Allah ile ruh arasındaki mesafe sıfıra mı iniyor? Nasıl oluyor?
SORUNUN AÇIKLAMASI
Bu soru, önceki sorunun cevabının, “ruh kesintisiz varlıktır, varlık-yokluk deveranının dışındadır” şeklinde cevaplanması halinde geçerlidir. Ruh kesintisiz varlık değilse, varlık-yokluk deveranına dahil ise, yokluk deminde Allah Azze ve Celle’den başka hiçbir şeyden bahsetmiyoruzdur. Bu durumda soru tüm altyapısını kaybediyor.
Ruh kesintisiz varlık ise… Okumaya devam et

Share Button

“BÜYÜKLERE” SORULAR-7-BİRİNCİ KISIM DÖRDÜNCÜ SORU

“BÜYÜKLERE” SORULAR-7-BİRİNCİ KISIM DÖRDÜNCÜ SORU
SORU
4-Her şey yaratılmıştır, başı olanın sonu da vardır. Ruh bunun istisnası mıdır? Başı olan (yaratılan) ama sonu olmayan, sonsuza kadar varolmaya ve yaşamaya devam edecek tek varlık mıdır? Böyleyse, varlığı kesintisiz midir? Varlığın her an yeniden yaratılması hakikati ruh için de cari midir, yoksa ruh kesintisiz olarak varolmaya devam mı etmektedir? Varlığın her an yeniden yaratılması hakikati izah edilirken “küllü şeyin” ifadesi, ruha şamil değil midir, değilse o ifadenin dışında bulunmasının (istisna olmasının) delili ve hikmeti nedir?
SORUNUN AÇIKLAMASI
Her şeyin yaratılmış olması, tevhid düsturudur, yaratılmamış halde, dolayısıyla ezeli olarak varolma iktidarına malik bir varlık kabulü, başka bir ilahın daha (haşa) olduğuna inanmaktır. Tüm varlığın kaynağı, Allah Azze ve Celle’nin “yaratma iradesidir”. O iradeye muhatap olmamak, varolamamaktır.
Ruhun baki olduğu biliniyor, baki olmasından dolayı (baki olmasını mümkün kılan tabiatından dolayı) alemler arasında seyahat eden varlık olmalıdır. Ölmüyor, ölüm dediğimiz hadise ruhun bedenden ayrılmasıdır, yani ölen bedendir. Ruh, bu dünyaya gelmeden başka bir alemde, bedenden ayrıldıktan sonra da başka bir alemde yaşamaya devam ediyor, nihayet ahirette sonsuza kadar yaşamaya devam edecek.
Bu şekilde biliyoruz, buraya kadar naklettiklerimiz tamamen doğru mudur? Temelde doğrudur da bazı noktalarda yanlışlığı veya eksiği mi var? Okumaya devam et

Share Button

“BÜYÜKLERE” SORULAR-3-BİRİNCİ KISIM SORULARI

“BÜYÜKLERE” SORULAR-3-BİRİNCİ KISIM SORULARI
Birinci kısım sorularını toplu olarak veriyoruz, bu soruların her birini ayrı birer yazı konusu olarak ele alıp, izahını yapacağız.

1-Allah, insanlığı yarattığından bu yana, kendisine iman edilmesini talep ve emretmiştir. Fakat kendisini hiçbir zaman, hiçbir insana göstermemiştir. Bu sebeple, “gaibe iman” edilmesi, talep ve teklif edilmiştir ve bu hususiyet imanın merkezi mevzuu olmuştur. Bununla beraber, kadimden beri akıl, “var mı, yok mu” sorusuna cevap aramıştır. Bu soru aslında insanlığın tek sorusudur ve diğer tüm sorular bunun tafsilatından ibarettir.
Sidretül-Müntehanın ötesine davet edip, huzuruna aldığı Habibi için iman, artık “maluma iman” haline gelmiş olmalı değil mi? Ve huzuruna aldığı Habibi’ne zımnen şunu mu söylemiş oluyor; “Habibim, kullarıma, beni görmeden inanmalarını (gaibe iman etmelerini) emrettim lakin sen gör, bil ve şahitlik et ki, ben varım”.

2-Miraç, ruhen ve bedenen vakidir. Bedenin (yani maddenin) Allah’a o kadar yakın olması muhaldir, galiba “Sünnetullah”ın tüm kaidelerine mugayirdir, Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin bedeninin dahi Allah Azze ve Celle’ye o kadar yakın olmasının “ihsan” dışında bir izahı var mıdır? Bunu mümkün kılan bir “Sünnetullah” kaidesi ve tecellisi mevcut mudur, mevcut ise başka şahıslar veya varlıklar veya hadiseler için de cari midir?

3-Fahri Kainat Aleyyisselatü Vesselam Efendimizin ruhunun, Allah Azze ve Celle’ye o kadar yakın olması, ilk yaratılan ruh (nur) olmasındaki “yakınlıktan” mı kaynaklanıyor? İlk yaratılan nur (ruh) olması, başka hiçbir şey yokken ikisinin varlığına delalet ediyor, dolayısıyla bu hal izahsız bir “yakınlık” ifade ediyor, böyleyse, o ruhun (nurun) Allah Azze ve Celle’ye miraçtaki kadar yakın olması, tabiatı gereği mümkün olan işlerden midir? Okumaya devam et

Share Button

TALİM ve TERBİYE SÜREÇLERİ (RUHİ-AKLİ SÜREÇLER)

Backup_of_Backup_of_İNSAN ZİHNİİnsan telakkisi her meselede karşımıza çıkan, her meseleyi temellendirmek için ihtiyaç duyduğumuz ana mevzudur. İslam maarif anlayışı ise doğrudan insan telakkisi ile alakalı bir alan olup, sıhhatli ve muhkem bir insan tahlilini şart kılar. Bu meyanda mevzumuz hala “insan”dır.

İslam maarif nizamının talim ve terbiye süreçlerinde, insan bahsi doğrudan tedrisatın mevzuu olarak insandır. Tedrisatın hedeflerine atıf yapılsa da bu çalışmada esas olan, tedrisatın gerçekleştirilme süreçleridir. Bir taraftan hedefler işaretlenirken diğer taraftan insanı o hedeflere sevkedecek tedrisat tatbikatını, o hedeflere akacak mecraların tespitini, o hedefleri gözden kaçırmayacak güzergahın tayinini göstermektir. Okumaya devam et

Share Button

MUKAVEMETİN RUHİ KAYNAKLARI

MUKAVEMETİN RUHİ KAYNAKLARIİnsanın hayata karşı mukavemet edebilmesi için mukavemet merkezlerini bilmesi, tanıması ve kullanma maharetini kazanması gerekiyor. Mukavemet merkezlerinin mahiyetini, hacmini, kaynaklarını ve sınırlarını bilmeden onlardan faydalanmak mümkün olmayacaktır.

 

İnsan küçük bir hadise karşısında dahi bir anda tüm enerjisini kaybetmiş gibi çöküp kalabilmektedir. Oysa devasa problemlerle mücadele edebilmekte ve destansı mukavemet misallerini gerçekleştirebilmektedir.

Kendini solladı diye (veya benzer küçük sebeplerle) İstanbul’da trafiğin içinde adam öldürenlerin başkalarına tahammül edemediklerini söylemek en ucuz yoludur. Bu türden insan suretinde görünen mahlukların zihni dünyalarının haritasını çıkarmak lüzumu ihmal edilebilir bir hadise midir? İnsanın dış dünyadan gelen etkilere karşı mukavemet etmesi kadar kendi iç dünyasından gelen etkilere de mukavemet etmesi lüzumu unutulmalı mıdır? Okumaya devam et

Share Button

TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-42-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-41-KALB-İ SELİM SAFHASI

KALB-İ SELİM (KEMAL) SAFHASI
İnsan inkişaf seyrinin nihai kemal seviyesi, kalb-i selim safhasıdır. Bidayetinde talim ve terbiye ile başlayan, ilerleyen yaşlarda tefekkür cehdi ve kendi kendini terbiye ile devam eden süreçlerin ulaşması gereken (arzulanan) menzili, kalb-i selimdir. Ne var ki kalb-i selim safhasına ulaşmanın hususi bir usulü ve güzergahı var, tasavvuf…
Kalb-i Selim safhası için akılla söylenecek bir şeyler var tabii ama ham olur. Maksat ifade edilmiş olmaz, murat gerçekleşmez. Meseleyi ehline havale etmek en doğrusudur.
*
Akl-ı Selim ve Kalb-i Selim safhalarını, talim ve terbiye bahsi içine neden aldık? Çünkü İslam maarif anlayışında talim ve terbiye süreçlerinin bittiği nokta ölümdür. Öğrenme ve öğretme, anlama ve anlatma, terbiye etme ve terbiye olma süreçleri, İslam’ın engin ufkunda namütenahi bir güzergaha sahiptir. Tevhid yolculuğu, mahdut değildir, sonu yoktur, ölene kadar bitmez. İslam’ın insana sunduğu inkişaf seyri sonsuz güzergaha sahiptir, öyleyse insan, her safhada bırakması gerekeni bilmeli, kuşanması gerekeni anlamalı, inkişafa devam edebilmelidir. Okumaya devam et

Share Button

TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-41-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-40-AKL-I SELİM (ŞUUR) SAFHASI

AKL-I SELİM (ŞUUR) SAFHASI
Akl-ı Selim safhasını da uzun uzun izaha teşebbüs etmeyeceğiz. Akl-ı Selim ile ilgili kitaplarımızdan bu husus tetkik edilebilir.
*
Akl-ı Selim safhası, akıl safhasından sonra başlar. Akıl belli bir noktaya kadar ilerler fakat ne kadar ilerlerse ilerlesin bir yerde durur. Aklın ufku mahduttur, o ufka ulaşan akıl buhrana girer. Akıl, kendi ufkuna kadar ulaşamazsa buhrana girmez, ömür boyu kendini merkez ilan eder ve sahibini aldatır. Aldatması, “üst idrak merkezi” olan akl-ı selime geçit vermemesidir.
Akıl kendi ufkuna ulaşamaz, aslında hiçbir varlık kendi tabiat ufkuna ulaşamaz. Kendi tabiat ufkuna ulaşabilen, oradan ileriye yol bulabilen tek varlık cinsi vardır kainatta, insan… Fakat insandaki unsurlardan biri olan akıl, kendinden başka ve kendinden daha geniş ufka sahip iç alem merkezleri tarafından tazyik edilmezse, ufkuna ulaşamaz, ufkunu aşmaya çalışmaz. Aklın ufkunu ve bünyesini zorlayanlar, yüksek zeka ve bazı istidatlardır. Mesela keskin tecrit istidadı, mesela derin mücerret tefekkür istidadı gibi… Bunlar insanın tabiatında bulunan hususiyet ve istidatlar, aklın ufkunu zorlayan ise esas olarak ruhtur, ruhun temel hamlesi ve faaliyeti olan imandır. İman, “hakikat kaygısını” üretir, besler ve onunla aklı baskı altına alır. Akıl, hakikate ulaşma, onu keşfetme, onu bilme hususiyeti ile teçhiz edilmediği için, hakikat kaygısı tarafından tazyik altına alınır ve intiharın eşiğine getirilir. İşte neticesi akl-ı selim olacak akıl buhranı budur. Bu buhran aklın bünyesini patlatır, insan zihnine bir sıçrama yaptırır. Üst idrak merkezi, bu sıçramayla ulaşılan bir mükafattır.
Ak-ı Selim bahsi tabii ki zor, girift ve uzundur. Sadece sürece işaret etmek için bazı atıflar yapmakla iktifa ediyoruz. Okumaya devam et

Share Button