İSLAM SANAT TELAKKİSİ

İSLAM SANAT TELAKKİSİ

İman tevhide, insan vahdete, hayat nizama bağlıdır. Muhtemel ki meseleler nihai tecritte bu üçünden ibarettir. İmanımızla tevhide, insanımızla vahdete, hayatımızla nizama bağlıyız ama kesret aleminde yaşıyoruz. Muhtemeldir ki temel paradoks da bundan ibarettir. Muhtemeldir ki dünyadaki hilafet vazifesi; hayatın üstün nizamını, cemiyetin asli mihraka bağlı vahdetini, insanın kalbi ve ruhi evrenindeki tevhid imanını idrak ve inşa etmekten ibarettir.
İman, ruhi yönelişin aynı zamanda en güzelidir. İmanın en güzeli ise İslam’ın teklif ettiği imandır. Vahdetin en güzeli, insanın iç alemini ruhi merkezde tertip ve terkip etmektir. Nizamın en güzeli ise, Allah’ın rızasını asli mihrak kabul eden içtimai terkiptir. İslam sanat telakkisinin aranacağı havza, burası olsa gerektir.
Bu havza, “doğru”nun hukuk (fıkıh) tarafından, “iyi”nin ahlak tarafından, “güzel”in edep tarafından temsil ettiği bir çerçeveye sahiptir. İslam; doğru, iyi, güzel mikyasının, kainattaki yaratıcı mülkiyet sahibi olan Allah Azze ve Celle tarafından insanlara bildirilmiş külli manzumesidir. İslam’ın tevhid ve vahdet esasları, doğru, iyi, güzel ölçülerinin birbirinden tefrik edilmesine müsaade etmez, tefrik teşebbüsü ancak idrak ve izah meselesine (yani tedrisata) mebnidir ve bu cihetle zaruret ifade eder. Ne var ki hikmet, üçünü muhtevidir ve üçünün terkibi bünyesini idrak etmeyi gerektirir. Okumaya devam et

Share Button

NUMARALI BLOKLARIN ÇOCUKLARI

Numaralı Blokların Çocukları

Bizim doğduğumuz evler bilmediğin evdi
Bildiğin evdi diyemem
İnek,koyun ,kuzu öldüğünde yas tutulur
Teraziler kurulurdu ve ahbabın komşunun merhameti
Ölenin yerine yenisini koymak için koşardı teraziye
Hane halkı nasıl yiyebilirdi ki Sarıkızın etini
Evler bir namla bilinir
Evler ki Türkmen dergahıydı
Eve dergaha girilir gibi girilir
Kör Mehmetlerin evinin kapısı açılmadı bugün
Deli Hüseyin sabah sabah telaşla giderken görülürdü
Bir kıymetli aş pişse
Yaşlı,hasta,loğusa,emzikli hesap edilir
Öyle yenirdi
Çocuk dedenin ve ebenin dilinde büyür
Yüreğinden nağmeler devşirilirdi
Oyuncaklar ağaçtan kay kaylar kayadan beri
Şimdi tarihe döndü bizim evler de
Kapitalizm ve postmodernizmden beri

Okumaya devam et

Share Button

BAŞYÜCELİK AKADEMYASI-AKADEMYA AZALIĞI-

BAŞYÜCELİK AKADEMYASI-AKADEMYA AZALIĞI

Üstad, Akademya azalarının nasp ve tayin salahiyetini Başyüce’ye vermiştir. Mevzuu, İdeolocya Örgüsünde şöyle ifade edilmiştir; “Başyücelik Akademyası’nın azasını, kemmiyet haddiyle kayıtlı olmayarak, doğrudan doğruya Başyüce tayin eder.” (Sahife 274) Nakibü’l Eşraf müessesesinin olmadığı bir devlet ve cemiyet tasavvurunda bu tanzim doğrudur. Fakat Nakibü’l Eşraf teşkilatını raptettiğimiz devlet ve cemiyet tasavvurunda Akademya azalarını tayin salahiyeti Başyüce’ye verilmemelidir.

Nakibü’l Eşrafı raptettiğimiz devlet ve cemiyet tasavvurunda, bazı salahiyetlerin Nakibü’l Eşrafa verilmesine Üstadın itiraz etmeyeceği zannındayız. Bu sebeple mevzuu (devlet tasavvuru ve teşkilatı) üzerinde rahat çalışıyoruz,
Okumaya devam et

Share Button

BAŞYÜCELİK AKADEMYASI-KÜTÜPHANE-

BAŞYÜCELİK AKADEMYASI-KÜTÜPHANE

Akademya Riyasetine bağlı “kütüphane müdüriyeti”nin en mühim vazifesi, dünyanın en büyük kütüphanesini kurmak, kesintisiz yenilemek, dünyadaki ve ülkedeki ilim, fikir, sanat alanlarındaki gelişmeleri günlük olarak takip ve eserleri temin etmektir. Her türlü kaydı (kitap, dergi, cd vesaire) usulüyle muhafaza altına almak ve kullanılabilir, faydalanılabilir halde azalarının hizmetine sunmakla mesuldür. Kütüphane, en gelişmiş tertip, tanzim ve tedvin usullerince hazırlanır, azalara, kütüphanede veya kütüphane dışında (mesela evlerinde) hizmet vermek üzere teşkilatlanır, azaların herhangi bir mevzudaki talebi, her nerede iseler en kısa sürede hazırlanır ve ulaştırılır. Kütüphanenin personel istihdamı, her azaya bir adet yardımcı olmak üzere hazırlanır, bu yardımcılar, azalar kütüphanede çalıştıklarında sekreterya hizmetini sunar, azalar kütüphane dışında çalıştıkları zamanlarda kütüphane de hazır olurlar ve azanın kütüphaneden herhangi bir talebi olduğunda hazırlar ve ona ulaştırırlar.

Kütüphane, aynı zamanda ülkedeki ve mümkün olduğunca İslam dünyasındaki her türlü yayının sicilini tutar, tertip ve tanzimini yapar.
Okumaya devam et

Share Button

İSLAM ŞEHRİ-11-FİKİR, İLİM, SANAT HAVZASI

İSLAM ŞEHRİ-11-FİKİR İLİM SANAT HAVZASI
İslam şehri, fikir, ilim ve sanat havzasıdır. Her mevzuun fikrinin üretileceği bir havza, bir mekan, bir mahfil vardır, orada mayalanmamış bir fikir asla tatbik sahasına sürülmemiştir. Birçok fikir ve ilim adamı tarafından, kısmen veya tamamen imza altına alınmamış (ittifak edilmemiş) bir fikri tatbik etmeye teşebbüs eden idarecilere karşı en şedit muhalefetin yürütüldüğü mekanın adı İslam şehridir. Fikir, ilim ve sanat insanlarının, hakkında ter dökmediği bir fikri tatbik edecek idarecinin yetişmediği, hiçbir idarecinin böyle bir teşebbüse cesaret edemediği, teşebbüs edenin derdest edildiği şehir ancak İslam medeniyeti tarafından inşa edebilir. İslam şehri, sanat eserleriyle teçhiz edilmiş bir şehir değildir, her şeyin sanatkarane inşa edildiği bir şehirdir. Şehri gelişigüzel inşa edip de, bazı meydanlarına veya noktalarına “sanat eseri” dikmek, batı kültürünün alışkanlığıdır. İslam şehrinde de sanat eserleri olur, mesela abideler bulunabilir ama esas olan şehrin her taşının sanatkarane yontulması ve hendesi bir zevk ve tertiple yerleştirilmesidir.
Şehrin en mutena semtleri, fikir, ilim, sanat merkezlerinin, müesseselerinin, faaliyetlerinin mahfilleriyle teçhiz edilmiştir. İslam şehri, bu merkezlere verdiği kıymet kadar kıymetlidir.
İslam şehri, fikir, ilim ve sanatı, kalbinde, beyninde, aklında iskan etmiştir. İslam’ın tecelli ve tatbikini temin eden bu üç mecra, şehrin üç sütunudur. Sütunların birleştiği kubbe vahdettir, o camidir. Okumaya devam et

Share Button

KELİMELERLE YÜRÜMEK

KELİMELERLE YÜRÜMEK

Sana kelimeler sunmak isterdim
Sözden sükûttan öte, lâl.
Sana götürmeseydi kelimelere küserdim
Kelimeler ki soramaz hâl üzre suâl.

Turna kanatları, karanfil yaprağı üzre
Serin selviler. Mezar toprağı üzre
Güvercin bakışları, yürek sunağı üzre
Melâlime bigâne, kelimeler ki kıyl-ü kaal
Okumaya devam et

Share Button

RASİM ÖZDENÖREN İLE ÇOK İŞİMİZ VAR

RASİM ÖZDENÖREN İLE ÇOK İŞİMİZ VAR
Bir konunun esasına dair bir fikrimiz olmalı, temel konularda ise bir “telakkimiz”… Esasına dair fikir sahibi olmadığımız, kafa patlatmadığımız, fikir çilesi çekmediğimiz bir mevzuun, müştaklarını, tezahürlerini, neticelerini, eserlerini konuşmak, konuşmaya çalışmak, bunları yaparken de iddialı olmak çok ciddi bir problem. Misal, İslam’ın sanat telakkisi ile ilgili hiçbir temel tefekkür çabasına girmeden, kuşatıcı bir fikir imal etmeden, muayyen bir çerçeve oluşturmadan, tezahürlerine dair beyanda bulunmak, esas itibariyle tefekkür değil olsa olsa gevezeliktir. Sanat telakkisi yoksa, şiir telakkisi (poetika) yoktur, şiir telakkisi yoksa, herhangi bir şiir hakkında söylenebilecek ne olabilir ki?
Silsile belli, önce İslam’ın yekununu en azından tefekkür alanında anlamak, sonra ona dair temel meseleler ile ilgili telakkilere sahip olmak, sonra her mevzuun eserlerini, o mevzuun oluşturduğu havzada (veya çerçevede) vermek ve değerlendirmek… Türkiye’de İslam’ın sanat telakkisini (tabii ki her konudaki temel anlayışını) anlamak, anlamak için çabalamak gibi bir gayret yok, buna mukabil her konuda İslam ile ilgili fikir(!) beyan etmek moda…
Temel meseleler tarassut edilse görülür ki, en zor, en girift, en muhataralı olanı sanattır. Sanat, tabiatı gereği çerçeveye alınması, nizami bir izaha kavuşturulması, terkip ve bütünlüğün yakalanması zor olan konuların başında gelir. Fikir, ilim, sanat üçlemesinde, sanat, fikir ve ilmin vuzuhuna hiçbir zaman sahip olmamış, sarahat çabaları daima akim kalmış, terkip teşebbüslerini yolda bırakmıştır. Mevzuun tabiatındaki giriftlik, ya meseleyle ilgilenilmesine engel olmuş veya sanatı düpedüz hoyratlık alanı haline getirmiştir. Okumaya devam et

Share Button

DİZİ FİLM, TARİH VE SUİSTİMALİN SINIRI

DİZİ FİLM, TARİH VE SUİSTİMALİN SINIRI
Türkiye bir müddettir sinema ve dizi film üzerinden bir patlama yaşıyor. Üretilen eserlerin dışarıda pazarlanabilmesi, geniş bir Pazar coğrafyasına kavuşması, ciddi paralar kazanılması sektörü tetikledi. Ülkedeki iktisadi ve siyasi gelişmelerin farklı alanlara tesir edeceği, her alandaki gelişmeyi tetikleyeceği beklenmeliydi. Siyasi ve iktisadi gücün oluşturduğu itibar (modern dille marka değeri), ülkede üretilen her esere kıymet kazandırdı. Başarıdaki tılsımlı tesir, kuvvetteki karşı konulmaz cazibe, itibarın derin nüfuzu, ülkenin her alandaki eserini, en azından kendi bölgesinde kıymetli hale getirdi.
Babanın başarısından ve itibarından çocuğunun faydalanması tabiidir. Bu manada ülkedeki siyasi ve iktisadi gelişmelerin ürettiği “itibar”dan her sektörün faydalanması normaldir. Fakat babanın itibarını, evladın kendi çalışma ve çabalarıyla artırması gerekir, suiistimal etmesi değil. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-5-DÖRDÜNCÜ ŞAHSİYET ÇEŞİDİ SANATKAR

DÖRDÜNCÜ ŞAHSİYET ÇEŞİDİ SANATKAR (ayrı yazı yapıldı)
Sanatkar, İslam İrfanında müstakil şahsiyet değildir. Şahsiyet terkiplerinde yer alan hacimli unsurlardan biridir. Üç şahsiyet çeşidinin her hangi birinin terkibinde bulunan kalın bir damardır.
Sanat istidadı, zapt altına alınabilen, tahdit edilebilen, engel olunabilen bir kıymet ve kuvvet değil. En geniş ve derin hürriyeti talep eden, bunun peşinden giden, engellendiğinde sınırları yıkan bir istidattır. Bu sebeple dışarıdan müdahale etmek makul ve mümkün değil. Müdahale edilemeyen, çerçeveye alınamayan bu istidat, müstakil şahsiyet haline geldiğinde fevkalade yıkıcı olabilmektedir.
*
Kısaca sanatın ne olduğuna bakalım…
Sanat, meçhulde mahfuz halde bulunan mananın keşfedilerek, “güzel” bir surette inşa edilmesidir. Sanat faaliyeti, meçhulü kurcalamak, ihtimalleri taramak, yeni bir terkip kıvamı bulmaktır. Sanat faaliyetinin “malum” alan ile tek ilgisi, yeni bir terkip kıvamı (suret, şekil) keşfetme halidir. Yeni bir terkip kıvamı bulmak bazen yeni bir keşif yapmaktan daha harikulade eserlere vücut verebilmektedir.
Sanat, bir taraftan harikulade terkip kıvamına sahip olmakla, nizami boyutun varlığına hatta zirvesine işaret eder. Diğer taraftan hiçbir “makul nizam” sanat eseri değildir. Hem nizami boyutun olması hem de akli nizam olmaması, eseri, sanat eseri yapıyor. Sanatın problemi de tam bu noktada ortaya çıkıyor.
Sanatın yüksek tesir kudreti, akıl ötesi bir nizam belirtmesidir. İnsanda nizamın mümessili, akıldır. Aklın ötesindeki bir faaliyetin nizami olması, akıl dışılığı ifade etmez, aklın üstünde olduğunu gösterir. Bu nokta çözüldüğünde sanat anlaşılmış, bu noktaya yaklaşıldıkça sanata yaklaşılmış olur.
Akla ait kaideler, net ve katıdır. Aklın ürettiği veya kabul ettiği nizam da bu mahiyettedir. Sanatın akıldan uzaklaşmasının sebebi de zaten budur. Sanattaki nizam, biraz müphem, biraz muğlak, biraz girifttir. Bunları topladığımızda, kaba bir bakışla, nizam, görünmez hale gelecek kadar gizlenir.
Aklın ötesinde bir nizamdan bahsetmek, “ruhi nizamdan” bahsetmektir. Doğrudan doğruya ruhi nizam… Başka bir ifadeyle “mananın nizamı”… Sanat, ruhun, aklı kullanmaksızın keşfettiklerini, akılla şekillendirmesidir.
Tam bu noktada, “keşfedilecek mana nedir?” ve “güzelin mikyası nedir?” soruları ortaya çıkar. Bu soruları sormaz ve cevaplarını aramazsak, İslam sanatından bahsetmiyoruz demektir. Sanatkarın müstakil şahsiyet terkibi olmamasının sebebi de bu sorularda mahfuzdur.
“Güzel güzeldir, görüldüğünde kendini belli eder, bunu neden tartışalım ki” türünden yaklaşımlar var. Gerçekten görüldüğünde (veya duyulduğunda vesaire) fark edilen, anlaşılan güzellikler var. En azından bu tür sanat eserleri için güzellik mikyası aramak neden? İşte “zevk-i selim” (en azından akl-ı selim) sahibi olmayanların hafifmeşrep yaklaşımı budur. Bir eserin (varlığın) güzel olduğunu, aldığımız zevkle biliyoruz. Ne kadar zevk alıyorsak o kadar güzel olduğunu düşünüyoruz. Zevk-i Selim ise tam bu noktada gerekiyor. İnsanda iki adet zevk merkezi var, ruh ve nefs… Aldığımız zevkin, zevk-i selim (ruhi zevk) mi yoksa zevk-i sefil (nefsi zevk) mi olduğunu nereden bileceğiz? Zevk-i Selim veya Akl-ı Selim sahibi değilsek, bunu bilme imkanımız yok.
Üç sütundan bir olan zevk-i selim, yalnız başına varolamaz ve varlığını devam ettiremez. Ya kalb-i selim ile beraber varolur veya akl-ı selim ile varlığını devam ettirebilir. Zevk-i Selim ile Zevk-i Sefil arasındaki sınır, soğan zarından incedir ve insanın kalbi ve zihni evreninin girift yapısında bu sınırın ihlal edilmediğin bilmek kabil olmaz. Zevk-i Selim yalnız başına varolamadığı gibi bir defa inşa edildiğinde yalnız başına da varlığını devam ettiremez. Ya kalb-i selimin evreninde ve ekseninde veya akl-ı selimin muhafazası altında bulunmalıdır.
Sanatkar şahsiyet çeşidinin, diğer üç şahsiyet terkibinden biriyle beraber bulunması mecburiyeti, zevk-i selimin müstakil olarak varolamayacağı ve varlığını muhafaza edemeyeceği gerçeğidir. Müstakil olarak varolamamak, müstakil olarak istikamet tayinine de manidir. Derinleşme boyutunda istikametini tayin edemeyen sanatkar, ya kalb-i selim veya akl-ı selime sahip olmak zorundadır.
*
İslam İrfanı (ve tarihi), “veli sanatkar”, “alim sanatkar”, “hakim sanatkar” terkiplerini inşa etmiştir. Hatta siyasetçi sanatkarları bile çok sayıda yetiştirmiştir. Fakat müstakil sanatkar şahsiyeti yetiştirmemiştir. Bunu yapmamış olması, zafiyetinden ve eksikliğinden değil, kendi sanatını inşa etme ve “büyük sanatkarı” yetiştirme çabasındandır.
Sanat faaliyetini müstakil mecra haline getirmemiş, sanatkarı da müstakil şahsiyet terkibi yapmamıştır. Sanatın tabiatındaki giriftlik, sanatkarın ruh dünyasındaki müphemlik, istikamet tayininde ve çerçeve tespitinde zorluklar oluşturur. Mesele tabii ki zorluktan ibaret değil… Zorluktan kaçmak gibi bir çaba sahibi değildir İslam İrfanı. Öyle olsaydı, “veli şahsiyet terkibi” ile hiç uğraşmazdı. Sanat ve sanatkarın istikamet sapmasının cemiyet tarafından tespiti (çok zaman sanatkarın da tespiti) imkansız olduğu için, konuyu, bu tür tehlikelerden uzak tutmak istemiştir.
*
Batı medeniyetinde sanatkar şahsiyeti müstakildir ve o medeniyet havzasında en geniş hürriyet, sanatkarlara verilmiştir. Sanat eserinin kıymetini keşfeden batı, sanatkarlarına sınırsız bir hürriyet, sanat faaliyetine ise uçsuz bucaksız bir alan bağışlamıştır. Batıdaki bu durum, en radikal Müslümanlarda bile sanat ve sanatçıya karşı ölçüsüz bir müsamaha geliştirmiştir.
Batıdaki sanat, suret, şekil, zarf, ambalaj üretimidir. Çünkü hürriyet, genişliğine bir “alan” olarak sunulmuştur. Derinlik boyutu yoktur. Batı sanatının derinlik boyutunun olması kabil değildir zira hakikat, medeniyetin merkezi, hakikatin keşfi de medeniyetin nihai menzili (maksadı) değildir. Yatay genişleme sınırsız olduğunda zaten dikey derinleşme muharrik kuvvetini kaybeder. Yatay alan tahdit edilmelidir ki, hürriyet talebi dikey alanı ihtiyaç haline getirsin. Hakikat arayışı ise bilindiği üzere dikey boyuttadır.
Mütemadiyen yatay alanda genişlemesini sürdüren sanatkar hürriyeti, sanat faaliyetine istikamet kazandıramaz. Yatay alanda istikamet sayısı sınırsızdır. Oysa dikey boyutta istikamet tek hale gelebilir. Dünyanın herhangi bir noktasından sathı doksan derecelik açıyla (yani dikey olarak) kazarsanız, merkezine varırsınız. Kainattaki tek şekil küredir, küre olmayanlar ise “varoluşunu” tamamlayamamış olan kırıntı varlıklardır, dolayısıyla bir eksenleri (ve istikametleri) de yoktur. Varlığın merkezine yönelmeyen herhangi bir seyahat, serserilerin macerasından ibarettir.
Batıdaki sanat, bu gün için serserilerin ve serkeşlerin meşgalesi haline geldi. Müslümanlar, sanat bahsini ve sanatkar şahsiyetini asla batından nakletmemelidirler. Sanat gibi mühim bir mesele, serserilerin oyuncağı haline getirilemez.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

AKPARTİ TENKİDİ-2-FİKİR, İLİM, SANAT ÜRETİMİ

AKPARTİ TENKİDİ-2-
FİKİR İLİM SANAT ÜRETİMİ
Ekonomide üretimin artırılması için çalışmalar yapılıyor, teşvikler veriliyor, katkılar sunuluyor. Başbakan işadamlarını uçaklara doldurup dış seyahatlere götürüyor. Ticari münasebetler tesis etmeleri için onlara öncülük yapıyor ve şahsi kredisini bile kullanmaktan imtina etmiyor. Bunlar yanlış değil, daha da fazla yapılmalı. Fakat kompozisyonda bir eksiklik var. Fikir, ilim, sanat alanlarındaki üretimin teşviki… Bu eksiklik o kadar önemli ki, iktisadi alanda yapılan tüm çalışmaları gölgeliyor.
Fikir, ilim, sanat faaliyetleri tüm iktisadi faaliyetlerin kaynağıdır. İktisadi faaliyetler kaynağından bağımsız olarak gerçekleştirilirse, montaj sanayiden öte gitmek kabil olmaz. Yabancı markaların üretimini (hem de yüzde yüze yakın halde) yapmaktan kurtulma yolu bulunamaz. Çünkü o yolu bulacak olan teorik (fikri) çalışmalardır.
Başbakanın yerli otomobil üretilmesi talebinin karşısındaki problem, fikri zafiyettir. Başbakan kaba bir bakışla iktisadi hayattaki gelişmelerin ulaştığı seviyeye bakınca, yerli otomobil markasının oluşturulması ve üretilmesi gerektiğini düşünüyor. Fakat Türkiye’nin son yıllardaki ciddi hamlelerine rağmen (yerli savaş gemisi, yerli tank vs) hala montaj sanayi kültüründen kurtulamadığı unutuluyor. Yerli otomobil üretimi konusundaki esas direnç, harikulade fikirler üretilememiş olmasıdır. Fikri çalışmaların yapılmadığı, desteklenmediği, itibar edilmediği bir kültür ikliminden kurtulamadık. Koç ve Sabancı gibi en büyük iktisadi gurupların yerli otomobil markası oluşturulmasına (en azından) pasif direniş göstermesinin sebebi, “fikir sahibi” olmamalarıdır. Türkiye, tatbikat alanıdır. Yabancı ülkelerde üretilen ve geliştirilen bilgi ve fikrin tatbikat alanı… Koç ve Sabancı’nın Türkcell projesine karşı nasıl burun kıvırdıkları, GSM şirketlerinin kurulmasından sonra da ne kadar pişman oldukları kamuoyunun hatırındadır. Aile şirketi olmasalardı GSM projesini kaçıran yöneticiler, şirket ortakları tarafından tartaklanarak kapı dışı bırakılırlardı. Bunların maharetleri, batılı şirketlerle yaptıkları anlaşmalarla ülkede montaj sanayi kurmaktan ibarettir. Zengin olmaları da geri kalmış ülkelere hastır. Yani kendi orijinal fikirleri yok, ithal fikirlere sahipler ve o fikir sahiplerine de her yıl kamyonla para öderler. Bu adamların ufuklarına ülkeyi teslim etmek, basiretsizliğin en derin halidir.
İyi niyetli olmak kafi değil. Başbakanın yerli otomobil üretimi için şartların hazır olduğu düşüncesi, ülkedeki teorik üretimin hacminden (hacimsizliğinden) habersiz olduğunu gösteriyor. Ülkenin önünü açmak için bu hamleyi yapıyor olduğunu kabul etmek mümkün. Yani “artık bu alanda da çalışmaya başlayın, ne gerekiyorsa yapın, bunun için fikir üretmek gerekirse üretin” gibi bir ateşleme olarak düşünülebilir. Faydalı da olabilir. Fakat insanların zihni evrenleri ve zihni organizasyon çeşitleri, üretime değil taklide ayarlı olmaya devam ettiği müddetçe, ağır rekabet şartlarının olduğu bir piyasada (otomobil piyasasında) taşıma suyla (akılla-fikirle) değirmenin dönmeyeceği unutulmamalı. Bütün bunlar, yerli otomobil üretimi konusunda başbakanın çıkışının yanlışlığını anlatmak için değil, daha derinlerde ağır bir zafiyetin bulunduğunu göstermek için. Fikir ve idrak zafiyeti… Zaten bu zafiyet olmasa, işadamları başbakanın kapısını çoktan çalmışlar ve yerli otomobil üretimine başlayacaklarını ve gerekli destekleri vermesini isterlerdi. Böyle bir düşünce yeşermediği ve böyle bir taleple kapısına gelinmediği için başbakan, işadamlarını tetikleme ihtiyacı hissetmiş olmalı. Fakat başbakan esas eksikliğin ve zafiyetin kaynağını teşhiste eksik kalmış gibi görünüyor.
Yerli otomobil markası oluşturmak için yapılması gereken fikir, ilim ve sanat çalışmalarının “tasarım” meselesinden ibaret olduğunu zannedenler yanılıyor. Böyle zannedenler meselenin sadece teknolojik alandaki ar-ge çalışmasıyla halledilebileceğini düşünür. Böyle düşünenler, fikir ve idrak zafiyeti ile kastettiğim hadisenin orijinal misalini vermiş olurlar. Sadece otomobil markası geliştirmek için bile, umumi hatlarıyla söylemek gerekirse, dünyada hayatın nereye doğru gittiğini, insanların hayatta neleri tükettiğini ve nelere açlık çektiğini, on yıl, yirmi yıl, elli yıl, yüzyıl sonra hayatın hangi mecralara döküleceğini anlamaya yönelik birçok çalışma alanının olması gerek. Bunlar ve daha birçok alandaki çalışmaların otomobil markası geliştirmek için yapılması imkansız gibi görünüyor. Mümkün olması ise ağır maliyetleri gerektirir. Öyleyse?
Mesele şu; her hangi bir alanda dünya ile rekabet etmek, ülkenin ufkunun dünyanın ufkuna ulaşması ile mümkündür. Aslında dünyanın ufkunu geçmesi gerekir ama bunu söylemek için daha erken. Ülkenin ufkunun dünyanın ufkuna ulaşması için her alanda teorik (fikri) üretimlerin yapılması ve teşvik edilmesi şart. Ülke bir kültür havzası haline gelmelidir. Her alanda yoğun bir fikir, ilim ve sanat üretiminin yapılması gerekiyor. Müteşebbisler, üretilen fikir, ilim ve sanat eserlerinden kendi işlerine yarayacak olanları toplar, terkip eder, gerekirse yeniden şekillendirir ve tatbik eder. Aksi takdirde her alanda öyle büyük çaplı çalışmalar yapmak gerekir ki, montaj sanayi dışında bir yatırıma imkan kalmaz.
Neler yapılmalı?
Meta üretimi alanındaki teşviklerin daha fazlası fikir, ilim ve sanat üretimlerine verilmeli. Düşünce kuruluşları, laboratuarlar, ar-ge merkezleri, strateji ve sistem çapında düşünce üretimleri, müessese modelleri alanlarında yapılacak yatırım ve çalışmalar desteklenmeli ve itibar edilmeli.
Fikir, ilim ve sanat çalışmaları asla ticarete kurban edilmemeli. Bu alanlardaki üretimlerin önünün açılmasını ticari piyasanın arz-talep dengesine bırakmamalı. Mesela fikir, ilim ve sanat adamlarının eserlerini basacak ve dağıtacak bir kamu müessesesi (yayınevi) kurulmalı. Ticari nitelikli yayınevlerinin ticari kaygılarla bir kitabın basımına veya basılmamasına karar vermesi tabii karşılanabilir. Fakat ticari meta kıymeti olmayan (satılmayacağı düşünülen) bir kitabın ihtiva ettiği fikrin piyasaya çıkmaması çok vahim bir hadisedir. Hangi dehanın, ticari kaygılar dışında yazmış olduğu ve dehasını yansıtan bir eser, ticari kıymete sahip olabilir ki ticari yayınevleri tarafından basılsın. Dehayı ülkede anlayacak kaç kişi çıkar ki kitapları çok satsın. Oysa insanlık tarihi açıkça gösterdi ki, geleceği inşa edenler dehalardır ve ne yazık ki yaşarken anlaşılmamış, anlaşılmadığı için de itibar görememiştir. Böylece gelişmelerin hızı da yavaş olmuştur. Dehanın eserini ticari yayınevi bile anlamaz ki, onu basıp da çok satarak kar edeceğini düşünsün. Fakat dehanın eserinin basılıp piyasaya sürülmemiş olması, ülkenin neler kaybettiğini bile hiçbir zaman bilmeyeceği manasına gelmez mi? Bir ülke, dehalarının teorik üretimlerini çöpe atıyorsa, o ülke neye müstahaktır?
Mesele sadece iktisadi alan değil. Fikir, ilim ve sanat üretimi, insani üretimlerin şahikasıdır. Paraya tahvil edilebilir olup olmaması sonraki meseledir. Bir kültür ve medeniyet havzası oluşturmak gibi yüce insani değerlerin peşinden gitmeyeceksek, zengin olmanın (iktisadi refaha ermenin) ne anlamı var. Zengin ama insani kıymetlerden mahrum bir insan topluluğu… Şok edici ifadesiyle söylemek gerekirse, “zengin hayvan” olmak için uğraşıyor olamayız. Bu manada iktisadi gelişme, kültür ve medeniyet alanındaki gelişmelerin neticesi değilse vay halimize… En azından iktisadi gelişmenin kültür ve medeniyet inşasını tetiklemesi gerekir. Son iki asırdır batıyı fikir ve kültür alanında taklit ettiğimiz için iktisadi hayatta da montajdan öte gidemedik. Montaj sanayinde gerçekleştirdiğimiz ilerlemeyi heba etmek gerekmez ama artık onun miadının dolmuş olması gerekmiyor mu?
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button