SOSYAL HAREKETLER VE DEVRİMLER-6-SOSYAL HAREKETLERİN MEŞRUİYET ZIRHI

SOSYAL HAREKETLER VE DEVRİMLER-6-
SOSYAL HAREKETLERİN MEŞRUİYET ZIRHI
Devletler, meşruiyeti, siyasi alanda üretir ve bunu hukuki alanda tahkim eder. Sosyal alanda meşruiyet üretme ihtiyacı, teorik olarak demokrasi düşüncesine kadar hissedilmemiştir. Demokrasilerde siyasi meşruiyetin kaynağı sosyal meşruiyet olarak kabul edilmiş fakat bu düşünce tatbik imkanı bulamamıştır. Devasa insan kütlelerini (ABD’yi düşünün) zoraki siyasi mecralara mahkum etmiş, siyasi mecraların (suyun) başını da bazı mahfiller tutmuştur. Veya adına demokrasi denilen bazı siyasi rejimlerde (Türkiye’yi düşünün) anayasa ile tek istikamet tayin edilmiş mesela her parti Atatürkçü olmak mecburiyetinde bırakılmıştır. Neticede teorik olarak sosyal meşruiyetin gerekli ve değerli olduğunu söyleyen demokratik siyasi rejimler, kapalı kapılar arkasında farklı düşünce üretimleri ve tatbikatları içinde olmuştur. Bu cihetle demokratik siyasi rejimler, totaliter ve otoriter siyasi rejimlerdeki kadar açık sözlü de olamamış ve ikiyüzlülüğü şahsiyet haline getirmiştir.
Devletlerin, meşruiyeti siyasi alanda araması, siyasi rejime yönelmeyen, onu tehdit etmeyen sosyal hareketlerle daha az meselesi olduğunu göstermiştir. Gerçekten birçok ülkedeki siyasi alan ile sosyal alan arasındaki çatışmanın, sınır çatışması olarak zuhur ettiğini, sosyal alan siyasi alanın sınırını tehdit etmediği müddetçe devlet tarafından nispeten serbest bırakıldığı görülmüştür.
*
Sosyal hareketlerin halkın ihtiyaçlarına yönelmesi, halkın ihtiyaçlarını karşılamak için siyasi iktidara gerek duymaması, halka nüfuzunu kolaylaştırmış, halkın kalbine kadar sirayet eden bir “derin meşruiyet” üretmiştir. Siyasi alana tecavüz etmemesinden dolayı, iktidar arzusuyla hareket etmediği halk tarafından görülmekte ve taraftar toplamaktadır. Doğrudan halk ile temasta olan, halkın ihtiyaçlarını karşılayan sosyal hareketlerin meşruiyet derinliğine nispetle siyasi iktidarların meşruiyeti çok sığ kalmaktadır. Halk siyasi iktidarlara zorla itaat etmekte, sosyal hareketlere ise gönülden bağlanmaktadır.
Sosyal hareketler ile siyasi iktidarların çatışması, umumiyetle siyasi iktidarın sosyal hareket üzerine gelmesi şeklinde cereyan ediyor. Bu türden alan çatışmaları, sosyal hareketlerin meşruiyet derinliği karşısında siyasi iktidarın galip gelmesine mani oluyor. Gerçekten halk, siyasi iktidarın başlattığı çatışmalarda sosyal hareketlerin yanında yer alıyor. Siyasi hareketlerin birbiriyle ve iktidarla çatışması durumunda halk, tarafsız kalma temayülüne sahiptir. Siyasi hareketlerin mensupları ve taraftarları birbiriyle çatışırken halkın kenarda durma temayülü, siyasi iktidarın ve siyasi hareketlerin sosyal hareketler üzerine yürümesi halinde ortadan kalkmaktadır. Siyasi hareketlerin mensuplarının daha keskin bir taraftarlığa sahip oldukları doğru… Bu sebeple siyasi hareketlerin mensuplarının, bir çatışma halinde seslerinin daha gür çıkması tabiidir. Buna bakarak, sosyal hareketlere halkın verdiği desteği küçümsemek doğru değil. Zaten bu durum, sosyal alan ile siyasi alan arasındaki temel farklardandır. Her hareketi içinde bulunduğu alanın tabiatına göre değerlendirmek gerekiyor. Sosyal alandaki hareketlerin mensupları ve taraftarları, siyasi hareketlerdeki keskinliğe sahip değildir. Bu durum, sosyal hareketlerin daha zayıf olacağı zannını oluşturuyor. Bu zan bir bakıma doğrudur ama başka bir açıdan yanlıştır. Siyasi hareketlerdeki mensubiyet derinlik cihetiyle daha güçlüdür ama sosyal alandaki mensubiyetin genişleme ufku fevkalade yüksektir. Diğer taraftan İslami muhtevalı sosyal hareketler, İslami muhtevalı siyasi hareketler gibi “iman” ile mayalandığı için derinlik cihetinden aynı güce sahip, genişlik cihetinden ise daha büyük ufka sahip olmaktadır.
Siyasi hareketler ile sosyal hareketleri birbirinin yerine ikame etmek sözkonusu değil. Olsa olsa birbirini tamamlar. Birbirinin alternatifi olmadığı için, aralarında seçim yapmak sözkonusu değil. İnsanlar, mizaç ve meşreplerine göre hangi alanda daha verimli olacaksa, o alanda çalışmalıdır.
Sosyal hareketler halktan doğduğu ve halkın ihtiyaçları ile ilgilendiği için, bir şekilde yok edildiklerinde, halkta ve hayatta boşluk meydana gelir. İşgal ettikleri alandan daha büyük bir boşluk meydana getirirler. Çünkü içtimai müesseseler, hayatta işgal ettikleri alandan daha fazlasını insanların kalb ve zihin dünyasında işgal ederler. Ümit, itimat, emniyet gibi ruhi ve zihni mekanizma ve hareketlerin kaynağı ve istinatgahı olurlar. Hayattaki işgal ettikleri yerin boşalması, birebir boşluk meydana getirmesi demektir ama kalbi ve zihni evrenlerde işgal ettikleri alan boşaldığında çok büyük boşluklar meydana gelir. Siyasi hareketler umumiyetle hayatta bir yer işgal etmezler, etmeleri gerektiği doğru ama gelişmeler aksini göstermektedir. Bu sebeple siyasi hareketlerin birçoğu yok edildiğinde hayatı doğrudan etkilememektedir, çünkü boşluk oluşturmamaktadır. Halka bir şeyler anlatacağınıza, anlatmak için çırpınacağınıza, bir ihtiyacını karşılayın, bir problemini çözün. Bu yolla hayatına girersiniz, bu işi nizami şekilde yaptığınızda kalbine oturursunuz. Siyasi hareketler çözümleri iktidar olmaya tehir ettikleri için, halkın günlük hayatında faydalı hale gelemezler ve yok olduklarında da bir boşluk oluşturmazlar.
*
Ferdin meşruiyet kaynağı iman, halkın meşruiyet kaynağı ihtiyaçtır. Bu o kadar öyledir ki, bir halk kendi dünya görüşünün siyasi iktidarına sahip olsa, yine de meşruiyeti ihtiyaçlarının karşılanmasında görür. İhtiyaçlarını karşılayamayan siyasi iktidar gayrimeşrudur.
Bir ülkede halkın ihtiyaçlarını karşılayan bir siyasi iktidar varsa, o iktidara karşı mücadele etmek imkansızdır. Halkın nazarında meşruiyete sahip olan siyasi iktidar kadar sağlam bir iktidar çeşidi bulmak kabil değil.
Sosyal hareketlerin meşruiyet derinliğinin siyasi iktidarlardan daha fazla olmasının sebebi, halkın ihtiyaçlarıyla doğrudan ilgilenmesidir. Bu manada sosyal hareketlerin üzerinde meşruiyet zırhı vardır ve bu zırh çok da kalındır. Zırhın kalınlığını artıran bir sebep de, halkın “iyi insanlarının” bu işlerle ilgilenmesidir. Çünkü yardımseverlik, hamiyetperverlik, alicenaplık gibi özellikler, müthiş şekilde cezp edicidir. Bu insanların sosyal hareketler içinde bulunması veya sosyal hareketleri bir şekilde desteklemesi, halkın sosyal hareketlere tanıdığı meşruiyeti derinleştirmekte ve zırhını kalınlaştırmaktadır. “İyiler hareketi” olarak isimlendirilebilecek olan sosyal hareketler, siyasi iktidarlar karşısında en güçlü savunma silahı olan meşruiyete sonuna kadar sahip olurlar.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

SOSYAL HARKETLER VE DEVRİMLER-5-SOSYAL HAREKETLERİN FİKİR İHTİYACI

SOSYAL HAREKETLER VE DEVRİLER-5-
SOSYAL HAREKETLERİN FİKİR İHTİYACI
Sosyal hareketler kolay oluşturulur. Hamiyetli birkaç insanın bir araya gelmesi, çapı küçük olsa da sosyal hareketi başlatabilir. Siyasi hareket ciddi kadrolar ve hazırlıklar isteyen devasa hareketlerdir.
Sosyal hareketler, başlamak ve belli bir mesafe almak için fikre de ihtiyaç duymazlar. İyiliksever insanların bir araya gelerek cemiyetteki bir eksikliği doldurması, bir problemi çözmesi, bir ihtiyacı karşılaması başlangıç için kafidir.
Cemiyetteki bir eksikliği görmek için deha olmak gerekmez. Basit problemleri çözebilmek için de yetişmiş insana ihtiyaç duyulmaz. Bu sebeple sosyal hareketin başlaması, çok hızlı, çok kolay ve çok ucuz maliyetli iştir. Zaten cemiyetlerde bu gür kıpırdanışlar her gün sayısız vakada müşahede edilir.
Hayatı kuşatacak çapta fikir sahibi olan insanlar gerekmez. Hayatın her alanı ile ilgili fikirleri olan, her problem için çözümler teklif eden yani bir dünya görüşünden beslenen insanlar olması şart değil. Hamiyetli, yardımsever, diğerkam insanlar, hayatın tabii akışı içinde sosyal hareketleri başlatabiliyorlar. Büyük fikir sahiplerinin umumiyetle siyasi alana aktığı (meylettiği) görülüyor.
Doğrudan siyasi hareketlere başlayanlar, siyasi hareketin ihtiyaç duyduğu şartlar ve imkanlara sahip değillerse mesafe alamıyorlar. Her işte olduğu gibi siyasi hareketlerde de mesafe alamamak, hareketi (işi) çürütüyor. Az kadro ve kıt kaynaklar, siyasi hareketleri başlatmak için kafi olmadığı için, küçük gurupların sosyal hareket başlatmaları, akıllıca bir iştir.
*
Başlangıcında olmasa da ilerleyen safhalarda fikir ihtiyacı, her işte olduğu gibi sosyal hareketlerde de ilk sıradadır. Hiçbir ciddi iş, “fikirsiz” olmaz, olamaz. Zaten fikir ihtiyacı duymayan insanların büyük işler yapmaları veya yaptıkları işi devam ettirmeleri imkansızdır.
Ne var ki, sosyal hareketlerin büyümesi şart değildir. Küçük guruplar halinde cemiyette yuvalanırlar. Büyüme iştiyakına sahip olanlar çıkar içlerinden elbette fakat birçoğu küçük yapılar halinde varlığını devam ettirir. Sadece mizaçlarındaki hamiyetten ve imanlarındaki keskinlikten dolayı harekete geçen insanlar, mütevazı bir hayat ve hareket içinde yaşamaktan şikayetçi değillerdir.
Küçük teşkilatlar halinde kalmak, enerji israfı mıdır? Veya hedefsizlik midir? Veya boşa gayret manasına mı gelir? Hayır… Fonksiyonel olan, bir boşluğu dolduran, bir ihtiyacı karşılayan, bir problemi çözen her yapı, boşuna değildir, israf değildir. Yaptığı işi yapamaz hale gelenler israfa savrulurlar ki onlar zaten kısa süre içinde yok olurlar.
Küçük guruplar halinde cemiyete serpiştirilmiş haldeki bu yapıların toparlanması gerekir. Çatı müesseseler veya üst yapılar veya onların muhtariyetini imha etmeyen birlikler tesis edilebilir. Küçük yapıların çokluğu, onları organize etmeyi zorlaştırır. Bu sebeple küçük yapıları müşterek platformlarda bir araya getirebilmek ince bir stratejiyle mümkündür. Yaygın olan “bunlardan adam olmaz” türü düşünce ve akıl hastalıklarıyla konuya bakanlar, aslında kendileri adam olmadığı için bu türden ciddi işleri yapamazlar.
*
Küçük yapıları ve gurupları organize etmenin en etkili yolu, kuruluşları birleştirmek değil, faaliyetleri birleştirmektir. Müşterek faaliyetler yürütmek mümkündür ve küçük gurupların tamamına yakını bu ihtiyacı hissederler.
Birlikte faaliyet yapabilmek için, sözkonusu faaliyetin merkezini teşkil edecek güçlü ve donanımlı teşkilatlar gerekir. Küçük gurupların üzerinde hakimiyet kurma çabasına girmeksizin, onları faal hale getirmek, onların kendi varlıkları için gereken faaliyet imkanını sunmak doğru bir yaklaşım olur. Küçük guruplar, fikir hareketi değil, hamiyet ve fedakarlık hareketi olduğu için, orijinal fikirleri üretemeseler de, önlerine konulduğunda ihtiyaç duyacaklardır. Kendi bağımsız varlıklarıyla faaliyet göstermelerine de imkan sunulduğunda, hayır deme imkanı kalmaz.
Büyük fikir (dünya görüşü) sahiplerinin, hayatın tabii akışı içinde meydana gelen ihtiyaçlara dair bir fikir beyan etmemesi, fikir ile hayat arasındaki irtibatı kesiyor. Halkın, büyük fikirden anlaması beklenmez. O küçük ihtiyaçların kalabalığıdır ve o ihtiyaçlarını karşılayan mecralara dökülür. Büyük fikir ile küçük ihtiyaçlar karşılanmaz. Küçük ihtiyaçları karşılayamayan, küçük problemleri çözemeyen büyük fikir hareketleri, fikri büyük kendi küçük hareket olarak kalır. Büyük fikir, küçük harekete yakışmaz. Büyük fikir sahipleri küçük hareketler içinde kaldığı müddetçe, ruhi, kalbi, zihni ve akli hastalıklara kapılırlar. Bir müddet sonra da psikiyatrik hale gelirler ve hem kendilerini hem de fikirlerini çürütürler. Tarihte ve günümüzde bunun çok sayıda misali var.
Her büyüklük, çok sayıda küçüklükten mürekkeptir. Büyük işler küçük işlerin toplamıdır. Büyük hareketler, küçük ihtiyaçların karşılanmasıyla meydana gelir. Doğrudur, büyük hareket, büyük fikir gerektirir. Çok sayıda küçük işi gelişigüzel yapmak, büyük hareketi inşa etmez, en fazla kaotik bir faaliyet curcunası haline gelir. Diğer taraftan küçük işleri halledemeyenler de, ne kadar büyük fikre sahip olurlarsa olsunlar, küçücük taşlara takılır tökezlerler.
*
Küçük sosyal hareket guruplarını fikirsizlikle suçlamak akıl savrulmasıdır. Onlar tabiatı gereği fikir ihtiyacı içinde değillerdir. Hukukçuya tıp bilmiyorsun diye fırça atmaya benzer, çok komiktir. Küçük gurupları büyük hedeflerin birer tuğlası haline getiremeyen büyük fikir hareketleri suçludur. Küçük sosyal hareket guruplarına varlık ve faaliyetleri için fikir ihtiyacı içinde olma şartını getirmek, ne kadar mantıklı görünüyorsa da, yanlıştır. Zira küçük guruplar, halkın vicdan kıpırdanışlarıdır ve onlara büyük fikirsiz yapılan işlerin beyhude olduğunu söylemek, halkın vicdanını imha eder. Zaten tabiatları gereği fikre ihtiyaç duymazlar ve zaten büyük fikre ulaşamazlar, öyleyse bırakın yapabileceklerini yapsınlar. Böylece halk, vicdanını hareket halinde tutsun ki yapılabilecek büyük işlerin malzemesini temin edebilsin.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

SOSYAL HAREKETLER VE DEVRİMLER-4-SOSYAL HAREKETLER SİYASİ HAREKETLERİN PİLOT UYGULAMASIDIR

SOSYAL HAREKETLER VE DEVRİMLER-4-
SOSYAL HAREKETLER SİYASİ HAREKETLERİN PİLOT UYGULAMASIDIR
Siyasi hareketlerin hedefi iktidarı ele geçirmektir. Siyasi iktidar yeryüzündeki en büyük bedellerden (mükafatlardan) biridir. Siyasi hareketler, bir dünya görüşüne dayansa ve samimi olarak insanların ihtiyaçlarını karşılama hedefine yürütse de, karşılığında iktidar gibi yeryüzü nimeti var. Karşılığında böyle bir mükafat olan siyasi hareketlerin fikri bağlılık ve samimiyetleri her zaman gölgelidir. İktidar arzusunu, fikri iştiyaktan ayırabilmek zordur. Samimi insanların istismarcı, istismarcılarında samimi görünebilmesi mümkün olan bir hareket çeşididir, siyasi hareketler. İstismarcıları ayıklamak gerçekten zordur. İktidar gibi bir nimet için insanlar, dünyadaki en maharetli aktörlerden daha iyi rol yapabilmektedirler. Tarihteki siyasi hareketlerin hepsi bu tehlike (hatta bela) ile mücadele etmek zorunda kalmış, günümüzde de mücadele etmeye devam ediyorlar.
Sosyal hareketlerde de istismarcıların olması mümkündür ve vardır. Fakat hedefi siyasi iktidar ve siyaset olmayan sosyal hareketlerin dünyadaki karşılıkları, (nimetleri) külfetlerinden azdır. Bu sebeple istismarcılar için tabii bir süzgeç görevi görmektedir. Siyasi hareketlerin insan kaynakları, sosyal hareketlerde test edilmiş şahıslardan oluşturulursa, sıhhatli bir iş yapılmış olur.
*
Sosyal hareketler, dünyada karşılık beklemeksizin, fedakarane çalışmalar yapan insanları seçer. Kendini bir dünya görüşüne adayan insanlar, sosyal hareketlerde daha fazla görülür. Siyasi hareketlerdeki iktidar iştihasını yok etmek kabil olmadığına göre, siyasi iktidarları, mümkün olduğunca ve gerektiğinde zorla sosyal hareket mensuplarının içinde test edilmiş şahıslardan teşkil etmek gerekir.
Sosyal hareketlerdeki tabii eleme, insanlardaki safiyeti ortaya çıkarabilmektedir. Herhangi bir hareketin (siyasi veya sosyal olsun) içinde, idealist insanları seçebilme, teşhis edebilme mekanizmaları, süzgeçleri, süreçleri yoksa o hareketin hedefine ulaşması mümkün olmaz. Sosyal hareketlerin tabiatı buna müsait olduğu için idealist insanların seçimi daha kolay olabilmektedir.
Sosyal hareketi başlatamayan, yürütemeyen, sevk ve idare edemeyen, safiyetini sosyal hareket bünyesinde koruyamayan insanların siyasi hareketlerde neticeye ulaşmak için gereken akıl seviyesi, idrak derinliği, ahlaki donanımı ve muhtelif maharetleri kazanmış olmadığı anlaşılır. Siyasi mücadelenin daha çetin olduğu, daha girift hesaplamalar gerektirdiği, daha büyük bir ufuk sahibi olmayı şart kıldığı malum. Sosyal hareketler nispeten daha basit, daha net ve daha kolay organize edilebilir mahiyet taşır. Burada imtihandan geçemeyenlerin siyasi hareketlere soyunmaları, ciddi bir kendini bilmezlik olsa gerek.
Evet, sosyal hareketler, siyasi hareketlerin pilot uygulamasıdır. Birçok yönden böyledir. Samimiyet testi, dayanıklılık testi, kavrayış testi, ufuk testi gibi bir çok imtihan, sosyal hareketlerin tabii seyri içinde gerçekleştirilir. Bunları organize etmek de gerekmez, sosyal hareketin tabii seyri, dikkatli bir göz için bu testlerin tamamını uygular.
Siyasi hareketlerde görev almak için sosyal hareketlerde görev almış olmak gibi aşırı sistemik ihtiyaçlar üretmek gerekmez. Fakat sosyal hareketlerin tabii seyrindeki sayısız testten faydalanmamak, insanı ve hayatı tanımamaktır. İlla sıraya koyup da “sosyal hareket sabıkan nedir” cinsinden sorular sormak ve araştırmalar yapmak gibi garip durumlara düşmenin lüzumu yok. Fakat bir insanın sosyal hareket sabıkasının, o insanın şahsiyet terkibine ve görev tayinine pozitif katkıda bulunmasına açık bir anlayış örmek de fayda var.
*
Sosyal hareketlerin halka nüfuz mahareti göz önüne alındığında, sosyal hareket tecrübesi ve o alanda başarısı olmayanların siyasi harekette başarılı olması beklenmez. Siyasi hareketler, halka nüfuz etmek gibi bir gaye gütmezler ve tepeden inme türünden darbe gibi manevraları hedef haline getirirlerse, halka nüfuz etmek, halkı ikna etmek gibi usullere uzak kalırlar. Oysa yirminci asır, tepeden inme darbelerin (tüm sosyalist tecrübeler böyledir) kalıcı olmadığını, ayakta kalmak içinse milyonlarca insanı katletmek gerektiğini göstermiştir. Müslümanların böyle bir duruma düşmesi beklenmez.
Halkı ikna etmenin yolu ise ihtiyaçlarını karşılamak, problemlerini çözmektir. Bu yolla, halka daha iyi bir hayat verebileceklerini gösterirler. Halk, asla teorik olarak ikna edilemez. Siyasi hareketlerin birçoğunun teorik tartışmalara girdikleri ve bunu bir müddet sonra kavgaya dönüştürdükleri görülüyor. Sonra da “halkın bir şeyden anlamadığı” hükmünü veriyor ve tepeden inme metotlara yöneliyor. İşte tam bu nokta, siyasi hareketin intiharıdır. Halkın bir şeyden anlamadığı kanaatine sahip olanlar, halkın neyi nasıl anladığını anlamayan akıl fukaralarıdır.
En kötü sosyal hareket bile en iyi siyasi hareketten daha fazla halkın içindedir, daha fazla halka nüfuz etmiştir, daha fazla halkı ikna etmiştir. Hem de halkı ikna etme çabasına girmeden… Bu tür sayısız tecrübenin arşivi olan insanlık tarihi ortadayken, Müslümanların Hz. Adem’in birinci nesil çocuklarıymış (dünyada hayat yeni başlıyormuş) gibi iptidai hatalar yapması, hem akıllarına hem de Müslümanlıklarına yakışmaz.
Siyasi harekete kendilerini mahkum eden kadrolar, aynı zamanda “tek dile” mahkum olurlar. Sadece siyasi dil ile kalırlar ve hayatın tüm cephelerini ihmal ederler. Hayatın diğer alanlarında (cephelerinde) hangi dillerin kullanıldığını öğrenemezler ve halk ile iletişim kuramazlar. Ne halk kendilerini anlar, ne de kendiler halkı… Sonra da kenara çekilip, kendi başarısızlıklarını örtbas etmek için “halkın kendilerini anlamadığını” söyleyerek psikolojik masturbasyon yaparlar. Oysa halkın dilin bilmeyen kendileridir ve aydın olmalarından dolayı halkın kendi dillerini değil, kendilerin halkın dilini öğrenme mesuliyeti içindedirler. Bu tür anlayışlar, Çinliye Türkçe bir konuyu anlatmaya çalışıp da, Çinlinin anlamaması karşısında onu suçlamaya kalkanlar gibidir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

SOSYAL HAREKETLER VE DEVRİMLER-2-SOSYAL HAREKET DEVLETTEN BAĞIMSIZ OLMALIDIR

SOSYAL HAREKETLER VE DEVRİMLER-2-
SOSYAL HAREKET DEVLETTEN BAĞIMSIZ OLMALIDIR
Sosyal hareketlerin devletten bağımsızlığı, devlet ile muhalif de olsalar muvafık da olsalar şarttır. Devlet ile muhalif olduklarında bağımsızlık mecburiyet, muvafık olduklarında ise iradidir.
Sosyal hareketler siyasi sistem ile mutabık olduklarında, aynı dünya görüşünün içtimai boyutunu temsil ederler ve bu çerçevede varlıklarını devam ettirmelidirler. Zira bu durumda, aynı dünya görüşü çerçevesinde olmak üzere, insani varoluşu, rızai (gönüllü-iradi) mecra içinde gerçekleştirme çabası içine girerler.
Sosyal hareket, siyasi yapılardan bağımsız olarak doğrudan insan ile ilgilenmek, insanların ihtiyaçlarını karşılamak, insani oluş süreçlerini beslemek ve mümkün kılmak için devletten ve siyasi alandan bağımsız hareket edebilmelidir. Siyasi alanın ve onun ürettiği siyasi iktidarın, insan şahsiyeti üzerinde yıkıcı tesirler icra ettiği malum. Dünya görüşü ne olursa olsun her siyasi iktidar, dışarıdan zapt altına alınmaz, kuşatılmaz ve meşru çerçeve içinde kalmaya zorlanmazsa, kendi iç yapısı ile meşruiyet çizgisini mütemadiyen muhafaza edemiyor. İktidardaki yozlaştırıcı, yıkıcı, tahrip edici tesir, sadece içinden alınan tedbirlerle önlenemiyor. İnsanlık tarihindeki farklı siyasi rejim denemeleri, siyasi iktidarın yıkıcı tesirlerini sıfırlayamamıştır. Aynı dünya görüşüne mensup farklı devlet ve siyasi rejim çeşitlerinde de aynı tecrübe yaşanmıştır.
Sosyal hareketler, siyasi alanın dışında kalmakla, hem siyasi iktidarın yıkıcı tesirinden nispeten uzak kalır hem de siyasi iktidarı meşru çerçevede tutmak için harici emniyet bariyeri haline gelir.
*
Sosyal hareketler, mevcut siyasi rejimle muhalif bir dünya görüşüne mensup ise mecburen siyasi alanın dışında kalacaktır. Siyasallaştığında veya siyasi hedefler edindiğinde, çatışma veya entegrasyon ortaya çıkar. Her iki durumda sosyal hareketin varlığını tehlikeye atar.
Muhalif sosyal hareketlerin siyasi otoritelerle çatışması, siyasi iktidarın kendilerine tahammül edememelerinden dolayı kaçınılmaz hale gelir. Farklı dünya görüşlerine sahip soysal hareketlerle siyasi iktidarın aynı ülkede birbiriyle çatışmadan yaşayabileceğini kabul etmek saflık olur. Üzerinde durmaya çalıştığımız nokta, sosyal hareketin siyasi iktidarın üzerine yürümeden kendini inşa etmesi ve varlığını muhafazaya gayret etmesidir. Saldıran tarafın siyasi iktidar (siyasi rejim) olması, sosyal hareketleri, derin bir meşruiyet sahibi yapar ve halka nüfuzuna imkan sağlar. Siyasi iktidarın saldırması durumunda ortaya çıkacak her türlü çatışma, sosyal iktidarın lehine neticeler verir.
Sosyal hareketlerin çatışmasız bir hayat tercihi, siyasi iktidarın zulmünü açıkça ortaya çıkarır. Sosyal hareketlerin hayatın içinde kökleşmesi ile beraber düşünüldüğünde, siyasi iktidarın saldırısı, halkın iki taraf için karar vermesini kolaylaştırır ve siyasi iktidarı hem güç bakımından hem de meşruiyet bakımından zayıflatır.
Muhalif sosyal hareketlerin siyasallaşması ve siyasi iktidarla hesaplaşması, siyasi iktidarın çatışmayı başlatmasına bağlı olmalıdır. Sosyal hareketlerin üzerine ağır şekilde gelen siyasi iktidarlar, onları hızlı şekilde siyasallaştırırlar. Sosyal hareketin siyasallaşma hızı, hayal bile edilemeyecek kadar yüksektir. Bu sebeple, illa siyasi hedefler peşinde koşmak gerekmez. Sosyal hareket ile siyasi hareket arasında ihtilaf varsa, çatışma kaçınılmaz olacağı için, saldırının siyasi rejime bırakılmasında azami fayda var.
*
Sosyal hareketler siyasi rejimle muhalif değil de muvafık iseler, yine de devletten ve siyasetten bağımsız olmalıdırlar. Bu ihtimaldeki bağımsızlık, siyasi iktidar (ve rejim) ile yardımlaşmaya mani değildir. Yardımlaşabilir, birlikte hareket de edebilir ama bağımsızlığını muhafaza etmelidir. Ancak bu yollar cemiyette ikinci mecra açılabilir.
Cemiyetin iktidar oluşumları için siyasi alandan başka bir alana ihtiyacı var mıdır? Vardır. Hukuka ve siyasete dayanmayan, sadece ahlak, edeb ve kalbe dayanan bir harekete ihtiyacı vardır. Zaten siyasi alan ile sosyal alan arasındaki temel farklardan birisi, siyasi alanın hukuka, sosyal alanın ahlaka dayanmasıdır. Bir ülkede, cemiyette ve devlette, ahlaka dayalı sosyal hareketler olmadığı müddetçe, o cemiyet kemale ermez. Tüm insani varoluşları siyasi alanda gerçekleştirme çabası, siyasi iktidarı siyasi alanın inhisarına terk eden hastalıklı anlayışın yansımasıdır. Ahlaki varoluş, rızaya dayalı olduğu için, yüksek şahsiyet yetiştirebilen hamleler bütünüdür.
İslam, sosyal hareketleri ve ahlaki varoluş mecrasını, siyasi alandaki tüm teşekküllerden ve hareketlerden daha kıymetli sayar. Fakat siyasi iktidarın gücü elinde bulundurmasından ve zulüm yapmasından dolayı, siyasi iktidar sosyal iktidardan bazı durumlarda daha öncelikli olabilir. Zaten İslam’da siyasi alan ile sosyal alan birbirinin rakibi ve alternatifi değil, birbirini tamamlayan iki boyuttur. Sosyal hareketlerden bahsediyor olmamız, siyasi hareketleri ve siyasi alanı ihmal ettiğimiz veya reddettiğimiz anlamına gelmez. Konumuz sosyal hareketler olduğu için bu meselenin tahlilini yapmaya çalışıyoruz.
HAKİ DEMİR
demihaki@gmail.com

SOSYAL MUHALEFET PROJEKSİYONU-16-İNSANİ ENDEKS MERKEZİ

SOSYAL MUHALEFET PROJEKSİYONU-16-
İNSANİ ENDEKS MERKEZİ
Sosyal iktidar sadece siyasi iktidara ve kamu kurumlarına karşı bir hassasiyet geliştirmez, sivil hayatta da hassasiyet geliştirir ve standart arayışına girer. Bu çerçevede, kamu kurumlarına yönelik olduğu kadar mesela işyerlerinde de “insani endeks” çalışması yapmalıdır. Çalışma hayatının her alanında bir endeks geliştirmeli ve bulunduğu şehirde bunun takipçisi olmalıdır.
Nasıl yapılabilir? Çalışma alanları tasnif edilir, her alan için iki-üç kişilik uzman gönüllüden müteşekkil “masa” oluşturulur. “İş güvenliği masası” gibi… Kamu ve sivil kuruluşların işyerlerini teftiş eder ve rapor hazırlar. Raporu kamuoyu ile paylaşır. Teftişe müsaade etmeyen kuruluşlar hakkında imkanlar dahilinde araştırma yapar ve kendilerini denetletmedikleri de raporda kayıt altına alınır.
Kuruluşların kendilerini denetletmeyeceğini düşünenler yanılırlar. Sosyal iktidar kendini ispat ettikten sonra kuruluşlar, periyodik olarak yayınlanacak olan raporlarda, denetlenmiş kuruluşlar listesinde yer almak için sıraya girerler. Çünkü kendini denetletmeyen kuruluşlar hakkına ciddi tereddütler hasıl olur ve bu durum o kuruluşa pahalıya patlar. En pahalı kıymet “itibardır”. Kuruluşlar, itibarlarını kaybederler.
Sosyal iktidar hayata müdahale etmez. Hiçbir kuruluşa veya şahsa ne yapacağını söylemez ve icbar etmez. Sadece kendi prensiplerini deklare eder ve bunların takipçisi olacağını bildirir. Hayat kendiliğinden sosyal iktidarın ekseninde şekillenmeye ve akmaya başlar. Çünkü sosyal iktidar, “itibar” üreten merkez haline gelir. İtibar zorla ve emirle gerçekleştirilemez. İtibar talep edilir.
İtibar en büyük sermayedir. Kamu veya sivil kuruluşlar itibar sahibi olmak isterler, istemelidirler. İtibarsız müessese ve şahıs, varlığını devam ettirme imkanını kaybeder. Sosyal iktidar, kanunda yazılı olmayan, zaten kanunla tesisi de imkansız olan “itibar” üzerinde çalışır. Hiçbir şahıs veya müessese, kanuna dayanarak itibar sahibi olamaz. Hukuka dayanarak meşru olduğunu iddia edebilir ama asla itibar sahibi olduğunu iddia edemez. Kanun, meşruiyet kaynağı olabilir (aslında meşruiyet kaynağı da değil) ama itibar kaynağı değildir. İtibar, şahıs veya müesseselerin, hassasiyet, hizmet, kalite ve gayret ile elde edilir. Kanunda ne yazarsa yazsın, eğer müessese kaliteli mal üretmiyorsa, insan hayatı hususunda hassasiyet sahibi değilse, hizmet vermek yerine halka külfet getiriyorsa, insanların ihtiyaçları ve problemleri için gayret göstermiyorsa, anayasanın ilk maddesine de yazsanız, itibar sahibi olamaz.
Resmiyetin yani devletin itibar kaynağı olduğu zannedilir. Derin bir yanlış anlayış var bu hususta. Bir zamanlar devlet itibar kaynağı haline gelmiş, hala o dönemlerin devam ettiğini zanneden akıl fukaraları var. Osmanlıda devlet itibar ve asalet kaynağı haline gelmiş uzun dönem. Fakat yıkılmaya başladığından itibaren ve cumhuriyetin kurulmasından sonra devlet hiç itibar kaynağı olmadı. Cumhuriyet dönemi bu konuda çok felaket… Milli bayram dedikleri günlerde okul talebelerini ve askerleri zorla meydan yerine toplamaktan başka bir itibar görüntüsü oluşturabildiler mi?
Memlekette itibar kaynağının para olduğu bir dönem yaşıyoruz. Doğrusu dünya da bu durumda… Paranın en büyük itibar kaynağı haline gelmesi, ahlaksızlaşmanın, soysuzlaşmanın, yozlaşmanın en derin hallerinden biridir. “İnsani endeks merkezi” bir taraftan kuruluşları denetlerken, diğer taraftan halktaki bu kanaat ile mücadele etmeli ve itibarın ahlak ve hassasiyette olduğunu anlatmalı. Bunu gerçekleştirmek için ciddi çalışmalar yapmalı. Çünkü bir milletin itibar kaynağı olarak neyi kabul ettiği, o halkın medeniyet ve insaniyet seviyesini gösterir. Paranın tek itibar kaynağı olduğu cemiyetler, ahlaki zafiyetin dibine inmişlerdir. Düşünsenize, resmi pezevenklik yaparak (genelevi çalıştırarak) kazanılan parayla itibar sahibi olunabilen bir toplumu… Parayı tek itibar kaynağı veya en önemli itibar kaynağı haline getirirseniz, alınteri ile kazanılan paranın uyuşturucu kaçakçılığından kazanılan paradan farkını izah edemezsiniz. İkisi de aynı banknot çünkü.
Sosyal iktidarın insani endeks merkezi fonksiyon kazanırsa, hayat sosyal iktidar merkezinde şekillenmeye başlar. Hayatın bir merkez etrafında dönmesi, ne dehşet bir güçtür.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

YENİ BİR YAZI SERİSİ “SOSYAL HAREKETLER VE DEVRİMLER”

YENİ BİR YAZI SERİSİ “SOSYAL HAREKETLER VE DEVRİMLER”
Devrim, siyasi muhtevalı büyük çaptaki hadisedir. Sosyal hareketlerin umumiyetle devrimle neticelendiğine az rastlanır. Fakat devrimlerin kahir ekseriyetinde sosyal hareketlerin katkısı küçümsenmeyecek çaptadır. Sosyal hareketler doğrudan siyasi hedefler gözetmedikleri (veya sahip oldukları siyasi hedefleri deklare etmedikleri) için, devrimlerdeki rolleri fazla tetkik edilmemiştir. Bu cihetten bakıldığında çok ciddi bir araştırma konusudur ve bakir bir alandır.
Sosyal muhalefet projeksiyonu yazı serimiz, okuyucudan önce bize gösterdi ki, sosyal hareketler, sosyal iktidar ve sosyal muhalefet meselesi, sadece Türkiye’de değil tüm dünyada ihmal edilen ve kıymeti ve tesiri kafi derecede anlaşılmayan bir bakir konu olarak duruyor. Bu mesele üzerinde çalışma lüzumu, tabii ki kıymetinden kaynaklanıyor.
“Sosyal muhalefet projeksiyonu” ve “Müslümanların teşkilat anlayış” yazı serileri, sosyal hareketler meselesini de ciddiyet ve dikkatle ele almamıza sebep oldu. Bu üç yazı serisi, aynı zamanda birbirini tamamlar mahiyettedir ve dikkatli okurlar için aslında tek bir çalışmanın farklı boyutları olduğu fark edilir.
Sosyal muhalefet projeksiyonu yazı serimizin sonuna geldik, birkaç yazıdan sonra bu seriyi bitiriyoruz. Bundan sonra bir gün “Müslümanların teşkilat anlayışı” isimli yazı serimizden diğer gün “sosyal hareketler ve devrimler” isimli yazı serimizden bir yazı yayınlayacağız. Arada bir de bağımsız makale yayınlama düşüncesindeyiz.
Bu arada, çalışmalarımızın çoğunluğunu yazı serisi şeklinde yapmaya başladık. Böyle daha verimli olduğunu gördük. Her yazı serisi aynı zamanda bir kitap konusudur ve yazı serilerimiz bittikten sonra tekrar gözden geçirip, kitap haline gelmesi için gereken çalışmaları ve tanzimleri yapmayı düşünüyoruz. Makaleleri kitap olarak toplamak gibi hafifmeşrep türden bir çalışma değil tabii ki yapmayı düşündüğümüz. Yeniden ele almak ve kitap tertibi için gereken tüm eksiklerini (gerekirse yeni bölümler eklemek, yeni yazılar yazmak ve mevcut yazıları daha sakin kafayla değerlendirmek dahil) gidererek kitaplık çapa ulaştırmak.
İnşallah faydalı olur.
HAKİ DEMİR

SOSYAL MUHALEFET PROJEKSİYONU-15-FİKİR ÜRETİM MERKEZİ

SOSYAL MUHALEFET PROJEKSİYONU-15- FİKİR ÜRETİM MERKEZİ
Kamu kurumlarının halkın problemlerini çözmek, ihtiyaçlarını karşılamak için fikir üretmeleri gerekir. Fakat kamu kurumlarının siyasi alandan üretilen ve halktan bağımsızlaşmış iktidarlar tarafından yönetilmesi, halkı fazla umursamamalarına sebep oluyor. Türkiye gibi askeri vesayete dayalı ve siyasi rejimini (Kemalist rejimi) koruma düşüncesini halkın tüm menfaatlerine önceleyen ülkelerde, silahlı ve sivil bürokrasi halktan tamamen bağımsızlaşıyor. Halktan bağımsızlaşan bir devlet örgütünün halka hizmet etmesi beklenir mi? Bunlara devletlerin hantal yapılarını da eklediğinizde halkın faydasına fikir üretmek ve onu tatbik etmek neredeyse imkansız hale geliyor.
Halk tarafından ve halkın içinde örgütlenen sosyal iktidar, dünya çapındaki stratejileri geliştirmek konusunda yetersiz olabilir ama halkın ihtiyaçlarının kahir ekseriyetini kamu kurumlarından ve devletten (ve siyasi iktidardan) daha iyi bilir, anlar ve hisseder. Problemi yaşayan insanların katkısı olmadan çözüm formülleri geliştirmeye çalışmak çok komik olmuyor mu? Bürokratlar halkın içinden çıkmıyor mu, sorusu mantıklı gelebilir ama halkın içinden çıkıp da bürokratik çerçeveye girdiğinden çok hızlı şekilde halka yabancılaştığı malum. Seksen yıllık Cumhuriyet tecrübesi bu konuda çok şey öğretti.
Sivil hayatta hem problemin kaynağı açıkça görülebilir hem de uzman insanlar bulunabilir. Bürokrasiden çok ileri imkanlar elde edilebilir. Amatörlükle profesyonellik birleştirilebilir ve çok daha iyi çözüm formülleri geliştirilebilir.
Herhangi bir iktidar (sosyal ve siyasal iktidar) başkalarının fikirlerinden faydalanabilir mutlaka. Fakat başkalarının fikirlerine muhtaç hale gelirse iktidarını kaybeder. Fikri bağlılık mali bağlılıktan çok daha derindir ve bağımsızlığı çok derinden etkiler. Bu sebeple sosyal iktidar, kendi varoluşu ve faaliyetleri için fikirlerini kendisi üretmelidir. İktidar olabilmesinin en şartı, fikir ihtiyacını kendinin karşılamasıdır.
Fikir ihtiyacını kendisi karşılamalıdır ama önce fikre ihtiyacı olduğunu bilmelidir. Türkiye’de nedense kimsenin fikir ihtiyacı içinde olduğunu görmedim. Fikirden kıymetli bir şey yok ama fikir ihtiyacı hisseden de yok.
Sosyal iktidar fikir üretim merkezi kurmalıdır. Kendisiyle ilgili olduğu kadar, halkın her türlü problemlerini araştıracak, çözümler geliştirecek, ihtiyaçlarını anlayacak ve karşılamak için teorik üretim yapacak bir merkeze ihtiyacı var. Hayatın her alanında araştırmalar yapmak, mümkün olduğunca her alanda fikri üretmek lazım. Esas iktidar fikirde ve fikir üretiminde…
İnsanlar kamu kurumlarının yaptıkları işleri beğenmemek gibi bir alışkanlığa sahipler. Yapılan işlerin bir tarafında kusur bulmakta maharet sahibidirler. “Şurası yanlış olmuş” diye konuşmaya başlıyorlar. Sorarsanız orijinal fikirleri vardır ve bundan da emindirler. Fakat kırıntı düşünceleri fikir zannediyorlar. Yapılan işin bir boyutunda bir yanlışlık olabilir ama tamamına baktığınızda o yanlışlık gibi duruna husus gereklidir belki de. Üzerinde yarım saat çalışmadıkları (düşünmedikleri) konular hakkında fikir beyan etmekten imtina etmiyorlar. Tabii ki tüm beyanları şikayet üzerine. Yani sürekli mızmızlanıp duruyorlar. Adına toplantı denilen meclisleri kadınlar hamamına çeviriyorlar, farkında değiller. Fikir üretimini ayaküstü yapılacak çok basit bir işmiş gibi görüyorlar. Dolayısıyla ne fikre ihtiyaçları var ne de fikir adamına…
Kamu kurumlarının ve siyasi iktidarların gücü, kendi bünyelerinin dışında fikir üretilmemesinden kaynaklanıyor. Devletin dışında ve sivil hayatta ciddi fikirler üretildiği takdirde siyasi alanın iktidar tekeli kırılır. Doğru, faydalı ve güzel bir fikre karşı durma gücü ve iktidarı kimse de yok. Ama kimse de fikir de yok. Dolayısıyla siyasi alanda üretilen iktidarlar gücü hoyratça kullanıyorlar. Halk da mızmızlanıp duruyor.
Fikir üretim merkezi, sivil toplum kuruluşlarını sosyal iktidara taşıyacak maniveladır. Fikir adamları olmaz, fikir üretim merkezi kurulmazsa, sivil toplum kuruluşları küçük işlerle meşgul olmaya devam ederler ve sosyal iktidarın rüyasını bile göremezler.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

SOSYAL MUHALEFET PROJEKSİYONU-14-HAKEMLİK MERKEZİ

SOSYAL MUHALEFET PROJEKSİYONU-14-HAKEMLİK MERKEZİ
Mahkemelerin iş yükü mütemadiyen artıyor. Devlet yeni mahkeme açmakla baş edemiyor. Mahkemelerdeki iş yükü artışı, nüfus artış oranından çok fazla… Ya insanların ihtilafları artıyor veya insanlar mahkemeye daha fazla gitmeye başladı. Müşahedelerime göre bu ikisi de etkili, mahkemelerin iş yükünün artmasında. Öyleyse meselenin iki boyutu var. İhtilaflar artıyor, insanlar mahkemeye daha fazla gidiyor.
Mahkemeler (yargı ve hukuk), bir cemiyette en önemli fakat en az lazım olması gereken müesseselerdir. Mahkemelerdeki dosya sayısının fazlalığı, o cemiyetin “insanileşme sürecinde” geri kaldığını gösterir. Hayattaki ihtilaf sayısının fazla olması orada “cemiyet”in teşekkül edemediğini ve insanların kalabalık halinde yaşamaya devam ettiklerini gösterir. Her insan topluluğunda (en ileri cemiyette bile) hukuk ve yargıya ihtiyaç olur. Mahkemelere ihtiyaç duyulmayacak çapta medenileşen insan toplulukları kurulamamıştır tarihte. Medeniyet, cemiyet ve ferdin seviyesi, mahkemeye duyulan ihtiyacın azlığı ile doğru orantılıdır.
Hayatta ihtilaf kaçınılmazdır. Cemiyet halinde yaşamanın tabii neticesidir ihtilaf. Tabii ki hayatın doğru inşa edilmesi ve yaşanabilir şekilde organizasyonuyla ihtilafları kaynağında kurutmak mümkün. Zaten öncelikle bu yapılmalıdır, ihtilafı meydana getiren sebepleri yok etmek gerekir. Ne var ki ihtilafsız hayat tasavvuru ve inşası kabil değil. Öyleyse ikinci safha olarak, ihtilaf ahlaki çerçevede çözülebilmelidir. Ahlaki çerçevede çözebilmek, hukuka ve mahkemeye ihtiyaç duymamaktır. İhtilaf üretmeme seviyesine göre aşağılarda kalır ama mahkemeye ihtiyaç duymadan ihtilafların çözülebilmesi, bu günün dünyasına bakıldığında çok yüksek bir seviyedir.
Ahlaki çözümün özelliği nedir? Ahlaki çözüm, karşılıklı rızaya dayanır. Karşılıklı rıza ile çözülen ihtilaf, geride tortu, kin, husumet bırakmaz. Türkiye’deki hukuk ve yargı sisteminin hiç umursamadığı nokta bu, yargılama neticesinde ortaya çıkan “mahkeme kararı”, ihtilafı çözmüyor aksine derinleştiriyor. Tarafların psikolojik dünyalarında taşınmaz bir tortu, karşı konulmaz bir husumet, zaptedilmez bir kin üretiyor. Mahkeme ve hakimler, yargılamayı bitirip kararı vermiş olmakla mesuliyetlerinin bittiğini düşünüyor. Ne keyifli bir iş…
Ahlaki çerçevede çözülen ihtilaflar, gerçekten çözülmüş oluyor. Bakiyeye bir şey bırakmıyor. Bu sebeple, bir halkın cemiyet olabilmesi ve medenileşme sürecinde mesafe alabilmesinin temel şartlarından birisi, ihtilaflarını ahlaki çerçevede ve derinliğine çözebilmenin müesseselerini, mekanizmalarını, örgütlerini, süreçlerini oluşturmaktır.
Mahkemeler ve hakimler (biraz da haklı olarak) tarafların psikolojileriyle ilgilenmezler. Oturup sohbet edemezler, tarafları anlayamazlar. Ellerinde bir hukuk metni, önlerinde de bir ihtilaf var. Mevzuatı hadiseye tatbik etmekten başka bir mesuliyet hissetmezler. Bu durum, aslında bir özürle halledilebilecek birçok ihtilafın, mahkemeye taşınmasına ve daha da derinleşmesine sebep oluyor.
Sosyal iktidar, insanların ihtilaflarını çözecek mekanizmalar, birimler, süreçler geliştirebilirse, gerçekten iktidar olur. İnsanların hukuktan ve mahkemelerden ne kadar şikayetçi olduğunu mesleğimden dolayı iyi biliyorum. İnsanları mahkemeye gitme ihtiyacından kurtarmak, ihtilafları mahkemeden önce çözebilmek, hakikaten yüksek bir iktidardır.
Hakemlik aynı zamanda mevzuatta bulunan bir müessesesidir. Yeni hukuk muhakemeleri kanununda adı “tahkim” olarak zikredilmiştir. Kanunun 407 ila 444. Maddeleri arasında tanzim edilmiştir. Sivil toplumun mevcut mevzuattaki imkanları bile kullanmadığını söylüyoruz ya, en önemli misallerinden biri budur. (Bu konuyu, başka bir açıdan inceleyen, “Şeriat mahkemelerini kurabiliriz” başlıklı yazımıza bakılabilir).
Tahkim müessesesi, ihtilafın taraflarının herhangi bir kişiyi “hakem” olarak seçmeleriyle işleyen bir sistemdir. Ülkemizde de ne yazık ki işletilebilen bir müessese değildir. Sosyal iktidar, bu müesseseye işlerlik kazandırdığında, mahkemelere daha fazla rağbet göreceğinden emin olabilir.
Sosyal iktidar, insanların ihtilaflarını da çözecek bir mercii haline geldiğinde, iktidar olabilmesi için gereken tüm şartlara sahip olur.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

SOSYAL MUHALEFET PROJEKSİYONU-13-KARZ-I HASEN MÜESSESESİ

SOSYAL MUHALEFET PROJEKSİYONU-13-
KARZ-I HASEN MÜESSESESİ
Sosyal iktidarın üzerinde çalışması gereken en önemli konulardan birisi, borçlanma işlemini kolaylaştıracak ve ucuzlatacak (sıfır maliyete indirecek) bir müessese inşasıdır. Bu müessesenin ülkedeki para trafiğini yönetecek çapa ulaşana kadar devam ettirilmesi hedeflenmelidir.
Daha önce hakkında yazı yazdığımız ve bir model denemesi yaptığımız “karz-ı hasen” müessesesi, bu ihtiyacı karşılamak için harikulade bir imkan oluşturur. “İnfak, karz-ı hasen ve sistem çapında düşünmek” başlıklı yazımız ve “karz-ı hasen müessese modeli tasavvuru” başlıklı çalışmalarımız sitemizde (www.fikirteknesi.com) yayınlanmış haldedir, merak edenler onları okuyabilirler. Burada üzerinde duracağımız konu sosyal iktidarın karz-e hasen müessesesi üzerinde çalışması ve bunu uygulamasıdır.
Hayatı sömürenler ve sömürülenler diyalektiğinden çıkarmak gerekiyor. İktidarı, siyasi alana tapulamak, iktidar marifetiyle halkın sömürülmesini mümkün kılıyor. İktidarı sosyal alana yaymakla siyasi iktidarların ve siyasi rejimlerin halkı sömürmesinin önüne geçmeye çalışıyoruz. Fakat sömürü sadece siyasi iktidar marifetiyle yapılmıyor. İktisadi alanda da (belki daha derin ve daha yaygın) bir sömürü sürüyor. Öyleyse sosyal iktidarın, iktisadi güç merkezlerine karşı da kendi alanını koruması ve halkın ihtiyaçlarını karşılaması gerekiyor. İktisadi alandaki en büyük ve en kolay sömürü, bankalar tarafından yapılıyor. Ahmet’ten mevduat olarak aldığı parayı, Mehmet’e kredi olarak veriyor ve aradaki faiz farkını cebine atıyor. Ne kadar kolay bir yol değil mi? Bu zincirin kırılması şart.
“Karz-ı Hasen” müessesesi, iktisadi alandaki bankacılık sömürüsüne büyük oranda engel olacak bir imkan. Teferruatlarını yukarıda bahsini ettiğimiz yazılarımızda açıkladığımız için burada genel hatlarıyla temas edelim. Sosyal iktidar kuruluşları, kendi bünyelerinde “karz-ı hasen” merkezleri oluşturabilir. Üyeleri muayyen bir aidat ödeyerek oraya dahil olabilirler ve nakit ihtiyaçları olduğunda o merkezden alabilirler. (Bu kadar basit değil tabii ki, fakat teferruatını yukarıda zikrettiğimiz yazılarımızda anlattığımız için özetliyoruz).
İnsanlar nakit ihtiyaçlarını kendi oluşturdukları müesseselerden karşıladıklarında ne kadar özgürleşeceklerini hayal bile edemezsiniz. Devlet, siyasi iktidar, iktisadi güç merkezleri karşısında bağımsızlaşmak, şahsiyetin inşası için şart. Maaşının yarısı banka kredisi için stoklanmış bir insanın siyasi iktidara ve iktisadi güç merkezlerine karşı tavır alabilmesi mümkün mü?
İktisat, hayatın altyapısını oluşturuyor. Hayatın altyapısına dair hiçbir şey yapmayan, para ihtiyacını kendi öz müesseseleri ile karşılayamayan sosyal iktidar kuruluşları, iktidar olmak bir tarafa, payanda olmaktan başka bir fonksiyon kazanamaz.
Halkın nakit (para) ihtiyacını karşılayacak maliyetsiz bir müessese kurabilmek, sosyal iktidarı kurmanın ne kısa ve tesirli yoludur. İktisadın ve paranın hayatın altyapısını kurmadaki ağırlığı dikkate alındığında, anlatmak istediğimiz açıklığa kavuşur. İnsanların ihtiyaçlarının (maalesef) büyük bir kısmı paraya endekslidir. Paraya bu kadar bağlı bir hayat kurulmuş olması çok vahimdir ama bu gün için bu gerçeklik kaskatı önümüzde duruyor. İnsanların para ihtiyacını sıfır maliyetle karşılama imkanı oluşturulmadığında, direniş imkanının sıfıra yaklaştığı malum.
Karz-ı Hasen müessesesiyle aynı zamanda insanların paraya olan bağımlılığı azaltılmış ve daha makul seviyeye düşürülmüş olur. Bağımlılığın bir noktadan aşağıya indirilemeyeceği bilindiğine göre, paraya bağımlılığın başka bir güç merkezine (siyasi veya iktisadi güç merkezlerine) köle olma zaruretini ortadan kaldırmak gerekir. Karz-ı Hasen, bunu yapabilecek tek müessese gibi geliyor bize.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

SOSYAL MUHALEFET PROJEKSİYONU-12- ANAYASA

SOSYAL MUHALEFET PROJEKSİYONU-12- ANAYASA
Anayasa çalışmalarının yapıldığı şu sıralar gündeme getirilmesi gereken en önemli konu, sosyal iktidar… Yeni anayasa sosyal iktidarın kurulabilmesi ve geliştirilebilmesi için gereken hukuki alanı açmalıdır. Siyasi alanın iktidar tekelini elinde tutmasından kaynaklanan yanlış anlayışlar, anayasaya da yansımış durumda. Anayasa, ağırlıklı olarak siyasi alanı tanzim etmek ihtiyacı duyuyor. Sivil ve sosyal alanı anayasanın tanzim etmeye kalkması tabii ki doğru değil fakat onun boğazını da sıkmamalı, alan açmalıdır.
Anayasa, siyasi alanda üretilecek iktidarların hepsini, ihtiyaç ve zaruret merkezli hazırlamalı, halkın kendi ihtiyaçlarını karşılama, kendi problemlerini çözme teşebbüslerini engellemek yerine teşvik etmelidir. Bu çerçevede sosyal iktidar için yapacağı iş, sivil hayata geniş bir alan açmalı ve siyasi alanda üretilen iktidarların, sosyal iktidara yardımcı olmasını emretmelidir.
Anayasa, sosyal iktidara el atarsa, siyasi iktidar meselesinde olduğu gibi onu da yüzüne gözüne bulaştırır. Sosyal iktidar önem verdiğini ifade etmek için bazı düzenlemelere gitmesi, aslında sosyal iktidarın alanını daraltır. Şimdilik yapacağı iş, sosyal iktidara alan açmak ve siyasi iktidarın sosyal iktidarı teşvik etmeye yönlendirmektir.
Türkiye’de ve dünyada anayasa geleneği, sosyal iktidarı öngörmez, kabul etmez hatta şiddetle reddeder. İktidarın paylaşılması meselesi, tarihi süreç içinde, sadece siyasi alandaki gerçekleşmiştir. İktidarı siyasi alanın tapulu malı zanneden bir anlayıştan başka bir şey beklenmez. Bilindiği üzere batı siyasi tarihinde iktidar önce monarklardaydı, ondan alındı ve bir oligarşik guruba devredildi, ondan da alındı ve halka devredildi. Halka devredildi de, devredildi mi? Demokrasi denilen tarifi yapılamayan siyasi ucube, iktidarın halka devredildiği siyasi rejime isim olarak verildi. Birkaç asırdır da dünya bu şekilde avutuluyor. Tabii ki İslam tarihi başka bir seyir izlemiştir fakat şimdi konumuz o değil.
İktidarın monarklardan alınıp halka devredilmesi süreci, tamamen siyasi alanda cereyan eden hadiseler silsilesidir. İktidarın siyasi alandan sosyal alana kadar yayılması noktasına gelindiğinde demokrasi de durdu. Siyasi alan cimriliği demokrasilerde de aynı şekilde devam etti. Çünkü binlerce yıllık bir siyasi alan birikimi ve tortusu vardı. Hiç kimse iktidarın siyasi alan ile sosyal alan arasında paylaşılması gerektiğini düşünmedi ve bu istikamette fikir üretmedi. Oysa işin özü buydu. İktidarın paylaşılmasından bahsedebilmek için, siyasi alan ile sosyal alan arasında bir taksimat yapılmalıydı. Siyasi elit hiçbir zaman böyle bir işe niyetlenmedi ve teşebbüs etmedi.
Şimdi yeni anayasa gündemde… Öyle bir zaman dilimindeyiz ki, yapacağınız anayasa, çağınızın önünde olursa tüm dünyayı etkileyecek. Dünya fikir ve akıl krizinde, yeni bir fikir, sistem, model üretilemiyor. Eğer yeni anayasa ile yeni bir iktidar tarifi ve taksimi yapabilirseniz, dünyayı etkilemeniz çok kolay.
Takvimlerin yirmi birinci asrı gösterdiğine bakmayın. Dünya hiçbir coğrafyası, hiçbir kültür iklimiyle yirmi birinci asra intikal edemedi. Yirmi birinci asra dair hiçbir yeni fikir üretilemedi. Teknolojik gelişmelere takılmayın, asıl olan fikri gelişmelerdir. “Yirmi birinci asrın fikri” hala mayalanmaya bile başlamadı. Bu hal, insanlığın ne kadar zor ve kötü durumda olduğunu gösteriyor ama aynı zamanda üzerinden ölü toprağını atan Türkiye içi asırlık (aslında bin yıllık) bir fırsat sunuyor. Yeni bir anayasa, yeni bir iktidar tarifi, yeni bir iktidar paylaşım denklemi… İşte yirmi birinci asrın fikri…
AB, üyeleri üzerinde “milli hakimiyeti” ve daha önemlisi halkın doğrudan taleplerini umursamadan müdahalede bulunuyor, Arap ülkelerinde halk siyasi iktidarlara (diktatörlüklere) isyan ediyor, batı umumi anlamda krize girdi ve yakında siyasi sistem tartışmalarına kadar savrulacak, dünyanın geri kalanı neyi nasıl yapacağını bilmediğinden hala sessiz duruyor ama onlarda yakında isyan etmeye başlayacak. Böyle bir zaman diliminde, tüm dünyanın yeni bir siyasi sisteme daha doğrusu iktidar tarifine ve taksimine ihtiyaç duyacağı malum… Yakın gelecekte ise bu ihtiyaç derinleşecek ve devasa çatışmaları tetikleyecek. Ne kadar uygun bir zaman olduğunu fark etmiyor musunuz? Dünyaya bir “beyanname” (deklarasyon) yayınlamanın tam zamanı, anlamıyor musunuz?
Beyanname dedikse, birkaç sayfalık kuru bilgiden ibaret prensipler listesi değil. Beyannameyi anayasa olarak yapın ve dünyaya ilan edin. İnsanlık çok büyük bir değişim içinde fakat hangi mecraya döküleceğini bilemediği için şu an yavaş akıyor. Mecrasını bulursa, çağlayacak. Niye o mecrayı biz açmıyoruz? Allah bu millete böyle bir fırsat sundu, ahmaklık istihkakını daha sonra kullanırız, şimdi dünyanın en gelişmiş akıl formuyla hareket etme zamanı.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

SOSYAL MUHALEFET PROJEKSİYONU-11-SİYASİ İKTİDARIN MEŞRUİYETİ

SOSYAL MUHALEFET PROJEKSİYONU-11-
SİYASİ İKTİDARIN MEŞRUİYETİ
Siyasi iktidar sosyal iktidarın yolunu açmalı, teşvik etmeli, desteklemeli, ondan faydalanmalı, halkı ona sevketmeli… Siyasi iktidar, sosyal iktidardan faydalanma yolunu seçerse, ülkeyi yönetmekte fevkalade rahatlar ve başarılı olur. Siyasi iktidar aksi yöne döner ve sosyal iktidar ile rekabet veya mücadele etmek isterse, ülkeyi yönetme maharetiyle birlikte iktidarını da kaybeder.
Siyasi alanda oluşan iktidar ile muhalefet arasındaki kan uyuşmazlığı, siyasi iktidar ile sosyal iktidar arasında olmamalıdır. Sosyal iktidarı karşısına alan siyasi iktidar, halkı yönetemez, ihtiyaçları karşılayamaz, problemleri çözemez. Tersinden de söylemek mümkün, halkı yönetemeyen, ihtiyaçları karşılayamayan ve problemleri çözemeyen siyasi iktidar, sosyal iktidarı kendine rakip olarak görür. Siyasi iktidar ile sosyal iktidar arasındaki münasebetin çeşidini (uyum veya çatışma, yardımlaşma veya mücadele) tespit eden siyasi iktidar olur. Çünkü sosyal iktidar halkın içindedir ve halkın meseleleriyle ilgilidir. Siyasi iktidar halkın meselelerine karşı nasıl tavır alırsa, sosyal iktidara karşı da aynı tavrı almış olur.
Siyasi iktidar ile sosyal iktidar arasında çatışma çıkması, siyasi rejim ile halk arasında teorik ayrışma olduğu manasına gelir. Bu sebeple siyasi iktidar ile sosyal iktidar arasındaki çatışma, teorik çerçevede meşruiyet tartışmasıdır. Siyasi iktidarın sosyal iktidara (halka) rağmen meşruiyet kaynakları oluşturması ve bunu halka zorla kabul ettirmeye çalışması, asla kabul edilebilir bir durum değildir. Halkın nasıl düşünmesine, nasıl yaşaması gerektiğine bir avuç insanın karar vermesi manasına gelen bu durum, zihni bir çarpılma, psikolojik bir hastalıktır. Hiçbir ideoloji bu hakka sahip değildir.
Siyasi iktidar ile sosyal iktidar arasındaki imtizaç, devlet denilen dev örgütün meşruiyetinin tek yoludur. Çünkü meşruiyet üreten iktidar, siyasi iktidar değil, sosyal iktidardır. Bu sebeple imtizacın uyulması gereken tarafı sosyal iktidar, uyması gereken tarafı siyasi iktidardır. Bunun dışındaki tüm imtizaç (uyum) formülleri yanlıştır ve asla meşruiyet üretmez. Sosyal iktidarın siyasi iktidara entegre hale gelmesi, siyasi iktidarın meşruiyet kazandığı anlamına gelmez, aksine o ülkede meşruiyetin kaynağı imha edilmiş olur.
Sosyal iktidarın kendi meşruiyetini siyasi iktidarda araması, kendi varoluşunu siyasi iktidara uyum göstererek gerçekleştirmesi, “meşruiyet anlayışının” tartışılmasını gerektirir. Bir ülke, meşruiyet anlayışında ihtilafa düşerse, hiçbir şey yerli yerine oturmamış demektir. O kültür ikliminde problemlerin çözümü, ihtiyaçların karşılanması ve devletin işletilebilmesi imkansızdır. Acilen yapılması gereken ilk iş, meşruiyet anlayışında bir ittifak oluşturmaktır.
Türkiye, son seksen yılında, halka rağmen, halka karşı, halkı umursamadan bir meşruiyet kaynağına sahip olabileceğini zanneden devlet örgütlenmesine gitti. Bu o kadar ileri noktalara vardı ki, insanların kıyafetleri için (mesela şapka) binlerce idam cinayeti işlendi. Bir insanın herhangi bir kıyafeti giymesi veya giymemesi hususunda idam cezası gibi bir müeyyide ile karşılaştığını hayal edebiliyor musunuz? Tarih, bu çapta bir zulmü kaydetmedi. Siyasi alanın münhasır iktidar alanı haline getirilmesinin ortaya çıkardığı cinnet halidir bunlar.
Pratikte sosyal iktidar ile siyasi iktidar arasındaki münasebetin çeşidi ve derecesi, siyasi iktidarın meşruiyet karnesini oluşturur. Bu ülkede mantığın ters oluştuğunu biliyoruz. Sosyal iktidarın siyasi iktidara muhalefet etmesi halinde kendi meşruiyetinin tartışıldığını seksen yıldır yaşadık. Sosyal iktidar, siyasi iktidara dayanarak kendine meşruiyet üretme çabasına girmiştir. Bu anlayışın yaygınlaşması ve derinleşmesi, meşruiyet kaynağının sadece siyasi alanda üretilebileceğini göstermektedir. Bu durum, iktidarı siyasi alana hasreden hastalıklı anlayışın, halkın zihni evrenini işgal etmesinden başka bir şey değildir. Yani efendilerin insanları köle yapmaya çalışmasını anlamak kabil ama kölelerin, kölelik hallerinin tabii ve meşru olduğuna inanması anlaşılır gibi değil.
Siyasi iktidarın ne olduğunu tekrarlayalım. Siyasi alanda üretilen iktidar üç parçaya bölünmüş ve kuvvetler ayrılığı prensibi gereği birbirinden ayrılmıştır. Yasama, yürütme ve yargı. Siyasi iktidar denildiğinde her nedense sadece “yürütme” anlaşılıyor. Hayır… Bu üç kuvvet de siyasi alanda ve onun vasıtasıyla üretilmiştir. Birbirlerinden farkı, aynı zeminde varolabilen farklardır. Oysa sosyal iktidar bu iktidarlarla (siyasi alanın ürettiği iktidarlarla) kaynak ve alan farkına sahiptir. Öyleyse siyasi iktidarın sosyal iktidara uyumu, halka uygun kanun yapılması (yasama kuvvetinin uyumu), halka uygun yürütmenin gerçekleştirilmesi (yürütmenin uyumu) halka uygun yargılamanın yapılması (yargının uyumu) şeklinde anlaşılmalıdır.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

SOSYAL MUHALEFET PROJEKSİYONU-10-SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI

SOSYAL MUHALEFET PROJEKSİYONU-10-SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI
Türkiye’de sivil toplum kuruluşları içinde sivil özellik taşıyan fevkalade az. Sivil toplum kuruluşları, siyasi destek veya siyasi muhalefet için kuruluyor. Siyasi alanın iktidar tekeline sahip olması ve başka alanlara iktidarın paylaştırılmaması, cemiyetteki her oluşumu, siyasi nitelikli yapıyor. İktidar olmak isteyen de muhalefet yapmak isteyen de kendini siyasi alana ayarlı hale getiriyor. Kurduğu veya kullandığı örgüt veya vasıtaların mahiyetini hiç umursamaksızın siyasi hedefler belirliyor ve o istikamete dönüyor.
Ülkedeki siyasi rejimin ve mevzuatın bu yönelişi tahrik ve teşvik ettiği doğru… Fakat bu başka bir yazı konusu… Sivil toplum kuruluşlarının doğrudan veya dolaylı siyasi hedeflere sahip olması, sosyal ve sivil alanı zehirliyor. Sivil alanın kendi merkezinde örgütlenmesi, kendi sosyal iktidarını kurması, gerektiğinde kendi sosyal muhalefetini yapması gerekiyor. Sıhhatli olan bu…
Sivil toplum kuruluşlarının çeşitlenmemesi, kendi alanını oluşturmasındaki en ciddi meseledir. Derneklerin kahir ekseriyeti birkaç alanda yığılmış durumda. Onların da çoğunluğu tek alanda organize olmuş durumda, yardım faaliyetleri… Tek alan veya birkaç alana sıkışan sivil toplum kuruluşları, sosyal iktidarı kurmakta tabiatıyla zorlanıyorlar. Hayatta doldurdukları veya işgal ettikleri alan, birkaç alan çeşitliliğine sahip olduğu için, çok dar. Alanınızı daralttığınız müddetçe iktidar olma imkanınızı kaybediyorsunuz. Bu durum siyasi alanda da böyle… Küçük ülkelerin devlet yapılarına bakın çok komik durumlar, örgütlenmeler görürsünüz.
Sivil toplum kuruluşlarının öncelikle çeşitliliğini artırması gerekiyor. Çeşitlilik arttıkça görecekler ki işgal ettikleri alan genişleyecek ve bir iktidar inşasına müsaade eder hale gelecek. Hatta alanın genişlemesi, sosyal iktidarı icbar edecek.
Sivil toplum kuruluşlarının temelindeki problemlerden biri de, ihtiyacı takip etmemeleridir. Bir gurup insan bir araya gelip sosyal faaliyet olsun diye dernek kuruyor. Veya bir kuruluştaki insanların aralarında çıkan ihtilaflar neticesinde bir kısmı ayrılıp yeni bir dernek kuruyor. İhtiyaç olup olmadığını dert edinmeden ve tetkik etmeden kurulan dernekler atıl hale geliyor ve kendisiyle ilgilenen az sayıdaki insanın da üretimlerine mani oluyor. Çünkü derneğin yönetiminde boğulup kalıyorlar.
Sosyal iktidar, ihtiyacı takip eder, siyasi iktidar gibi değildir. Aslında siyasi iktidar da ihtiyacı takip eder, etmelidir. Devlet denilen büyük örgüt, cemiyetin ihtiyaçlarını kendi kendine halledemediği zaman ortaya çıkmalı ve o ihtiyacı karşılayacak yönetim ve hizmet birimleri kurmalıdır. Fakat artık dünyada devlet, en başta elzem olan bir işmiş gibi anlaşılmakta ve ihtiyacı takip etmeden kendini örgütlemekte ve bazen de ihtiyacı kendisi üretmektedir. Yani bazı problemleri kendisi üretmekte ve onları çözmek için de yeni birimler kurmaktadır. Modern devlet, bir ülkede en fazla problem üreten örgüt haline gelmiştir. Sivil toplum kuruluşları ihtiyacı takip etmedikleri, ihtiyaçları tespit etmedikleri için atıl hale geliyor ve enerjiyi boşuna israf ediyorlar.
İhtiyaçları tespit edemeyen sivil toplum kuruluşları, bilmiyorlar ki meşruiyet kaynakları, cemiyetin karşılanmamış ihtiyaçları, çözülmemiş problemleri, ilgilenilmemiş dertleridir. Bahsini ettiğim meşruiyet, hukuki meşruiyet değil, ontolojik meşruiyettir. İhtiyaç yoksa neden oradasınız, neden varoluşunuzu o şekilde gerçekleştirmeye çalışıyorsunuz? Yoksa siz sivil toplum kuruluşu olarak faaliyet gösterme görüntüsü altında başka işlerle mi uğraşıyorsunuz? İşte bu ve benzeri çok sayıda soru, ontolojik meşruiyetinize yönletilmiş sorulardır.
Sivil toplum kuruluşları, siyasetin dışına çıkmalı, kendilerinden siyasete giden yolları mayınlamalı ve doğrudan kendi işlerini yapmalıdır. Bu takdirde sivil alanda ne kadar insan kalacağı anlaşılır. Bunu devletin ve hukukun yapması ne kadar yanlışsa, sivil toplum kuruluşlarının da yapmaması o kadar yanlıştır. Siyasi alanın ve o alandaki iktidarın sivil alandan siyasi alana geçişi kapatması, iktidar tekelini siyasi alanda tutmak içindir ve vahim bir durumdur. Fakat sivil toplum, kendi bünyesinden siyasi alana geçişi engellerse, sosyal iktidarı kurar, kurmak zorunda kalır. Sosyal iktidar kurulursa, sivil alandan siyasi alana akış zaten fevkalade azalır. Çünkü sosyal iktidarın itibarı daha fazla olur.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

SOSYAL MUHALEFET PROJEKSİYONU-9-FAALİYET ÖRNEKLERİ

SOSYAL MUHALEFET PROJEKSİYONU-9-FAALİYET ÖRNEKLERİ
Sosyal iktidarın nasıl faaliyet göstereceği, sosyal muhalefeti nasıl yapacağı hususu önemlidir. Konunun yeni olmasından bu meseleyi bazı misaller üzerinden anlatmaya çalışalım.
Belediyenin yaptığı (yaptırdığı) imar uygulamalarında ciddi problemler yaşanıyor. İmar uygulaması ile insanların hakları gasp ediliyor, ihlal ediliyor, iğfal ediliyor. Tabii ki bu tür idari işlemlerin takibini mümkün kılacak hukuki yollar ve merciler var. Fakat yargı süreçlerinin uzunluğu, idare mahkemelerinin her şehirde olmamasından kaynaklanan yargılama zafiyetleri ve eksiklikleri sözkonusu. Özellikle yargı süreçlerinin uzun sürmesi insanları mağdur ediyor. Kaldı ki, yargı kararları adaleti gerçekleştirmeye de kafi gelmiyor. Hukuki anlamda adaleti gerçekleştirmekte sıkıntılar yaşandığı gibi çok zaman hukuka uygun olan işlemler ahlaka aykırı olabiliyor. İdari hukukun “yerindelik” incelemesi yapamaması, idari yargının adaleti gerçekleştirmesinde ciddi bir zafiyete uğratıyor. Doğrusu idari yargının “yerindelik” denetimi yapma yetkisinin olması da ayrı ve daha büyük problem çünkü o durumda da idari mercilerin çalışma imkanı kalmaz. Bu noktada ciddi bir paradoks var ve bu paradoksun zararını halk çekiyor.
İmar uygulamalarında vatandaşın arazisini alıp, imar uygulaması neticesinde başka bir bölgeden parsellenmiş arazi verebiliyor. Kanunun ve yargının içinden çıkması fevkalade zor bir konu… İstismar eden (edecek olan) idari ve teknik personel, bu yolla, değerli yerdeki arazinin karşılığında vatandaşa daha değersiz yerden arazi veriyor, değersiz yerdeki adama da değerli yerden arazi veriyor. Bir anda vatandaşın birisi milyonluk arazisini kaybediyor ve değersiz bir araziye ancak sahip olabiliyor diğer taraftan alçağın biri, değersiz yerdeki ucuza aldığı arazisini daha değerli yerdekiyle değiştirerek zengin oluyor.
Sosyal iktidar ve sosyal muhalefet olmadığı müddetçe, süregelen bu problemler asla çözülemez. Bu hadisenin siyasi iktidarla ilgisi çok az. Kim iktidarda olursa olsun, aşağıda (mahalli birimlerde) bu alçaklıklar günlük yapılıyor. Cemiyetin probleminin ciddi bir kısmı kanunla çözülebilir gibi değil. Hakları gasp edilen vatandaşlar, yalnız başlarına yerel yetkililerle mücadele edemiyorlar. Meseleyi siyasi iktidarın yetkili mercilerine kadar taşıyamıyorlar. Yapmaya çalıştıklarında itimat edilmiyorlar.
Sosyal iktidarlar kurulsa, kendini test etse ve güvenilir hale gelse, hem mahalli yetkililer o haltları işleyemez, hem de işlediği takdirde takibi kolay olur. Siyasi iktidara gönderilecek raporlar, güvenilir sosyal örgütlerden geldiğinde siyasi iktidar hadisenin peşine gider ve hesabını sorar. Sormazsa (yani tuz da koktuysa) siyasi iktidara karşı da muhalefet başlatılır.
Nasıl yapılmalı? Mesela imar uygulaması üzerinden gidersek, haklarının ihlal edildiğini düşünen vatandaş sivil toplum kuruluşuna başvurur. Sosyal iktidar konuyu uzmanlarına ön inceleme yaptırır ve gerçekten hak ihlali olduğuna kanaat getirirse, ilgili resmi kuruma yazı yazarak, şikayeti ve ön inceleme raporunu ekler ve konu ile ilgili izahat ister. Yazısının sonuna da şu notu ekler, “Vereceğiniz bilgilere göre son inceleme yapılacak ve rapor hazırlanacak, eğer hak ihlali olduğuna kanaat getirirsek hazırladığımız raporu, ilgili resmi kurumlara (vilayet, bakanlık, başbakanlık, cumhurbaşkanlığı) gönderilecektir. Üst mercilerden olumlu cevap alınamazsa basın bilgilendirilecek ve hukuki süreç başlatılacaktır.” Böyle bir notla beraber belediyeye gönderilen yazı, emin olun ki savcılık incelemesi kadar hatta ondan daha etkili olur. Hem yazınıza cevap verirler hem de yanlış varsa düzeltmek için hemen harekete geçerler.
Yolsuzluk ve usulsüzlük yapan, yapmaya çalışan, yapmaya niyetlenen insanların bu tür hadiseler karşısında ne kadar tedirgin olduklarını, ne kadar korktuklarını, ne kadar başlarının eğik hale geldiğini biliyorum. Çok kısa sürelerde çok ciddi mesafeler alınacağı görülecektir. Çünkü merkezi iktidar (hükümet) mahalli birimlerdeki yolsuzluklara müsamaha gösteremez. Bunu Akparti iktidarıyla ilgili olarak söylemiyorum, her hükümet bunu yapmak zorunda kalır. Hükümet üyeleri bile yolsuzluk yapan insanlar olsa mahalli idarelerdeki yolsuzluğa müsaade etmezler. Siyasetin tabiatı bunu gerektiriyor.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

SOSYAL MUHALEFET PROJEKSİYONU-7-ÖRGÜTLENME PRENSİPLERİ

SOSYAL MUHALEFET PROJEKSİYONU-7-
ÖRGÜTLENME PRENSİPLERİ
Örgütlenmenin problemli noktaları var. Mesela örgütlenme ve faaliyetlerin giderlerinin karşılanması ciddi problemdir. Ticari faaliyet olmadığı için, giderlerin karşılanmasında önemli prensipler oluşturulması gerekir. Yine, örgütlenmede hiyerarşi konusu, problem kaynağıdır. Siyasi ve idari alandaki “yetkiye” yani kanuna dayalı hiyerarşi olduğu için fazla problem yaşanmaz. Keza ticari örgütlenmelerde hiyerarşiyi tayin eden mali güçtür ve orada da umumiyetle hiyerarşik problem yaşanmaz. Fakat sosyal iktidar bunların tamamından mahiyet olarak farklıdır. Onlarda problem olmayanlar sosyal iktidarda problem, onlarda problem olanlar sosyal iktidar da problem olmamaktadır. Umumiyetle ters ilişki olduğunu söylemek kabil…
Örgütlenme prensipleri üç alanda toplanabilir. Hiyerarşi ve otorite prensipleri, gelir ve gider prensipleri, faaliyet prensipleri.
*Hiyerarşi ve otorite prensipleri
Yönetim kadrolarına seçilecek olanların, sosyal iktidarı kendi menfaatleri istikametinde kullanmak istemeleri mümkün. Bu hususta dikkatli prensipler geliştirmeli ve tavizsiz tatbik etmeli.
Ülkedeki istismar kültürü, dehşet boyutlarda. İstismara açık kapı bırakmamak, istismar etmek isteyenler çıktığında da imkan sunmamak lazım. Örgütlerdeki görevliler, umumi menfaatle (halkın menfaati) iktifa etmek durumunda bırakılmalı. Faydalanmak isteyenler, şahsi menfaatlerini, umumi menfaat içinde eritmek zorunda kalmalı. Yani şahsi menfaatler, ferdi faydaya ayarlı halde değil, umumi faydaya ayarlı hale getirilmeli. Umumi fayda elde edildiğinde, ondan görevliye ne düşüyorsa, onunla iktifa etmeli. Görevliler şahsi menfaatlerini, umumi fayda çerçevesinde takip etmeli. Yani bir uygulamadan görevliler de zarar görüyorsa ve o uygulama yanlışsa, o uygulamanın peşine gidilmeli fakat umumi netice (fayda) elde edilene kadar devam etmeli. Görevlilerde halkın bir ferdidir ve onların problemlerine duyarsız kalmak, meselenin ruhuna aykırı. Ne var ki, görevlilerin, ferdi menfaatleri hususunda fevkalade hassas olmalıdır.
*Gelir ve gider prensipleri
Meselenin en hassas noktası, gelir gider konusudur. Ticari bir işletme olmadığı için para kazanma imkanı yoktur. Kamu müessesesi olmadığı için kamu kaynaklarından fonlanması da sözkonusu olmayacaktır. Fakat ciddi bir giderle karşı karşıya kalınacağı malum. Giderlerin karşılanması hususunda, şahıs veya firma menfaatlerini takip etmek zorunda kalınmayacak bir gelir kalemlerinin bulunması lazım.
Bağış ve aidat gibi klasik gelir yolları var. Fakat insanların bu tür çalışmalara bağış yapma ve sivil kuruluşlara aidat ödeme gibi alışkanlıkları maalesef yok. Bunların dışında gelir kalemleri oluşturmak gerekiyor.
Verilecek hizmetlerin bazılarından gider kalemlerini karşılamak için küçük bağışlar alınabilir. Gider hesabına uygun olarak gelir elde etmek, kasayı şişirmemek ve para ile meşgul olmayı önlemek temel prensip olmalıdır.
Mesela hukuk ünitesinde beş altı avukat gönüllü olarak çalışabilir ve fakir insanların avukatlığını ücretsiz olarak yapar. Dernek, kendine başvuranlardan 100 TL gibi bir bağış karşılığında avukatlarından birine sevkeder ve avukat o işi ücretsiz olarak yapar. Bu yolla elde edilecek gelir, tüm faaliyetlerin maliyetini karşılayabilir. (Bu husus ayrı bir yazı konusu olarak tetkik edilecek). Aynı şekilde mesela birkaç mühendis ve mimar gönüllü olarak fakir insanların projelerini çizer ve dernek küçük miktarlarda bağış alır. Hem insanlara hizmet edilmiş hem de faaliyetler için gelir elde edilmiş olur.

*Faaliyet prensipleri
Faaliyetleri yürütürken, idari, hukuki, siyasi mekanizmaları çalıştırmak gerekir. Siyasi ve idari mercilerle gereksiz tartışmalara girmeden, hem onların çalışmasını hem denetlenmesini gerçekleştirmek mümkün. Yapılan yanlış işler için kamu kurumuna başvurmak, bilgi istemek, verdikleri bilgi tetkik edilerek, bilgi verilmediyse verilmediği not edilerek raporlar hazırlayıp, önce idari mercii silsilesini, sonra siyasi makamları ve daha sonra yargı kurumlarını harekete geçirmek ve nihayet kamuoyuna sunmak gerek. İdari süreçte tamamlanan ve düzeltilen yanlışları, diğer süreçlere sokmamaya dikkat etmek gerekir. Çünkü her insanın veya kurumun yanlış yapması mümkündür ve eğer yanlıştan dönmüşse, konuyu kapatmak gerekir. Ki itimat telkin edilebilsin ve sistem işletilebilsin.
Bu konuları, dernek şeklinde teşkilatlanılacaksa, dernek tüzüğünde teferruatlı şekilde tanzim etmek gerekir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

SOSYAL MUHALEFET PROJEKSİYONU-6-HEDEFLERİ

SOSYAL MUHALEFET PROJEKSİYONU-6-
HEDEFLERİ
Sosyal iktidarın üç ana hedefi olmalıdır. Devletin işgal ettiği alanları geri almak, devletin ve idarenin çalışmalarına katkıda bulunmak ve muhalefet etmek, halka hizmet etmek…
*
Devletin işgal ettiği alanları geri almak…
Modern devlet (demokrasiler de dahil) tarihte hiç olmadığı kadar fazla bir alanı işgal etti. Sığ şekilde bakıldığında bile olmaması gereken o kadar çok alanı işgal etmiş durumda ki, insanlar devletin karşısında kendilerini çocuk gibi hissediyorlar. Devlet bilir, devlet yapar, o devletin alanı, o alana girmek yasak gibi düşünce kodları zihni evreni işgal etmiş halde. Devlet sadece fiziki anlamda işgal etse bir derece fakat insanların zihinlerini işgal etmiş halde. Bu nokta çok kötü… İnsanlar sanki tecavüze alışmışlar ve devlet tecavüz ettiğinde namusları bozulmamış gibi davranıyorlar. Başka bir insanın kendine yaptığı muameleye karşı onu öldürecek kadar tepki gösterenler, devlet yaptığında “eline sağlık” diyecek durumdalar.
Bu durum devleti güçlendiriyor ama halkı ve insanı zayıflatıyor. En vahim olan husus ise insanların “şahsiyet” sahibi olmasına mani oluyor. Şahsiyet sahibi olamayan insanlardan müteşekkil olan devlet ise, sadece “yetkiye” dayanıyor. Şahsiyete değil, yetkiye dayanan devlet ise bunu çok hoyrat ve vahşi şekilde kullanıyor.
Mevcut yapı içinde bu problemin çözümü yok. Yapılabilecek tek iş, devletin geriletmek, halkı ilerletmek… Halk, devletin işgal ettiği alanları, tedrici şekilde ele geçirmeli. Devlet ise harekete direnmemeli aksine işgal ettiği alanları halka devretmeli. Halk, hem kendi işini kendisi halletmeyi öğrenir hem de şahsiyet sahibi haline gelir. Halkın ve insanların şahsiyet sahibi olmasından şikayet edilmemeli. Zaten şahsiyet sahibi insanlar (yetkililer) bundan şikayet etmez. Olsa olsa bazı imtiyazlı sınıf buna itiraz eder. Onların da görüldüğü yerde başı ezilmeli.
En kolay alandan başlamak üzere, devlet, yavaş yavaş ve planlı şekilde geri çekilmeli. Bir anda alanı boşaltmak gibi bir garabete de düşülmemeli. Halkın, boşaltılan veya boşaltılacağı açıklanan alanları doldurması beklenmeli. Bunun için risksiz bazı alanlar pilot uygulamalar için açılmalı ve sosyal iktidarlara terk edilmeli. Halkın, sosyal iktidarı kurması ve kültürünü oluşturmasına paralel olarak geri çekilme devam etmeli.
*
Devlete yardım etmek ve sosyal muhalefeti yerine getirmek…
Devletin, tüm hizmet kalemleri için her zaman kafi miktar kaynak bulması mümkün olmuyor. Kaynak bulmak için hoyratça ve kuralsızca (ülkede kanunlar da kuralsız) vergi koymak yerine, sosyal iktidarların boşlukları doldurması istenmeli ve beklenmeli. Gönüllü olarak insanların devletin eksiklerini kapatma çabası içine girmesinden daha sağlıklı ne olabilir. Elinizde ordu ve polis gücü var diye istediğiniz kanunu çıkarıp istediğiniz vergiyi tahsil edebileceğinizi mi zannediyorsunuz? Velev ki bunu yaptınız, yaptığınız işi kanuna dayandırmanız, mahiyeti eşkıyalık olan işinizin niteliğini değiştirir mi? Yaptığınız işleri, ordu ve polise dayanmadan yapmaya çalışın da meşru mu gayri meşru mu görün.
Meşruiyet halkın rızası değil mi? İkna etmeye çalışın da görün halinizi. Halkın kendi rızasıyla katkıda bulunmasının yolunu açmak varken, tepesine süngüyle binmekten hususi bir zevk mi alıyorsunuz?
Halkın devlete yardım etmesi, devlete vergi vermesi ve bağış yapması şeklinde anlaşılıyor. Niye böyle yapmak zorunda bırakılsın ki… Toplanan kaynakları birilerine peşkeş çekmeniz için mi? Bırakın halk kendi işini kendi görsün ve devletin yükü azalsın. Aynı neticeye çıkmıyor mu? Çıkmıyor diyenler, hazineden geçinen asalaklar değilse akıl yerine ahmaklığı satın alanlar olmalı.
Müsaade edin, halk gerekirse devlete doğrudan da yardım yapsın, devletin işlerini üstlenerek de yardım etsin. Ama sosyal iktidarın devlete karşı muhalefet yapma imkanlarını da oluşturun. Sadece yardım yapmak ve katkıda bulunmak şeklinde düşünürseniz, hala oligarşik zihniyetin alçak hakimiyeti altındasınız.
*
Halka hizmet etmek…
Sosyal iktidar halkın kendisi olduğu için, halkın kendi problemlerini kendinin çözmesi, kendi ihtiyaçlarını kendinin karşılaması, kendi kendine hizmet etmesi demektir. Üç beş kişilik hücre yapılanmalarından milyonluk organizasyonlara kadar, halkın örgütlenmesi ve kendi kendine hizmet etmesi imkanı hazırlanmalıdır. Halk ise kendi ihtiyaçlarını kendisi karşılayabilecek olduğu her alandan devleti kovmalı ve inisiyatifi eline almalıdır.
Halkın kendi kendine çok daha ucuz maliyetlerle yapabileceği işler, devlet el attığında fevkalade pahalıya maloluyor. İktidarların siyasi tercihlerinden dolayı adaletsiz hizmet dağıtıldığı da vaki. Ve daha bir çok problem…
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Sosyal Muhalefet Projeksiyonu-5-Sosyal İktidarın Mevzuat Problemi

SOSYAL MUHALEFET PROJEKSİYONU-5-
SOSYAL İKTİDARIN MEVZUAT PROBLEMİ
Sosyal iktidarın bir nizam içinde inşa ve idare edilebilmesi için mevzuata uygun örgütlenmesi gerektiği açık. Mevzuatın dışındaki örgütlenmeler her zaman problem üretir. Mevzuat dışı örgütlenmeler her zaman illegaliteye sahip olmasa da, illegaliteye kayma ihtimali kolay ve fazladır. Bu sebeple mevzuat içinde kalınması şarttır.
Türkiye’deki mevcut mevzuat, sosyal iktidarın kurulmasına müsaade etmez. Siyasi alan (siyasi iktidar) kendi dışında hiçbir alanda iktidar inşasına müsaade etmeyecek bir “yetki hasisliği-cimriliği” içinde hazırlanmıştır. Mevzuat içinde kalındığı müddetçe “sosyal iktidar” inşası imkansızdır. Sosyal iktidarın en büyük paradoksu budur.
Mevzuat içinde kalma lüzumu ile mevzuat dışına taşma mecburiyeti arasında sıkışan sivil toplum kuruluşları, bu paradoksu aşamadığı için bu güne kadar sosyal iktidarı inşa edemedi. Tabii ki bundan başka da önemli sebepleri var. Ancak legalite ile illegalite arasındaki sıkışmışlık, kanundaki hak ve yetkileri bile kullanmaktan çekinen bir halk için fevkalade bir problem teşkil ediyor.
Mevzuat problemi aşıldığı takdirde sivil toplum kuruluşlarının sosyal iktidar olma istikametindeki gelişmesi hızlanacaktır. Sosyal iktidarın kurulması konusundaki ateşleyici gelişme, mevzuat probleminin kafalarda çözülmesi olacak gibi görünüyor. Siyasi iktidarın kendi yetkilerini halk lehine (mesela sosyal iktidar lehine) azaltması iyi olurdu ama bunu beklemek biraz saflık olur. Dolayısıyla sosyal iktidarın inşa edilebilmesi için mevzuatın değiştirilmesini beklemek yerine onu zorlamak gerekir. Mevzuat değişene kadar da, mevzuatın dışına çıkmadan aşılmalıdır.
Ne demek, mevzuatın dışına çıkmadan mevzuatı aşmak?
Bunun birkaç yolu var. Biri, mevzuattaki imkanları tıka basa kullanmak ve taşırmak. Türkiye’deki mevzuatın en önemli özelliği, halkın mevzuattan uzak bir hayat yaşaması, bu sebeple de mevzuattaki imkanları (yetkileri, hakları, imkanları) kullanmamasıdır. Kullanılmayan kanunun geliştirilmesi sözkonusu olmaz. Mevcut imkanlar kullanılmadan yeni imkanlar (yetkiler, haklar) talep edilmez. Halkın kendi kendini yönetmesi, ihtiyaçlarını kendinin karşılaması, problemlerini kendinin çözmesi alışkanlığı gelişmedi. Dolayısıyla her şeyi devlet beklemek kültür haline geldi. Halk kendi işlerini kendi yapmadığı için mevcut mevzuattaki imkanlar kullanılmadı.
Mevzuattaki imkanlar son sınırına kadar kullanılmaya başlanırsa, sınırın fiilen aşılması problem teşkil etmez. Zira burada sözkonusu olan kanunsuz iş yapmak değil, kanunun kifayetsizliğidir. Kanunsuz (illegal) iş yapmak ile kanunun kifayetsizliği aynı şey değildir. Kanun dairesinde başlamış bir iş, gelişerek kanunun belirlediği alanı zorlamaya ve sınırlarını patlatmaya başladığında, kanunun ihlalinden değil, kifayetsizliğinden bahsedilmeye başlanır.
Mevzuat çerçevesinde yapılmaya başlanan işlerin hacmi büyüdükçe kanun (kanunun oluşturduğu alan) dar gelmeye başlar. Aslında yapılan işin mahiyeti kanunidir ama hacmi kanunu aşmıştır. Bu durumlarda sivil toplum kuruluşları (sosyal iktidarı inşa etmek isteyenler), idarenin (kamu kuruluşları ve yetkililerinin) alanına girmeye başlar. Yapılan işler kanuna uygun olduğu (böyle başladığı) için kamu kuruluşları kendi alanlarının ve yetkilerinin bir kısmını fiilen sivil toplum kuruluşlarına devretmek zorunda kalır. Zorunda kalır çünkü yapılan iş, halkın faydasınadır ve kanunun alanı dar gelmeye başlamıştır.
Bu durumlarda kamu kuruluşlarının ve yetkililerinin alanlarının bir kısmını fiilen boşaltmamaları halinde (ki kolay kolay boşaltmak istemezler) onları halkla karşı karşıya bırakmak gerekiyor. Halkla karşı karşıya kalan devlet (kamu kurumları) iki yoldan birini tercih etmek zorundadır, ya o işi kendileri yapacaklar veya alanı boşaltacaklar. Kendileri yaparlarsa problem yok, yapmazlarsa halkla karşı karşıya kalmamak için alanı boşaltmak zorunda kalırlar.
Mevzuatın dışına çıkmadan mevzuatı aşmanın ikinci yolu, mevzuat ile başlayarak “sosyal meşruiyet” üretmektir. Meşruiyetin sadece kanunda aranması, sosyal iktidara alan bırakmaz. Meşruiyetin sadece kanunda aranması özü itibariyle problemlidir. Kanun zoruyla iş yapmak, halka rağmen olduğu takdirde, zorbalığın, eşkıyalığın, kanun marifetiyle yapılmasıdır. Diktatörlükler, zulümler ve daha birçok siyasi problemin kaynağında, meşruiyetin sadece kanunda aranacağı anlayışı var.
Sosyal meşruiyet üretmenin yollarından biri, fiili durum oluşturmaktır. Fiili durum, umumiyetle mevzuatın kifayetsiz kaldığı alanlarda meydana getirilir. Kanunu ihlal etmek şeklinde değil, kanunun zayıf ve yetersiz olduğu alanlarda fiili durum meydana getirildiğinde, devletin yapacağı fazla bir şey kalmaz. Devlet, fiili duruma müdahale etmek yerine mevzuatı değiştirmek durumunda kalır. Mevzuatın değişmesi zaman alacağı için değişene kadar o alana sosyal iktidar vaziyet eder. Böylece hem sosyal iktidar kendini inşa eder hem de devleti (siyasi iktidarı) geriletir.
*
Sosyal iktidarın unutmaması gereken en önemli nokta, kendi alanını kendini açmak zorunda olduğudur. Türkiye’de sivil toplum kuruluşları, cesamet olarak çok büyük fakat fonksiyon olarak çok küçüktür. Bunun temel sebebi, iktidarın, münhasıran siyasi alanda toplanmış olmasıdır. Siyasi alanın dışında iktidar inşasının mümkün olmadığına halkın inandırılmış ve inanmış olmasıdır. Halk, kendi iktidarını kendisi kurmak zorundadır. Bu sebeple, mevzuatı zorlamak gibi önemli bir işi olduğunu unutmamalıdır.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Sosyal Muhalefet Projeksiyonu-4-Anlayış ve Prensip

SOSYAL MUHALEFET PROJEKSİYONU-4-
ANLAYIŞ VE PRENSİP
Sosyal iktidar, halkın meseleleriyle karşılıksız olarak ilgilenecek bir yapıdır. Şahsi-ferdi menfaat gözetmeksizin halkın veya halkın bir kısmının meseleleriyle ilgilenecek ve onları yetkili merciler önünde dile getirecek, gerektiğinde bunun mücadelesini yapacaktır, yapmalıdır. Bu çerçevede geliştirilebilirse, cemiyetin hamiyetperver, diğerkam, derin ahlak sahibi insan kaynaklarını kendine çeker. Her halkın içinde bu tür mizaç hususiyetlerine ve ahlaki özelliklere sahip insanlar mevcut. Bunlar halka hizmet etmek istediklerinde uygun mecralar bulamıyorlar. Halkın en asil insan kaynaklarını, halka hizmet etmek imkanından mahrum bırakmak çok vahim.
İktidarı sadece siyasi alana hapsetmek, aynı zamanda hizmet etmek isteyen insanları da siyasete mecbur etmektir. Oysa siyasi iktidar aynı zamanda menfaat devşirmeye teşne olan bir yapıdır. Halka hizmet etmek isteyen insanların siyasete atılmak zorunda kalması, siyasette hizmet edecek noktalara gelmenin zorluğu dikkate alınırsa, halkı, asil insanların hizmetinden mahrum etmektir. Siyasetin paraya olan ihtiyacı, harcanan paranın daha sonra bir şekilde çıkarılmaya çalışılması, siyasette bir yerlere gelebilmek için halka, özünde yanlış olan vaatlerde bulunulması, hem siyaseti çirkinleştiriyor hem de asil insanları alanın dışına itiyor. Diğer taraftan, gerçekten halka hizmet için siyasete atılan insanlarla menfaat için siyaset yapan insanlar arasındaki farkın görünmez hale gelmesi, siyasette, alçakların önünü açarken, asil insanların da önünü kapatıyor.
Halka hizmetin maliyetini sıfıra kadar indirmek gerekiyor. Mümkün olmadığı noktada sıfıra en yakın seviyeye kadar indirmek gerekir ki, halka hizmet etmek isteyen insanlar, bu maliyeti kendi ceplerinden karşılayabilsinler. Siyaset, halka hizmetin en pahalı yollarından birisi haline geldi. Bu durum çok derinlere kadar nüfuz eden bir sistem problemidir.
Her şeyin (dinin bile) çok kolay istismar edilebildiği bir kültür ve ahlak ikliminde yaşıyoruz. Sosyal iktidar ve sosyal muhalefet yapılanmalarının da istismar edileceğini göz önünde bulundurarak, sosyal iktidar kendi mecrasına dökülene kadar bazı prensipler oluşturmak gerekiyor. Öncelikle kuruluş sürecine ilişkin prensiplerin oluşturulması şart. Nihai prensipler daha sonra kültür ve ahlakı oluşurken vazedilebilir. Burada bahsini edeceğimiz prensipler, kuruluş aşamasına ait olup, bir kısmı geçici, bir kısmı ise kalıcı mahiyettedir.
*
Sosyal iktidar, özünde alicenaplık, diğerkamlık, yardımseverlik gibi asil ve ahlaki kaideleri ihtiva ettiği için, iktidar tasnifinde (siyasi, iktisadi ve içtimai iktidar tasnifinde) en muteberi olmalıdır. En fazla kıymet verilen, en fazla hürmet edilen, en fazla sözü dinlenen iktidar seviyesinde olmalıdır. Kültür ve ahlakının bu şekilde oluşturulması şart çünkü aynen öyle.
Siyasi iktidar ile sosyal iktidar arasında kesin çizgiler oluşturmak gerekir. Siyasi iktidardan sosyal iktidara geçişi mümkün fakat sosyal iktidardan siyasi iktidara geçişi imkansız kılmak lazım. Hayatın yönü, aşağıdan yukarıya doğru çevrilmelidir. Siyasi iktidar, kıymet olarak, sosyal iktidarın aşağısındadır. Siyasi iktidardan sosyal iktidara geçiş, yükseliştir, buna müsaade edilmeli hatta teşvik edilmelidir. Sosyal iktidardan siyasi iktidara geçişin önü kesilmeli, hayatın yönü aşağıya çevrilmemelidir. Diğer taraftan sosyal iktidardan siyasi iktidara geçiş yolu açık olursa, sosyal iktidarın istismarı engellenemez.
*
Sosyal iktidarın kullanılabilmesi ve hizmet sunabilmesi için maliyet düşük tutulmalıdır. Bunun yollarını özel olarak araştırmak ve geliştirmek lazım. Örgütlenme ve faaliyet çeşitleri üzerinde ciddi araştırmalar yapılmalı. İnsanlar, “parça zamanlarında” çalışabilme imkanı bulabilmeli, buna uygun örgütlenme ve faaliyet tarzları oluşturulabilmelidir.
İnsanların parça zamanlarını önemsemek lazım. Milyonlarca insan kendini halka vakfedemez ama milyonlarca insan günde veya haftada birkaç saatini ayırabilir. Bunun ne kadar büyük bir emek ve zaman oluşturulacağı hayal edilebiliyor mu? Bu ülkede yaşayan insanların kahir ekseriyeti, işlerini aksatmamak şartıyla haftada birkaç saatini halkın hizmetine sunabilir. Bu halk alicenap bir ruha sahiptir. Bu tür imkanlar oluşturulamadığı için halk yardımsever görünmüyor, çünkü yardım etmenin örgütlenmiş imkan ve fırsatlarını bulamıyor.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Sosyal Muhalefet Projeksiyonu-3-Sosyal İktidarın Çerçevesi

SOSYAL MUHALEFET PROJEKSİYONU-3-
SOSYAL İKTİDARIN ÇERÇEVESİ
Hayatın temel alanları tasnif edilir. Bu alanların hangilerinin devlet tekeline verileceği tespit edilir. Zaruret dışındaki hiçbir alan devletin tekeline verilmez. Savunma, adalet, asayiş, imar ve benzeri zaruri alanlar devletin tekeline verilir. Zaruri olmayan tüm alanlar halka açılır. Halkın kendi organizasyonuyla tamamını veya bir kısmını yapamayacağı alanlarda devlet, halkın eksiklerini gidermek için yardım eder. Halkın kendi ihtiyaçlarını kendilerinin gidermesi, kendi problemlerini kendilerinin çözmesi için altyapı hazırlanır ve halkın organize olduğu birimler arasındaki koordinasyon ihtiyacı (gerekirse) devlet tarafından karşılanır.
Misal…
Bir veya birkaç mahalle, temizlik ihtiyaçlarını kendisi karşılamak isterse, devlet o alanı halka devreder. Bunun karşılığında mahalle halkı temizlik vergisinden muaf tutulur. Bu yolla halk şehirde teşkilatlanıp tüm temizlik işlerini kendi yapmak isteyebilir. Tüm şehre yayılacak teşkilatlanmanın eksiklikleri olduğunda devlet (belediye) organizasyon işini üstlenebilir. Misalleri çoğaltın, mümkün olan her alanda bu yapılabilir. Şehrin mahalleleri veya bir bölümü, yollarını, sokaklarını, caddelerini kendileri yapmak isteyebilir. Devlet standart getirir ve o işi halka devreder.
Bütçenin vergi kısmı, kalemlere bölünür ve kendi işini yapan halk kesimleri yaptıkları iş oranında vergiden muaf tutulur veya yılsonunda vergi iade edilir. Dikkat edin, teşvik değil vergi iadesi. Yani o hizmeti yapmak için alınan vergi, yılsonunda iade edilir. Bu veya başka formüller geliştirilebilir.
İşin sırrı, devletin mümkün olan her alanı halka devretmekte istekli davranmasıdır. İktidar hasisliğine tutulmadan, halkın kendi meseleleriyle doğrudan ilgilenmesini, ihtiyaçlarını doğrudan karşılamasını ve problemlerini kendi eliyle çözmesini istemeli ve bunun kültürel altyapısını geliştirmeye çalışmalıdır.
Böyle bir çerçeve oluşturulduğunda şu hedeflere ulaşılmış olur.
*Halk, kendi işini kendinin çözebileceği seviyeye gelir. Halkın bu olgunluğa ulaşması, harikulade bir hadisedir.
*Doğrudan yönetim idealine fevkalade yaklaşılır.
*Devlet, birçok yükten kurtulur ve asıl işiyle ilgilenir. O zaman devleti yönetmek kolay olacağı için devlet ciddi işler yapabilir.
*Devletin hayata müdahale imkanı azalır. Dolayısıyla halka bir şeyleri dayatmanın altyapısı çöker ve diktatoryal temayüller geriler.
*Devletin gücü halka karşı azalır, dışarıya karşı artar. Halk, devleti canavar olarak görmez ve onunla yoğun ve devamlı bir münasebet içinde olur.
*Halka karşı iktidar kullanma imkanı azaldığı için siyaset kavga alanı olmaktan çıkar.
*Devletin faaliyet alanı ve siyasi iktidarın yetkisi küçüldüğü için halk ile devlet arasındaki husumet noktaları azalır.
*Vergi adaletsizliği giderilir, bütçe ve harcamalar şeffaflaşır.
*Usulsüzlük, yolsuzluk gibi ahlaksızlıklar mecburen azalır.
*İktidar yatay şekilde halka dağılır. Dağılan iktidar, cazibesini kaybeder ve güç ve yetki değil hizmet alanı haline gelir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Sosyal Muhalefet Projeksiyonu-2-Sosyal Muhalefet İhtiyacı

SOSYAL MUHALEFET PROJEKSİYONU-2-
SOSYAL MUHALEFET İHTİYACI
Tayyip ERDOĞAN, cumhuriyet tarihinin en kudretli lideri oldu. Atatürk dahil bu zamana kadar siyaset sahnesinde boy göstermiş tüm liderlerden daha güçlü hale geldi. Atatürk çok partili serbest seçime girmediği için Erdoğan’ın elde ettiği demokratik güce sahip değildi. Şimdi soru, bir lider bu kadar güçlü olursa ne olur?
Her olabilir. En iyi yönetim sergilenebileceği gibi en kötü yönetim de sergilenebilir. Çok iyi hizmetler yapılabileceği gibi büyük zararlar da verilebilir. Bu güne kadar yaptıklarına bakıldığında, faydaları zararlarından misilsiz fazla… Ülkenin tepesine binmiş, halkın kahir ekseriyetini “iç düşman” olarak tarif etmiş, düşman dediği halka tabii olarak hizmet de etmemiş olan, adına devlet dedikleri canavarın kafasını kesti. Şimdi gövdesini gömmekle meşgul… Osmanlıdan sonra bu coğrafyada kurulmamış olan devleti kurmak çabası içinde. Bu çapta işleri yapmak için çok güçlenmesi gerekiyordu. Allah kendine bu gücü ihsan etti. Görünen o ki, bu gücü, kendine teslim edilmesindeki hikmete uygun şekilde kullanıyor.
Öyleyse problem ne? İki tane problem var. Biri, bu gücü, gücün kendine ihsan edilmesindeki hikmete aykırı şekilde kullanmaya başlama ihtimali. İktidar ve güç sahibi olmak, şeytanla aynı torbaya girmeye benzer. İnsanın istikametini bozma potansiyeli bilindiği üzere en fazla iktidarda var. Bu güne kadar istikametini bozmadığını zannettiğimiz Erdoğan’ın bundan sonra değişmeyeceğini garanti etmek mümkün mü? Denirse ki, bu zamana kadar bozmadıysa, bundan sonra neden bozsun ki. Doğru bir soru… Gerçekten Erdoğan’dan çok daha az güç sahibi siyasetçilerin ne kadar despotlaştıklarını gördük. Fakat her şeye rağmen, iktidarın insanı ne zaman şirazesinden çıkaracağı belli olmaz. Bunun da unutulmaması, ihtimaller içinde bulundurulması şart.
İkincisi, Erdoğan, güç ve iktidarını uygun ve doğru şekilde kullanmaya devam ettiğinde bile ülkeyi yöneten alt kadroların beceriksizlik, alçaklık, istismar, su-istimal ve yolsuzluk yapmaları ihtimalidir. Bu gün Erdoğan’ın yaşadığı en büyük problemlerden birinin de bu olduğu görülüyor. Bunu bazen kendisi açıkça ifade ediyor. Bürokrasi kendinin hızına yetişemiyor veya talep ettiği kalitede iş yapamıyor.
Birinci ihtimal vaki olduğunda veya alametleri ortaya çıktığına, Erdoğan’ın gücünü kötüye kullanmasına mani olmak gerek. Birinci ihtimal vuku bulmazsa, ikinci ihtimal zaten gerçekleşmiş ve hala devam ettiği için Erdoğan’a yardımcı olmak lazım.
Öyleyse ne yapmak lazım?
Erdoğan’a siyasi muhalefet yapmak (en azından bugün) imkansız hale geldi. O kadar güçlü ve halk tarafından o kadar seviliyor ki, siyasi muhalefetin ne halka bir hayrı var ne de ülkeye… Erdoğan’ın muhaliflerinin haline bakıldığında ne demek istediğimiz net bir şekilde anlaşılır. Siyasi muhalefetin dışında yapılacak bir şey var mı? Siyasi iktidara karşı siyasi muhalefet yapılamıyorsa, başka ne yapılabilir ki?
Sosyal muhalefet yapılabilir. Sosyal muhalefet hareketi geliştirilebilir.
Türkiye’de siyasi muhalefetin ne olduğunu, Demirel’in şu sözü veciz şekilde ifade ediyor; “Bana iktidar doğru yapıyor dedirtemezsini”. Gerçekten de siyasi muhalefet, hükümetin yaptığı hiçbir işe doğru veya faydalı demiyor. Bu durum sadece Akparti hükümeti için değil, daha önceki hükümetler için de durum aynıydı. Türkiye seksen yıldır kötü hükümetler tarafından yönetiliyor ama daha kötü olan muhalefettir. Öncelikle ülkedeki muhalefet anlayışının değişmesi gerektiği açık…
Sosyal muhalefetin anlayışı geliştirilir ve şekillendirilirken, siyasi muhalefetin müzmin hastalıklarına düşmekten kurtulabilir. Siyasi muhalefet tecrübelerinden faydalanarak, sosyal muhalefeti daha sıhhatli bir çerçeveye oturtmak mümkün olabilir.
Sosyal muhalefet, hükümetin muhalefeti değil, “yanlışın” muhalefeti olmalıdır. Siyasi iktidar muhalefeti, iktidar olmak için yapıldığından dolayı sağlığı çabuk bozuluyor. İktidarın yozlaştırma gücü, iktidarı hedefleyen muhalefeti de bozuyor. Siyasi iktidar, o kadar yozlaştırıcıdır ki, daha iktidar olmadan (muhalefetken) siyasi kadroların zihni evrenlerini darmadağın ediyor.
Sosyal muhalefet, halkın organize olması ile kurulduğu için sadece halkın ihtiyaçlarını karşılamayı hedefleyen bir anlayış içinde olma imkanına daha yakındır. Hükümet yanlış yaptığında hükümete muhalefet eder, hükümet doğru yaptığında ona muhalefet eden muhalefete muhalefet eder. Dolayısıyla sadece “yanlışa” muhalefet eder.
Bütün bunları söylerken, sosyal muhalefetin de istismar edilmeyeceğini, birilerinin bunun da canına okumak isteyeceğini düşünmüyor değiliz. Fakat bu alanda oluşacak bir muhalefetin yeni olduğu ve iktidar olmayı düşünmeyeceği için daha sıhhatli kurulma ihtimali olduğunu düşünüyoruz. İstismarcı denen insan suretindeki mahlukların her girdikleri yeri viraneye çevirdikleri vaka. Fakat siyasi muhalefetin müzmin hastalıklarının olduğu bir vasatta, yeni bir ümitle ve yeni bir alanda organize olma düşüncesi, peşine gidilmesi gereken bir “rüya” değil midir?
Bu konu üzerinde çalışmalarımız devam edecek. Nasıl organize olunabilir, temel prensipleri ne olmalıdır, hangi faaliyetleri yapmalıdır gibi soruların peşine gitmeye çalışacağız.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Sosyal Muhalefet Projeksiyonu-1- Cemiyet ve İktidar

SOSYAL MUHALEFET PROJEKSİYONU-1-
-CEMİYET VE İKTİDAR-
Bir ülkedeki iktidarı, sadece siyasi alanda aramak ve tüm gücü siyasi alana yığmak, cemiyet ve devleti anlamamaktır. Çünkü bu durum, totaliter siyasi rejim ve otoriter hükümet modelinin kaynağıdır. Totaliter ve otoriter yapıları engellemeyi, siyasi iktidarın dağılım denkleminde aramak, doğru değil. Siyaseti tek iktidar alanı olarak tespit etmekle zaten totaliter ve otoriter yapıyı inşa etmiş oluyoruz. Bu ihtimalde iktidar denklemini nasıl kurarsanız kurun, özünde totaliter bir siyasi rejim ve otoriter bir hükümet çıkar.
Bir ülkenin iktidar haritasının tamamını siyasi iktidarın işgal etmesi çok sıhhatsizdir. Kuvvetler ayrılığı denilen ve iktidarı üç parça halinde dağıtan ve denge kurmaya çalışan anlayış, temelde “siyasi iktidarın” paylaşılmasıdır. Oysa esas iktidar dağılımı, siyasi, içtimai ve iktisadi iktidar şeklinde tasnif ve tevzi edilen kuvvetler ayrılığı olmalıdır. Ayrıca her iktidar alanını kendi içinde tasnif ve tevzi (dağıtım) yapmak kabildir.
Sıhhatli iktidar dağılımı için iktisadi ve içtimai (sosyal) iktidarların da olması gerekir. Özellikle de içtimai iktidar çok önemlidir. Zira siyasi iktidar yetkiyle donatıldığı için hukuki koruma altındadır, bu sebeple fazla güç yığınağı var. Bu iktidarı, ülkenin tek iktidarı haline getirmek tehlikelidir. İktisadi iktidar ise menfaatinin peşine gitmekten kurtulamayacağı için halkı fazla gözetmez. İçtimai iktidar, doğrudan halkın iktidarıdır ve gücünü halkın temayül ve teveccühünden alan bir otoritedir.
İnsanlığın siyasi tecrübesi, iktidarın tek alana (siyasi alana) yığılmasından meydana gelen devasa felaketler arşividir. Bu tecrübeye paralel bir literatür ve kültürün geliştiğini görememek hüzün vericidir. Tek alana yığılan iktidarların dünya savaşları çıkardığı vakadır. Bu çapta felaketler ve tecrübelere rağmen hala iktidarı sadece siyasi alanda tutmak, oligarşik güç guruplarının hakimiyetinin devam ettiğini gösterir. Oligarkların sahip oldukları gücü bırakmaları beklenmez ama fikir ve ilim adamlarının ufkunun hala buralara kadar gelememesi, anlaşılır gibi değil.
Demokratik siyasi rejimlerin son otuz yılda keşfettiği (ve geliştirdiği) sivil toplum kuruluşları, sosyal iktidarın yolunu açmaya başladı. Fakat hala çok geride, hem de dünyanın her yerinde, “demokrasinin beşiği” diye iltifat edilen ülkeler dahil.
Sosyal iktidarın gelişmesi ve diğer iki iktidar karşısında dengeyi sağlayacak ağırlık ve güce ulaşabilmesi için “anayasal koruma” altına alınması gerekir. Sosyal iktidar, tabiatı kanun korumasına ihtiyaç duymamalıdır ve kanunla düzenlenmemelidir belki ama anayasa koruması altına alınması şarttır. Çünkü bu günkü anayasa anlayışı, iktidarı, anayasaların tespit ve tayin etmesi şeklindedir. Eğer iktidarlar anayasa ile tespit edilmeye devam edecekse, sosyal iktidarın da anayasa korumasına alınması gerekir.
Özü itibariyle sosyal iktidarın kanuna ve anayasaya ihtiyacı yoktur. Mevzuatta herhangi bir tanzim edici işlem ile çerçevelenmeden kendini inşa etmeli ve varlığını devam ettirebilmelidir. Anayasa ve kanunlarda tek bir madde olarak bile zikredilmese, varlığı tanınmasa hatta yasaklansa bile kendi kendini inşa edebilmeli ve siyasi iktidarı dengeleyebilmelidir. Bununla beraber, madem anayasa anlayışı böyledir öyleyse sosyal iktidar anayasal koruma altına muhakkak alınmalıdır.
Yeni anayasa çalışmalarının gündemde olduğu bu günlerde, üzerinde çalışıldığını görmediğimiz ama mutlaka çalışılması gereken bir alandır. Yeni anayasa çalışmaları içinde sivil toplum kuruluşlarının yer aldığı vaka. Fakat meseleyi sivil toplum kuruluşu olarak ifade edip, sosyal hayatın figüranı ve siyasi iktidarın payandası haline getirmemek gerekir. Müstakil iktidar alanı olarak tarif edilmeli ve siyasi iktidarların tamamını (hükümet ve muhalefetiyle beraber) dengeleyecek bir çerçevede ele alınmalıdır.
Bu konuya devam edeceğiz.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com