İsrail ve Amerika’nın işbirlikçisi Suud devleti

İsrail ve Amerika’nın işbirlikçisi Suud devleti

Koca İslâm âlemi üç buçuk İsrail devletiyle niye baş edemiyor suali İslâm devletlerinin izzet ve haysiyetini kıracak ağır bir sual. Şeytanın dölü İsrail, gâvurun “alçak sarısı” Amerika bir yandan Kudüs’ü “başkent” ilân ederken, bir yandan yeni katliamlara yol açacak tahriklerini sürdürüyor.

Buna rağmen ölü toprağı atılmış, birbirine düşmanlık etmekle meşgul Suudi Arabistan, Bahreyn, Mısır gibi bazı Müslüman devletler İsrail’le ittifak hâlinde olmayı elan sürdürüyorlar.

Mefluç hâlde olan İslâm âleminin üç buçuk İsrail’le niye baş edemediğinin cevabı, bazı İslâm devletlerinin katliamcı İsrail’le ittifak içinde olmalarıdır. En başta Suudi Arabistan kralları ve veliahtları Ortadoğu’daki katliamların elebaşı Amerika ve İsrail’in Kudüs’ü “başkent” olarak ilân etmelerini zımnen destekliyorlar.

HZ. PEYGAMBERİMİZİN YÜZÜNE NASIL BAKACAKSINIZ SUUDLAR!
Okumaya devam et

Share Button

Dikkat! Türkiye’nin Hinterlandı Hala Ayaklanmadı

DİKKAT! TÜRKİYE’NİN HİNTERLANDI HALA AYAKLANMADI
Arap coğrafyasındaki isyan ateşinin alevleri dalga dalga yayılıyor. Tüm Arap coğrafyasını yakacak gibi görünüyor. Fakat hala Türkiye’nin hinterlandına uğramadı. Hala bu hinterlandın sınırları içinde, ciddi bir ayaklanma alameti de zuhur etmedi.
Nedir Türkiye’nin hinterlandı?
Türkiye’nin Arap coğrafyasındaki hinterlandı, yakın ülkeler, orta uzaklıktaki ülkeler ve uzak ülkeler olarak tespit edelim. Bir de Arap coğrafyasında, Türkiye karşıtı veya rakibi iki ülke var. Bu tasnifi, coğrafi mesafe ölçüsü ile değil, Türkiye ile siyaset, diplomasi ve iktisadi alandaki işbirliği seviyesi ve yoğunluğu ölçüsüyle yapıyoruz. Yakın ülkeler; Suriye, Lübnan, Ürdün… Bu üç ülkeyle ortak vize uygulamasına kadar giden bir münasebet yoğunluğu ve derinliği var. Konumuz yakın ülkeler ve rakip ülkeler.
Yakın ülkeler olan Suriye, Lübnan ve Ürdün de hala ayaklanmalar başlamadı. Suriye’de hiç ses seda yok. Ürdün’den birkaç ses geldi fakat kesildi.
Rakip ülkeler ise, Suudi Arabistan ve Mısır. Bu ikisi, Arap liderliğini arzulayan ülkeler. Türkiye’nin bölgede ve özellikle de halk nezdinde kazandığı itibar ve kudreti istemiyorlar. Zira Arap halklarının Türkiye’ye yönelmesi, bu iki ülkenin Arap liderliği projeksiyonunun altyapısını çökertiyor.
Türkiye hinterlandının müşterek hususiyeti, Türkiye ile yakın temas içinde olması. Dış politikalarını Türkiye ile paralel şekilde yürütüyor olması. Ürdün hariç diğer ikisi, İsrail karşıtı bir dış politika yürütüyor. Ürdün, küçüklüğü, zayıflığı ve araya sıkışmış olmasından dolayı İsrail’e karşı bir dış politika yürütemiyor.
Arap ülkelerindeki yönetimlerin halk nezdindeki meşruiyet kaynağı, öncelikle İsrail ile münasebet türüdür. İsrail’le yakın münasebet kuran ülkelerin yönetimleri, halk nezdinde meşruiyetini kaybetmektedir. Türkiye’nin Arap halkları nezdindeki itibarının büyük bir kısmı da, İsrail karşıtı bir dış politika tatbikatı ile başladı ve büyüdü. Türkiye, İsrail karşıtı dış politikaya başladığından beri Arapların gözündeki itibarı artırmaya başladı ama hadise burada kalmadı. Eski bir aşkın üzerindeki küller üfürüldü ve kor ortaya çıktı. Ve Türkiye Arap halklarının zihni evrenlerinde, yeni bir meşruiyet kaynağı haline geldi. Zannediyorum konu tam olarak bu…
Mısır’ın Arap liderliğine talip olan en uygun ülke olmasına rağmen, İsrail ile yakın münasebetlerinden dolayı bu imkanını çoktan beri kaybetti. Arap coğrafyasındaki liderlik yarışından çekilmişti ama Türkiye’nin rakibi olmaktan vazgeçmemişti. Mübarek diktatörlüğünün meşruiyeti aradığı batı ve İsrail yandaşlığı ile halkın meşruiyet kaynakları arasındaki çelişki, büyük patlamayı en büyük Arap ülkesinde (Mısır’da) gerçekleştirdi.
Bu teze göre, Suudi Arabistan’daki siyasi rejimin de çökmesi gerekiyor. Suudi Arabistan’daki rejim de çökerse anlaşılacak ki, Türkiye artık tartışmasız Arap dünyasının lideridir.
Diğer taraftan Türkiye’nin bölgedeki hinterlandında ayaklanmalar olmazsa, bu durum, bölgedeki siyasi iktidarları Türkiye’nin tayin ettiğini gösterecektir.
Özet olarak, Suudi Arabistan’ı rakip olarak, Suriye, Lübnan ve Ürdün’ü ise hinterland olarak dikkatlice takip etmek lazım. Suudi rejimi yıkılır ama mezkur üç ülkedeki rejim ayakta kalırsa, Türkiye bölgede, parmak işaretiyle hükümetleri kurup yıkacak noktaya gelmiş demektir.
Suudi rejimi yıkılır ama Suriye, Lübnan ve Ürdün’de de isyan ateşi yayılırsa, bu durum Türkiye’nin bölgedeki liderliğine zarar vermez. Bu ülkelerdeki (özellikle de Suriye ve Ürdün’deki) diktatörlüklere halkın tahammülünün kalmadığı anlaşılır. Bu ihtimalde de, Türkiye’nin liderliği açıkça görülür.
Şimdi…
Türkiye’de, devlet ve sivil teşekküller, hızlı şekilde coğrafyayı belli bir çerçeve içine alacak projeler geliştirmelidir. Tek devlet olması gerekmez. Türkiye’deki üniter yapı denilen ucubeden dolayı milletin ufku daraldı. Bu dar ufku parçalayıp, yeni ufuklara doğru açılma zamanı geldi.
Doğru ve tatbik edilebilir projelerin hızla üretilmesi lazım.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

BÜYÜK İSYAN

Açlık, fakirlik, işsizlik, yolsuzluk gibi sebeplerle açıklanmaya çalışılan Arap halk ayaklanmaları, başka bir safhaya girdi. Libya ve Bahreyn ayaklanmaları, açlık, işsizlik gibi gerekçelerle izah edilecek gibi değil. Bahreyn ve Libya’da açlık ne gezer?
Açlık, fakirlik, işsizlik gibi sebepler, ayaklanmalar için çok ciddi gerekçelerdir. Bu cihetten bakıldığında, birçok hadiseyi açıklıyor gibi görünüyor. Ne var ki, konuya derinliğine bakılmadığında veya araştırmalar yapılmadığında hazır gerekçelere sarılmak gibi “fikri ucuzluğa” savrulmak mümkün oluyor.
Dünya ihtilaller tarihinde incelemediğim bir ayaklanma, isyan, başkaldırı yok. Üniversite yıllarımda bu konunun üzerinde özel olarak çalıştım. Bu çalışmaların neticesi olarak, “ihtilal”, “ihtilal liderliği” ve “ihtilal tekniği” isimli üç adet eser meydana geldi. Sonuncu hariç, ikisi yayınlandı.
Son aylarda temaşasına durduğumuz Arap halk ayaklanmaları, tarihteki hiçbir ayaklanma veya ihtilal ile mukayese edilebilir özellikler taşımıyor. Hiçbir halk ihtilalinin veya halk ayaklanmasının diğerine benzemediğini ve kendine has özellikler taşıdığını ve taşıyacağını bilirim. Fakat Arap halk ayaklanması, yeni tür bir ayaklanmadır.
Nüfusu küçük olan yerlerde halk ayaklanmasının imkansız olduğunu, refah seviyesinin yüksek olduğu yerlerde isyanın muharrik kuvvetinin bulunmadığını biliriz. Tarihteki halk ayaklanmalarında bu kıstasları ıskalayan bir misale rastlanmaz. Her ihtilalin kendine özel şartları olsa da bunlar gibi müşterek kıstaslara tabi olduğu malum. Fakat Arap halk ayaklanmaları, bu kıstasları çöpe atmaya başladı.
Nüfusu küçük yerlerde, rejimlerin (ve iktidarların) halkı zapt altına almakta zorlanmayacağı malum… Ayaklanmayı mümkün kılacak büyüklükte kalabalıkların bir araya gelmesini engellemek mümkün. Diğer taraftan fakirlik, ayaklanmanın muharrik kuvvetidir. Fakirlik bir seviyenin altına iner ve geniş halk kitlelerini kuşatırsa, halkı zapt etmenin mümkün olmadığını biliriz. Fakat refah seviyesi fakirlik sınırının üstünde olan ülkelerde (hele de bu ülkeler az nüfuslu ise) ayaklanmanın altyapısı yok demektir. Hayatı normal bir seviyede yaşayabilen insanların, ölümle neticelenmesi muhtemel olan bir ayaklanmaya teşebbüs etmelerini izah etmek kolay değil. Bu ihtimal sadece, organize siyasi hareketlerin geniş halk kitlelerini harekete geçirebilecek kadar büyümesi ile mümkün olabilir. Arap coğrafyasında bu çapta siyasi hareketlerin bulunduğunu gösteren işaretlere rastlanmıyor.
Öyleyse Arap halk ayaklanmasını yeniden değerlendirmek mecburiyeti hasıl oldu.
İslam tarihinin bidayetinde, büyük devletler kurmuş, medeniyet havzaları oluşturmuş bir halkın, yaklaşık bin yıllık mahrumiyetinden bahsediyoruz. Bin yıldır hakim olamayan, bin yıldır vakur olamayan, bin yıldır kendi şahsiyetini bulamayan, bin yıldır dünyanın büyük güçlerinin üzerinde tepindiği bir coğrafyaya mahkum olan bir halktan bahsediyoruz. Konuya nasıl bakılırsa bakılsın, bin yıllık birikimi görmemek kabil değil.
On yıllık fakirliğin insanı isyan ettireceğini düşünüyoruz ama bin yıllık mahrumiyetin neleri tetikleyeceğini düşünmüyoruz. Yeniden düşünme vakti geldi. Yeni ölçülerle hadiselere bakma vakti geldi. Dünyada birçok şeyin zamanı doldu, birçok şeyin zamanı yeni geldi. Aslında yeniden geldi.
Bu ayaklanma başka bir ayaklanma… Bu ayaklanma, büyük ayaklanma… Bu ayaklanma bin yıllık bir ayaklanma… Bu ayaklanma, bin yıldır ertelenen bir ayaklanma… Bin yılın tetiklediği bir ayaklanma.
Neler olacağını kim bilebilir ki? Bin yıllık mahrumiyet tüm Arap coğrafyasını yakar. Hatta tüm dünyayı yakar.
Arap coğrafyasındaki küçük ve müreffeh ülkelerin isyan ateşinden korunabileceği düşüncesi vardı başlarda. Anlaşıldı ki bu ateşin yakıtı fakirlik değil. Fakirlik, yakıtı tutuşturacak çıra görevini gördü ve fonksiyonunu icra etti. Artık ateş büyüdü, kıvılcıma ihtiyacı yok. Arap coğrafyasında uğramadığı ülke, yıkmadığı rejim bırakmayacak. Suudi rejimini de yıkacak, Cezayir’i, Fas’ı da yıkacak. Ürdün’ü ve Suriye’yi de yakacak.
Bu ateşin nasıl bir şey olduğu daha anlaşılmadı. “Hüsnü Mübarek gitti fakat yerine aynı türden bir rejim, Hüsnü’süz kurulacak ve devam edecek” türünden değerlendirmeler yapılıyor. Yanlış… Yeni kurulacak rejim aynı türden olduğunda onu da yıkar. Tekrar tekrar yıkar. Bu ateş, kendi yakıtını kendisi üretmeye başlayacak bir müddet sonra. Ve kurulacak her rejim, halkın istediği gibi olmadığında tekrar alevlenecek ve tekrar yakacak, yıkacak.
Şimdi asıl soru şu; bu ateş, Arap coğrafyası ile sınırlı kalacak mı yoksa başka iklimleri de yakacak mı? Kuvvetle muhtemeldir ki, batı medeniyetine, siyasetine, kültürüne, işgaline karşı global bir direnişi tetikleyecek. Üzerinde durmamız gereken konu bu. Yakın zaman sonra, bu konuyu konuşuyor olacağız.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button