AMASYA MİSALİNDE ŞEHİR, MEDENİYET, TARİH, TURİZM…

AMASYA MİSALİNDE ŞEHİR, MEDENİYET, TARİH, TURİZM…

Bir haftalık seyahat programımızın ilk menzili olan Amasya’ydı. 21.06.2014 Cumartesi ikindi vakti geldiğimiz şehirden Pazar öğle vakti ayrıldık. Bu süre içinde, şehir, tarih, medeniyet tasavvuru, turizm meselelerinin nasıl iç içe girdiğini, sonuncusunun (turizmin) öncekileri nasıl katlettiğini, iğfal ettiğini, hatta imha ettiğini gördüm.

Amasya’nın merkezi, tarihi film platosu gibi, tarihi eserler ve tarihi eserlerin hususiyetlerine uygun yeni binalarla dolu. Bir vadide kurulmuş olan Amasya, ortasından geçen Yeşilırmak çevresinde mevzilenmiş durumda. Tokat yönünden girişte müzepark haline getirilmiş olan “aşıklar parkı”, Ferhat ile Şirin için tanzim edilmiş. Ferhat’ın dağları delerek (yani kanal açarak) şehre su getirdiği suyolunun harabeleri de parkın sırtını verdiği tepenin eteklerinde görülüyor. Oradan şehir merkezine girildiğinde karşınıza tarihi dekor çıkıyor. Şehir merkezinin bulunduğu vadinin bir tarafındaki kayalıklarda “kral mezarları” var, eski uygarlıklardan kalma harabeler, tepenin doksan derece dik sathındaki kayaların içeriye doğru kazılarak kral mezarı yapılmış halinden ibaret.
Okumaya devam et “AMASYA MİSALİNDE ŞEHİR, MEDENİYET, TARİH, TURİZM…”

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-16-“DİN İLE İNŞA” DEVRİ-2-

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-16-“DİN İLE İNŞA” DEVRİ-2-

Hadis-i Şerif ve Sünnet-i Seniyye’nin sıhhat şartlarını (mevzuu hadis olma meselesini) tahkik etmek bir ilmi meseledir. Hadis ilmi çerçevesinde bu meseleler kılı kırk yararcasına tetkik edilmiş, farklı derecelerde sıhhat haritaları çıkarılmış, itikada müteallik olanlar hususiyetle tespit edilmiştir.

Hadis-i Şeriflerin tespiti, sıhhat derecelerinin tetkiki, mevzularına göre tasnifi bugünden geriye doğru yapılamaz. Vahy-i İlahi ve Hadis-i Nebevi, ıstılahta “haber” olarak tesmiye ve tavsif edilmiştir. “Haber”, doğruluğu-yanlışlığı kaynağına göre tespit edilen bilgi çeşidindendir. Kimse, hadis-i şerifin metnine bakarak Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam efendimizin beyanı olduğunu veya olmadığını iddia edemez. Hadis-i Şerif, dinin “kurucu kaynağı”dır, kurucu kaynak, aklın insafına teslim edilemez, tam aksine akıl (tabii ki akl-ı selim), kurucu kaynakların muhtevasına teslim olmak, kendini onlarla inşa etmek zorundadır. Hadis ilminde “metin tenkidi” tabii ki vardır ama bu usul çok dikkatli kullanılmak zorundadır. Rivayet zincirinde bir zafiyet olmadığı takdirde metin tenkidi usulüne başvurmak, dinin kurucu unsurunu akla teslim etmek manasına gelir. Zaten Risalet müessesesi aklın verasındadır, bu sebeple “kesbi mesleklerden” değildir. Risalet tavrının anlaşılabilir olduğu iddiası, zımnında, Risalet müessesesinin kesbi meslek olduğunu kabule yol açar.
Okumaya devam et “İSLAM TARİH ANLAYIŞI-16-“DİN İLE İNŞA” DEVRİ-2-“

CEMAAT GÜNLÜKLERİ-(18.02.2014)-EKREM BEY HASAN SABBAH’IN SUÇU NEYDİ?

CEMAAT GÜNLÜKLERİ-(18.02.2014)-EKREM BEY, HASAN SABBAH’IN SUÇU NEYDİ?

Ekrem Dumanlı, son zamanlarda sürekli Fethullah Gülen’in şahsını merkeze alan yazılar yazıyor. Son iki yazısı (dün ve bugünkü) tamamen Fethullah Gülen’in şahsı etrafında örülen bir kompozisyondur. Tüm mevzileriyle sürekli ağırlaşan bir savaşın içinde sadece Fethullah Gülen’in şahsıyla ilgili yazmasının sebebi nedir? Çünkü tüm mevziler sapır sapır dökülüyor, teslim oluyor, çökertiliyor, hiçbir mevzide dayanamıyorlar. Ekrem Dumanlı, savaşın kazanılamayacağı anlaşıldığı için, “karargahı” ve orada mukim olan başkomutanı yani Fethullah Gülen’i koruma derdine düştü.

Ekrem Dumanlı, karargahı (ve komutanı) korumak için İslam tarihine ve mümtaz şahsiyetlerin hayatlarına müracaat ediyor. Bugünkü (18.02.2014) yazısının başlığı, “Dört İmamın Suçu Neydi?”. Mezhep imamlarımızın (müçtehid imamlarımızın) maruz kaldığı zulmü anlatıp, oradan ihanet şebekesinin başkomutanı için malzeme devşiriyor. Mezhep imamlarımızı misal vererek, ihanet şebekesinin başimamını onların seviyesinde göstermeye çalışıyor.
Okumaya devam et “CEMAAT GÜNLÜKLERİ-(18.02.2014)-EKREM BEY HASAN SABBAH’IN SUÇU NEYDİ?”

CEMAAT GÜNLÜKLERİ-(12.02.2014)-“ÖRGÜT LİDERİ”

CEMAAT GÜNLÜKLERİ-(12.02.2014)-“ÖRGÜT LİDERİ”

Taner Yıldız açıkça ilan etti, “üç yıldır uzun adamın ölümünü bekliyorlar”. Arkasından başbakan açıkça söyledi, Fethullah Gülen örgüt lideridir. Uzatmadan söyleyelim, tüm bunlar meselenin safha atladığını gösteriyor. Artık imalar, ihsaslar, dolaylı ifadeler devri bitti, açık savaş başladı. Hedefler belli, şimdi yollar, güzergahlar, usuller belirleniyor.

Fethullah Gülen, ihanet örgütünün lideridir, Tayyip Erdoğan ise o ihanet örgütünün baş hedefi. Erdoğan’ın baş hedef yapılması, Gülen’in baş hedef yapılmasının meşru gerekçesidir. Artık Fethullah Gülen, bir alim değil, bir arif değil, bir kanaat önderi değil, artık o baş ihanet çemberinin reisidir ve Türkiye’nin son iki asırdır gördüğü en büyük hainidir.

Neden son iki asır? Çünkü son iki asır bu milletin tarihinde, “ihanetler çağı”dır. Son iki asırda ümmet, tarihinde gördüğü ihanetlerin toplamından daha fazla ihanet görmüştür. Son iki asırdan önceki dönemlerde bu ümmetin gördüğü ihanet, Şia ihanetidir ve onlarda ihanetin ilk müesseseleşmiş halidir. Şia’yı dışarıda tutarsak, son iki asırdaki ihanet toplamı, on dört asırlık ihanet toplamından fazladır. Bu manada Fethullah Gülen ve ihanet şebekesi, son iki asrın en büyük ihanetidir. Dolayısıyla toplam İslam tarihinin, Şia’dan sonraki müesseseleşmiş ikinci en büyük ihanet hareketidir.
Okumaya devam et “CEMAAT GÜNLÜKLERİ-(12.02.2014)-“ÖRGÜT LİDERİ””

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-15-“DİN İLE İNŞA” DEVRİ-1-

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-15-“DİN İLE İNŞA” DEVRİ-1-
Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın irtihalinden ve dinin ikmal edilip mühürlenmesinden sonra “din ile inşa” devri başladı. Bu devir tabii ki Hz. Ebubekir’in (RA) hilafeti ile başlamıştır, Raşit halifeler bu devri başlatmıştır ama esas vazifeleri, Risalet ile Riyaset arasındaki zorlu geçişi gerçekleştirmek olmuştur. Önceki peygamberler dönemindeki hadiseler hatırlandığında, bu geçişin ne kadar sancılı olduğu, bir kısmında geçişin sağlanamadığı görülür. Bu sebeple ve özellikle Hz. Ebubekir’in (RA) devr-i hilafetleri, bu geçiş sürecinin ta kendisidir ve din ile inşa bahsinde neredeyse hiçbir şey yok gibidir. O mümtaz sahabenin “sadakat” vasfının da tesiriyle, “olduğu gibi” tatbik etmek hassasiyeti itina ile muhafaza edilmiştir. “Olduğu gibi” muhafaza edilirken, Risalet devri ile Riyaset devri arasındaki geçiş dikkatli şekilde gerçekleştirilmiş ve sonraki halifelere muhkem bir zemin hazırlanmıştır.
Hz. Ömer (RA) devri, “din ile inşa” devrinin bidayeti sayılabilir, Hz. Ömer (RA) ise o devrin “kurucu şahsiyeti” olarak tarihe geçmiştir.
*
Raşit halifeler devri, Sahabe kadrosunun azalarak da olsa yaşadığı, içtihat meclislerinin Sahabelerle teşkil edildiği bir zaman dilimidir. Sahabe, Risalet tedrisatının talebesi, Risalet tatbikatının da şahidi olduğu için, İslam’ın muhtevasını ve hayata naklini en iyi anlayan kadrodur. Bu ve sayısız sebeple “din ile inşa” devrinin anlayış çerçevesini oluşturma salahiyet ve liyakati tabii ki Sahabe-i Kirama aittir. Okumaya devam et “İSLAM TARİH ANLAYIŞI-15-“DİN İLE İNŞA” DEVRİ-1-“

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-14-RAŞİT HALİFELER

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-14-RAŞİT HALİFELER
Hikmet anlayışı ve arayışı bittiğinden beri İslami tefekkür tıkandı, tükendi. Hikmet arayışı bitince, tarih, hadiseler silsilesinden, fikir ise metnin lügat çözümünden ibaret hale geldi. Böylece fikrin muhtevasında, hadiselerin kader sırrında mahfuz manalarının keşfi tecessüsleri tahrik etmez oldu, ruhlar, keşif hamlesi gibi insan asaletinin asli unsurunu kaybetti. O kadar ki Asr-ı Saadet bile hadiseler silsilesi halinde okunmaya başlandı, sahabe-i kiramın hayatı ise tarihin bir döneminde yaşamış insan kalabalığının psikolojik tezahürleri olarak görüldü.
Hikmet anlayış ve arayışıyla raşit halifelere baktığımızda ne görürüz? Raşit halifelerin temayüz etmiş vasıflarının İslam’ın ana sütunlarını temsil ettiğini, hatta hilafet sırasının da Müslüman şahsiyetin terkip unsurlarının ehemmiyet sıralamasını gösterdiğini farkederiz.
Sadakat (ve rikkat), adalet (ve celadet), haya (ve ahlak), ilim (ve akıl)… Hz. Ebubekir (RA), Hz. Ömer (RA), Hz. Osman (RA), Hz. Ali (RA)…
Müslüman şahsiyetin terkibindeki ilk sütun sadakattir. Allah Azze ve Celle ile Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam Efendimize sadakat… Allah’a ve Resulüne sadakat, imanın ta kendisidir. Bu manada sadakat, imanın tefsiridir. Kişinin iman ettiği nasıl belli olur? Allah’a ve Resulüne sadakat ile… Sadakat (iman) yoksa adalet, ahlak, ilim yoktur, zaten bu halde izahı da yoktur. Okumaya devam et “İSLAM TARİH ANLAYIŞI-14-RAŞİT HALİFELER”

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-13-SAHABE-İ KİRAM-5-

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-13-SAHABE-İ KİRAM-5-
Risalet tarihi ile riyaset tarihi, siyasi tarihimizin hayati meselesidir. Risalet tarihi ile riyaset tarihi arasındaki köprüyü kuran da, Sahabe-i Güzin’dir.
Risalet’ten riyasete geçiş, olmuş bitmiş bir hadiseden bahsettiğimiz için kolay gibi görünüyor. Hadiseye şahit olmadığımız ve meselenin hissi dünyamızdaki tezahürlerini yaşamadığımız için, on dört asır önceki vakıayı anlamakta zorlanıyoruz. Risalet ile riyaset devirleri arasındaki geçiş, insan şuurunu patlatacak, hissi infilaklara sebep olacak, istikametin muhafazasını neredeyse imkansız kılacak çapta bir hadisedir. Bu meseleyi birazcık anlar gibi olabilmek için Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin irtihal haberi duyulduğu andaki Medine sokaklarının halini okumakta fayda var. Sahabe gibi dünya tarihinin en güzide kadrosunun ne hale geldiğini görmek, görür gibi olmak lazım.
*
Risalet iman mevzuudur. Risalet aynı zamanda riyaseti de ihtiva ettiği için, Risalet tarihinde oluşan idari itiyatlar, riyaseti Risalet ile birlikte düşünmenin zihni altyapısını inşa etmiştir. Geçişin zorluklarından en mühimi budur.
İslam öncesi Arap tarihinde devlet yok, şehir siteleri diye tavsif edilebilecek ve devlet mahiyeti de taşımayan, asabiye üzerine bina edilmiş belli başlı salahiyet tevzinden ibaret bir içtimai ve siyasi bünye mevcuttur. İslam, o derme çatma yapıyı kaldırmış, yerine yepyeni bir devlet ve siyaset muhtevası getirmiş, önceki tüm siyasi tecrübeleri de kesip atmıştır. Vazedilmiş yepyeni bir din ve inşa edilmiş yepyeni bir devlet var fakat bu devletin kurucusu ve tatbikçisi Risalet’tir. Risalet tarihi (Asr-ı Saadet), kendinden başka hiçbir tecrübe ve müktesebatı kabul etmeyen yepyeni bir mana haritası çizmiş ve onun tatbikatını, Risalet ile yapmıştır. Risalet devri (tarihi) ile Riyaset devri (tarihi) arasındaki geçişin ne kadar zor olduğu, sadece noktadan bile anlaşılabilir. Okumaya devam et “İSLAM TARİH ANLAYIŞI-13-SAHABE-İ KİRAM-5-“

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-12-SAHABE-İ KİRAM-4-

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-12-SAHABE-İ KİRAM-4-
Sahabe-i Kiram, ilk nesil olmanın mesuliyetini liyakatle yerine getirmiştir. İlk neslin birinci vazife ve mesuliyeti, kendisine teslim edilen dini, olduğu gibi muhafaza altına almak ve sonraki nesillere intikal yollarını açmaktır.
Sahabe-i Kiram, öncelikle dini muhafazaya almış, bu hususta erişilmez bir sadakat ve hassasiyet göstermiştir. Dinin muhafazası sadakat iledir, mananın tecessüm etmiş hali olan Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın devr-i saadetlerinde bizzat O’na ve O’nun gösterdiği yoldan Cenab-ı Allah Azze ve Celle’ye olan sadakat, O’nun irtihalinden sonra emanetine sadakat şeklinde tezahür etmiştir.
Sahabe-i Kiram, sadakatini tescil ettikten sonra, “din ile inşa” devrini başlatmış, onun nasıl yapılacağını göstermiş, ölçülerini tespit etmiştir.
İslam tarihinin en tehlikeli geçiş süreci mevzudadır. “Din inşası”na şahit olan hatta din inşasının kendileri üzerinde gerçekleştiği kadro olan Sahabe-i Kiram, “Din inşası” ile “Din ile inşa” bahsini maharetle birbirinden tefrik etmiş, din inşasının bittiğini, dinin ikmal edildiğini en derin idrak ile anlamış, Efendimiz Aleyhissalatü Vesselamın irtihalinden sonra “din ile inşa” devrini başlatmıştır. Malum olduğu üzere, Yahudilik ve Hıristiyanlık, bu geçitte boğulmuş, “din inşasını”, Risalet’in irtihalinden sonra da devam ettirmiş ve kendi kafalarına göre bambaşka bir din (hezeyan) inşa etmişlerdir. Sahabe-i Kiram, Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimize ihsan edilmiş insanlık tarihinin en güzide cemiyet kadrosudur. Okumaya devam et “İSLAM TARİH ANLAYIŞI-12-SAHABE-İ KİRAM-4-“

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-11-SAHABE-İ KİRAM-3-

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-11-SAHABE-İ KİRAM-3-
Sahabe-i Kiram, Risalet’ten sonra İslam’ın insanlar tarafından tatbik edilebileceğini gösteren mümtaz kadrodur. Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin irtihalinden sonra, İslam’ın, Müslümanlar tarafından tatbik edilebileceği gösterilmeliydi. Sahabe-i Kiram, Risalet olmadan, İslam’ın tatbik edilebileceğini gösteren, bu sebeple de dinin tarihteki tabii akışını gerçekleştiren muhteşem nesildir. Bu mevzuu izah etme ihtiyacımızın bir sebebi de, Şia’nın, “İmamet” anlayışındaki tabii ve insani hususiyetlerin dışına savrulmasıdır. Şia ile başlayan fakat sadece Şia’da kalmayan bu yanlış anlayış, hem tarihte hem de günümüzde ciddi marazlar üretmiştir. Şia’daki imamet müessesesi, “söylediği ve yaptığı her şey doğru olan, bu sebeple itaati vacip kılınan, sözü Hadis-i Şerife, tatbikatı Sünnet-i Seniyyeye denk hale getirilen, dolayısıyla insanüstü bir varlık olan imam” tarafından temsil edilmektedir. Bu hal, bir taraftan insani altyapıyı imha etmekte, Müslümanları, “velayet altına alınması gereken” zavallı varlıklar olarak görmekte, seksen yaşına varmış bir alimin bile “velayet-i fakıhe” itaatini zorunlu kılmaktadır. İnsani altyapıyı imha ettiği gibi, İslam’ı da yanlış anlamakta ve yeni bir din inşa etmekte, kaçınılmaz olarak bir “ruhban sınıfı” üretmektedir.
Hz. Resul-i Ekrem Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimizin devr-i saadetlerinde, Müslümanlara düşen mesuliyet, O’na mutlak itaatti. Risalet, “iman mevzuu” olduğu için, ona itiraz etmek, imansızlıktı. Sahabe-i Kiram, Risalet’e olan mutlak itaat ile Riyasete olan nispi itaati, Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın irtihallerinden sonra göstermiş, ikisinin aynı şey olmadığını bizzat hayatı ve tatbikatı ile ölçülendirmiş, kendilerinin Risalet’e olan mutlak itaatlerini, kendileri halife olduklarında Müslümanlardan talep etmemiştir. Riyasetin Risalet’in içinde eridiği Asr-ı Saadette mutlak itaati iman mevzuu olarak kabul ve tatbik etmiş olan Sahabe-i Kiram, o kritik geçiş sürecini en harikulade şekilde idare etmiş ve İslam hukukunun Riyaset faslını başarıyla inşa etmiştir. Okumaya devam et “İSLAM TARİH ANLAYIŞI-11-SAHABE-İ KİRAM-3-“

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-10-SAHABE-İ KİRAM-2-

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-10-SAHABE-İ KİRAM-2-
Sahabe-i Kiram, İslam’ın kendi üzerinde tatbik edildiği içtimai kadrodur. Hakikatin (saf tatbikatın) faili ve mefulü halinde tatbikatın mevzuu olan birinci nesildir. Hem kendisine tatbik edilen hem de kendisinin tatbik ettiği hakikat, Sahabe-i Kiram ile içtimai havzasını oluşturmuş, Risalet’in merkezde bulunduğu müddetçe saf tatbikatı bünyesinde gerçekleştirmiş kutlu insan cemiyetidir. Sahabe-i Kiram olmasaydı İslam, nazari esaslar halinde kalacak, kitap olarak bize intikal edecek, tatbikatı yapılmamış ve gösterilmemiş olacaktı.
İslam tarihi, “ferdi hakikat” bahsinde Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz ile başlar, ferdi hakikatin içtimai tecelli, tezahür ve tatbikatı cihetiyle de Sahabe-i Kiram ile başlar. İslam, ferdi hakikat olarak Efendimiz Aleyhissalatü Vesselamın şahsında tecelli ederken, O’nda cem olmuş mana haznesi, tek tek ve toplu olarak Sahabe-i Kiramda hem zarf hem de mazruf halinde içtimai hayatını bulmuştur. Her Sahabe, kendi mizaç terkibiyle mütenasip olarak, Hz. Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselam Efendimizin şahsında cem olmuş mana haznesini (ilmin şehrini), kendi şahsında tecelli ettirmiştir. Her Sahabe, İslam’ın tamamına muhatap olmak üzere, kendi mizaç hususiyetleri ve istidatları istikametinde, Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizde tecelli eden hakikatin bazı veçhelerine varis olmuştur. Hakikatin tüm veçhelerine varis olacak bir mizaç terkibi hiçbir insana ihsan edilmemiş, o husus münhasıran Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam Efendimize lütfedilmiştir, ki bu meziyet Risalet’inin delilindendir. Okumaya devam et “İSLAM TARİH ANLAYIŞI-10-SAHABE-İ KİRAM-2-“

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-9-SAHABE-İ KİRAM-1-

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-9-SAHABE-İ KİRAM-1-
Din, tatbikatıyla birlikte dindir, İslam, tatbikatıyla tamamlamıştır. Risalet tatbikatı (Sünnet-i Seniyye) dinin kendisidir, dine ait mevzulardandır. İslam, tatbikatıyla kendini gösterdiği gibi, tatbikatını da kendinden saymıştır. Risalet tatbikatı, dinin inşai kaynağıdır. Bu sebepledir ki Sahabe-i Kiram, Risalet’in içtimai tecelligahıdır.
Sahabe-i Kiram, Risalet’in cüzü değildir muhakkak ama Risalet tatbikatının içtimai imkan alanıdır. Ferdi tatbikat ile din ikmal edilmiş olmaz, içtimai tatbikatı gerçekleştirilmemiş olan bir dinin (ve dünya görüşünün) ikmal edilmiş olmasından bahsetmek mevzuu anlamamaktır. Cumhuriyet devri laik Kemalistlerin, “din, kişinin vicdanındadır, onu içtimai sahaya taşıramaz, orada gösteremez” türünden itirazları, münferit tatbikatı esas alır. Bu tuzağa düşmemek gerekiyor, dinin ikmali, içtimai tatbikatı ile gerçekleşmiştir.
Sahabe-i Kiram, Risalet vazifesinin içtimai sahadaki tezahür mahallidir. İslam kendini tamamlamak için tatbikatını gerçekleştirmek, tatbikatını tamamlamak için cemiyetini inşa etmek istemiş, Sahabe-i Kiram bunun imkan alanını ve kadrosunu oluşturmuştur.
Sahabe-i Kiram, Risalet’in ikinci tecelli safhasıdır, birincisi malum olduğu üzere tebliğdir. Risalet’in beyan ve tebliğinden sonraki ikinci tecellisidir. Tebliğ de kendilerine yapıldığına göre İslam’ın ve Risalet’in ilk tecellisidir dense yanlış olmayabilir. Okumaya devam et “İSLAM TARİH ANLAYIŞI-9-SAHABE-İ KİRAM-1-“

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-8-ASR-I SAADET-5-

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-8-ASR-I SAADET-5-
İslam sadece nazari beyanlardan ibaret değil, vahiy, kitap (toplam) olarak bir şahsa veya yere indirilmiş ve insanlara oradan alıp tatbik etmeleri istenmiş bir metin değil. Din, defaten de beyan buyurulmuş değil, tedrici şekilde inşa edilmiştir. Asr-ı Saadet 63 yıldır, ilk kırk yılı Risalet inşası, ikinci 23 yılı da din inşası devridir. Asr-ı Saadetin 23 yıl olduğu istikametindeki anlayış yaygındır, bu anlayış yanlış da değildir. Yirmi üç yıllık devir, din inşası safhası olduğu için, bu şekilde kabul etmek de sıhhatlidir ama Risalet mevzuunun ehemmiyeti ve dinin inşai kaynağı olma hususiyeti dikkate alındığında, Asr-ı Saadetin altmış üç yıl olarak anlaşılmasında fayda var.
Asr-ı Saadetin ilk kırk yılında Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz, ceddi Hz. İbrahim Aleyhisselamın dini üzeredir, o din üzere o kadar hassastır ki, insanların, Hz. İbrahim Aleyhisselamın dini üzere O’na ittiba etmesi gerekir. Lakin O herhangi bir vazife almadığı için bir beyanı ve daveti yoktur. Ne var ki Mekke, Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizi, “El-Emin” olarak tanımış, vasıflandırmış ve ihtilaflarını O’nun önüne getirmiştir. Yani hayatın tabii akışı içinde O, zaten “merkezi şahsiyet” haline gelmiştir.
*
Resul olarak yaratılan ruh, bilinmez ki ne kadar zaman sonra bedenini buldu, ona taalluk etti ve onu madde olmaktan çıkaracak kadar yani kırk yıl ona nüfuz etti. İlk yaratılan varlık olan O’nun ruhu yani nur, kendisine emanet edilen bedeni, miraçta “huzura” çıkaracak hale getirdi. Ruh ile beden arasındaki tenasüp sağlandığında (En doğrusunu Allah Azze ve Celle bilir) evvelin evvelindeki Risalet vazifesi tevdi edildi. Evet, tabii ki Asr-ı Saadet 63 yıldır. Kırk yılın kırkıncı yılında, büyük hasret sona erdi, büyük vuslat vaki oldu, “Nur” ile onun mahfazası olan beden birleşti. Tabii ki ilk kırk yıl Asr-ı Saadete aittir, zira hasret, vuslata dahildir. Okumaya devam et “İSLAM TARİH ANLAYIŞI-8-ASR-I SAADET-5-“

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-7-ASR-I SAADET-4-

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-7-ASR-I SAADET-4-
Asr-ı Saadet “saf mana” devridir, saf mananın tatbikatı da saftır. Asr-ı Saadet, hakikatin bizzat tatbikatıdır. Hakikati saf haliyle temsil kudreti, sadece Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimize ihsan edilmiştir, Sahabe-i Kirama ise hakikatin bizzat tatbikatının üzerlerinde gerçekleştirilmesi şeklinde intikal etmiştir. Sahabe-i Kiram, hakikatin saf haliyle ve Risalet eliyle, üzerlerinde tatbik edildiği cemiyet kadrosu, içtimai şartlar manzumesidir.
Saf mana (yani hakikat), muhal farz bir mümin şahsın eline geçse (birine teslim edilse) bile “saf tatbikat” muhaldir. Hakikat, tek temsilcisi olan Risalet eliyle ancak tatbik edilebilir, bu halde “saf tatbikattan” bahsedilebilir. “O yaşayan Kur’an’dı” ifadesi, hakikati temsil kudretine atıftır, o kudret ancak saf tatbikatı gerçekleştirebilir.
Asr-ı Saadetteki saf tatbikat tekrarlanamaz. Tekrarı mümkün olan kısmı, sadece “şekil” kısmıdır, muayyen mevzulardaki “şekil” de saf tatbikata dahildir ve dinin bizzat kaynağıdır. Bu sebeple şeklen sübuta erdirilmiş olan hususlar, muhakkak ki şekil itibariyle tekrarlanmalıdır. Şekil itibariyle tekrarlamak, mana ve ruh itibariyle tekrarlanabileceğini göstermez. Namazı aynı şekilde kılıyoruz, başka şekilde kılamayız ama Hz. Ali (RA) Efendimizin namazda, vücudundaki okun çıkarılmasından haberdar olmaması misalinde olduğu gibi, Asr-ı Saadetteki “saf tatbikatı” tekrarlamak asla mümkün olmaz.
*
Asr-ı Saadetin, talim ve terbiyecisi Risalet, riyaset ve idarecisi Risalet’tir. Şekli sabitlenmeyen her mevzuda, esas tayin edilmiş, hayat tanzim edilmiş, tatbikat misallendirilmiştir. Nazari çerçevede ihdas edilen tüm hukuk, ahlak ve edep müesseseleri, herhangi bir teşkilata ihtiyaç duymaksızın, her sahabede canlı halde şehre bırakılmıştır. Nazari çerçevede ihdas edilen müesseselerin müşahhaslaşması bizzat “insan” yani Sahabe şahsiyetinde tecelli etmiştir. Asr-ı Saadetin “Medine”si, her şahsiyetin en az bir müessese olduğu cemiyet kadrosunun yaşadığı medeniyetin nazım planıdır. Okumaya devam et “İSLAM TARİH ANLAYIŞI-7-ASR-I SAADET-4-“

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-5-ASR-I SAADET-2-

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-5-ASR-I SAADET-2-
Tüm sırlar Asr-ı Saadette mahfuz. Saf mana devri doğru ve derinliğine anlaşılmalıdır. Saf mananın insana nakli ile hayat ve eşyaya tatbiki meselesi, hususiyet arzeden bir mevzudur.
Saf mananın sadece okunarak insana intikal edeceği zannı, pozitivist bir anlayıştır. Kur’an-ı Kerim, bir felsefe veya edebiyat veya herhangi bir metin olmadığına göre, onları anlamak ve zihni evrene nakletmek yolları işe yaramaz. Kur’an-ı Kerim’in sadece “kelam” olma hususiyetine kilitlenenler ve “nur” olma hususiyetini ihmal veya reddedenler, (haşa) felsefi metin okur gibi muhatap oluyorlar. Abdestsiz okunacağına dair iddia ve tartışmalar bile, onun kelam hususiyetine atıftır. Sadece “kelam” olma hususiyeti bile, “mutlak kelam” olmasından dolayı mukayesesiz bir kıymettir muhakkak lakin “nur” olma hususiyeti unutulduğunda, “mutlak kelam” olma hususiyeti de ihmal ediliyor.
Kur’an-ı Kerim’in “nur” olma hususiyeti, bizatihi kendisindedir, yani asli lisanında mahfuzdur. Meal, Kur’an-ı Kerim değildir ve Kur’an-ı Kerim’in hiçbir hususiyetini kendine taşıyamaz. Meal, Kur’an-ı Kerim olmadığı gibi, ondan mülhem insan kelamıdır. İşte sır noktası burası… İnsanlar, meal okuduklarında, Kur’an-ı Kerim’in tüm hususiyetlerinden uzaklaştırılmış bir metin ile muhatap oldukları için, “kelam” ile meşgul olmaktadırlar, dikkat, “mutlak kelam” ile değil nispi kelam ile… Çekiştire çekiştire bu noktaya kadar getirip hazırlanan metin, insanlar tarafından (haşa) felsefi metin gibi okunmaya başlıyor. Bu noktaya getirildikten sonra, abdest ihtiyacı ortadan kalkıyor, hürmet ihtiyacı ortadan kalkıyor, İslam Tedrisat Usulü ihtiyacı ortadan kalkıyor. Okumaya devam et “İSLAM TARİH ANLAYIŞI-5-ASR-I SAADET-2-“

EVLAD-I FATİHAN İÇİN “TÜRKLÜĞÜN ŞARTLARI OTUZÜÇTÜR”

Evlâd-ı Fâtihan İçin “Türklüğün Şartları Otuzüçtür”

Türklüğün Müslümanlıkla aynı mânâya geldiğine inananlar, “Ali Yakup Cenkçiler Hâtıra Kitabı”nı okuduklarında fikirleri daha da güçlenecektir. Arnavut asıllı Ali Yakup Cenkçiler Hoca (1913-1988) Kosova’nın Gilan Kasabası’da doğan bir saf bir Müslüman. 1936’da Yüksel tahsil için gittiği Kahire’de Mustafa Sabri Efendi, Yozgatlı İhsan Efendi gibi âlimlerden özel dersler almış, sohbetlerinden istifade etmiş âlim ve fâzıl bir mümin.

Ezher’den mezun olduktan sonra 1946-57 arasında Kahire Üniversitesi Kütüphanesinde ve ardından Mısır’ın Ankara Büyükelçiliğ’inde mütercimlik vazifelerinde bulunur. 1960 yılında, kendi ifadesiyle “Büyük çabalarla hicret ederek, çok sevdiği İstanbul”a yerleşir ve Türk uyruğuna geçer. “Sadakayı cariye” olarak, Fatih Mesih Paşa ve Emîr Buharî Câmilerinde ve Haseki Eğitim Merkezlerinde tefsir, kelam, belagat dersleri verir ve yüzlerce ilim erbabı yetiştirir. Okumaya devam et “EVLAD-I FATİHAN İÇİN “TÜRKLÜĞÜN ŞARTLARI OTUZÜÇTÜR””

DİZİ FİLM, TARİH VE SUİSTİMALİN SINIRI

DİZİ FİLM, TARİH VE SUİSTİMALİN SINIRI
Türkiye bir müddettir sinema ve dizi film üzerinden bir patlama yaşıyor. Üretilen eserlerin dışarıda pazarlanabilmesi, geniş bir Pazar coğrafyasına kavuşması, ciddi paralar kazanılması sektörü tetikledi. Ülkedeki iktisadi ve siyasi gelişmelerin farklı alanlara tesir edeceği, her alandaki gelişmeyi tetikleyeceği beklenmeliydi. Siyasi ve iktisadi gücün oluşturduğu itibar (modern dille marka değeri), ülkede üretilen her esere kıymet kazandırdı. Başarıdaki tılsımlı tesir, kuvvetteki karşı konulmaz cazibe, itibarın derin nüfuzu, ülkenin her alandaki eserini, en azından kendi bölgesinde kıymetli hale getirdi.
Babanın başarısından ve itibarından çocuğunun faydalanması tabiidir. Bu manada ülkedeki siyasi ve iktisadi gelişmelerin ürettiği “itibar”dan her sektörün faydalanması normaldir. Fakat babanın itibarını, evladın kendi çalışma ve çabalarıyla artırması gerekir, suiistimal etmesi değil. Okumaya devam et “DİZİ FİLM, TARİH VE SUİSTİMALİN SINIRI”

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-1-TAKDİM-1-

TAKDİM-1-
Tarih anlayışı veya tarih muhasebesi veya tarih tezi şeklinde isimlendirilebilecek bahis, bir dünya görüşü için temel meseleler cümlesindendir. Tarih tezi olmayan bir dünya görüşü, kendini ikmal etmemiştir. Tarih muhasebesi, aynı zamanda varlık, insan ve hayat bahislerinin temelini oluşturur. Zira her konunun “bidayeti”, tarih muhasebesi ile ortaya konulur. Bir konunun bidayetinden haberi olmayan veya bidayetine kadar uzanamamış olan akıl hacmi ve zihni evren ufku, o konuyu “ortasından” ele almaktadır ki, bu yaklaşım, o konu hakkında hiçbir şey söylememektir.
Eşyanın (kainatın) tarihi, varlık telakkisine (ontolojiye) ulaşır. İnsanlık tarihi, “insani varoluşu” izah, insan telakkisini inşa eder. Hayatın tarihi, inkişaf ve medeniyet tarihi değil midir? Varlık, insan ve hayat temel bahislerini, tarih anlayışından azade şekilde izah mümkün müdür?
Lisanın nasıl meydana geldiğini tetkik etmek, insanlığın bidayetine gitmeyi gerektirir. Lisanın zuhurunu izah etmeden, insan ve düşünce izah edilemez. Lisanın zuhurunu izah etmenin tek yolu, ilk insana kadar geriye gitmektir. İlk insana kadar gitmek, insanlık tarihinin bidayetidir. Hangi mesele, bidayetine ve nihayetine vakıf olmadan anlaşılabilir? Okumaya devam et “İSLAM TARİH ANLAYIŞI-1-TAKDİM-1-“

YENİ BİR YAZI SERİSİ, “İSLAM TARİH ANLAYIŞI”

İslam tarihi üzerinde çalışmalar yapıldığına şahit oluyoruz. Çalışmaların çoğu, hadise silsilesini ihtiva ediyor. Tarihi, hadiseler silsilesi olarak anlamak, insanlık tarihi yazmayı mümkün kılmaz. Hadise, sadece insan merkezinde gerçekleşmez, hayvanlar hatta cansız varlıklar bile hadiselerin faili olmak iktidarındadır. Tabii ki bunlar insanların faili oldukları hadiseleri gerçekleştiremezler ama unutulmamalıdır ki “insan tabiat haritası”, büyük kısmıyla “hayvani” hususiyetler gösterir. Bu cihetten bakıldığında, insanların gerçekleştirdikleri hadiselerin ciddi bir kısmı da hayvani özellikler gösterir. Dolayısıyla “hadise silsilesi” tarih değil.

Tarih anlayışı olmadan tarih ilmi olmaz ki tarih yazılabilsin. Müslümanların üzerinde çalışması gereken mevzulardan biri de tarih anlayışıdır. Bizimki mütevazı bir katkı…

“TÜRKLERİ YENMEK İÇİN TARİHLERİNİ DE YENMEK LAZIM”

TÜRKLERİ YENMEK İÇİN TARİHLERİNİ DE YENMEK GEREK
Sabah gazetesinin 17.08.2012 tarihli internet sitesinde bir haber başlığı var; “Dünyanın Gözünde Türkler”… Bu haber başlığı altında, batılı siyasetçi, kumandan, ilim adamı, sanatkar, tarihçi ve daha bir çok meşgaleye sahip insanların, Türkler hakkındaki düşünceleri derlenmiş. Bu haberin 14. Sayfasında şu metin yer alıyor;
“Türkler ölmeyi biliyorlar, hem de iyi biliyorlar. Ben de ölmeyi bilen bir milletin yenilmeyeceğini bilecek kadar tecrübeliyim. Burada hiç yoktan ordular kurmak ve bu orduları ölüme sürüklemek mümkün. Bu imkanlardan bol bol faydalanıyorum. Fakat, meydana getirdiğim orduları sendeleten bir engel var: Türklerin yaşayan hatıraları!
Üç-dört yüzyıl önce her kudreti ve her milleti yenen Türkler, şimdi de silinmez hatıralarıyla her teşebbüsü sendeletiyorlar. Hemen her yürekte bu korkuyu seziyorum. Demek ki yalnız Türkleri değil, onların tarihini de yenmek lazım. Bu durumda ben, Türklerin düzinelerle milleti idare etmelerindeki sırrı da anlıyorum. Onlar milletleri bir kere yeniyor fakat kazandıkları zaferleri ruhlara ve nesillere nakşedebiliyorlar.”
M. Montecuccoli (Avusturyalı Komutan) Okumaya devam et ““TÜRKLERİ YENMEK İÇİN TARİHLERİNİ DE YENMEK LAZIM””

TARİH VE DİN FELSEFELERİ

TARİH VE DİN FELSEFELERİ
Tarih yaşanmış olaylar yığınıdır. Bunların toplanılması ve tasnif edilmesi ile elde edilen öbekler halindeki bölümler bize hiçbir şey anlatmaz. Soğuk, cansız ve tatsız bilgi birikimleri olarak üstlenilen bir yüktür sadece. Diyakronik yöntemlerle kronoloji bilgisine hafızada yer vermek, onu daraltmaktan başka bir işe yaramaz. Üstelik dedi kodu birikimine sahip olmanın hiçbir erdemli yanı da yoktur. Antik çağlardan beri devam edegelen teorik-historik ayrımı boşuna yapılagelmiş değildir. Tarihi, bir bilim disiplini olarak kabul etme eğilimi hiçbir zaman tatmin edici ölçülere ulaşmamıştır. Nitekim 19. Yüzyılın ikinci yarısında Dilthey’in tezleri de gönülsüz bir kabullenmenin ötesine geçmemiştir. Ona göre tarih, bilimlerde geçerli olan ilkelerin dikkate alınmaksızın kabul edilmesi gereken bir bilimdir.
Tarih felsefesine gelince durum farklıdır. O, yukarıda söz edilen eleştirileri göğüslediği gibi daha fazlasını da tolere edebilecek bir genişliğe sahiptir. Sağlıklı bir oryantasyonu temin edecek olan pusuladır. Tarihin tefsir edilmesidir. Tarih felsefesine göre tarih, geçmiş değildir. Olanca haşmeti ile şimdidir. Buna göre tarih “ebedi bir şimdiliktir”. Geçmişte yaşananlar sanatıyla, felsefesiyle, bilimiyle şu anı etkilemektedir. Geçmiş, gitmiş, bitmiş ve tükenmiş değildir. Hep canlı, diri, taze ve etkileyicidir. Sanatçının örneğin mimarın sanat dehasını oluşturan ana malzeme nedir ki? Ayasofya ve Selimiye bir mimar için geçmiş midir? Duygusal nitelikli olan sanat dili, geçmiş ve şimdi bütünlüğünü daha kolay anlaşılır kılmaktadır. Esasen fizik de çok farklı değildir. Rölatif anlayışa göre bulunulan yerin durumu olayları belirler. Bu açıdan zaman da rölatiftir. Şu kadar uzaktan bir bakış dikkate alınsa, belki şimdi oradan bin yıl öncesi hâlihazır olarak algılanacaktır. Sönmüş yıldızların tarafımızdan parlak şekilde hala ışık saçıyor olarak görülüyor olması gibi. Başka bir noktadan gözlemlendiğinde İstanbul’un fetih hazırlıkları çalışmalarının yoğunluğu izlenebilecektir. Newton fiziği ile Quantum mekaniği ve nihayet izafiyet teorisinin günümüzde uygulanma alanları dikkate alındığında ve bunların eşyanın sırlarına ilişkin gerçekleştirdikleri çözüm iddiaları değerlendirildiğinde doğa alfabesinin ilk harflerini kekeleyerek çözmeye çalıştığımızı söyleyebiliriz. Bilimin dili, duygunun dili, sanatın, gözlemin, mantığın ve matematiğin, nihayet kalbin diliyle deşifre etmeye çalıştığımız varlığın özüne ilişkin söylemlerimiz zaman kesitlerini kuşatacak bir bütünlük arz etmektedir(etmelidir).
Bu yönleri hesaba katıldığında Tarih felsefesi bir tür hayat felsefesi, hayatın bütününü nazara alan, tarihi, sanatı, bilimi ve felsefeyi içeren kuşatıcı bir disiplindir. Tarihi, kullandığımız dile göre tefsir ederiz. Matematik dille ifade edersek bütün tarih bir “açıdan” ibarettir. Tarih felsefesi oluşturmada karşılaşılan en önemli sorun transformasyon sorunudur. Olanı, gerçeğine uygun şekilde algılamak imkânsıza yakındır. Algılayanın genel durumu ya da algılama anındaki durumu algılama şeklini belirleyici olduğu gibi, bunu bazı araçlarla aktarması, sonuç olarak başka kişilerin bunu anlamaları ve yorumlamaları, algılama, aktarma ve anlama dillerinin farkları da dikkate alındığında çok sayıda transformasyon süreci söz konusu olmaktadır. Nitekim gözün dili kulağın diline dönüştürülürken ya da yazı diline çevrimde kaçınılmaz olarak bir transformasyon gerçekleşecektir. Bu durum felsefe oluşturmada kullanılacak olan “veri” lerin gerçeğe uygunluk bakımından sorunlu olmalarını doğuracaktır. Bu sorunun giderilmesi için tarih boyunca pek çok yöntem denenmiştir. En yaygın olarak kabul göreni mantık olmuştur. Daha doğrusu Aristo mantığı olmuştur. Oysa Aristo mantığının kendisinin bile şekli durumun ötesinde bir hakikat tespiti iddiası yoktur.
Tarih felsefesinin bu kuşatıcı vasfı, gerçeğin belirlenmesi hususundaki fonksiyonu dikkate alındığında bir zorunluluktur. Diğer bilim alanlarında ortaya çıkan bölünme ve uzmanlaşmalar da esasen bir zaruretin sonucudur. Detayları elde tutabilme zaruretinin. Sonuç olarak ilim geleceğin dili, tarih geçmişin dili, sanat içe bakışın dili olurken tarih felsefesi bütün bu disiplinlerin terkibinden oluşan bir tefekkür dilini ifade etmektedir. Bu disiplinin özelliği bilimler metodolojisinde olduğu gibi analitik bir yöntem izlemek değil “holistik” bir bakışa sahip olmayı gerektirmektedir. Ağacın sahip olduğu ilginç detaylar ormanı görüp değerlendirebilmeye engel olmamalıdır. Tarihi olaylarda salt kronolojik olarak öncelik ve sonralık ilişkisi aralarında sebep-sonuç ilişkisi olduğu anlamına gelmez. Bunun için mantıki gereklilik ve yeterlilik şartlarının da varlığı aranır. Tarihte temsil kabiliyetine sahip olayların belirlenmesi, tarih felsefecisinin bir bakıma basiretinin kriteridir. İşte başlangıçta dile getirdiğimiz tarih eleştirisi bu bakış açılarını taşımayan ve böylesi sorumluluklar üstlenmiş bir kaygısı olmayan tarih bilgilerinin sunulması faaliyetleridir. Tarih yüzyılı, Alman Tarih okulu gibi deyimlerin oluşması da tarih felsefesinin önemini belirten unsurlardır. Nitekim Hegel’in, Marx’ın ve benzeri düşünürlerin ortaya koydukları sistemler de, bir tür tarih felsefesi yapmaktan oluşmuştur. Diyalektiğin şekillenmesini sağlayan, hatta adını bile taşıyan öz “tarihtir”.
“Din” yukarıda sözü edilen bakış açılarını oluşturan en temel faktördür. Tarihin ve içindekilerin tefsir edilip oryantasyonu oluşturacak şekilde yorumlanmasının yöntemini telkin eden de “Dindir. Dinin ortaya koyduğu önermeler ve bunların dikkate alınması hayat bütününü oluşturan unsurların terkibinden oluşan bir tefekkür şeklinin yani tarih felsefesinin özünü belirleyici niteliktedir. Yargılamanın gerçekleşeceği ve adaletin tam olarak tecelli edeceği bir sonun varlığını kabul etmenin, tarihsel bakış açısını ve düşüncesini etkileyerek tamamen farklı bir tarafa yöneltmeyi sağlayacağı kesindir. Nitekim ortaçağın tarih yorumu bu etkileri açıkça taşımaktadır.
İnsani şuurun idrak sınırları içerisinde faaliyet süren tefekkür tarzlarını daha üst seviyelere sıçratan ve algı kapasitesini yükselten unsurlar insana din tarafından sunulur. Hakikati anlamak bakımından insani şuurun zorlandığı ve metafizik şuura ihtiyaç duyulduğu noktada dinin öğretileri karanlığı yaracak ve insanın önünü açacaktır. İnsani şuur şu bardak ve hakikat da Akdeniz ise, bu hakikat denizi o bardağa sığdırılamaz. İşte gerçeğe ulaşmada kılavuzluk edecek olan ve insana sunulan din öğretileri insani anlayışa indirgenerek değil, insan şuurunun daha üst düzeye sıçramasını sağlayarak karşılanmalıdır. Bu durum din felsefesi açısından lengüistik olarak belirlenen problemin farklı düzlemlerde ele alınarak değerlendirilmesiyle aşılmaya çalışılacak olan bir konudur. Din dilinin özellikle yorumlanma süreçlerinde geçirdiği transformasyon, kullanılan dilin ve dönemin izlerini taşımaktadır. Anlam verme ve yorumlamada bu durumun dikkate alınması gerekmektedir.
Sonuç olarak bireysel ve toplumsal eğilimleri yönlendirme konusunda etkinliği bir gerçeklik olan tarih felsefesini oluşturan en başat faktörün din olduğu gerçeği dikkate alınarak din felsefesi çalışmalarında bu durum özenle gözetilmelidir. Gerçek şu ki, bizim tarihsel müktesebatımıza bakıldığında, değişik dönemlerde hissedilen ihtiyaçlar dikkate alınarak farklı yorum teknikleri oluşturulmuştur. Bunları pek çok disiplinde gözleme imkânına sahibiz. Ancak iki alanda, dil ve hukuk alanlarında bu çalışmaların teorik boyutlarının çok genişletilmiş olduğuna tanık olmaktayız. Bu alanlarda ortaya konulan malzemeler henüz din felsefesi alanına kazandırılabilmiş değildir. Dil ve hukuk felsefeleri konusunda ise çağdaşlarımızın anlayışına sunabilecek ve geçmişte sahip olunan hikmeti güncelleştirebilecek bir literatür oluşturabilmiş değiliz. Burada sahip olduğumuz kültür birikimini önceleme çabasında olmaktan öte tüm insanlığın karşılaştığı ve çağdaş anlayışların tıkanma noktasına geldiği sürece katkıdan söz ediyoruz. Tekrara düşmeden, ama kadim hikmet geleneğini irdeleme çabasını da bırakmadan, dini sağlıklı anlama ve tarihi de doğru okuma becerisine ulaşarak istikamet arayışımızı taçlandırabiliriz.
MEHMET EMİN ŞEN
meminsen42@gmail.com