İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-22-HAYAT TELAKKİSİ-4-

Dünya görüşlerinin saf tefekkür ile hayat mecraları ve hayat havzaları açmaları imkansız mıdır? Ne kadar zor olduğu malum da, imkansız mıdır? Eğer imkansız ise, bu bahsin kapatılması gerekiyor, bu istikamette emek ve zaman israf etmemek gerekiyor. İmkansız değilse eğer, saf tefekkürün hayatta gerçekleştirilmesi manasına gelecek olan bu tür hamleler, insan haysiyetinin zirvesi kabul edilmelidir.
Mümkündür lakin hususi şartları var. Bu mesele aynı zamanda dünya görüşlerinin “kudret testi” olarak kabul edilmelidir. Gerçekten fevkalade zor olan ve hususi şartları bulunan bu iş, dünya görüşlerinin zirvelerini teşkil eder. Dünya görüşlerinin nazari ve tatbiki ufkunu (zirvesini) gösteren bu mesele dikkatle tetkik edilmelidir.
Dünya görüşlerinin birbiriyle mukayesesi, hacimleriyle yapılır. Hacimleri teşkil eden iki cihet ayrı ayrı mukayese konusudur. Genişliğine doğru ne kadar insan kitlesine tatbik edilebilir olduğu, derinliğine (yüksekliğine) doğru da, hangi zirveye çıkabileceği hususu, dünya görüşlerinin mukayesesinde net veriler sağlar. Mevzumuz derinlik yani zirve yani ufuk cihetidir. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-1-UMUMİ BAKIŞ

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-1- UMUMİ BAKIŞ
Medeniyet tasavvuru, tefekkür faaliyetinin ve hikmet mimarisinin en çaplı olanıdır. Derinlik boyutuyla meseleye bakıldığında tefekkür faaliyetinin müntehası tevhid, genişlik boyutuyla bakıldığında ufku medeniyettir. Tefekkür faaliyeti, varlık, insan, hayat bahislerinin hangisinden ve bunların herhangi birinin hangi cüz’ünden başlarsa başlasın, medeniyet çapına varamıyor, tevhide ulaşamıyorsa, İslam’ın ana mecralarına dökülmüyor, nihai havzaya vasıl olamıyordur. Bu durumda “parça fikir” olarak ortada dolaşıyor, bazen faydalı bazen de zararlı oluyor.
Medeniyet, bilindiği üzere, insan fiillerinin, en küçüğünden en büyüğüne kadar insan efalinin yekunudur. Nasıl bir yekundur? Bütünlüğü olan, bir merkeze bağlı bulunan, bir çerçeve belirten, insan ve hayat yekunudur. Medeniyete insan fiillerinin (efalinin) yekunu demek, onun sun’i olduğunu tespit etmektir. Evet, medeniyet, tabii olanın yanıbaşında insan inşası olarak, sun’idir. İslam medeniyet tasavvurunun en zor, en girift olan konusu da, tabii olan ile sun’i olanın hangi muvazeneye sahip olacağı, ikisi arasındaki sınırın nerede bulunduğu, vuslatın mimarisinin nasıl kurulacağıdır.
Tabii olan ile sun’i olan arasındaki münasebetin nasıl kurulacağı istikametindeki temel sorunun cevabı, İslam irfanı tarafından, “meçhul alandan” alınıp “malum alana” (en azından müphem alana) taşınmıştır. Hakikat arayışının güzergahını (hedefini değil) tayin eden temel şiar, “ilmin maluma tabii” olduğu istikametindeki ölçüdür. Bu ölçüyü esas alacak “hakikat arayış güzergahı”, aşağıdan yukarıya doğrudur. İnsani faaliyetin bir boyutu budur. Fakat hakikat, asla aşağıdan yukarıya doğru bir seyir takip etmez, aksine, yukarıdan aşağıya doğru bir seyir takip eder. Hakikatin bu dünyaya gölgesinin bile inmiş olması, tenezzülendir.
Hakikat, “levh-i mahfuz”daki ezeli ve ebedi ilim olan “mana haznesi”dir. Bu mana haznesi (yani sonsuz ilim) merkeze alındığında, “ilim maluma tabii değil”, “malum ilme tabiidir”. Varolan, var kılınan, yaratılan her şey (küllü şey’in) “levh-i mahfuz”daki mana haznesine tabiidir. Öyleyse varoluş sürecinin bidayetinin bidayetinin bidayetinde “malum ilme tabiidir”. Tabii olan her şey, evvelin evvelinden itibaren “sonsuz ilmin” tezahürü, tecellisi, tecessümü, teşekkülü, teessüsüdür. Sonsuz ilmin tecelli ve tezahürü yeryüzüne kadar indiğinde, vasıfsız akla kadar ulaşır. Akıl, sonsuz ilmin tecelli ve tezahür zincirinin (illiyet zincirinin) son halkasını görür. Bu noktadan bakan ve başlayan vasıfsız akıl, aşağıdan yukarıya (veya satıhtan derununa) doğru mesafe alır (almalıdır). İşte bu noktadan başlayan terakki ve tekamül seyri, projektör olarak, “malum ilme tabidir” ölçüsünü kullanır.
Medeniyet, en çaplı inşa faaliyetidir. İnşa faaliyeti, suretten manaya, şekilden esasa doğru değil, manadan surete doğrudur. Hakikatin keşif faaliyeti olan aşağıdan yukarıya doğru olan seyir, inşa faaliyeti başladığında yukarıdan aşağıya doğru döner. Keşif faaliyeti ile ulaşılacak tecrit seviyesi nereyse oradan elde edilen manalar, o seviyeden aşağıya doğru başlayacak olan inşa faaliyetinin bidayeti ve kaynağı olur. Satıhta kalan fikir ve ilim adamlarının neden medeniyet tasavvurundan bahsetmediğini tam bu noktada aramak gerekir, zira satıhtan görülenler (keşfedilenler) bir medeniyet tasavvuru oluşturacak çap ve derinliğe sahip olamaz. Birinci kata çıkan adamın görebileceği alan sokaktan ibaret olur ki, bir sokak için medeniyet kurmak gerekmez.
“İlim maluma tabiidir” güzergahında alınacak mesafe ne kadar büyükse (çıkılacak seviye ne kadar yüksekse) o seviyeden başlamak üzere aşağıya doğru, “ilmin malumu”, “mananın sureti”, “esasın şekli”, “ruhun cismi” inşa edilir. Tabii olan ile sun’i olanın vuslatı ne kadar yüksekte gerçekleşirse, aradaki ahenk o nispette derin, muhkem ve müzeyyen olur.
İnşa faaliyeti, münhasıran “suret” inşası değildir. Hangi mananın suretini inşa ettiğini bilmeyenler (usul meselesi ayrı bir bahis olarak duruyor) ancak gecekondu inşa eder. İnşa faaliyeti, keşfedilen mananın suretini inşa etmektir. Meseleye mananın suretini inşa etmek şeklinde bakıldığında, “ilmin malumunu” inşa etmek olduğu anlaşılıyor. Öyleyse mesele, “sonsuz ilmin” yukarıdan aşağıya doğru tecelli ve tezahür silsilesine mümkün olan en yüksek seviyede nüfuz etmek ve oradan aşağıya doğru inşa faaliyetini başlatmaktır.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

ÜÇÜNCÜ ŞAHSİYET, MÜTEFEKKİR

İslam irfanı, ilim ve tasavvuf mecralarını en baştan itibaren açmış ve usulünü, adabını, güzergâhını, menzillerini, istikametini ve hedefini tayin etmiştir. Üçüncü yol olan tefekkür, sürekli var olmasına rağmen, mecra haline gelememiş, bu sebeple usulü, adabı, güzergâhı, istikameti ve hedefi kristalize olamamıştır. İslam irfanı, âlim ve sufi şahsiyetini şekillendirmiş fakat mütefekkir şahsiyetini şekillendirmemiştir. İslam tarihi boyunca sayısız mütefekkirin yetiştiği vaki fakat tefekkür mecrasının açılamadığı hazin bir gerçektir. Sayısız mütefekkirin yetişmiş olmasına rağmen tefekkür mecrasının açılamadığını söylemek mantıksız geliyor. Gerçekten de mantıksız fakat maalesef doğru… Okumaya devam et

Share Button