İSLAM ŞEHRİ-6-CEMİYETİN TEŞKİLATLILIK HALİDİR

İSLAM ŞEHRİ-6-CEMİYETİN TEŞKİLATLILIK HALİDİR
İslam şehri, mananın teşkilatlanmış halidir, teşkilatlılık halidir. Şehir, irfan müktesebatımızın tecellisini tabii hale getirmiş bir nizam tertibidir. İslam şehrinin kendisi bir “teşkilatlılık hali”dir, şehirdeki tüm deveran mecralarının bidayeti de nihayeti de İslam’dır. Hayatın İslam üzere akması, çağlaması, yaşanması için müdahalenin ihtiyaç olmaktan çıkarıldığı veya asgariye indirildiği bir teşkilatlılık halidir.
Teşkilatlılık hali, teşkilatın ruhi altyapısıdır. Bir teşkilatın yapması gereken işleri, cemiyetin, ruhi (iman) kaynaklı hamlelerle yani kendiliğinden ve tabii bir akış içinde yapmasıdır. Ezan okunduğunda cemiyetin camiye akması misalinde olduğu gibi, cemiyetin her sahada, kendiliğinden, eksikleri tespit edici, yaraları tedavi edici, açları doyurucu, muhtaçlara yardım edici bir teyakkuz şuur ve rikkati ile hareket halinde olmasıdır.
Teşkilatlılık hali, müdahalenin en fazla hatırlatıcı, gösterici, işaret edici seviyesiyle cemiyetin harekete geçmesidir. İkaz, ihtar, müeyyide tehdidine ihtiyaç duymaksızın, bilinmesi, görülmesi, duyulması, harekete geçmek için kafi hale geldiğinde, teşkilatlılık hali gerçekleşmiş olur. Okumaya devam et

Share Button

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-7-NEFS VE TEŞKİLAT

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-7-
NEFS VE TEŞKİLAT
Nefs, özünde teşkilata muhaliftir. Fakat nefs bile bilir ki, menfaatin büyüğü teşkilatlılık halindedir. Ferdi hayat gerçekliğinde kaldığı müddetçe elde edeceği menfaat küçük çaplı kalacaktır. Özünde ferdi menfaati esas aldığı için teşkilatlanmaya karşı olan nefs, daha büyük menfaatleri elde edebilmek için teşkilata karşı çıkmaz. Hatta teşkilatlanmayı teşvik bile eder. İşin merkezinden kaydığı nokta da tam olarak burasıdır.
Nefsin talep ettiği teşkilat, kendi merkezinde oluşmalı ve çalışmalıdır. Ferdiyetçiliğin ve ferdi menfaatin zirve noktalarından birisi budur. Kurulacak veya kurulmuş olan bir teşkilatın, tek kişinin ekseninde çalışmasını talep etmek, teşkilat değil menfaat manivelası tesis etmektir.
Teşkilat, üyelerinin ferdi menfaatlerini de gerçekleştirir muhakkak. Üyelerinin menfaatlerini gerçekleştirmek teşkilat için tabii bir neticedir. Tamamen üyelerinin ferdi menfaatlerinin dışında hedefleri olan saf idealist teşkilatlar kurulabilir tabii ki. Fakat teşkilatların çoğunluğu üyelerinin menfaatlerini de gerçekleştirmek gibi hedeflere sahiptir. İşin ölçüsü, üyelerinin menfaatlerini gözetirken, en azından tüm üyelerinin menfaatlerini gözetir. Her bir üyenin menfaatini, tüm üyelerin menfaati çerçevesinde temin eder. Bunu yaparken de cemiyetin aleyhine bir iş yapmaktan imtina eder.
Nefs merkezli teşkilatlar, bir kişinin hakimiyetine girme istidadına sahiptir. Her nefs, teşkilatın hakimiyetini talep eder. Hakimiyeti elde etme istidadı olan fertler ise kıyasıya mücadele eder. Bu tür teşkilatların kurulması, yaşaması ve etkili olabilmesi, zaruret sınırlarındadır. Nefsin zarureti ise yalnız başına elde edemeyeceği menfaatlerdir. Bu sebeple başka bir yerde menfaatlerini elde edebileceğini anladığı andan itibaren o kişiyi teşkilatta tutmak mümkün olmaz.
Menfaate (nefse) dayalı teşkilatlar çabuk kurulur. Menfaat sıcak (kinetik) enerji demektir. Fakat çabuk kurulduğu gibi de çabuk çözülür ve yıkılır.
Nefs merkezli zihni evrenler, katı ferdiyetçidir. Katı ferdiyetçilik, teşkilatlılık haline manidir. Teşkilatlar katı ferdiyetçilikle (mesela liberalizmle) kurulamaz ve devam ettirilemez. Kurulanlar, mütemadi iç çatışmalarla meşgul olurlar. CHP misaline bu açıdan bakıldığında ne demek istediğimiz anlaşılır. CHP gibi nefs merkezli teşkilatlar, ters denkleme sahiptir.
Müslümanların teşkilat fikri, nefs merkezli zihni evrenden uzak olmaları gerektiği için “ruh merkezli teşkilat” anlayışıdır. Nazari olarak böyle bir tespit yapmak, fiili durumun böyle olduğu manasına gelmez. Müslümanlar, ferdileşme sürecini maalesef ifrat noktalara kadar götürdüler. Bir tür liberalizasyon sürecini Müslümanların da yaşadığı bir çağdayız. Ferdi gerçeklik ile içtimai gerçeklik arasındaki muvazene, İslam’a uygun şekilde kurulamadı. Cemaatçi anlayıştaki ferdi gerçekliğin reddine tepki olarak doğan liberalizasyon (ferdileşme) süreci, cemaatçi anlayıştaki yanlışı ters kutupta yaptı. Muvazene dışındaki savrulmaların hiçbiri diğerine tercih edilmez. Tepkiyle kalkan, yanlışla oturuyor, tepki gösterdiği yanlışı diğer kutupta yapmaktan kurtulamıyor.
Netice olarak Müslümanların teşkilat anlayışının çerçevesini İslam, muhtevasını iman, sistemini ahlak, manivelasını da akıl oluşturur. Zekaya düşen de keşif maharetidir.
*
Nefs ile ilgili problem çok girift ve naziktir. Hoyratça ve normal zeka seviyesi, normal akıl terkibi ile üstesinden gelinemez. Nefsin en büyük mahareti, her şeyin (her fiilin) muhtevasına nüfuz edebiliyor olmasıdır. Namaza bile nüfuz eden nefsin, hayatta nüfuz edemeyeceği bir konu olduğu zannına savrulmamak gerekir.
Zekaya da nüfuz eder, akla da nüfuz eder, şuura da nüfuz eder. Sistemlere de nüfuz eder, teşkilatlara da nüfuz eder, cemiyete de nüfuz eder.
En büyük paradoks, nefsi nefsin fark etmesidir. Bir insanın nefsinin zuhurunu, başka bir insanın (mesela muhatabının) nefsi fark ediyor. Çünkü nefs, nefsi tanır. Nefsi nefsin fark etmesi, nefse karşı nefsin mücadele etmesini tetikliyor. Cemiyette umumiyetle nefslerin önünü başka bir nefs kesiyor. Bu durum nefslerin azmanlaşmasına mani olmak bakımından faydalı neticeler verebiliyor ama cemiyet de nefsler kumkuması haline geliyor. Bu netice ise çok berbat bir durum oluşturuyor.
Nefsin muhteva olarak panzehiri iman, suret (şekil, fiil) olarak panzehiri ise ahlaktır. Nefs, ahlaka da nüfuz edebilir ama kişi ahlaka riayet ettiği müddetçe en azından başkalarına zarar vermez. Kendi yaptıklarını nefsi için yapmış olmak gibi bir garabete düşer ve manevi mükafatına kavuşamaz fakat çevresine ve teşkilata zarar vermez. Bu sebeple ahlak bahsi, teşkilattaki, imandan sonraki en önemli ikinci meseledir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-4-İSLAMİ HAYATIN TEŞKİLAT YOĞUNLUĞU

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-4-
İSLAMİ HAYATIN TEŞKİLAT YOĞUNLUĞU
Bir yapının iyi bir teşkilat olduğunu gösteren birkaç alamet var. Teşkilat ile üyeler arasındaki münasebet yoğunluğu, üyelerinin ihtiyaçlarını karşılama ve problemlerini çözme hacmi, iş yapabilme mahareti ve teorik tesir gücü.
İslam, teşkilatını kurmadan önce, müminin kalbine nüfuz etmekle, en güçlü, en yoğun, en yaygın teşkilatı kurabilmenin kalbi, zihni ve akli altyapısını inşa etmektedir. İslam, hiçbir teşkilat kurmadan, mana olarak bir kalbe nüfuz ettiğinde o kalbin sahibinin tüm hayatını organize etmektedir. Günlük periyotlarla baktığınızda beş vakit namaz kıldırmakta, evde bir hücre oluşturmakta, işyerindeki hayatını tanzim etmekte, kısaca hayatın ruhi ve fikri teşkilatını kurmaktadır. Hiçbir din ve dünya görüşü, insanın hayatında, İslam kadar yoğun şekilde yer alamaz. Her nefesinden sorumlu olduğunu, her hareketinden hesaba çekileceğini, her işini meşru ve usulüne uygun yapması gerektiğini kabul ettirebilen bir hayat anlayışı yoktur, İslam’dan başka. Bu çaptaki derinlik ve yoğunluk, dünya tarihinde hiç görülmemiş bir teşkilat altyapısı oluşturur.
Müslümanların bu gün içinde bulundukları teşkilatsızlık haline bakınca, İslam’ı anlamakta ve yaşamakta ne kadar sığ kaldıkları görülüyor. Böyle derin ve güçlü bir kalbi, zihni ve ahlaki altyapı üzerine ciddi, etkili ve büyük teşkilatlar kuramıyor olmaları izahsız bir durumdur. Gayrimüslim birisi bile dışarıdan İslam’a bir saat baksa, ilk göreceği mana, yoğun bir teşkilatlılık halidir. Çünkü İslam’ın hangi hükmüne bakarsa baksın, birçoğunda yoğun ve açık şekilde teşkilatlılık halini görür, bazılarında ise beş on dakikalık bir zihni gayretle “teşkilatlılık halini” anlar.
Müslümanlar İslam’a ne kadar yaklaşırlarsa o nispette teşkilatlılık haline yaklaşmakta, İslam’dan ne kadar uzaklaşırlarsa, teşkilatlılık halinden o nispette uzaklaşmaktadır. İslam’ı anlamaktaki derinlik arttıkça Müslüman şahsiyet, tabii olarak teşkilatlılık haline kavuşmaktadır. Anlayışlardaki sığlık, teşkilatlılık halinde uzaklaştırırken, ferdileşme sürecini de derinleştirmektedir. Öyleyse denklem tersinden de kurulabilir. Müslümanların teşkilatlılık hali arttıkça İslam’ı anlama derinliği artar. Anlama kudreti tabii ki akıl, zeka ve istidatlarla doğrudan ilgilidir. Teşkilatlılık hali ne kadar artarsa artsın idrak derinliği kişinin akıl, zeka ve istidatlarıyla sınırlıdır. Fakat teşkilatlılık halinin artması, en azından mesuliyet hissini ve hassasiyet seviyesini yükseltir. Allah, bildiği ile amel edene bilmediklerini öğrettiğine göre, hassasiyet ve mesuliyetin gelişmesiyle beraber, akıl, zeka ve istidatların kifayetsizliğine rağmen misilsiz “ihsanlara” muhatap olunur.
Ferdi gerçeklik ile içtimai gerçeklik arasındaki muvazene, teşkilat marifetiyle kurulur. Ferd, teşkilatsız bir hayat yaşayarak tüm cemiyetle muvazene kuramaz. Buna hiçbir ferdin gücü kafi gelmez. Ferdi imkanlar, cemiyette cereyan eden hadise sayısına ve çeşitliliğine yetişmeye kafi gelmez. Ferd ancak teşkilatlar marifetiyle cemiyete karşı mesuliyetini yerine getirebilir.
Hiçbir teşkilata mensup olmayan bir Müslüman, çok ciddi bir problemle karşı karşıyadır. Dahil olacak uygun bir teşkilat olmadığını düşüne her Müslüman en azından çevresindeki üç beş kişiyle küçük de olsa bir teşkilat kurmak durumundadır. Teşkilatsızlık hali, asla izah edilemez.
Yıllarca beş vakit namaz kılıp da, günde veya haftada birkaç defa gittiği camiyi sadece secde mekanı olarak gören Müslüman, ciddi bir vakadır. İslam’ın hayattaki yoğunluğundan bir teşkilat fikri üretememiş (anlamamış) olan Müslüman, tüm zihni evrenini baştan sona gözden geçirmelidir.
Teşkilatlılık hali, medeniyettir. İslam, teşkilatlılık halini zirveye çıkararak, yeryüzündeki en büyük medeniyeti kurma salahiyetinin münhasıran kendinde olduğunu ilan eder. Müslümanlar, teşkilatlılık halini anlamamakla, çölde değil ama şehrin ortasında bedevi bir hayat yaşamaktadır. Teşkilatsızlık hali gayri medeni bir durumdur ve şehirde (toplumda) tek başına yaşamaktır. Bedeviliğin tarifi, yalnız veya teşkilata ihtiyaç duyulmayacak kadar küçük guruplar halinde yaşamaktır. Bu ne büyük tezat…
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-3-İSLAM VE TEŞKİLAT

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-3-
İSLAM VE TEŞKİLAT
İslam’ın her hükmü teşkilata atıf yapar. Hiçbir din ve dünya görüşü İslam kadar teşkilat meselesini ciddiye almamıştır.
Bir metni sathından okuyanlar, manasına nüfuz edemeyenler, manada derinleşemeyenler, ancak lügat ile sınırlı bir anlayışa sahiptirler. Onlardan adam olmaz, onları geçin ve yolunuza devam edin.
Doğrudan veya dolaylı olarak içtimai gerçekliğe atıf yapmayan İslami kaide yoktur. Her ibadet ferdi gerçeklik ile içtimai gerçekliği harmanlar, sadece birine ait ibadet bulmak mümkün olmaz. İçtimai gerçeklik, aynı zamanda teşkilat demektir. Bazı ibadetlerin ferdi gerçeklik kısmı ağır basar, bazılarının içtimai gerçeklik boyutu ağır basar ama hiçbir ibadet tek gerçeklik üzerine oturmaz.
İçtimai gerçeklik ve buna bağlı olarak teşkilatlılık hali anlaşılmadığında, ibadetlerdeki (veya İslam’ın diğer hükümlerindeki) teşkilat anlayışına ulaşmak kabil olmaz. Vakit namazlarının ferdi olarak kılınabileceğini hükme bağlayan İslam, aynı zamanda cemaat ile kılınmasını, mescitte kılınmasını ısrarla teşvik ve tavsiye etmiştir. Cemaatle kılınması ile mescitte kılınması birbirinden farklıdır. Evde de cemaatle kılınabilir ama mescitte kılınması başka manalara gelir. Cemaatle kılmayı tavsiye ederken, her hal ve şartta teşkilatlılık haline atıf yapar, mescitte kılınmasını tavsiye ederken, teşkilatlılık halini küçük cemaatlerden taşırıp cemiyet (toplum) planına nakleder. Mescit ve cami de Müslümanları bir araya getiren İslam, namaz kılıp geri dönün demez. O bir teşkilatlılık halidir, namazınızı bir arada kılın ki birbirinizden haberiniz olsun, birbirinizin dertleriyle ilgilenin der.
Mescit, İslam’ın ilk müşahhas teşkilatıdır. İlk ve en önemli müşahhas teşkilatı namaz fiili (ibadeti) merkezinde kurması ise teşkilatın muhtevasını, şeklini, yoğunluğunu gösteren hikmetlerle doludur. Üyeleri günde beş vakit bir araya gelen bir teşkilat gördünüz mü? Namazla bir araya gelme is nefsin en fazla gerilediği andır. O duygu haliyle Müslümanlar birbirlerinin dertleriyle daha yakından, daha derinden, daha diğerkam bir ahlakla ilgilenebilir. İslam’ın teşkilat ufkunu görüyor musunuz?
İslam medeniyetleri mescidi önce “cami” yapmışlar ve teşkilatlılık halini genişletmişler. Namaz merkezindeki organizasyonu daha geniş bir alana yayarak birçok şeyi “cami” haline getirmişler, toplamışlardır. Daha sonra camiyi de “külliye” haline getirerek, ilmi çalışmalardan birçok içtimai faaliyetlere kadar hayatın “idare merkezi” yapmışlardır. İslam’ın teşkilat ufkuna bu kadar nüfuz etmiş medeniyet misalleri varken, bu günkü Müslümanların teşkilat bahsindeki dar ufku ve kısır anlayışı kabul edilebilir cinsten değil.
*
İnsanlık tarihinin en geniş teşkilat ufku, tevhid ve vahdettir. Hem derinlik ufku cihetiyle (tevhid) hem de genişlik ufku cihetiyle (vahdet)…
Tevhid (derinlik) cihetiyle teşkilattaki nihai sadakat mercii tayin edilmiştir. Müslümanların sadakati, Allah ve Resulünedir. Yeryüzündeki tüm teşkilatlanmalar, bu sadakat ölçüsüne ayarlı halde gerçekleştirilmek ve devam ettirilmek durumundadır. Tevhid cihetiyle Allah’a ve Resulüne sadık olan Müslümanlar, yeryüzündeki tüm teşkilatlanmalarda, bu ölçüye riayeti esas alır. Bu sebeple hiçbir otorite, kendine bila kaydu şart itaat talebinde bulunamaz. Kendisine itaat talebinde bulunan her şahıs ve mercii, Allah’a ve Resulüne itaat etmek durumundadır. İtaat ettiği müddetçe itaat edilir. Yeryüzünde en fazla itaate layık şahıs ve mercii, Allah’a ve Resulüne en fazla itaat edenlerdir. İslam, teşkilat konusundaki temel şiarını, hakimiyet-teslimiyet parantezinde kurmaz. İtaat etmeyene itaat edilmez. İtaat zincirinin zirvesinde yer alan şahıs, en fazla itaat eden kişi olmak zorundadır. Tevhid, itaat silsilesini sıhhatli kurmayı ve insanlığın idrak edemeyeceği kadar derinleştirmeyi mümkün kılar.
Vahdet, yeryüzünde birlik inşasıdır. Tevhidin yeryüzünde tecellisi, öncelikle vahdet üzerinedir. Ümmetin vahdeti gerçekleşmediğinde, Müslümanlık eksiktir. Tevhid nasıl ki ruhi teşkilatlanmayı gerçekleştirir, vahdet de içtimai (müşahhas) teşkilatlanmayı gerçekleştirir.
Tevhidin insan iç dünyasını derinleştiren özelliği, vahdeti ihmal etmeye sebep olmamalıdır. Derunundan nihai mercie bağlanan Müslüman, yeryüzünde bir teşkilat marifetiyle bir Müslüman’a bağlanmalıdır. Teşkilatın manası budur, ümmet olmak ancak bu şekilde mümkündür. Allah’a ve Resulüne itaat etmek, onlara itaat edenlere itaat etmeyi gerektirmiyorsa, Müslümanlar, Allah’a ve Resulüne itaat bahsini gözden geçirmelidir. Müstakil ve müstağni birer ferd olmak, teşkilat, cemiyet, ümmet olmayı engeller.
Teşkilat bahsi, ümmet bahsinin, ümmet bahsi de Müslüman olma bahsinin mütemmim cüzüdür. Müslümanların hayatından teşkilatı kaldırdığınızda (teşkilatlılık halini sıfırladığınızda) İslam’ın tezahürlerinin tamamına yakınını inkıtaa uğratırsınız.
*
İslam, teşkilat bahsini kamu otoritelerinin inhisarına bırakmaz. Kamu teşkilatları (devlet de dahil) İslam cemiyetinin teşkilatlarından biridir. Herhangi bir vakıf teşkilatı, devlet teşkilatından daha az önemli değildir. Aradaki fark, büyüklük farkıdır, mahiyet ve kıymet farkı değil. Devlet teşkilatının daha mühim olması, büyüklüğünden ve daha fazla Müslüman’ın meseleleriyle ilgilenmesindendir. Bunun dışında mahiyet farkı aramak, devleti hem cemiyetten hem de İslam’dan daha kıymetli kabul etmeye kadar varacak zihni mecraları açar. Bu çerçevede teşkilat, İslam devleti olmadığı için mühim olan bir bahis değil, İslam devletinde de aynı kıymete sahip bir konudur.
İslam, her emir, nehiy, tavsiye ve teklifini doğrudan Müslüman şahsiyete yapar. Müslüman ferd, bu ölçülerin içinde tek kişilik olanları yalnız başına yapar fakat tek kişilik olmayanları yapabilmek için teşkilatlanır. İslam, hilafet ve devlet bahsini bile doğrudan Müslüman ferde hitap ederek teklif eder fakat Müslüman ferd, bunların inşası için teşkilatlanması gerektiğini bilir. Kısaca, ölçülerin sayısız miktarı teşkilatsız olarak yerine getirilemeyecek çaptadır. Teşkilatlılık hali, İslam’ın ölçülerine içtimai çapta muhatap olmaktır. Teşkilatlılık halinden kastımız, özel bir teşkilat değil, öncelikle herhangi bir teşkilat içinde bulunmaktır. Teşkilatlanmamış olan Müslüman, İslam’a muhatap olmak konusunda sınırsız eksik haldedir.
Bu konuya devam edeceğiz.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI YAZI SERİSİ İLE İLGİLİ NOT

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI YAZI SERİSİ İLE İLGİLİ NOT
Yazı serimizdeki yazıları belli bir düzen içinde yayınlanmıyor. Hazır olanların içinde bir tertibe dikkat etmeye çalışıyoruz ama nihayetinde hazır olanlardan yayınlıyoruz. Mesela bir kitap tertibi gibi ciddi bir sıra takip etmediğimiz bilinsin.
Yazılar arasında görünen boşlukların sebebi bu. Her ne kadar bir yazı serisi olsa da, her yazı biraz da olsa müstakil bir konuya temas ediyor. Bu sebeple tertibe riayet etmeksizin yayınlamayı sürdürüyoruz.
Ciddi bir tertibe riayet edebilmek için yazı serisinin tamamının bitmesi gerekir. Yazı serisinin bitmesini beklemek ise uzun sürer. Çünkü bu yazı serisi çerçevesinde üzerinde çalıştığımız konu başlığı şimdilik kırk adettir. Sürekli konu başlığının da arttığını söylemeliyiz.
Yazılar okunur ve takip edilirken bu hususa dikkat edilirse, yanlış ve eksik anlamalar engellenir zannındayız.
HAKİ DEMİR

Share Button

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-1-TEŞKİLATIN LÜZUMU

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-1-
TEŞKİLATIN LÜZUMU
Hayat ferdi gerçeklikten ibaret olsaydı ve içtimai gerçeklik olmasaydı teşkilat denilen yapıya ihtiyacımız olmazdı. Ferdi hayat, teşkilata ihtiyaç duymaz, içtimai havzadaki gerçekliklerden biri değilse. Ferdi hayat, içtimai gerçekliklerden biri olduğu için onun bile teşkilata ihtiyacı var.
Hayat ferdi gerçeklik ile içtimai gerçekliğin toplamından meydana geliyor, çünkü insan mutlak ferdi hayat yaşayamıyor. Özet olarak “insan sosyal varlıktır” şeklinde ifade edilen bu hususiyet, birçok şekilde izah edilebilirse de Müslümanların bilmesi gereken en önemli boyutu, “mutlak ferdiyetin” tevhid mevzuu olduğudur. Sadece insan değil hiçbir varlık, yalnız başına varolabilme ve varlığını devam ettirebilme kudretinde değildir. “Mutlak ferdiyet” uluhiyettir.
Müslümanların teşkilat anlayışı, temelde uluhiyet ile ubudiyet sınırını muhafaza etme çabalarından biridir. İnsan nefsi, yalnız başına yaşayabilme iktidarını talep eder, yalnız başına yaşayamaz ama bu arzudan vazgeçmez. Nefsteki uluhiyet arzusunun bir çeşidi olarak zuhur eder, ferdiyet talebi… İçtimai varlık olma zarureti hem insanın tabiatına yerleştirilmiştir hem de İslam’ın muhtevasına… Muhal-farz insan tabiatında münferid yaşama istidadı ve iktidarı olsaydı, İslam’ın muhtevası gereği yalnız yaşamaktan imtina etmeliydi. Ne var ki bu zaruret, hem tabiatında hem de İslam’ın muhtevasında var. Öyleyse nazari manada bir paradoks ile karşı karşıya değiliz.
Ferdi gerçeklik, kıymetlidir. Mesele ferdi gerçekliğin tenkidi değil, ölçüsüdür. Ferdi oluşlar gerçekleştirilemediğinde, cemiyet inşa edilemez. Cemiyeti ferdler inşa eder. Ferd haline gelemeyenler, cemiyet değil, kalabalık meydana getirirler. Dolayısıyla ferdi gerçeklik ile içtimai gerçeklik arasında kıvamı kamil olan bir muvazene kurulmalıdır. Biri olmadan diğerini gerçekleştirmek mümkün olmadığı için her ikisi de diğerine mecburdur. Herhangi birine yaslanarak diğerini tahfif etmek, ancak insan zekasının ifrat ile tefrit arasında dolaşan sıhhatsiz savrulmalarından zuhur eder. O durumda ortaya çıkan ise sosyalizmi ve liberalizm olur. Hayatı bu gerçekliklerden biri üzerine bina etmeye çalışan ve diğerini manasız ve kıymetsiz kabul eden her anlayış, özü itibariyle hastalıklıdır.
İçtimai gerçeklik, insan kalabalıklarının kendiliğinden oluşturduğu hercümerç değil, aksine merkezinde iman olan akıl ve zeka faaliyetlerinin organize (teşkilatlı) neticesidir. Dikkat edilmesi gereken ilk nokta, içtimai gerçekliğin, fiili bir durum olmaktan önce, kalbi ve zihni bir yöneliş olmasıdır. İnsanın zihni evreni nefs merkezliyse ve kalbi evreni de faal değilse, ferdi gerçeklik, menfaate ayarlı hale geleceği için, içtimai gerçekliği tanımaz, onu sadece menfaatlerini gerçekleştirebileceği bir havza olarak görür. İşte teşkilatın kurulmadan yıkıldığı nokta burasıdır.
Kalbi evren iman ile istikamet kazandığında teşkilatın kaynağı oluşmuştur. İman kalbi evrenden doğup zihni evrene (nefs, akıl ve zeka evrenine) oradan da fiziki (fiili) evrene doğru bir mecra oluşturduğunda, kalbi ve zihni organizasyonun altyapısı meydana gelir. Bundan sonraki safha, aklın, teşkilatın malzemelerini toplaması, oluşturması ve kullanmasıdır.
Teşkilat gibi müşahhas bir bahsin bu konularla ne ilgisi var veya bu kadar mücerred ifade etmenin pratik bir faydası yok diyenler için tespit edelim. Ferdileşmenin haddi kalbi ve zihni evrende aşıldığı için, içtimai gerçeklik ihtiyacı, basit günlük ihtiyaçlardan öteye gidemiyor. İçtimai gerçeklik, sabah kahvaltı yapabilmek için gereken malzemeleri on dakikada bakkaldan alabilmeyi mümkün kılan devasa organizasyondan ibaret değil. Tabii ki yarım saatte kahvaltı yapabilmek için sütü sağmak, peynir yapmak, fırında ekmek pişirmek vesaire gibi bir çok şeyi yalnız başına yapmanın zorluğu malum, bunun için toplum organize olmuş ve kahvaltıyı yarım saatte yapılabilir hale getirmiştir. İçtimai gerçekliği bu şekilde anlamak, içtimai havzayı, menfaatlerini gerçekleştirecek bir imkan alanı olarak görmektir ve İslam ile alakası yoktur. Müslüman şahsiyetin iç alemi içtimai gerçekliği böyle görmez.
İnsanlar fiili dünyada değil, zihni evrenlerinde yalnızlaştılar, ferdileştiler. Zihni evrenlerini organize edemeyenlerin teşkilat kurma arzu ve çabası, ferdi menfaatlerini daha fazla gerçekleştirmektir. Bu durum ve anlayış, teşkilatı değil, istismarı ve suiistimali üretir, günümüzde olduğu gibi.
*
Müslümanların teşkilat anlayışı, ruhtan başlar, kalpte istikamet kazanır, zihinde mecraya dönüşür, akılda tedbir ve malzeme fikri olur, oradan hayata ulaşır. Bu çerçeveden bakıldığında teşkilat, önce ferdi gerçeklik örülürken harcına katılır, sonra küçük içtimai birimlere dönüşerek “cemaat” halini alır, sonra büyük organizasyonlara sıçrayarak “cemiyet” (toplum) olur, daha sonra coğrafyaları çevreleyerek “milleti” inşa eder ve nihayet yeryüzündeki vahdeti gerçekleştirerek “ümmeti” teşkil eder.
Ferd, cemaat, cemiyet, millet, ümmet… Bunların tamamını gerçekleştirecek öz tabii ki imandır. Fakat imanın içtimai gerçeklik haline gelmesi, başka bir ifadeyle imanı içtimai havzada gerçekleştirebilmek teşkilat ile mümkündür. Teşkilat, imanın içtimai gerçeklik kazanmasının sanki tek manivelasıdır. İmanın toplum içinde serazat dolaşması, ona içtimai gerçeklik kazandırmaz. Yani iman, ferdi gerçeklikte kaldığı takdirde içtimai sahaya intikal etmez, orada kendini gerçekleştiremez.
Teşkilatın en küçüğü, ferdi oluşlardır. Ferdi oluşlarda teşkilat, kalbi ve zihni evrenlerde mayalanır. Teşkilatın en büyüğü ise ümmettir. Ümmet çapındaki teşkilat, dünyada sadece Müslümanların ufkunda mevcuttur. Hümanist yaklaşımla “insanlık ailesi” gibi beylik laflar edenlere bakmayın, merkezinde iman olmayan hiçbir fikri çerçeve, pratikte tüm insanlığa hitap edecek bir yapı kuramaz. Dünyanın en büyük çaplı teşkilat ufkuna sahip Müslümanların, bu konuda (teşkilat bahsinde) tökezlemeleri anlaşılır gibi değil.
Üç kişilik teşkilatı kuramayan ve devam ettiremeyen Müslümanların ümmet olmaktan bahsetmesi, gevezelikten başka bir şey değil. Ferdi oluşlarda iman ve İslam bir şekilde gerçekleştirilebilir fakat içtimai oluşlarda iman ve İslam, ancak teşkilat ile gerçekleştirilebilir. Teşkilatsız bir Müslüman, hayatın içtimai gerçekliğini reddetmiş demektir. İçtimai gerçekliği reddetmek, imanı muhafazayı neredeyse imkansız kılar. İmanın içtimai gerçeklikten tecrit etmek, tam olarak laik bir anlayıştır, Müslümanların hatırında olsun.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button