İSLÂM MEDENİYETİNİN MUKADDİMESİ: CÂMİ

İSLÂM MEDENİYETİNİN MUKADDİMESİ: CÂMİ

(Terkip ve İnşa dergisi 9. sayı)

Medine, İslâm’ın yaşandığı ilk yer… Bundandır ki Medine’yi anlamadan medeniyet anlaşılmaz. Medine’nin özü ve kalbi câmidir.
İstikametini kaybedip modernleşme dönemlerine kadar câmi Müslüman hayatının kurucu görevini taşır. Bu ilâhî görevdendir ki Mescid-i Nebevi eğitim ve tahsilin, devlet idaresi ve şeklinin ölçüsü ve kaynağıdır. Ulvî ve toplayıcı fonksiyonundan dolayı İslâm’ın ve Müslümanların kuruluş ve ümmet oluş merkezidir.
Efendimiz Aleyhisselâtüvesselâm, Medine’de inşa ettirdiği Mescidi-i Nebevi’yle hayatın merkezine mabet yerleştirerek câmi merkezli bir medeniyet kurmuştur. Câmi ile ev evvel İslâm’ı ve imanı muhafaza etmeyi, sonra bu iman sayesinde cemiyeti İslâmca bir hayata dönüştürmeyi buyurmuşlardır.
Bu vahyî sebepledir ki câmi merkezli bir Medine, yâni medeniyet inşasıyla dinin buyrukları câmide tahsil edilerek hayatın temeli hâline getirmek, câmideki duruş ve değerlerden neşet eden nizam ve müesseseler kurup cemiyeti dinin emrettiği şekilde Müslüman millet hâline dönüştürmek, İslâm’ı bütün olarak eğitim ve öğretim hayatının esasları kılmak gayesini taşımışlardır. Okumaya devam et

Share Button

TEVHİD VE VAHDET ÇERÇEVESİNDE BİLGİ BAHSİ

TEVHİD VE VAHDET ÇERÇEVESİNDE BİLGİ BAHSİ

(Terkip ve İnşa dergisi 6. sayı)

“Mülk Allah’ındır” hakikati, muhakkak ki bilgi (ve ilmin) Allah Azze ve Celle’ye ait olduğunu gösterir. Allah Azze ve Celle, sonsuz ilim sahibidir ve O’nun ilmi, kendi kudretiyle mütenasip olarak zatına aittir ve “öğrenilmiş bilgi” değildir.
Allah Azze ve Celle, kendi sonsuz ilminden ne verirse, insan ancak o kadarını öğrenme ve idrak etme imkanına sahiptir. Allah Azze ve Celle, bir taraftan “bilinebilirlik” sınırını takdir etmiş diğer taraftan insanı bilme ve idrak istidatları ile teçhiz etmiştir. Sonsuz ilminin bilinebilirlik sınırı insanlık sınırını, insanların her birine ihsanen tahsis ettiği bilme ve idrak istidatları ise ferdi sınırı tespit etmektedir. Her insan, bilinebilir mahiyet taşıyan ve müsaade edilen bilgilerin tamamını öğrenme ve idrak etme iktidarında değildir, her ferd, kendi bilme ve idrak etme istidatlarıyla mahdut bir ufka (sınıra) sahiptir. Bu nokta, Mutlak İlim ile nispi ilimlerin birbiriyle karşılaştığı hale tekabül eder, yani Mutlak İlim ortadadır ve tespit edilmiştir lakin onu muhatap olan insan, illet, zafiyet ve acziyet ile maluldür ki kendi bilme ve idrak istidatlarıyla mahduttur.
* Okumaya devam et

Share Button

TEVHİD VE VAHDET ÇERÇEVESİNDE BİLGİ BAHSİ

TEVHİD VE VAHDET ÇERÇEVESİNDE BİLGİ BAHSİ

(Terkip ve İnşa dergisi 6. sayı)

“Mülk Allah’ındır” hakikati, muhakkak ki bilgi (ve ilmin) Allah Azze ve Celle’ye ait olduğunu gösterir. Allah Azze ve Celle, sonsuz ilim sahibidir ve O’nun ilmi, kendi kudretiyle mütenasip olarak zatına aittir ve “öğrenilmiş bilgi” değildir.
Allah Azze ve Celle, kendi sonsuz ilminden ne verirse, insan ancak o kadarını öğrenme ve idrak etme imkanına sahiptir. Allah Azze ve Celle, bir taraftan “bilinebilirlik” sınırını takdir etmiş diğer taraftan insanı bilme ve idrak istidatları ile teçhiz etmiştir. Sonsuz ilminin bilinebilirlik sınırı insanlık sınırını, insanların her birine ihsanen tahsis ettiği bilme ve idrak istidatları ise ferdi sınırı tespit etmektedir. Her insan, bilinebilir mahiyet taşıyan ve müsaade edilen bilgilerin tamamını öğrenme ve idrak etme iktidarında değildir, her ferd, kendi bilme ve idrak etme istidatlarıyla mahdut bir ufka (sınıra) sahiptir. Bu nokta, Mutlak İlim ile nispi ilimlerin birbiriyle karşılaştığı hale tekabül eder, yani Mutlak İlim ortadadır ve tespit edilmiştir lakin onu muhatap olan insan, illet, zafiyet ve acziyet ile maluldür ki kendi bilme ve idrak istidatlarıyla mahduttur.
* Okumaya devam et

Share Button

CEMAAT GÜNLÜKLERİ-(10.03.2014)-“ALLAH İLE KONUŞTUM”

CEMAAT GÜNLÜKLERİ-(10.03.2014)-“ALLAH İLE KONUŞTUM”

Latif Erdoğan, bir televizyon konuşmasında, Fethullah Gülen ile geçmişte yaptıkları bir görüşmeyi anlatıyor. Star gazetesinin internet sitesinde 08.03.2014 tarihinde yayınlanan, “Latif Erdoğan: Gülen, bana ‘Allah ile konuştuğunu’ söyledi” başlığı ile verilen haberde meseleyi şöyle anlatıyor;
“Cemaatin içyüzünü Cematin sevilen ismi Yazar Latif Erdoğan A Haber’de Deşifre programında koydu. Erdoğan “Gülen, bana ‘Allah ile konuştuğunu söyledi. Kainatı Hz.Muhammed için yarattım senin için de devam ettiriyorum’ dedi” diye konuştu.”

Haşa, sümme haşa… “Haşa” ifademiz, Fethullah Gülen’in kendisi ile ilgili söylediği iddia olunan kısmı için…

Böyle bir söze inanmayız. Bir insan, bir Müslüman hakkında böyle bir iddiada bulunsa, iddiada bulunanın iftira ettiğine inanırız. Bir Müslümanın böyle bir söz söyleyeceğine hiç kimse inandıramaz bizi… Böyle bir şey, ancak bir deli tarafından söylenebilir, biraz aklı olan birisinin böyle bir söz söylemeyeceğini, okuma yazması olmayan dağdaki çoban bile bilir.
Okumaya devam et

Share Button

FETHULLAH GÜLEN’İN PSİKOLOJİK PROFİLİ-1-

FETHULLAH GÜLEN’İN PSİKOLOJİK PROFİLİ-1-
Fethullah Gülen’in psikolojik profili ile kimse ilgilenmedi. Birçok şey yazıldı, çok çeşitli eleştiriler yapıldı ama psikolojik dünyası kimsenin dikkatini çekmedi. Fethullah Gülen’in psikolojik profili ile ilgili yazı yazılmamış olması önemli bir konu.
Neden psikolojik dünyasına temas edilmedi, psikolojik profili çıkarılmadı? Çünkü kitlesel etkiye sahip kişilerin psikolojik profili olmaz, onların halleri, hareketleri, tavırları, edaları, mimikleri, öfkeleri, sevinçleri vesaire ancak ve ancak “hikmet” yüklü olabilir. Hikmet sahibi olduğuna inanılarak bakılan kişide hikmetten başka bir şey görünmez. Kitlesel etkiye sahip kişilerin “insani halleri” olması beklenmez.
Psikolojik profilinin olmadığına inandığınız bir insandan bahsediyorsanız, ciddi problemleriniz var demektir. İnsanın putlaştırılması tam olarak budur.
Kişilerin putlaştırılması konusu çok konuşulur ama yanlış konuşulur. Mesela dernek, vakıf veya herhangi bir teşkilat içinde alınan kararlara uymayı, aklı kiraya vermek, aklını askıya almak, liderini putlaştırmak şeklinde anlamak ve anlatmak moda olmuştur. Oysa teşkilatlı olmak, teşkilatlı faaliyet göstermek, teşkilatta alınan kararlara uymayı gerektirir. Alınan kararlar temel yanlışlar içermiyorsa, teorik yanlışlara sevketmiyorsa, onlara itiraz etmek, aklını kullanmak değil teşkilatın ve teşkilatlı faaliyetin ne olduğunu anlamamaktır. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM ŞEHRİ-5-ŞEHRİN MERKEZİ ÖRGÜSÜ

İSLAM ŞEHRİ-5-ŞEHRİN MERKEZİ ÖRGÜSÜ
İslam şehri, mananın merkezi örgüsüdür. İslam’da iman tevhid üzeredir, fikir ise vahdet üzere… Fikrin kaynağı tevhid, kendisi ise vahdet üzeredir. Cenab-ı Allah Azze ve Celle’nin mevcudiyetindeki mana yekunu tevhid üzere cem edilmiştir, O’nun zatındaki tevhidin kainattaki tecellisi ise vahdet üzere olsa gerektir. Cenab-ı Allah Azze ve Celle’nin varlığı teklik (ehadiyet) üzeredir ve her daim öyledir. Kainat, kesret (çokluk) alemidir lakin kesret, vahdet üzere bina edilmiştir. Kesretteki vahdet ise ancak merkezi bir nizam örgüsüyle tesis edilir. Bu sebepledir ki İslam’ın temel meselelere (varlık telakkisine-ontolojiye, bilgi telakkisine-epistemolojiye, insan telakkisine, hayat telakkisine) bakışı, nizami bir örgüye sahip vahdet anlayışı üzeredir.
İslam şehri, yeryüzünde vahdetin tesis ve tatbik edileceği en görünür eserdir. İslam şehri, “mana parçalarının” gelişigüzel serpildiği, birbiriyle münasebetinin tespit edilemediği, yer yer birbiriyle tenakuz teşkil ettiği arz parçası değildir. Vahdeti idrak, izah ve tatbik edemediğimizde tevhidi anlama imkanına sahip değiliz. Şehir, vahdet mimarisinin büyük terkiplerinden biridir, vahdeti bu çapta bile tahakkuk ettiremediğimizde tevhidi anlama iddiası muhayyel ve muallaktır. Okumaya devam et

Share Button

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-11-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-9-

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-11-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-9-
“Yaratılanı severiz, yaratandan ötürü” ölçüsü, her mevzuu gibi müktesebattaki çerçevesinden koparılınca kafi derecede anlaşılmaz oldu. Oysa bu ölçü, İslam’ın insan fikrinin zirvesiydi. İslam ilim mecrasında harikulade bir mikyas var; “İnsana (mesela kafire, günahkara) değil, fiile (mesela küfre, günaha) karşıyız”. Her varlık gibi insan da (kafir de), Allah Azze ve Celle’nin yaratma iradesinin tecellisidir, O’nun yaratması ise misilsiz bir sanatkarlık ihtiva eder. Müslümanlar, her varlıktaki harikuladeliğe meftundur. Varlığa düşmanlık etmek, haddi aşmaktır. Kafire düşmanlık, Müslüman olmasına mani olmaktır veya Müslüman olma ihtimalini yok etmektir, yok saymaktır.
İnsan ile fiilini birbirinden tefrik etmek, nazari çerçevede kolay olsa da, ameli sahada fevkalade zor. Çok zaman, küfür fiiline karşı göstereceğimiz tepkiyi, o fiilin failine gösteriyor ve İslam’ın yolunu kapatıyoruz. Nazari çerçevede sathi kalan anlayışlar, hayatın içinde (pratikte) derinlik boyutunu zaten yakalayamıyor. Fikri derinlik yoksa, fiili derinliğin gerçekleşmesi fevkalade zor. Birçok illete maruz kalan akıl bünyemiz, Yahudilerin dinlerini tüm insanlığa kapatmasındaki gibi, gayrimüslim insanların bizzat kendilerini düşman edinmekle, dinimizi onlara kapatmış olmuyor muyuz? Bir Müslümanı böyle bir şey yapmakla itham etmekten Allah’a iltica ederiz fakat meselenin ehemmiyetinden dolayı Müslümanların, böyle bir tehlikeyle karşı karşıya oldukları ikazını da yapmak gerekiyor. Gerçekten de insan ile Müslüman arasındaki farkı anlamış gibi görünmüyoruz. Bir tarafa Müslümanı koyunca, diğer tarafa mutlaka gayrimüslimi koyuyoruz. Oysa bu denklem eksik, önce Müslüman ve insan denklemi kurulmalı, sonra Müslüman ve gayrimüslim denklemi kurulmalıdır. Müslüman ve insan denklemini kurmadığımızda, tamamını gayrimüslim olarak gördüğümüz insanlığa hitap edemeyiz, onlarla ancak savaşmak durumunda kalırız. Oysa cihattan önce insanlara İslam’ı götürmemiz gerekiyor. “İnsan” olarak görmediğimiz birine İslam’ı götürmekte fevkalade zorlanırız. Cihat, insanlarla değil, belli bir sınıra kadar gayrimüslimlerle de değil, İslam düşmanları ile yapılır. İslam düşmanlarına (İslam’a savaş açanlara) karşı cihattan başka bir yol arayanlar ne kadar yanılıyorlarsa, insanlara karşı cihattan başka bir yol olmadığını zannedenler de en az o kadar yanılıyorlar. Okumaya devam et

Share Button

“EY İMAN EDENLER, İMAN EDİNİZ…”

“EY İMAN EDENLER, İMAN EDİNİZ…”
Bu Ayet-i Kerime’nin manasını hiç bu günkü kadar anlamamıştım. Mısır başta olmak üzere İslam dünyasındaki hadiselere Müslümanların bakışını görünce, dilimde tesbih haline geldi, önce kendim olmak üzere, bu mukaddes ihtar ve ölçünün manasını tüm Müslümanların yeniden hatırlaması ve gereğini yerine getirmesi lazım.
Mısır’daki büyük katliamlara karşı, batıdan, AB’den, ABD’den medet uman, onlardan herhangi bir ses ve kıpırdama, yardım ve katkı bulamayan, bu sebeple de sürekli onları itham eden Müslümanlar, Allah ve Resulünün düşmanlarına itimat edilmeyeceğini, nasıl olur da elinizde Kur’an-ı Kerim gibi bir kitap varken, tecrübe ederek öğrenirsiniz? Yoksa siz onlara itimat mı etmiştiniz, yoksa siz onlardan yardım göreceğinizi mi ümit ediyordunuz? “Ey iman edenler, iman ediniz…”
Yeni İslam çağı başlıyor, kim dedi ki kolay olacak. Yeni İslam çağı, batılılarla, batıya itimat edenlerle, Allah’tan başka itimat mercileri olduğunu düşünenlerle kurulur mu zannediyorsunuz? Eğer, batılı akılla düşünenler yeni İslam çağını kuracaksa, zaten o çağ, İslam çağı olmayacaktır. Batının, batı değerlerinin Müslümanlar tarafından yeniden üretilmesi manasına gelmez mi? Yeni İslam Çağı, “saf mümin” şahsiyetlerin eliyle inşa edilecektir, öyleyse “Ey iman edenler, iman ediniz…” Okumaya devam et

Share Button

AKL-I SELİMİN TEŞEKKÜLÜ-2-TERKİP UNSURLARI-1-

AKL-I SELİMİN TERKİP UNSURLARI
Akl-ı Selimin zihni evrende yerleşik, kalbi evrene de uzanan bir haritası var. Harita, akl-ı selimin terkip unsurlarını, faaliyet alanlarını, kaynaklarını ve nihayet bünyesini gösterir.
Akl-ı Selim, zihni evrende ikamet eden fakat zihni evreni aşıp kalbi evrene kadar ulaşan bir hususiyete sahiptir. Kalbe ve ruha bağlı olan, oradan beslenen bir bünyedir. . Ruhun mihverine (eksenine) yerleşmiştir, o ekseni terketmeden varolmaya ve faaliyetine devam eder. Zihni evrende olmasına karşılık kalp ve ruh ile en kesif münasebete sahip, onlardan en fazla müteessir olan bünyedir.
Zihni evrendeki en güçlü bünyedir. Zihni evrenin müstebiti (diktatörü) olan nefsten daha fazla güçlenme istidadı vardır. Akıl, nefsten daha fazla güç sahibi olamaz, zaten zihni evrende nefisten daha fazla güçlenecek bir bünye de yoktur. Akl-ı selim, zihni evrenin sultanı olabilecek, tamamını fethedebilecek, tamamını idare edebilecek, tamamına nüfuz edebilecek tek varlıktır. Bu sebeple akl-ı selim teşekkül etmemişse zihni evren nefsin tartışmasız tasarrufu altındadır.
Bu durumun tek istisnası, akl-ı selim oluşmasa bile, nefs terbiyesi yoluyla nefsin kalp ve ruh tarafından zapt altına alındığı tasavvuf yoludur. Nefs terbiyesi, belli bir merhaleye kadar ruhun zapt ve tasarrufu altına alınması, belli bir merhaleden sonra da nefsin aslına (ruha) irca edilmesidir. Nefs ruhi hususiyetler taşımaya başladığı andan itibaren zihni evrende akl-ı selim olmasa bile “doğru-güzel-iyi” hakimdir, “yanlış-çirkin-kötü” oraya giremez hale gelir.
* Okumaya devam et

Share Button

“BÜYÜKLERE” SORULAR-8-BİRİNCİ KISIM BEŞİNCİ SORU

“BÜYÜKLERE” SORULAR-8-BİRİNCİ KISIM BEŞİNCİ SORU
SORU
5-Varlık her an yeniden yaratılmaktadır, bu sebeple bir an var, bir an yoktur. Varlık-yokluk deveranının (ritminin) hızı yüksek olduğu ve gözümüz de bedeni (maddi) göz olduğu için varlığı daimi zannediyor, sadece varlığı görüyor, yokluğu farketmiyor, hissetmiyoruz. Ruhun ebediliği, varlığın her an yeniden yaratılma kaidesinin istisnası ise, ruh, yokluğu farkediyor olmalı. Böyleyse, nefis terbiyesinin müntehasına ulaşıldığında, ruh (kalp) gözü açılıyor, ruh vasıtasız görmeye başlıyor. Bu noktada ruh yokluğu yaşamaya başladığında, Allah ile halvet olma imkanı mı buluyor? Yokluk görülemeyeceği için, “yokluk deminde” Mutlak Varlık olan Allah’ı mı görüyor? Yani, varlığın yokluk deminde, Allah ile ruh baş başa mı kalıyor, böyle bir imkan mı buluyor? Yokluk deminde Allah ile ruh arasındaki mesafe sıfıra mı iniyor? Nasıl oluyor?
SORUNUN AÇIKLAMASI
Bu soru, önceki sorunun cevabının, “ruh kesintisiz varlıktır, varlık-yokluk deveranının dışındadır” şeklinde cevaplanması halinde geçerlidir. Ruh kesintisiz varlık değilse, varlık-yokluk deveranına dahil ise, yokluk deminde Allah Azze ve Celle’den başka hiçbir şeyden bahsetmiyoruzdur. Bu durumda soru tüm altyapısını kaybediyor.
Ruh kesintisiz varlık ise… Okumaya devam et

Share Button

İSLAM BİRLİĞİNİN TEMEL MÜESSESELERİ-2-HİLAFET-1-

İSLAM BİRLİĞİNİN TEMEL MÜESSESELERİ-2-HİLAFET-1-yayınlandı-
Tevhide tecrit ve tenzih ile ulaşmak kabildir. Namütenahi tenzih güzergahı, Allah Azze ve Celle’nin lütuf ve ihsanı dışında katedilmesi muhal bir mesafedir. Öyleyse Müslümanların tevhide ulaşma cehd ve gayreti yanında, dünyada, birlik ihtiyacını karşılayacak bir müessese gerekir. Tevhidden hemen sonra vahdet meselesini konuşuyor olmamızın temel sebebi bu değil midir? Vahdet bahsi, tevhid bahsine bitişiktir ve arasındaki münasebet zorlu sırlardan biridir.
Müslümanlar tevhidden bahsetmeden vahdetten bahsedemezler ama vahdetten bahsetmeden de tevhidden bahsedemezler. Vahdet, ikamesi, inşası, gerçekleştirilmesi mümkün olan bir menzilde bulunduğu için, kalbi-ruhi süreçlerinde tevhid ile meşgul oldukları kadar, zihni-akli süreçlerinde ve tatbikatta vahdet ile meşgul olmalıdırlar.
Aynı dine mensup olanlara ümmet diyorsak, ümmetin (ve tabii ki dinin) tek mümessili olmalıdır. Tevhid münhasıran Allah Azze ve Celle içindir, vahdet ise kainattaki her varlık ve vakıada müşahede edilebilen, hayatın her alanında inşa ve ikamesi mümkün olan bir kıymettir. Yeryüzünde vahdeti gerçekleştiremeyen Müslümanların, tevhid güzergahında mesafe aldıkları iddiası ham hayaldir. Vahdeti bozan unsurların olması, hatta vahdete kasteden gurup ve anlayışların bulunması mümkündür, aslolan, her Müslümanın kendi kalbi ve zihni evreninde, ruhi ve akli mecrasında vahdeti inşa etmesi, yeryüzünde de ikamesi için çalışmasıdır. Okumaya devam et

Share Button

AKL-I SELİM İLE AKLIN FARKLARI-E-KİTAP-HAKİ DEMİR

TAKDİM
İslam irfanı, insan, hayat ve medeniyeti üç esas üzerine bina eder. Kalb-i Selim, Akl-ı Selim, Zevk-i Selim…
Müslüman şahsiyeti, kalb-i selim, akl-ı selim ve zevk-i selimin mütekamil terkip kıvamında meydana gelir. Kalp insandaki her şeyin kaynağı olan vahadır çünkü ruhun aranılacağı yer orasıdır. Ruhun meskun mahallini temiz tutmamak, insandaki tüm inşa faaliyetlerini akamete uğratır. Akıl, insanın tefekkür, karar ve tatbik merkezidir ki onun selamete kavuşamamış olması, nefse teslim olması manasına gelir. Duygu insandaki en güçlü enfüsi akıştır ki, kaynağı ta ruhta (ve kalpte) olduğu için önüne geçilmez bir seldir. Eğer sıhhatli bir mecra inşa edilemez, akış istikameti ve üslubu tayin edilemezse, zevk-i selim meydana gelmez. Zevk-i Selim, kalbin (ruhun) zevk almasıdır, nefsin değil… İnsanda imandan sonraki en büyük inkılâp, nefsin arzularından değil, ruhun arzularından zevk alabilir hale gelmektir.
İslam insanda bu üç hedefi gerçekleştirmek ister. Fakat bunların bir insanda, mütekamil kıvamda terkip olması enderdir. Bu üç hedef, Müslüman şahsiyetinin ufkudur. Hem üçünün bir arada gerçekleşmesi ufuktur hem de her birinin gerçekleşmesi…
Üçünün bir insanda gerçekleşmesi, o insanın mürşit olduğuna delalettir. Sadece Kalb-i Selimin bir insanda gerçekleşmesi o insanın velayetine kafi delildir. Lakin velayet tabii olarak Zevk-i Selimi de ilzam eder. Zevk-i Selim ile Akl-ı Selim bir insanda gerçekleşirse, o kişi alim olur. Sadece Akl-ı Selimin bir insanda gerçekleşmesi, o kişinin akil (mütefekkir) olduğuna işarettir. Galiba tüm bunlar böyledir ama en doğrusunu Allah bilir.
Kalb-i Selim, imanın, istikamette sübuta ermesi, Akl-ı Selim, aklın, güzergahı tayinde isabet kaydetmesi, Zevk-i Selim ise hayatın hakikati olan “ruhi hayatın” galip gelmesidir. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-4-İNSAN TELAKKİSİ-1-

İNSAN TELAKKİSİ-1-
Maarif, insan inşasıdır. İslam Maarif Anlayışı ise Müslüman şahsiyet inşasının irfan yekunudur. Öyleyse mesele şu sacayağını takip eder; İslam nedir, İnsan nedir, Müslüman şahsiyet nedir. “İnsan tabiatı”, “İslam’ın insan telakkisi”, “İslam’ın inşa etmeyi istediği şahsiyet numunesi” başlıkları birbirinden farklıdır. Günümüzde birçok konu birbirine karıştırıldığı için, sıhhatli tetkikler yapılamıyor, sıhhatli fikir ve ilim üretilemiyor. Müslüman ilim ve fikir adamları, “insan nedir?” sorusu ile hiç ilgilenmeksizin, doğrudan doğruya İslam’ın istediği şahsiyet numunesinden bahsediyorlar. İnsanı anlamadan, İslam’ın arzu ettiği insanı anlayacaklarına dair bir vehim içindedirler. Madenin ne olduğunu bilmeden eşya (alet) imal etmeye benzeyen bu durum, hem İslam’ı anlamayı engelliyor, hem insanı anlamayı, hem de İslam’ın istediği şahsiyet terkibini…
İnsan bahsinde onlarca kitap telif ettiğimiz için, burada, insanı, maarif cihetiyle ele alacağız. İnsanın ne olduğu, İslam’ın insanı nasıl teşhis ettiği, inşa etmek istediği şahsiyet numunesinin ne olduğu hususlarını takip ederek, “İslam’ın insan telakkisini” kısaca tetkik edeceğiz.
*
İnsan tabiat havuzu, kainattaki tüm varlık çeşitlerinin tabiat hususiyetlerini ihtiva etmekte, ek olarak da sadece insana has ve ait olan ruhu, toplam varlığının merkezi unsuru olarak bünyesinde bulundurmaktadır. Bu sebeple insan tabiat haritasını çıkarmak fevkalade zordur, kolay olan yolu ise, insanlık tarihinde mevcut olan her insan fiilinin, tabiat haritasına dahil olduğunu bilmektir. İslam, varlık çeşitlerinin her birinin müstakil olarak yaratıldığını beyan ederken aynı zamanda her varlık çeşidinin kendi tabiat sınırlarını aşamayacağını da tescil eder. Varlık, kendi tabiat sınırlarını aşamayacağı için, “evrim” yoktur. Evrim, bir varlık çeşidinin kendi tabiat sınırını aşarak başka bir varlık çeşidi haline gelmesidir. Evrim, sadece insan telakkisi ile ilgili değil, aynı zamanda tüm varlık telakkisi (ontoloji) ile de ilgilidir. Dolayısıyla İslam, her varlık çeşidinin (ve tabii ki insanın) müstakil olarak yaratıldığını beyan ederken, varlık telakkisinin de çerçevesini tayin eder. Okumaya devam et

Share Button

AKLIN TÜKENMESİ Mİ AKLI TÜKETMEK Mİ?

TÜKENMEK Mİ TÜKETMEK Mİ?
İnsanın topyekun tükenmesi, ölümdür. Tükenmekten kasıt bu olmadığına göre, insanın bazı ruhi veya zihni mecralarının kuruması manasında kullanılıyor olmalı. Böyleyse ölümden niye bahsediyoruz? Çünkü bir bahsin ufkunu görmeden o bahiste söz söylemek manasız oluyor. Bir bahsin ufku, o bahsin aynı zamanda temel nispet noktasıdır. Bu sebeple topyekun tükenmeyi (ölümü) unutmadan tükenme meselesine bakalım.
*
Zihni evrenleri etki-tepki sarmalına ayarlı olarak meydana gelen insanlar, etki aldıkları müddetçe tükenmezler, etki almadıklarında ise “yoktur”lar. Hayatta kafi derecede tesir yoğunluğu olduğu için de her zaman hareketli haldedirler. Varlıkları dış tesire ihtiyaç duyduğu için de “yalnız” kalamazlar. Bu tip insanlar, cemiyetin kemiyet ihtiyacını karşılayan konu mankenleridir ve mevzuumuz dışındadır.
*
Fikir üretmek, hamledir (aksiyondur), dış tesire ihtiyacı yoktur. “Saf fikir” üretmek, saf ruhi hamledir, dış tesire ihtiyacı olmadığı gibi, kendi zihninin tesirlerine de (zihni çalkalanışlara da) ihtiyaç duymaz. Saf fikir üreten fikir adamı da bir elin parmaklarını geçmediği için, mevzuumuz bunlar da değil, çünkü saf fikir üretenlerin ömrü, yazacakları kitapları bitirmeye kafi gelmez.
*
Yukarıdaki iki sınıf insanın dışında kalan fikir, ilim ve sanat adamları için tükenmek sözkonusu olabilir. Fikir adamlarının tükenmesi, akıl hacimleri ve akıl bünyeleri ile ilgilidir. Akıl hacimleri üretim kapasitelerini, akıl bünyeleri ise üretim kaynaklarını gösterir.
Aklın hacmi ve bünyesi, üretim kapasitesini tayin eder. Akıl, kainatı, insanı ve hayatı ne kadar hacimli anlamışsa, üretim kapasitesi o kadar büyük olur. Mevzuu bu kadar büyük ve derin olunca, aklın bir ömür boyu tükenmesi kabil olmaz. İçinde yaşadığımız çağ, akla o kadar çok malzeme temin etti ki, tükenmek ne mümkün… Problem de tam bu noktada. Artık akıl tükenmiyor.
Aklın tükenmesi gerekiyor oysa. Fakat insanlar sadece akıllarıyla (o da ne kadarsa) yaşadıkları için aklın tükenmesini “ölüm” gibi anlıyor ve korkuyorlar. Tüm yığınak akıla yapılınca, aklın tükenmesi, dehşetengiz bir yıkım, çöküş, buhran olarak görünüyor. Doğrudur, insan iç alemi akıl merkezinde kurulur, mana haritası akıl ekseninde çizilirse başka türlü olması beklenmez. Bu sebeple insanlar aklın çevresine dev çelik duvarlar örüyorlar, onu korumak için… Böyle bir zihni evren organizasyonunda aklın kendi kendini tüketmesi, intihardır. Zaten akıl kendini tüketmez, kendinden vazgeçmez. İçinde yaşadığımız çağın bilgi malzemesi de dikkate alınınca, aklın kendini beslemesi için ihtiyacının birkaç trilyon katı besin sahibi olduğu muhakkak. Dolayısıyla aklın tükenmesinden bahsetmek, fevkalade bir tehlikeye davetiye çıkarmak gibi anlaşılıyor.
Oysa insan, aklını tüketmelidir. Aklın kendini tüketmesindeki tehlike, aklın, insan iç aleminin tek merkezi olması haline münhasırdır. Tek merkez, tek değer, tek idrak melekesi vesaire… Bu ihtimal çok korkutucudur ve insanın (aslında aklın) tüm savunma mekanizmalarını harekete geçiriyor.
İnsanın aklını tüketmesi başka bir haldir. İnsanın aklını tüketmek istemesi, zihni evrenini sadece akıl merkezinde inşa etmemiş olmasıyla alakalıdır. Akıldan başka ve daha mühim bir merkez varsa (inşa edilmişse) aklı feda etmek, tüketmek fazla korkutucu olmadığı gibi ruhi-kalbi süreçler için elzemdir. Zihni evrenden kalb evrenine geçmiş olanlar içinse aklı tüketmek şarttır.
Aklı tüketmek, başka bir güzergahın kapısını aralamaktır. Başka bir seyahate çıkmaktır. Bunun lüzumunu anlayanlar, bir amok koşucusu gibi aklı tüketmek için çılgınca koşuyorlar. Ne var ki “akıl ötesi” seyahate çıkma lüzumunu akılla anlayanların aklı, o kadar hacimlidir ki, tüketebilene aşk olsun.
*
Yazının girişindeki ölüm bahsine dönersek, aklı tüketmek, aklın ölümü gibidir. Ölüm, materyalist anlayışla, insanın imhasıdır. Müslümanlar, materyalizmden farkına varmadan etkilendikleri için, ölümün manasını da farklı anlamaya başladılar. Ölüm, hayat sürecinin bir safhasının bitmesi ve başka bir safhasının başlamasıdır. İslam’ın hayat anlayışı, tekdir. Alem-i Ervahtan başlar (bu cihetle başı vardır) ve sonsuza kadar uzar gider (sonu yoktur). Önceki alemle (alem-i ervahla) sonraki alem (ahiret) arasındaki küçük parantez olan dünya hayatı ise, imtihan alanıdır.
Mutlaka öleceğiz. Hedef ise “ölmeden önce ölmek”. Aklı tüketmek, “ölmeden önce ölme” menziline ulaşmak değildir tabii ki. Fakat aklı tüketmek, “ölmeden önce ölmek” hedefinin pilot uygulaması olmalıdır. Hiçbir şey birden olmuyor, elde edilemiyor, mutlaka safhaları tek tek aşmak gerekiyor. İhtimal o ki, aklı tüketmek, “ölmeden önce ölme” hedefinin iptidaisidir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

MİRAÇ, RİSALETİN DE UFKU…

MİRAÇ, RİSALETİN DE UFKU…
Miraç, Hz. Risaletpenah (SAV) efendimizin “huzura alınmasıdır”. Huzura alınmak… Bir çırpıda söylüyoruz ama idraki imkansız olan bir hadisedir. Aklın hem faydalı hem de zararlı özelliklerinden biri de “anlamadığını kullanabilme” maharetidir.
Huzura nasıl alınmıştır? Ruhen ve bedenen… Ruhu anlar gibi olmak mümkün… Çünkü Allah, alem-i ervahta ruhlarla muhatap olmuş ve o meşhur soruyu sormuştur. Ruhlarda O’na cevap verdiğine göre “mükaleme” seviyesinde bir muhatap oluştan bahsediliyor. Tüm ruhlarla bir defa olsun muhatap olduğu beyan edildiğine göre, bunun tekrarlanmasını mümkün görmek, (Allahu alem) yanlış olmasa gerek. “Aklı çatlatan” husus, bedeniyle beraber huzura alınmasıdır.
Beden… Yani madde… Yani dünya… Huzurda… Sidret’ül münteha’nın ötesinde…
Şimdi meseleyi miraç bahsinden çıkarıp anlama temrinleri yapalım, sonra miraç bahsine tekrar dönelim. Tevhid bize şunu söyler; yaratılmış varlıkların “mutlak varlığa” uzaklığı sonsuzdur. Yaratılmış her varlık çeşidinin (insan, cin, melek, madde vesaire) O’na uzaklığı farklıdır ama aynı zamanda sonsuzdur. Allah’ın zatını tenzih etmek için kullanabildiğimiz en uygun “dil malzemesi”, “sonsuz” kelimesidir. O’nu tenzih bahsinde “dil havzasının” malzemeleri ve imkanlarının kafi olmadığı malum. Mevcut dil imkanları ile tenzih etmek istediğimizde “sonsuz” mefhumundan medet umuyoruz.
Yaratılmış hiçbir varlık, O’na ulaşamaz. Asla böyle bir imkana sahip değildir. Muhal-farz yaratılmış herhangi bir varlık O’na ulaşma imkanına sahip olsa, belli bir mesafeden sonra “Nurun tecellisinin şiddetine” dayanamaz ve “yok” olur. Madde ise yaratılmışların en alt seviyesindedir, yaratma fiilinin son tecellisidir. Maddenin O’na yaklaşması, muhal-farz ifadesiyle bile mümkün değildir.
O’na ulaşmak mümkün değilse insanın maksadı ve çabası nedir? İmtihan sırrı bu noktada olsa gerek. İnsan veya başka bir varlık O’na ulaşamaz ama O insana “şahdamarından daha yakın”dır. O’nun insana uzaklığı “sıfır”, insanın O’na uzaklığı “sonsuz”… Tevhid, bu paradoksun sırrında mahfuz.
İnsan O’na yaklaşamaz, yaptığı Salih amellerle O’nu davet eder. O, murad ederse, kulunun amelini severse, kuluna yaklaşır.
Miraç bahsine geri dönelim…
Bedenin (yani maddenin) “huzura” çıkabilmesini, (bir istisna haricinde) İslam’ın hiçbir kaynağı ve ölçüsü mümkün görmez. Bilakis böyle bir hadiseyi mümkün görmeyi, tevhide temel bir aykırılık sayar. İstisna, miraç ile ilgili kaynaklar, beyanlardır.
Allah ve Resulü şüphesiz ki her zaman “doğru” söyler. İstisnası olmayan ender hükümlerden biridir bu… Dolayısıyla miraç hadisesi ile ilgili beyanlar da aynı şekilde doğrudur.
İslam varlık telakkisi (ontoloji ve tevhid), bedenin (maddenin) huzura çıkmasını mümkün görmez. Miraca rağmen mümkün görmez. Miraç hadisesini paranteze alır, tasdik eder, mahfuz kılar ve hala bedenin huzura çıkmasını mümkün görmez. Hiç kimse, İki Cihan Serveri’nin (SAV) miracını emsal ve kaynak olarak alıp, maddenin huzura çıkacak kadar O’na yaklaşmasını mümkün göremez. Böyle bir düşünce tevhid bahsindeki en büyük sapkınlık olur.
Miraç nasıl mümkün olmuştur? İslam’ın toplamına baktığınızda hiçbir izahını bulamazsınız. Anlaşılıyor ki, Allah, Habibi (SAV) için, hiçbir insana ve peygambere tanımadığı bir istisna bahşetmiştir. Bunun izahı değil ama ifadesi, olsa olsa, “İHSAN”DIR. İhsan, izahtan varestedir. O, mutlak kudret sahibidir ve her ne isterse yapar, her ne isterse ihsan eder.
Bu nasıl bir ihsan… Bu nasıl bir lütuf… Bu hangi çapta, hangi seviyede bir “kıymet”…
Miraç, Sünnetullah’ın tüm kaidelerinin istisnasıdır. Dikkat edin… Tüm kaidelerin… İstisnası olmadığı bir kaide varsa, zaten izahı da vardır. Fakat hiçbir izahı yok. İzah edecek bir “yiğit” varsa birkaç adım öne çıksın da endamını görelim.
Bedeni ve kıyafetiyle huzura çıkmış olan İNSANLIĞIN BİRİNCİSİNDEN ÖNCEKİ misilsiz büyük zatın, kıyafetinden saçının her bir teline, tırnağından her hangi bir uzvuna kadar her şeyi “misilsiz” kıymetlidir. O’na ait herhangi bir şeyle ilgili “tahfif” ihtiva eden ifadeler, en hafif tabirle ahlaksızlığın zirvesidir.
Bedeni, insanlığın ruhunun ulaşamayacağı bir seviyeye çıkmış… Buradan bir şey anlamayan, nerden ne anlayacak?
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

HAKİKATİN FİKRİ SEYR-U SÜLUKU

HAKİKATİN FİKRİ SEYR-Ü SÜLUKU
Hakikat, her insana ve her bakışa (usule) farklı görünür, her safha ve her mertebede farklı tecelli eder, her mecra ve her güzergâhta farklı akar. Fakat hakikat “gerçek” gibi çok değildir, tektir. Çünkü “hakikat” tevhidin mevzuu, “gerçek” ise kesretin mevzuudur.
İnsanın iç âleminde iki temel mecra var. Ruhi-kalbi mecra ve zihni-akli mecra… Bahsimiz, zihni-akli mecradır.
Zihni-akli mecradaki hakikat seyrinin istikameti tek, güzergahı çifttir. İstikamet vahdettir ve tektir. Güzergah ise, yukarıya doğru inşa ve terkip, aşağıya doğru idrak ve tahlildir.
Zihni-akli mecranın istikameti vahdettir. Müntehası da vahdettir. Tevhit, ruhi-kalbi mecranın istikametidir. Akıl, tevhide değil ancak vahdete ulaşabilir. Çünkü vahdet, kesretin terkibi ile vücut bulmuştur ve vahdet tahlil edilerek kesrete ulaşılabilir. Akıl, tahlil ve terkip edemediğini ihata edemez ve anlayamaz. Tevhid, bir değil, tektir. Tek, bölünmez, toplanmaz, çarpılmaz, çıkarılmaz. Yani tahlil ve terkibe konu olmaz.
*
Varlık ve hayatın ortasında bulunuyoruz. Ne bidayetini yaşadık ne de nihayetini yaşayacağız. Ne kainatın merkezindeyiz ne de kenarında… Ne merkezine ulaşabileceğiz ne de ufkuna… Bu durum, varlığı ve hayatı anlamayı fevkalade zorlaştırıyor. Ortasında olmamızdan dolayıdır ki, hakikat seyrinin iki güzergahı var. Biri merkeze diğeri ufka doğru, biri bidayetine diğeri nihayetine doğru… Biri külli vahdete diğeri cüz’i vahdete doğru…
Hiçbir varlık, bidayetine veya nihayetine ulaşmadan anlaşılamaz. Nasıl var olduğunu (yani bidayetini) ve nasıl yok olacağını (yani nihayetini) bilmeden ve anlamadan varlığı anlamak nasıl mümkün olacak ki? Doğumunu bilmeden, ölümünü görmeden anlama iddiasında bulunmak, gevezelikten ibaret değil mi? Kainatın varoluşunu (yaratılışını) aklın bilme imkanı var mı? Akıl ile Allah’ın zatını (tevhidi) idrak etmek bu sebeple (ve daha sayısız sebeple) muhaldir.
*
İnşa ve terkip güzergahında, varlık, zihni evrende vücut bulur. Yeniden inşa ve terkip edilmesine ihtiyaç yoktur. Kainattaki her varlık çeşidinin diğerleriyle ve yekunuyla olan “inşa” ve “terkip” sırrına nüfuz etmek kafidir. Fakat zihni-akli mecrada varlık yekununu anlamanın yolu, inşa ve terkip temrinleri yapmaktır. Her inşa ve terkip teşebbüsü, aynı zamanda bir varlık telakkisi (ontoloji) tecrübesidir. Ne var ki kainatın (varlık yekununun) ne kadarı insanın zihni evrenine intikal edebilir ki? Akıl nereye kadar giderse gitsin, varlık yekununun bir parçasına ulaşabilir. Ulaştıklarıyla bir “varlık telakkisi” kurar. İnsanın hakikat ile arasındaki mesafe, sahip olduğu varlık telakkisi ile varlık yekununun aslına olan mesafenin sonsuz katıdır.
Bu kadar uzak mesafedeysek neden uğraşıyoruz? Bu mesafe asla ulaşamayacağımız manasına gelmez mi? Hem evet hem de hayır. Evet kısmı bizim hakikate uzaklığımızdandır. Hayır kısmı ise, Allah’ın bize, bizim kendimize olan yakınlığımızdan daha yakın olmasıdır. Bu sebeple çalışmakla olmaz, olsa olsa lütuf ile olur. Öyleyse çalışmak neden? Lütufa mazhar olmak için…
İnşa ve terkip güzergahının müntehası, hakikatin vahdetteki tecelline ulaştırır. Hayatın ve varlığın ortasından bakan göz “büyük terkibi” görmezse, varlık parçalarında kaybolur. Varlık yekununu (büyük terkibi) görmeyen göz için, “parça bütünün habercisi” değildir. Parçanın tüm kıymeti ise bütünün habercisi olmasındadır. Parçada bütünü göremeyen veya parçadan bütüne sıçrayamayan göz (idrak), kesrette boğulur. Kesrette boğulana adam mı denir?
Hakikatin kainat çapındaki vahdetini (terkibini) seyredemeyen ve kesrette boğulan idrak, şirkten nasıl kurtulur?
Aklın müntehası, vahdettir, akıl ile tevhide ulaşılmaz. Akıl ile tevhidden bahsedenler, farkında olsunlar veya olmasınlar vahdetten bahsediyorlar. Vahdeti tevhid yerine ikame etmek, haşyet duygusundan mahrum “küçük hacimli akılların” hususiyetidir. Vahdet bahsinde akla ihtiyacımız yok mu? Elbette var. Tevhidin lüzumlu olduğunu ve tevhidin “ne olmadığını” akıl anlayabilir. Tevhid bahsinde akla olan ihtiyacımız bu çerçevededir. Aklın bu vazifesini yerine getirmesi, şirke düşme tehlikesini bertaraf eder.
*
İnşa ve terkibin müntehasında, yaratma fiilinin çapı müşahede edilir. İdrak ve tahlil güzergahının müntehasında ise yaratma fiilinin “ne olduğuna” yaklaşılır. Yaratma fiilinin ihtişamına (çapına) ve “ne olduğu hususuna” birazcık nüfuz etmeden, en azından onu “sezer gibi” olmadan, ne uluhiyet ne de ubudiyet bahisleri anlaşılır. Dolayısıyla ne hakikat (tevhid) ne de vahdet fark edilir. İdrakin serhattında seyahat etmeyenler hakikat (tevhid) meselesini siyasi kavgalarda arıyorlar. Oysa siyaset vahdetin tecelli sahalarından biridir, tevhidin değil… Akla konu her şey, mesela kainat ve içindekiler vahdetin mevzuudur. Dünyaya kadar indiğinizde artık sadece vahdetten bahsedebilirsiniz. Özellikle hayata ait her mesele, vahdet bahsine dairdir. Tevhid, içtimai gerçekliklerle ulaşılabilir bir mertebe değil ancak ferdi “varoluşlarla” müşahede edilebilir. Bu sebeple tevhid, ruhi-kalbi mecranın konusudur.
*
Zihni-akli mecra ile ancak hakikatin vahdetteki tecellisine ulaşılabilir. Tevhit ise hakikatin ta kendisidir. Zihni-akli mecra ile ancak tevhidin “ağyarına mani” olunabilir, kendisine vasıl olmak ise muhal… Tevhide vasıl olmak, ruhi-kalbi mecranın inhisarındadır.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

İNSANIN RUHİ VE AKLİ SÜREÇLERİ -VEYA- TASAVVUF VE ŞERİAT

            İNSANIN
RUHİ VE AKLİ SÜREÇLERİ -VEYA- TASAVVUF VE ŞERİAT

 

            İnsan, iç
dünyasında sayısız süreçleri aynı zamanda yaşar. Fakat sayısız süreçlerin
temelde iki mecraya dâhil olduğu vakadır. Bu mecralar; ruhi-kalbi mecra ve
zihni-akli mecradır. Zihni-akli mecra her insanda (deli olmayanlarda) mutlaka
meydana gelir ve enfüsi (psikolojik) süreçler bu mecra içinde cereyan eder.
Buna mukabil kalbi-ruhi mecra her insanda meydana gelmeyebilir. Zira zihni-akli
mecra tabi olarak meydana gelirken, kalbi-ruhi mecra tabi olarak değil iradi
çabayla meydana gelir. İnsan ruhi-kalbi mecrayı açmak ve o mecrada mümkün olan
süreçleri yaşamak için fevkalade çaba göstermek mecburiyetindedir.

 

            İnsanın
zihni-akli mecrası, fizik dünya ile sınırlıdır. Aklın metafizik dünyaya dair
kabullere sahip olması, onları anladığı manasına gelmez. Bu nokta önemlidir.
Fizik ötesi âlemin varlığını kabul etmek başka o âleme seyahat etmek başka bir
şeydir. Akıl, insandaki tefekkür melekesi ise eğer (en kısa tarifidir aklın)
idrak edebileceği alan fizik dünya ile mahduttur. Fizik dünya ise imana konu
olmaz. İman fizik dünyanın ötesindeki hakikati konu edinir. Kısaca akıl, imanın
merkezine yolculuk etme imkânından ve maharetinden mahrumdur.

            Şeriat aklı
muhatap aldığına göre bu durum tezat teşkil etmiyor mu? Şeriat aklı muhatap
alıyorsa insana aklın kâfi gelmesi gerekmez mi? Akıl, insanın ruhi-kalbi
mecrasını açmadan ve bu mecradaki süreçleri yaşamadan İslam’ı ve hayatı
yaşamaya kafi gelebilir. Bu tür bir hayatı tercih edenler için bir problem de
yoktur. Fakat insanın kalbi-ruhi mecrayı iç dünyasında oluşturmadan yaşaması,
hayatın devasa bir boyutunu eksik bırakır.

Neyi eksik bırakır? Akıl, şeriata
muhatap olduğunda bilir ki, günah işlemeyecektir. Günahı işlememesi kâfidir.
Günah işlemeyi düşünmek günah değildir ve günah fiilini gerçekleştirene kadar
şeriatı ihlal etmez. Fakat ruhi-kalbi mecrayı açamamış ve orada mesafe alamamış
ise eğer, günah düşüncesinin gönlüne (kalbine) gelmesini (doğmasını)
engelleyemez. Günah düşüncesinin kalbe gelmesi, şeriat için günah değilse de
insanın kalbinin kirleneceği vakadır. Kirlenen kalbin insanın günahtan korunma
gücünü zafiyete uğrayacağı ise aşikârdır.

Başka bir ifade ile günah fiili insanın
kalbine doğuyor ve bu engellenemiyorsa ne kadar direnilirse direnilsin bir gün
günah işlemek durumunda da kalınıyor. Aslolan günah düşüncesinin kalbe
gelmesine mani olmaktır. Bu durumda (yani düşüncesi bile meydana gelmeyen)
günah fiilinin gerçekleştirilmesi ihtimali sıfıra yaklaşmış olur. Zihni-akli
mecranın mahiyeti ve aklın kudreti günahın kalbe gelmesine mani olamamaktadır.
Kaybedilen bu ve buna bağlı olarak daha neler…

            Akıl temel
anlama melekesi (merkezi) kabul edildiğinde, aklın sınırlarını bilmek fevkalade
önemli hale gelir. Akıl, ahlak ve hukuku, yani hayatın “nasılını” anlamaktan
aciz değildir. Bu manada şeriat akla hitap eder. Fakat akıl, hayatın “niçinini”
anlama imkânına ve kudretine sahip değildir. Bahsini ettiğimiz hayat, Müslüman
hayatıdır. Müslüman hayatının niçin sorusu, cevaplarını fizik gerçekliğin
ötesinde verir. Niçin sorusu zincirleme sorulduğunda varacağı nihai nokta,
tevhiddir. İşte niçin sorularının zincirleme sorulacağı güzergâh, tecrit güzergâhıdır.
Tecrit güzergâhı ise tenzih güzergâhının paralelinde devam eden kaldırım
gibidir. 

            Akıl tecrit
güzergâhında bir müddet yol alabilir fakat tecrit güzergâhı ile tenzih güzergâhı
bir müddet sonra birleşir. Akıl, tecrit güzergâhında ancak bu güzergâhın tenzih
güzergâhı ile birleşebileceği noktaya kadar yol alır. Tecrit güzergâhı ile
tenzih güzergâhı birleştiğinde akıl seyahatine son verir ve orada durur.
İnsanın zihni-akli mecrasının müntehası burasıdır. Tevhidin hakikatine ise bu
noktada ulaşmak kabil değildir. Müslüman, bu noktadan ileriye gidemese ve
hayatı bu noktaya kadar hakkıyla yaşasa mesuliyetini yerine getirmiş olur.
Çünkü şeriatın teklifi buraya kadardır ve bundan sonrasını şart kılmaz. Fakat
insanın buradan daha ileriye gidebilme imkânı varsa ve gitmiyorsa, bilmelidir
ki, hayatı yarım yaşamıştır.

            Şeriat’ın
teklifinin buraya kadar olması, hukuki teklif cihetiyledir. Ahlaki teklifler
(tavsiyeler) bu noktada durmaz ve devam eder. Zaten ruhi-kalbi mecra ahlaki
teklif ve tavsiyeler istikametinde devam etmektedir. Ahlak ne kadar lazımsa
ruhi-kalbi mecra da o kadar şarttır. Şeriat’ın (İslam hukukunun) muhtevasını
İslam ahlakının oluşturduğu dikkate alınırsa ne kadar önemli olduğu da
anlaşılır.

 

*

 

            Şeriat,
akla hitap eder ve aklı mesul tutar. Bu manada Şeriat, insanın (Müslüman’ın)
zihni-akli mecrasında akar. Şeriat bu mecranın ana kaynağı olmalıdır. Buna
paralel olarak da tasavvuf, insanın ruhi-kalbi mecrasında akar. Daha doğru
ifadeyle tasavvuf, insanın kalbi-ruhi mecrasını açar.

            Şeriat,
insanın zihni dünyasını (yani tefekkür dünyasını) tanzim eder. Tefekkür
dünyasının temel ölçülerini ve sınırlarını tayin ederken, tefekkür faaliyetinin
esaslarını ve usulünü gösterir. Hayatın inşa edileceği alanı çerçeveleyerek
insanın tefekkür dünyasına sunar. İnsan bu hayat alanı içinde kalmak kaydıyla
hiçbir müdahaleye maruz kalmadan yaşama imkanına sahiptir. Tam bu noktada
önemli bir soru vardır ve sıklıkla sorulur. Öyleyse tasavvufa ne gerek var?
Öyle ya insanın hayatını inşa edeceği alanı çerçeveleyip önüne koyan şeriat
varsa, başka bir ifadeyle insanın fikir ve fiil alanını tanzim ve tayin eden
bir disiplin (şeriat) varsa tasavvufa neden gerek var? Bu soruyu umursamamak,
ciddiye almamak, cevap vermemek şeriatı hafife almak demektir. Bir Müslüman
böyle bir şey yapmaz. Bu soru ciddi olarak gündeme alınmalı ve cevabı tatmin
edici şekilde verilmelidir.

            Şeriat,
hayatın genişliğine alanını ve bu alanın ölçülerini verir. Tasavvuf ise hayatın
derinlik boyutu ile ilgilenir. Tasavvuf, şeriatın tek noktasını ihmal ve imha
etmeden, sınırları taşmadan ve taşırmadan, temel ve teferruattaki tüm
ölçülerini en hassas şekilde muhafaza ederek açtığı mecra ile tüm bunların
muhtevasında bir akış meydana getirir. İnsanın ve hayatın derinlik boyutu,
şeriatın tüm ölçülerinin muhtevasında mevcut bulunan hakikat arayışının güzergâhını
gösterir ve öğretir. Tasavvufla ilgili temel yanlışlardan birisi tam bu noktada
kendini göstermektedir. Şeriatın dışındaki hiçbir şey tasavvufun içinde olmaz.
Tasavvuf, şeriatın derinliğine doğru mana ve hikmet arayışını mümkün kılacak
bir güzergâhın inşasıdır. Bu güzergâhta (veya mecrada) yol alabilmek ancak
kalbi-ruhi sürece giren insanların maharetidir.

Namaz farzdır. Bu şeriat’ın hükmüdür.
Bilinen usulü ile namaz kılındığında emir yerine getirilmiş ve mesuliyet ifa
edilmiş olur. Fakat namazda dil fatihayı okurken gönül alacak-verecek hesabı
yapılıyorsa, insanda bir problem vardır. Namazın rükünlerine riayet edilmiş
olması şeriatın emridir ve bu emrin yerine getirilmiş olması kâfi görülüyorsa,
insanın ruhi-kalbi mecrasının açılmadığı anlaşılır.

Namaz kılmak, tevhide insanın şehadet
etmesidir. Secde, tevhidi tasdiktir. Fakat alnını secdeye koyan kişinin
kafasının içinde (veya gönlünde) sevgilisinin/nişanlısının davranışları tur
atıyorsa o kişinin neye şehadet ettiğini merak etmesi gerekmez mi? Ruhi-kalbi
mecrayı umursamayanların bu problemi çözebilecek bir usul teklifi var mı?

 

*

 

            Tevhid,
İslam’ın özüdür. Bu dünyada aranabilecek tek hakikat, tevhiddir. Tevhid ise
tenzih marifetiyle kabildir. Tenzihsiz tevhid çabası, panteizmden ibaret kalır.
Panteizm, küfürdür. Tasavvuf, tenzih güzergâhını açan disiplindir. Tenzih
güzergâhı ise ancak ruhi-kalbi mecrada mümkündür. Zihni-akli mecra, tenzih
güzergâhını taşıyamaz. Zira insan zihni ve aklı mahdut ve bazı marazlarla
maluldür.

 

 

 

 

 

 

 

Share Button

HAZRET-İ PİR AŞKINA! Nuri DİDEM

Normal
0
21

false
false
false

MicrosoftInternetExplorer4


/* Style Definitions */
table.MsoNormalTable
{mso-style-name:”Normal Tablo”;
mso-tstyle-rowband-size:0;
mso-tstyle-colband-size:0;
mso-style-noshow:yes;
mso-style-parent:””;
mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt;
mso-para-margin:0cm;
mso-para-margin-bottom:.0001pt;
mso-pagination:widow-orphan;
font-size:10.0pt;
font-family:”Times New Roman”;
mso-ansi-language:#0400;
mso-fareast-language:#0400;
mso-bidi-language:#0400;}

                                                                                              
“Çocuk incinin değerini ne bilir;

                                                                              
gider onu üç beş parça şekerle değiştirir.”

                                                                                                                          
Hz. Mevlâna

 

 

 

       Nasıl
yaşayacağımı, ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Her gece kendime yepyeni bir
dünya kurmak için yeni kararlar alıyor, sabah kalktığımda her şeyi unutuyordum.
Berbat bir şeydi benimkisi.

Hayatımın ucundan kıyısından eriyip azaldığını,
saçlarımdaki beyazların yaklaşmakta olan karakışın habercisi olduğunu
anlıyordum. Anlıyor, ama hiçbir şey yapmıyor, yapamıyordum.

      Bu anlarda
aklıma hep o hadis-i şerif geliyordu ; “İnsanlar uykudadır, ölünce
uyanırlar…”  Böyle zamanlarda anlıyordum
işte, düpedüz uykudaydım ve beni uykudan uyandıracak hiç bir şey yapamıyordum.

      Bana bir kova
soğuk su lazımdı ya da çimdik. Zıplamalıydım. Uyanmalıydım. Kendime uyanık
gözlerle bakmalı ve yolumu ayık yürümeliydim. Ama neydi o soğuk su ya da çimdik
etkisi yapacak şey bilemiyor, bulamıyordum. Kendimi kitaplara vuruyor, büyük
kafaların tecrübelerini üzerime giymeye uğraşıyordum. Büyük kafalar; Necip
Fazıl, Akif, Tolstoy, Shakespeare, Goethe… Ama onlar çok acı hayatlardan
geçmiş, pişmiş ve olmuşlardı. Bu yüzden büyük tecrübeleri ve başarıları vardı.
Benimse hayatı hızla ve hazla yaşamaya koşullanmış bir  ‘aklım’, yani hiç bir şeyim.

  Sonra bir gün bir
şey oldu. Bir kaza, bir çarpışma. Mevlâna’yı okudum.

  Her şeye yeniden,
sıfırdan başlamam gerektiğini kavradım.

 

“Denizi bir testiye döksen ne kadar alır?”

 

 

   Bundan yıllar önce Paulo Coelho namıyla
maruf Rio de Janerio’lu bir yazar
tüm dünyada “Bestseller” olan romanı “Simyacı”
ile ülkemizde de zuhur etti.

   Herkesçe malum, romanda aradığı hazine
uğruna evinden kalkıp dünyayı dolaşan, bu arada “kendi kişisel
menkıbesinin”  peşine düşen bir çobanın
öyküsü anlatılır. Çoban aradığı hazineyi bulamaz, evine, köyüne döner.
Şaşırtıcı bir şekilde, aradığı hazinenin yıllar önce terk ettiği bu evinin
temellerinde gömülü bulunduğunu fark eder.

   Yayınlandığı
yıllarda dünyayı alt üst eden bu roman, Mesnevi’den intihal/esinlenme ile
yazılmıştı. Elin Brezilyalısı bizim evimizin temellerinde gömülü duran hazineyi
çıkartıp, bize okkalı bir fiyattan satmıştı. Doğrusu biz de bu acı tecrübeyi
hak etmiştik. Demek ki gözümüzün önünde duran hazinenin değerini anlamamız
için, bize bir başkasının parlatıp sunması gerekiyormuş.

    El Hâk, bizim o
çobandan farkımız yoktu, Hazret-i Mevlâna’nın -zannımca- yine bir kerameti
ortaya çıkmıştı.

   Hz. Mevlâna kendini
şöyle tanıtıyor, hâlâ tanımayan kaldıysa:

 

İşte
sana konuşan biri, dilsiz ve dudaksız
Durmadan koşan biri
Elsiz, ayaksız
Böyle koşup durmak senin neyine gerek
Boşlukta ayaksız yürümek
Gökteki ay gibi


Ben bir denizim, ben bir denizim
Kendi içinde taşan
Ben bir denizim uçsuz bucaksız
Kıyısız, hür bir deniz
.

                                                (Çeviri: A.
KADİR)

 

    Ben yıllardır o
denizin kıyısında dolaşır durur, testime onun suyunu doldurmaya çabalar
dururum, ne testim dolar tam manasıyla, ne denizin suyundan bir damla eksilir.

 

“Balıktan başkası suya doyar”

 

    Genel hatlarıyla kendisinden bahsedecek
olursak:

    Mevlâna,
malumunuz, “efendimiz” demektir, sevenleri ona Hazret-i Pîr de derler. Ondan
önce de ulu kişilere Mevlâna diye hitap edilirdi ama ondan sonra bu tabir
yalnızca onu anlatır hale geldi.

    Hazret-i Pir bilinen kalıpların çok dışında ve
çok üstünde, âlim, fâzıl, edip, engin hoşgörü ve derin aşk sahibi idi. Günümüz mental
kalıplarıyla onu bilgin, sıra dışı, entelektüel, büyük bir düşünür ve muhteşem
bir şair diye tanımlamaya da kalkışabilirdik, ama bu tanımlar doğru olmakla
birlikte, çok yetersiz kalırdı.

   Onun hakkında konuşmak ne mümkün.

   Dilimin ucuna bir iki şey takılıyor yalnız:

   Hazret-i Mevlâna bir gün yolda giderken bir
papazla karşılaştı. Papaz onu görünce derin bir saygıyla eğilerek selam verdi.
Hazret mukabele olarak daha fazla eğildi. Görenler şaşırarak “Efendimiz, bir
papazın karşısında eğilinir mi ?” diye sordular. Hazret şu cevabı verdi “Ben
bir Müslüman olarak tevazuda papazdan aşağı mı kalsaydım ?”

  

   Vefatında tabutunu
taşımak için Müslümanlar, Hıristiyanlar, Yahudiler ve Hindular birbirleriyle
tartışmaya girmişlerdi, bu şerefe nail olmak için.   

  

   Biliyorsunuz UNESCO 2007 yılını Mevlana yılı
ilan etti. Onun büyüklüğünü her kes takdir ediyor irfanınca.

   Ya biz? Ne yaptık
onu anlamak, anlatmak için?

   Papaz kadar da mı
olamayacağız?

   Onun ve eserlerinin
üzerinde yoğunlaşmak için bir Brezilyalıya daha mı ihtiyacımız var?

  

  El Hâk, derya içre
mâhileriz, deryayı bilmeyen.

  El Hâk, balıktan
başkası suya doyar.

 

“Ney gibi, dostumun dudağıyla bir araya gelseydim;

söylenecekleri söylerdim ben.”

 

   Sözü kısa kesmeli,
duymuyor musunuz, Hazret-i Pîr konuşuyor:

"Ben size, gizli ve alenî, Allah'dan korkmanızı, az yemenizi,
az uyumanızı, az söylemenizi, günahlardan çekinmenizi, oruç tutmaya ve namaz
kılmaya devam etmenizi, dâima şehvetten kaçınmanızı, halkın eziyet ve cefâsına
dayanmanızı, avam ve sefihlerle düşüp kalkmaktan uzak bulunmanızı, kerem sahibi
olan sâlih kimselerle beraber olmanızı vasiyet ederim.

İnsanların hayırlısı, insanlara faydası dokunandır. Sözün
hayırlısı da az ve öz olanıdır. Hamd, yalnız tek olan Allah'a mahsustur. Tevhîd
ehline selâm olsun.''

 

 

                                                                    NURİ DİDEM

 

Share Button