28 Şubat’ın Paranoyak Zorbaları: Kurtlaşan Generaller

28 Şubat’ın Paranoyak Zorbaları: Kurtlaşan Generaller

(Bu yazıyı, ülkenin iktisadî köküne dinamit koyup, milyarlarca doların kaybına, dolayısıyla elli yıl geriye gitmesine ve istihdam teşebbüslerinin önünün kesilerek işsizlerin daha da çoğalmasına sebebiyet veren, o günden bugüne doğan her çocuğun istikbâline ve kişi başına düşen gelirin artmasına mâni olan, toplumda “irticacı” yaftasıyla düşmanlık oluşturan, milyonlarca insanı fişleyerek zihin travmasına yol açan 28 Şubat darbesinin hain kurt karakterli generallerinin ruh tahlili olarak okuyunuz. Onları gördüğünüz yerde buğz ve telin ediniz. “Siz bizden değilsiniz, vallâhi ve billâhi rûz-ı mahşerde iki elimiz yakanızda olacaktır” diyerek haklı öfkenizi yüzlerine savurunuz. Korkmayın bu general artıklarından. Çünkü yürekleri yanında değildir)

“Aksakalın Dilinden Efsaneler” kitabı başucu kitabımdır. Aral ile Hazar arasındaki Oğuz Ülkesi’nde yaşamış bir aksakalın ihatalı üslûbuyla makbul oğluna anlattığı birbirinden ibretli efsaneler içinde “Generaller ve Kurtlar” efsanesini 28 Şubat dâvası ne zaman gündeme gelse, memleketin askerî bürokrasisinde ne zaman bir yozlaşma başlasa yeniden okuma ihtiyacı hissederim:

Dinle oğul! Oğuz Ülkesi’nde hâkimiyet uzun zamandır kurtlaşan generallere aittir. Apoletli kurtların koyduğu kırmızı çizgilerin geçilememesi, temelleri sökülemeyen vesayet rejiminin devam ettiğini gösterir. Oğuz Cumhuriyeti’nin zâlim ve kanlı diktatörleridir bu yüksek üniformalılar. Generallere devlet memuru demek suçtur. Devletin ve milletin askeri değil bu despot apoletliler; millet onların tebaası, devlet de mülküdür.

28 ŞUBAT’IN AZILI GENERALLERİ
Okumaya devam et

Share Button

CEPHE YARILDI, DİRENİŞ ÇÖKTÜ

CEPHE YARILDI, DİRENİŞ ÇÖKTÜ

Önemli haber… Genelkurmay Eski Başkanı İsmail Hakkı Karadayı gözaltına alındı ve savcılığa sevk edildi. 28 Şubat soruşturması çerçevesinde ifadesi alınacak olan Karadayı, savcılık tarafından “tutuklanma talebiyle” mahkemeye sevk edildi, soruşturma evrakının mahiyetine bakılınca mutlaka tutuklanması gerekiyordu, ama mahkeme, yaşından dolayı “adli kontrol” altına alarak tutuksuz yargılanmak üzere serbest bıraktı. Ne var ki süreç hala bitmedi, savcılığın, Karadayı’nın salıverilmesine itiraz etmesi ve itirazı değerlendirecek başka bir mahkeme tarafından tutuklanma ihtimali mevcut. Savcılık itiraz etmez veya itirazı reddedilir de nöbetçi mahkeme tarafından tutuksuz yargılanmasına karar verilirse, iddianamenin hazırlanıp davanın açılmasıyla birlikte asıl mahkemenin “yakalama” kararı vermesi ihtimali de yüksek.
Türkiye artık tetikçilerle değil, faillerin asıllarıyla hesaplaşıyor, onları yargılıyor. Tabii ki gözaltına alınan, yargı süreci içinde tutuklanırsa, ilk tutuklanan genelkurmay başkanı olmayacak Karadayı, o şeref İlker Başbuğ’a ait. Fakat ikinci bir emekli genelkurmay başkanının gözaltına alınması ve muhtemelen tutuklanarak (veya tutuklanmadan) yargılanması, Başbuğ’un tutuklanmasında “özel” sebepler olabileceği iddiasını da çürütür, artık Türkiye, genelkurmay başkanları da dahil suç işleyen herkesten hesap sorabileceği bir sürece girmiş oldu. Okumaya devam et

Share Button

PİSLİKLERİ TEK TEK DÖKÜLÜYOR

PİSLİKLERİ TEK TEK DÖKÜLÜYOR
Orduda albay rütbesindeki bir subayın eşi Star gazetesine, 1990’lı yıllarda yaşadıklarını anlatmış, aman Allah’ım nedir o olaylar… İki yıl askeri lojmana arabalarının arkasında, battaniyenin altına gizlenerek girmiş. Hanımefendinin beyi olan albayın komutanı evlerine misafir olarak gelmiş ve demiş ki, “Eşin gelsin, komutanın elini öpsün. Artık başımı açacağım desin ve bu işi kapatalım”
Orduda bu tür zulümler, haksızlıklar, mağduriyetlerin sürekli olduğunu biliyorduk. Fakat konunun dikkatlerden kaçan bir noktası var, adamların zulmü de tam olarak kendileri gibi seviyesiz. Zulmün seviyelisi mi olur diyeceksiniz ama zeka eseri uygulama örnekleri var. Adamlar hem ortalama zekaya sahip, hem ortalamanın altında bir akıl hacmine sahip, hem de tam bir askeri zorbalık… Yani doğrudan, gizlemeden, evirip çevirmeden bir güç kullanımı, güç gösterisi… Zorbalıklarında ve zulümlerinde hiçbir zeka alameti yok. Okumaya devam et

Share Button

İŞE BAKIN… GENELKURMAY İLE HABER PROTOKOLÜ YAPILMIŞ

İŞE BAKIN… GENELKURMAY İLE HABER PROTOKOLÜ YAPILMIŞ
28 Şubat soruşturmasını yürüten savcılığa genelkurmay başkanlığından konu ile ilgili bilgi ve belgeler gönderilmiş. Bunların içinde o zamanki medya ile “haber protokolü” de varmış. Bu haber tekzip edilmez veya teyit edilirse ortaya çıkan netice muhteşem olacak.
Bu haberin önemi tek boyutta değil birçok boyutta kendini gösteriyor. Hukuki çerçevede 28 şubatın bir darbe olduğunu gösteren delildir. Medya patronlarının ve yöneticilerinin TBMM deki komisyonda verdikleri ifadeleri tamamen çürüttüğü için medya üzerinde ciddi tesirleri olacaktır. Esas önemli boyutu bunlar değil… En önemli boyut, genelkurmayın hukuki soruşturma ve yargılamalara karşı ketum tavrını değiştirmiş ve yardım etmeye başlamış olmasıdır. Daha önceki soruşturma ve yargılamalarda (Balyoz, Ergenekon gibi) genelkurmay hiç yardımcı olmamış, aksine bilgi ve belgeleri köşe bucak saklamış veya saklanmasına göz yummuştu. Hatırlayın Balyoz davası ile ilgili evrakın bir kısmı bir askeri tesisteki döşemenin altında bulunmuştu.
Genelkurmayın hukuka ve yargıya yardımcı olmaya başlaması, bu davaların hem hızlı görülmesini hem de evrak ve delil eksikliğini giderir. Genelkurmayın bu yaklaşımıyla hukuka bağlı ve saygılı bir noktaya gelmiş olması ayrıca mühimdir tabii ki ama şu anda acil ihtiyaç, devam eden soruşturma ve yargılamalardaki delil eksiklerinin giderilmesidir. Okumaya devam et

Share Button

DARBENİN KANUNİ GEREKÇESİ!

DARBENİN KANUNİ GEREKÇESİ!
Bu günkü Sabah gazetesinin manşetinde, “Sıra o ünlü 35’e geldi” başlığı ile verilen haberde, “Darbelere yasal dayanak olan 35. Madde değişecek” türünden ifadeler var. Malum olduğu üzere, TSK iç hizmet kanununun 35. Maddesinden bahsediliyor, o maddenin ordu tarafından darbelere hukuki gerekçe olarak kullanıldığı düşünülüyor. Askeri şahıslardan da zaman zaman bu tür açıklamalar geldiği kamuoyunun bilgisi dahilinde.
Bu haberin her tarafı problemli… Dili problemli, üslubu problemli, muhtevası problemli, çerçevesi problemli ila ahir…
Önce o madde darbelerin “yasal dayanağı” yani hukuki gerekçesi değil. Asker kişilerin o maddeyi darbeye “bahane” olarak kullanması başka bir olay, o maddenin darbenin gerekçesi olması başka bir olaydır. Bu ülkedeki siviller, darbeci askerlerin “bahanelerini” hukuki gerekçe olarak anlamaya başladığından beri, darbelerin engellenmesi imkansızlaştı. Yıllardan beri o madde, darbelerin kanuni (hukuki) gerekçesi olarak ileri sürülmekte ve sivillerin de cesaretli olanları o maddenin değiştirilmesini talep etmekteydi. Değiştirilmesi talebi, darbecilerin o maddede vehmettikleri kanuni gerekçe aslında yok, sadece vehim, sadece bahane, sadece gevezelik. Okumaya devam et

Share Button

ADAM GİBİ KOMUTAN OLSAYDINIZ BU ŞEHİTLER VERİLMEZDİ

Adam Gibi Komutan Olsaydınız Bu Şehitler Verilmezdi

Nato’nun “Dördüncü büyük ordusuymuş.” Öyle mi? Çeyrek asırdır düzenli bir ordu olmayan kırsal bir terör örgütü PKK’yla baş edemedi bugüne kadar. Askerden başka bir şeye benzer bizde kurmay ve komutanlar. Ama gerçek bir kurmay asker olmadıkları belli.

Hantallaşmış, mücadele ve taktik geliştirme cehdleri çökmüş. Öyle olmasaydı şayet, Elazığ Askerî Toplama ve Kabul Kampı’ndan otobüs ve zıhlılarla kıtasına katılan askerlerimizin pespaye bir şekilde nakline izin vermezlerdi.

Gerçek bir kurmay ve komutan olsalardı bu metodun kaç kez zaafa uğradığını, düşman PKK’nın anında bilgi alabileceğini, sağır sultanın bile duyduğu Asker Kabul ve Nakil Kamplarının dağıtım günlerini PKK’nın da bilebileceğini, dahası içeriden birilerinin hainlik edip bilgi sızdırabileceğini bilirlerdi.

SANAYİ DÖNEMİ BÜROKRATLARINA BENZER BİZDE ASKERİ KURMAYLAR VE KOMUTANLAR Okumaya devam et

Share Button

BALYOZ

BALYOZ
Kural neydi, hatırlayalım. “Başarırsanız kahraman olursunuz, başaramazsanız ipte sallanırsınız”. İhtilalin kuralı buydu değil mi? Fakat Türkiye’de bu kural darbeler için şöyle yerleşmişti, “Başarırsanız kahraman olursunuz, başaramazsanız başka sefere kalır”. Hani şu evrensel kurallar, ilkeler filan diye ağızları dolusu konuşanlar var ya, onların diliyle ifade etmek gerekirse, balyoz davası ile birlikte ülkedeki darbe kuralı, evrensel ihtilal kuralına uydu, “başarırsanız kahraman olursunuz, başaramazsanız ipe gidersiniz”. Ne var ki idam kalktı, artık “ip” yok. Şimdi “ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası” var. Fakat adamlar o kadar beceriksiz ki, tam teşebbüs bile değil, eksik teşebbüste kalmışlar. Talihe bakın ki, beceriksizlikleri müebbet hapis cezası almalarına mani oldu.
Balyoz davası neticelendi, ileri gelenler “ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası” aldılar, eksik teşebbüsten dolayı cezaları yirmi yıla indirildi. Ülke karıştı. Karıştı dediğime bakmayın, gevezelik ediyorum, kimse yerinden kımıldayamaz. Bu iş darbeye filan benzemez, mahkeme kararı. Yanlışta olsa mahkeme kararı, kaldı ki mahkeme tam olarak doğru karar verdi. Ülkenin karışmasına gelince, İstanbul’da bir yerde sanık yakınları yürüyüş yapmış, birkaç yüz kişi… Başka yerde de İşçi partililer yürüyüş yapmış, birkaç yüz kişi… Bunların en iyi bilmesi gereken iş, halkın peşlerine gitmeyeceği, bu sebeple darbe yapıyorlardı, seçimle iktidar olma imkanı olanlar darbe düşünür mü? Okumaya devam et

Share Button

ŞEHİTLERİMİZİN KANINI KİM YERDEN KALDIRACAK?

Şehidlerimizin Kanını Kim Yerden Kaldıracak?

Şehidler sağdırlar. Şehidler Allah katında misafirdirler. Şehidlik, Hz. Peygamberimiz s.a.v.’ın gıbta ettikleri bir makamdır. Hadis-i şerifin buyurduğu üzere “Şehidler yerlerinden kalkıp mahşer yerine giderken, peygamberler dahi onlara itibar için ayağa kalkarlar.”

ONLARA ŞEHİDLİK BİZE NAMAZ DÜŞTÜ

Şairin dediği gibi, “Öldüler beşer-onar tam çocukluk çağında / ulaştılar Hakk’a, ukbanın ilk durağında / huzur solukladılar şüheda otağında / bize namaz düştü o kutlular toprağında.”

Türkiye darülislâm, yani Müslümanların yaşadığı topraklar olduğu ve vatan kılındığı için askere gidip PKK adlı düşmanla savaşarak şehid oluyor askerlerimiz. Şehidlerin kanını yerden kaldırması gereken seyf sınıfı ve hükümet sahiplerinde bu dirayet ve basiret var mıdır sualini sormak zamanı gelmiştir.

PKK, şehit ettikleriyle birlikte vatanın kimliğine saldırmaktadır. Çünkü vatan, siyasî veya ideolojik bir Kemalist Cumhuriyet Devleti değildir. Vatan, Batıcılarımızın anladığı şekilde sekülerleştirilen, İslâm’ın gücünün düşürüldüğü bir ülkenin toprakları mânasına gelmez. Okumaya devam et

Share Button

GENERALLERİN PARAPSİKOLOJİK İNCELEMESİ

GENERALLERİN PARAPSİKOLOJİK İNCELEMESİ
İlker Başbuğ’un tutuklanması ile generallerin psikolojik dünyaları, normal dışında seyretmeye başladı. Aslında İlker tutuklanmadan başlamıştı ama onun tutuklanması ile bizim de görebileceğimiz, anlayabileceğimiz şekilde “açık alana” çıktı.
İlker’in tutuklanma sürecini hatırlıyorsunuz. Andıç davası duruşmasında, İlker’in silah arkadaşları, andıç belgesinin “komutana arz edildiğini”, zaten onun onayı olmadan uygulamaya konulamayacağını söylemişlerdi. Mahkeme bu ifadeler üzerinde İlker hakkında Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunmuş, savcılık da soruşturma açmış ve nihayet tutuklanmıştı.
Hadiselerin parapsikoloji ile ilgili olan noktası neresi mi? Şurası; silah arkadaşları, belgenin (kararın) İlker’e sunulduğunu ve onun onayı ile uygulandığını söylüyor, İlker ise verdiği ifadesinde “andıç”ın kendisine sunulmadığını, dolayısıyla kendisine sunulduğunu söyleyen silah arkadaşlarının kendisinden habersiz olarak uygulamaya koyduğunu söylüyor. Hadiselerin bu şekilde seyretmesi parapsikolojinin alanına girer mi? Bu noktaya kadar bakıldığında girmez gibi görünüyor ama acele etmeyin.
İlker’in ve silah arkadaşlarının ifadelerini yan yana koyup konuyu tetkik ettiğinizde, ilk göze çarpan nokta, generallerin yalan söylediğidir. Kim yalan söylüyor, İlker mi yoksa silah arkadaşları mı? Bu soru ilk bakışta önemliymiş gibi görünse de aslında önemsiz. Genelkurmay başkanı olan adam, karargahta (ülkenin herhangi bir kıtasında değil) kendisinden habersiz bu kadar önemli kararlar alındığını ve uygulandığını bilmiyor olabilir mi? Gerçekten bilmiyorsa, onun genelkurmay başkanı olması bir tarafa, kurmay yüzbaşı bile olması mümkün değildir. Buna rağmen genelkurmay başkanı olmuşsa, bu ordu sistemini tamamen yıkıp yeni bir ordu kurmak gerekmez mi? Bakın İlker’in söylediği sözler nerelere kadar uzanıyor. Şimdi tekrar meseleye bakın bakalım, söylediği söz (yani savunması) ordu sistemini berhava edecek kadar ağır bir itiraf mahiyetinde olan bu adamcağızın psikolojisi, hala parapsikoloji alanına girmemiş midir?
*
Generaller yalan söylüyor. Ya İlker veya silah arkadaşları… Kimin yalan söylediği, meselenin parapsikoloji alanına kadar uzandığını göstermesi bakımından önemli olmayabilir ama generallerin yalan söylediğini açıkça ortaya dökmesi bakımından fevkalade önemli. Generaller yalan söylediklerini, birbirinin beyanı ile ispatlıyorlar. Yani İlker yalan söylüyorsa silah arkadaşlarının ifadeleri delildir, silah arkadaşları yalan söylüyorsa İlker’in ifadesi delildir. Hangilerinin yalan söylediği meselesini zamana bırakarak şu tespiti rahatlıkla yapabiliriz; generaller mutlaka yalan söylüyor.
Mesele sadece yalan söylemeleriyle ilgili ve sınırlı değil. Üyeleri generallerden oluşan bir heyet düşünün, bir dava sözkonusu olunca, suçu birbirlerinin üzerine atıyorlar. Hadiseye bakar mısınız, ilkokul çocukları gibi, “öğretmenin ben yapmadım, Hasan yaptı” türünden komiklikler… Yahu biriniz, sadece biriniz on dakika yiğit olun ve “ben yaptım” deyiverin. Manzaraya iyi bakın, bunlar generaller, bir kısmı da orgeneral… Tam bir çocuk psikolojisi… Çocuklar için bu psikolojik süreç normaldir ama bir ordunun başında bulunmuş, oradan emekli olmuş, yaşları ellilerde-altmışlarda olan adamlar için bu tür psikolojik süreçler, normal değil, paranormal. Yani parapsikolojinin tetkik konusu…
*
İllegal örgütleri hatırlıyor musunuz? Hani militanları soruşturmada çözülmeyen, dayanıklı, suçu başkasının üzerine atarak kurtulmaya çalışmayan illegal örgüt mensuplarını… 12 eylül darbesinde yapmadıkları işkence kalmamıştı da, çözemedikleri (konuşturamadıkları) için annelerini, kız kardeşlerini, hanımlarını getirmişler ve gözlerinin önünde tecavüz etmiş veya tecavüz edecekleri tehdidinde bulunmuşlardı da (ülkücüler iyi hatırlar o zulmü) ancak konuşturmuşlardı. Konuşanlarda suçu kimsenin üzerine atmamış ve kendileri üstlenmişlerdi. Aradaki insan kalitesi farkını görüyor musunuz? Bu generallerin hiçbiri, Mamak’ta işkence gören bir ülkücü kadar bile dayanıklı ve şahsiyetli değilmiş. Oysa bu generaller o işkenceleri yapanlar veya haberdar olanlar veya raporlarını okuyanlardır. Hiç ders almamışlar o yiğitlerden. Şimdi, illegal örgüt militanları kadar sağlam bir ruh ve zihin dünyasına sahip olmayan generallerin halini, normal psikolojik hadise olarak mı anlayacağız yoksa parapsikolojinin inceleme alanına mı alacağız? Yani bunlar bir savaşta esir olsalarmış hemen bildikleri her şeyi anlatılarmış değil mi?
Yazılacak çok şey var aslında ama bunlar için fazla zaman harcamak, vakit kaybıdır. Anlayın artık bunların nasıl bir şey olduklarını.
SELEHATTİN ADANALI
selehattinadanali@gmail.com

Share Button

İLKER BAŞBUĞ’UN TUTUKLANMASI VE PSİKOLOJİK SÜREÇLER

İLKER BAŞBUĞ’UN TUTUKLANMASI VE PSİKOLOJİK SÜREÇLER
İlker Başbuğ tutuklandı. Bu konuda kısa sürede çok şey söylenecek. Lehte veya aleyhte sayısız fikir ve fikir kırıntısı piyasayı işgal edecek. Benim derdim başka, konunun pek göze çarpmayan boyutu ile ilgilenmek çabasındayım.
Emekli genelkurmay başkanının hem de savcılık sorgusu akabinde, dava açılmasını beklemeksizin tutuklanması ciddi bir “irade” sergilendiğini gösteriyor. Hadiselerin gelişme hızına bakılırsa, gerçekten “ağır bir irade” olduğu açık. Mahkeme savcılığa suç duyurusunda bulundu, savcılık hemen davetiye gönderdi, hepi topu bir hafta içinde emekli bir genelkurmay başkanı tutuklandı. Tutuklanması kadar, tutuklanmasının arkasındaki “güçlü irade” de mühim.
Önce emekli genelkurmay başkanının tutuklanmasının ne manaya geldiğine bakalım, sonra da bu hadisenin psikolojik süreçleri nasıl etkileyeceğine…
*
Türkiye’deki siyasi sistem, genelkurmay başkanlığı merkezinde kurulmuştur. Kaba bir tasnifle en tepede genelkurmay başkanı, ondan sonra generaller daha sonra Cumhurbaşkanlığı ve daha sonra da hükümet gelir. Genelkurmay başkanının tutuklanması, siyasi sistemin (Kemalist siyasi rejimin) zirvesini “dokunulmaz” olmaktan çıkardı. Akparti hükümetlerinin on yıla yakın süredir yapmaya çalıştığı (umarım bu konuda yanılmıyoruzdur) siyasi rejimi değiştirme projeksiyonu, yeni, siyasi sistemin zirvesine tırmandı. Siyasi rejimin zirvesi “derdest” edilmekle, siyasi rejimin değişme süreci ilk defa ciddi bir safhaya girdi. Artık şunu söylemek rahatlıkla mümkün; siyasi rejim yerinden oynadı, yıkılma süreci hedefini buldu, şimdi bakiye kalan “tortular”, yani teorik tabular. Başta geleni ise “Kemalizm” nam tortu… Oraya varır mı? Pratikte alaşağı edilen siyasi rejim, teorik olarak hedefini mutlaka bulur. Akparti istemese de bulur. Çünkü süreç hızlı şekilde işliyor. Bundan sonra Akparti istemese de ülkedeki siyasi ve sosyal hareketlilik teorik hedefini bulacak.
Genelkurmay başkanı dokunulmaz olmakla, maiyetini (general kadrosunu) dokunulmaz kılıyordu. Dokunulmazlıktaki psikolojik güç hiçbir şey de yok. Bir insan, ne yaparsa yapsın cezalandırılamayacağına inandığında, o insanı “muayyen bir çerçeveye” alacak hukuk, ahlak, edep ve sair hiçbir kural kalmaz. Dokunulmazlık psikolojisi, klinik olarak incelenmelidir fakat psikoloji bilimi bu tür çalışmalar yapamıyor. Çünkü dokunulmaz olanları laboratuara almanız mümkün değil. Psikolojinin zirvesi, dokunulmazlık halidir ama bu konuda çalışma yapma imkanı elde edilemiyor. Dolayısıyla “alan” bomboş şekilde duruyor.
Genelkurmay başkanı dokunulmaz olunca, etrafına emirler yağdırmak konusunda fazla heveskar oluyor. Emri altındaki subay kadrosu itiraz edemiyor. Dokunulmazlığın ürettiği “sınırsız cüret”, hukuk, ahlak, edep, fayda gibi hiçbir çerçeve dinlemiyor. Emir verirken neticesi ile ilgili herhangi bir kayıt altına girmiyor. Subay kadrosunun da itiraz etme imkanı ve gücü de olmadığı için, kanunun “suç” olarak tarif ettiği fiiller, adamın fobisi durumuna geliyor.
Dokunulmazlık psikolojisi çok ciddi bir problem tabii ki fakat problem bundan ibaret değil. Dokunulmaz olan genelkurmay başkanı subaylara emir verirken, onlar üzerinden dehşetengiz bir güç kullanıyor. Kullandığı güç, emir komuta zinciri içinde silsile halinde aşağı doğru psikolojik alan üretiyor. Dokunulmazın gücü, emrindekilerin psikolojilerini inşa ediyor, onlar da kendilerini dokunulmaz hissetmeye başlıyor.
Türkiye’deki genelkurmay başkanlarının dokunulmazlığı o kadar sağlamdı ki, silahlı kuvvetlerin tüm subay kadrosunu şemsiyesi altına almaya kafi geliyordu. Zirvesindeki adamı yargılayamadığınızda, altındaki adamı da yargılayamıyorsunuz.
*
Ordunun zirvesi dokunulmaz olduğu sürece, ne kadar general ve albayı tutuklarsanız tutuklayın, dokunulmaz olandan ümidini kesmiyorlar. Ergenekon ve benzeri kaç tane dava açıldı, kaç general ve albay tutuklandı, hala aynı işleri yapmaya devam ediyorlar. Neden? Çünkü hala ümitleri var. Neden hala ümitleri var? Çünkü kendilerine emir veren zirve, dokunulmazdı.
Bir albayın veya generalin tutuklanması, yargılanması, ceza alması çok önemli değil. Genelkurmay başkanı olan birinin tutuklanması, yargılanması ve ceza alması çok ağır bir durum… Genelkurmay başkanı olarak tutuklanmak, dayanılır gibi değil. Genelkurmay başkanı elbisesini çıkarıp mahkum elbisesini giymek, psikolojik olarak ölmektir.
*
Bir psikolojik safha daha geçildi. Bundan sonraki gelişmeler, bundan önceki tüm gelişmelerden çok daha hızlı olacaktır. Artık tutuklu sanıklar itiraf sırasına girecek, pişmanlık kanunundan faydalanmak için yalvaracaklar.
“Andıç” davasında yargılanan generaller, “İlker Başbuğ’un emriydi, bir de ona sorun” diye ifade verirlerken, büyük ihtimalle İlker Başbuğ’u feda etmek niyetinde değillerdi. Sadece soruşturma ve yargılamanın o noktaya varamayacağı inancındaydılar. Kendilerini savunmak ve ceza almadan kurtulmak ihtimali kalmayınca, “genelkurmay başkanının emriydi” diyerek, dokunulamayacağını düşündükleri ismi işaret ettiler. Eğer İlker’e dokunulamasaydı, davadaki tüm sanıklar, “biz emri yerine getirdik, yargılanacak biri varsa emir verendir, bizi bırakın” diyerek kurtulmayı düşünüyorlardı. Hata yaptılar ve son psikolojik savunma hattını çökerttiler. Bundan sonra muvazzaf subaylardan da destek ve yardım göremeyecekler. Çünkü son ihtiyat kuvvetini de cepheye sürdüler ve yok ettiler. Artık silah arkadaşları arasında “hain” olarak anılacaklar ve yardım görmeyecekler.
Bundan sonra hiçbir genelkurmay başkanı hukuksuz emirler veremeyecek. Hukuksuz emir verdiği takdirde subaylar itiraz edecek. Çünkü önlerinde örnek var. Hatırlayın, Menderes’i astıktan sonra yıllarca siyasetin üzerinde darağacı sallandırarak Menderes misaliyle ülkenin başbakanlarını ve bakanlarını korkuttular. Aynı şey şimdi kendileri için geçerli hale geldi. Cesaret kaynaklarının tamamı imha oldu. İmha eden de bizzat kendileri, hem de stratejik hatalarından dolayı. En müstahkem mevzilerini bile çok çabuk kaybettiler. Çünkü idealist değiller ve dayanamıyorlar.
Bundan sonra bozgun başlayacak. Mahkemeler tutuklayacak subay bulmakta zorlanacak. Çünkü tutuklanma ihtimali beliren subay yurtdışına çıkacak. Hatırlarsanız (ismini hatırlamıyorum) “andıç” davasında sanık olan generallerden birisi, tutuklanacağı bilgisini alınca, derhal emekliliğini isteyip, banka hesaplarını boşaltarak yurtdışına kaçtı. Tevkif kararı gıyabında kaldı kahraman generalimizin.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

İLKER BAŞBUĞ TUTUKLANDI YENİ BİR SÜREÇ BAŞLADI

İLKER BAŞBUĞ TUTUKLANDI YENİ BİR SÜREÇ BAŞLADI

Aşağıdaki yazıyı 01.01.2012 tarihinde yazmış ve yayınlanma sırasının gelmesini bekliyorduk. Yazının yayınlanma sırası gelmeden adam tutuklandı. Olayların gelişme hızının, yazma ve yayınlama hızımızdan yüksek olması karşısında her ne kadar psikolojimiz bozulsa da, “hayırlı işlerin hızlı gelişmesi” karşısında kalbimiz ve ruhumuz mutmain. İlker’in tutuklanmasından önce yazılmış yazıyı, boşa gitmesin diye, yazının sonuna yeni bir ek yaparak yayınlıyoruz.

***

“Hükümeti yıpratmak amacıyla Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde kurulduğu ifade edilen internet siteleriyle ilgili İnternet Andıcı Davası’nda, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ hakkında suç duyurusunda bulundu. Kara propaganda yapan internet sitelerinin, andıçta, ‘Komutana arz’ parafı nedeniyle İlker Başbuğ’un talimatıyla kurulduğu belirtilirken davanın birçok sanığı da eski Genelkurmay Başkanı’nın davada tanık olarak dinlenmesini istemişti. Dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Hasan Iğsız, Korgeneral Mehmet Eröz ve Yüzbaşı Murat Uslukılıç, sitelerin İlker Başbuğ’un bilgisi dâhilinde faaliyet yürüttüğünü anlatmıştı. Önceki gün görülen davanın duruşmasında ise mahkeme heyeti, İlker Başbuğ hakkında gereğinin takdir ve ifası için İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na yazı yazılmasına karar verdi.”

Haber medyada böyle yer aldı. Türkiye’de medya bir türlü doğru dürüst bir hukuk dili oluşturamadı. Hepsinin hukuk danışmanı var ama “editörlük” yapan hukukçusu yok. “Savcılığa yazı yazdı” diye verdikleri haber, mahkemenin savcılığa suç duyurusunda bulunmasıdır. Mahkemeler yargıladıkları herhangi bir konuda, suç teşkil edici fiil görürlerse suç duyurusunda bulunmak zorundadırlar. Bu olayda İlker Başbuğ’unda yargılanan suça iştirak ettiği mahkeme tarafından anlaşılmış olmalı ki, hakkında suç duyurusunda bulunmuş. Bundan sonraki süreç ne olur? Savcılık İlker Başbuğ hakkında soruşturmasını yapar ve dava açılması gerektiği kanaatine ulaşırsa, hazırlayacağı ek iddianame ile mevcut davaya dahil edilir. Yani İlker Başbuğ da aynı davada yargılanmaya başlar. Bunlar işin teknik tarafı…

Genelkurmay başkanının yargılanması ne demek? Muvazzaf değil de emekli genelkurmay başkanı olması fazla fark eder mi? Hayır… Bu kısmı teferruat… Aslolan genelkurmay başkanının yargılanmasıdır. Hem de “hükümeti düşürmek için faaliyet yapmaktan”…

Eğer savcılık yapacağı soruşturma sonunda, İlker’in yargılanması için iddianame hazırlarsa, Türkiye’de yeni bir süreç başlamış olacaktır. Dokunulmaz kimse kalmayacak, dokunulmaz kişinin kalmaması, dokunulmaz düşüncenin de kalmamasıdır. Hatırlayın, Atatürkçü olmak, dokunulmaz olmaktı bu memlekette. Yani bazı makamlar yargılanamıyordu ama bazı düşünceler de yargılanamıyordu. Bazı makamlar, bazı statüler, bazı düşünceler, “hukuk kalkanı” oluşturuyordu. Atatürkçü düşünce derneğinin soruşturmaya konu olması ve bazı yetkililerinin darbeye teşebbüsten dolayı yargılanması, düşünce muafiyetleri ve imtiyazları olmadığını göstermişti. Şimdi dokunulmazlık zırhına sahip olan son makam, “genelkurmay başkanlığı” makamı da yargılamaya konu olacak. Böylece sistem kendini tamamlamış olacak.

Sistem, hukuk ve siyaset sistemi… Herkese eşit uygulanan bir hukuk, herkesin hesap verebileceği bir siyasi düzen… Kulağa hoş geliyor. Bunların gerçekleşmiş olması, mevcut hukuk ve siyaset sisteminin tercih edilmesine kafi midir? Hayır… Mevcut hukuk ve siyaset sistemi berbat bir şeydir. Temelden yıkılması ve yeniden kurulması şarttır. Öyleyse tüm dokunulmazların yargılanması ve herkese eşit hukuk uygulamasının anlamı ne? Sistem bu noktaya geldiğinde kendini değiştirebilme maharetini kazanır, manası bu. Sistemin bu noktaya gelmeden önceki halinde, kendini değiştirme yeteneği yoktu. Ara süreç yani “kendini değiştirebilme yeteneğini kazanma hali” tamamlandı.

Bundan sonra ne olu? Ne olacağı, Müslümanların çalışmalarına, gayretlerine, ufuklarına bağlı… Gelinen noktayı kafi görürlerse, böyle kalır. Aksine bu noktanın daha başlangıç olduğunu düşünürler ve büyük bir devlet ve medeniyet kurma düşüncesiyle hareket ederlerse gelişme devam eder. Sistemin kendini değiştirme maharetine sahip olması, yeni hedefler ve ufuklar için müsait bir ortam hazırladı. Anlayanların hamle gücünü yenilemesi ve daha büyük hamleleri hayata geçirmesi zamanı geldi.

Hiç bu kadar uygun şartlar bir araya gelmemişti. Bu şartları ve imkanları israf etmek, tarihi bir mesuliyettir. Bu fırsatın kaçırılması, affedilecek türden bir cürüm değil.

***

İddianame hazırlanıp davanın açılmasından sonra mahkemenin yakalama kararı vereceğini zannediyorduk. Çünkü bir müddettir adli sistem öyle işliyordu. Şimdi başa dönüldü ve savcılık sorgusundan sonra tutuklanması için mahkemeye sevkedildi, mahkeme de tutuklama kararı verdi.

Ergenekon denilen örgütün hala canlı olduğuna dair bilgiler geliyor. Hem de çok canlı ve güçlü… Mesela Şehit Muhsin Yazıcıoğlu’nun suikast soruşturmasındaki “tutukluk”, yani soruşturmanın kafi derecede hızlı yürümemesi ve operasyonel çalışılmaması, Ergenekon Terör Örgütünün engellemelerinden kaynaklanıyor. Gerçekten Yazıcıoğlu soruşturmasıyla ilgili çok kötü bilgiler ulaşıyor. Ergenekon Terör Örgütünün cesaretinin kırılması için bir genelkurmay başkanının tutuklanması lazımdı.

FARUK ADİL

Share Button

KÜRT MESELESİNİN TIKANDIĞI NOKTA

KÜRT MESELESİNİN TIKANDIĞI NOKTA
Bir ülkede yaşayan halkın bir kesiminin, mevcut rejime karşı isyan etme şartları oluşabilir. Hakikaten süreklilik kazanmış, normalleşmiş ve hukuka emdirilmiş olan zulme karşı mücadele etmenin silahlı direnişten başka yolunun kalmadığı misaller, insanlık ve siyaset tarihinde bolca görülen durumdur. Siyasi ve hukuki yolla mücadelenin, hukuk ve siyaset müesseseleri ile yolu kapatılmışsa yapılacak iş nedir ki?
İslam tarihinde zulüm, siyasi iktidarların uygulamalarına verilen isimdi. Çünkü hukuk (yani şeriat) belli idi. İktidarı elinde bulunduranlar, Şeriat’ın dışına çıkarak zulüm yapıyorlardı. Dolayısıyla zulüm, teorik altyapıya kavuşmamıştı İslam tarihinde…
Çağdaş dünyada zulüm, mevzuata girdi. Anayasada halkın bir kesiminin dilini konuşması, bir kesiminin dinini yaşaması gibi zulümler, artık kanun metni haline geldi. Zulüm, hukuk marifetiyle yapılmaya başlandı. Zulmü eskiden iktidarlar (hükümdarlar) sadece askerlerle yapıyordu, şimdi hukuk, kanun, mahkeme vasıtasıyla yapılmaya başlandı.
Hukuk marifetiyle yapılan zulmün çözümü tabii ki hukukta aranmaz. Siyaset marifetiyle yapılan zulmün çözümü tabii ki siyasette aranmaz. Geriye ne kalıyor? Silahlı mücadele… Türkiye seksen yıldır muhalefeti, silahlı mücadeleye mahkum etti. Bu noktaya kadar Kürt silahlı muhalefetini anlamak mümkün olabilir.
*
İslam tarihindeki zalimlere karşı silahlı veya silahsız mücadele eden muhalifler, neyi istediklerini biliyorlardı. Çünkü İslam hukuku ve ahlakı orta yerde duruyordu. Dolayısıyla mücadeleyi de yürütürken, İslam hukuk ve ahlakına uygun davranıyorlardı. İslam hukuk ve ahlakına uymayanları da yine İslam hukuk ve ahlakına nispetle tenkit etmek kabil oluyordu.
İslam medeniyetinin tasfiyesi ile beraber, İslam coğrafyasındaki nazari altyapı yok edildi. Siyasi iktidarlar ve rejimler, kaynağını İslam’dan almak ihtiyacı ve mecburiyeti hissetmez hale geldikleri için artık hiçbir kaide ile bağlı olduklarını düşünmüyorlar. Siyasi iktidarlar ve rejimler kendilerini temel hukuk metinleriyle (Şeriat ile) bağlı hissetmedikleri gibi, İslam irfanının yok edilmesiyle ortaya çıkan vasatta muhalif siyasi hareketler de kendilerini hiçbir kaide ile bağlı hissetmiyorlar.
Kürt hareketi veya başka siyasi hareketler, mevcut rejimlere karşı silahlı veya silahsız mücadele yapmak mecburiyetinde olduklarını düşünürken haklı olabilirler. Fakat kendilerini hiçbir ahlaki ve hukuki kaide ile bağlı hissetmemeleri, tam bir kaos meydana getiriyor. BDP veya PKK ile hangi zeminde mücadele edilebilir? Adamların hiçbir teorik çerçevesi yok. Mücadeleyi anlayalım da, bunun bir teorik altyapısı olması gerekmez mi?
Teorik çerçevesi olmayan silahlı veya silahsız muhalefet örgütü ile münasebet kurmak mümkün değil. Neden? Zira ne yapacağı belli olmaz. Ferdi veya içtimai oluşların kendini tarif etmesinin temel çerçevesi, dünya görüşüdür. Dünya görüşü aynı zamanda bir hukuk ve ahlak sistemi demektir. Bir siyasi hareket kendini hukuk ve ahlak sistemi ile tarif ettiğinde, “güvenilir” hale gelir.
Yeri gelmişken eşkıya veya terörist tarifinin ölçüsü şu olsa gerek. Muhalefet hareketleri kendilerini bir dünya görüşü ve buna bağlı olarak bir hukuk ve ahlak sistemi ile tarif ediyorsa, “farklı bir hayat gerçekliği” talep ediyor demektir ki, meşrudur. Bazı hakları talep etmeleri, meşruiyet için kafi değildir. Rejim muhalifi olmakla terörist olmak arasındaki fark, siyasi hareketin bir hukuk ve ahlak sistemine dayanıp dayanmadığıdır. Hukuk ve ahlak sistemine dayanmayan siyasi hareketler, bazı haklı taleplerde bulunuyor olsalar bile meşruiyete sahip değillerdir. Zira bu durumda, mevcut sistemdeki bazı aksaklıkları istismar etmekten başka bir şey yapmıyorlar.
*
Ülkedeki siyasi rejim seksen yıldır halka zulmetti. Zulmü, hukuk marifetiyle yaptı ve muhalefetin tüm kanallarını kapattı. Taa anayasa mahkemesine kadar bu yolu tıkadı. Bu sebeple sistem dışı mücadele için ülkede seksen yıldır meşru bir zemini ısrarla ve akılsızca oluşturdu.
Lakin Kürt siyasi hareketi, kendini bir türlü tarif edemedi. Bir dünya görüşü, hukuk ve ahlak sistemi beyan edemedi. Bilindiği üzere PKK özünde Marksist-Ateist bir siyasi Siyasi hareketiydi. Fakat Marksizm’in çökmesinden sonra hala kendini o istikamette tarif ediyorsa bu durum, Çin’in hala Marksist olması ve Çin Komünist Partisi tarafından yönetilmesi gibi bir şaşkınlık halidir. Kendini tarif edemediği için ne zaman ne yapacağı bilinmez bir terörist hareket halinde kaldı. Kemalist siyasi sistemin, kendisine karşı her türlü siyasi mücadeleyi (bu arada silahlı mücadeleyi) meşru kılan mevzuat ve tatbikatları karşısında PKK, bir teorik zemine oturamadığı için bu kadar bol meşruiyet malzemesi olan ülkede meşruiyet üretemedi.
*
Bir ülkedeki silahlı muhalefet, silahlı mücadele ile haklarını almaya başlamışsa, silahı bırakmaz. Hiçbir siyasi düşünce, işe yaradığını gördüğü metotlardan vazgeçmez. Silahlı mücadelenin tüm şartlarını oluşturan Kemalist siyasi rejim PKK’yı asla silahsızlandıramaz. Kürt meselesinin tıkandığı nokta tam olarak burası…
*
AKPARTİ’NİN samimi şekilde Kürt meselesini çözme teşebbüsleri karşısında BDP ve PKK’nın aynı tavırlarını devam ettirmesi, tuhaf bir durum ortaya çıkardı. Kemalist zihniyetin Kürt meselesini çözmeye yanaşmayacağı ön kabulü doğruydu. PKK ve BDP bu ön kabule sahip olmakla siyasi bir yanlış yapmıyordu. Fakat AKPARTİ’NİN bu meselede yaptıklarını değerlendirirken yanlış yapıyor. Yanlış yapmasının temel sebebi, AKPARTİ’Yİ Kemalist rejimin hükümeti ve partisi olarak görüyor olmasıdır. Kemalist siyasi rejimden silahlı mücadele ile bazı tavizler aldığı düşüncesi ile AKPARTİ’YE karşı da aynı duygu ve kabuller ile tavır takınıyor. Silahlı mücadele ile tavizler aldığı düşüncesi AKPARTİ’NİN tatbikatlarına ve yaklaşımına rağmen yerleşik hale geldiyse, Kürt meselesini BDP ve PKK ile çözme imkanı kalmamış demektir.
Aslında problemin derinleştiği nokta, AKPARTİ’NİN farklı olduğunu biliyor fakat AKPARTİ’NİN meseleyi çözmesi halinde Müslüman Kürt halkı üzerindeki inisiyatiflerini kaybedeceklerini düşünüyor olmaları. BDP mensubu bazı siyasetçilerin, Kemalistlere yaptığı, laiklik ortak paydasında AKPARTİ’YE karşı mücadele etme çağrıları malum. Bu durum tipik bir “Stockholm Sendromu” oluşturuyor. PKK eksenindeki Kürt Siyasi Hareketi, kendilerine seksen yıldır zulmeden Kemalist siyasi rejim ile birlikte, kendilerine hiç zulmetmemiş olan AKPARTİ ve Müslümanlara karşı mücadele etmek istemesi, “Stockholm Sendromu” değilse, bu sendromun başka bir misalini bulmak kabil değil.
*
Ortaya çıkan durum şu; Kemalist siyasi rejim Kürt Siyasi hareketine şiddetle düşman fakat AKPARTİ’YE daha şiddetli şekilde düşman… Kürt Siyasi Hareketi Kemalist rejime şiddetle düşman fakat AKPARTİ’YE daha şiddetli şekilde düşman… AKPARTİ her ikisine de düşman.
AKPARTİ ülkenin tamamına talip olduğu için Kemalist siyasi rejim, Kürt Siyasi Hareketini AKPARTİ’YE tercih eder. Zira Kürtçüler neticede ülkenin bir kısmını istiyorlar. PKK merkezli Kürtçüler ise Kemalist rejim taraftarlarını tercih ederler çünkü Kemalistler Kürtleri bundan sonra asla kendilerine bağlayamazlar. Oysa AKPARTİ, Kürtlere hitap etmenin ve onları da içine alacak şekilde ülkeyi rahatlatmanın imkanına sahip tek partidir. Bunun yolu ise malum olduğu üzere İslam’dır. AKPARTİ, BDP, DTK ve PKK yı Kürtlerden tecrit etmenin ve yok etmenin fikri altyapısına sahip. Bu ihtimal Kürtçüler için büyük bir handikaptır. İttifak yapmak konusunda en zor pozisyonda olan AKPARTİ’DİR. Zira AKPARTİ Kemalistlerle de Kürtçülerle de ittifak yapamaz. Konuya bu zorunluluklar çerçevesinde baktığımızda, Kemalistlerle Kürtçülerin ittifak yapmaları tabiidir hatta kaçınılmazdır. Eğer kamuoyu baskısı olmasaydı, Kemalistlerin ve Kürtçülerin birbiriyle çok sıkı bir işbirliği içine girdiklerini görecektik. Zaman zaman Kemalistlerle Kürtçülerin işbirliği yaptığına dair çıkan haberler, spekülasyondan çok daha ileri seviyede bir “gerçeklik altyapısına” sahip.
*
Çözüm mü ne? Buradan çözüm çıkmaz. Ahlaksız ve hukuksuz insanla çözüm üretilmez. Çözüm için önce bir “çerçeve” gerek. Sonra taraflar arasında müşterek sabit prensipler lazım. Ahlaksız insan bir çerçeve girmez. Çünkü çerçeve ahlakın ta kendisidir. Hem Kemalist kafa hem de Kürtçü kafa, siyasi ahlaksızlığın zirvesinde. Kürtçü kafayı üreten Kemalist kafa olduğu için, ahlaksızlıkta birbiriyle yarışıyorlar. Tarafların ruhi ve akli, fiziki ve fiili kaynakları tükenene kadar silahlı ve silahsız çatışma devam eder. Bu iki kafa da milletin ve ülkenin “habis ur”udur. Islahı imkansız olanın imhası zarurettir düsturu, her iki düşünce(!) için de fazlasıyla caridir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

TSK’YI ASIL KİM YIPRATIYOR

TSK’YI ASIL KİM YIPRATIYOR
“TSK’yı yıpratıyorlar” ifadesi, ordunun çevresini saran bir çelik yelek vazifesi görüyor. Yakın zamana kadar da işe yarayan bir kalkandı. Fakat otuz yıla yakın süren, on binlerce cana, yüz milyarlarca dolara mal olan güneydoğudaki düşük yoğunluklu savaş, bu kalkanı kağıt mendil kadar inceltmiş halde.
Bir milyona yakın personeli ile resmi beyanlarda ifade edildiği üzere beş bin civarında olduğu söylenen teröristlerin otuz yılda hesabını göremeyen TSK, tenkitten azade mi kılınacak? Bu nasıl bir kuvvet dağılımıdır ki bir teröriste yüz ile iki yüz arasında asker düşüyor ama terör bitirilemiyor. Ordunun imkanları ile teröristlerin imkanları karşılaştırıldığında ise bir teröriste bin asker düşmez mi? TSK yı tenkit ettiğimizde “yıpratma” faaliyeti içine girdiğimizi söyleyenlerin “maksadı” ayrı konu ama zeka geriliği içinde oldukları açık. Zira otuz yıllık mücadele yekunu göz önüne alındığında, yıpratma merkezli savunmalar, çok ucuz kalıyor.
Son Silvan hadisesinde Mehmetçiklerin yarısı başından (bazıları gözünden) vurulmuş. Otopsi raporları böyle söylüyor. Nasıl oluyor da teröristler bu kadar “nokta atışı” yapabiliyor fakat askerler onları gövdelerinden bile vuramıyor? Aslında soru şöyle; nasıl oluyor da kumanda heyeti, teröristleri gözünden vuracak personeli yetiştiremiyor? Terörist birimlerin başındaki adamlar, TSK daki subaylardan daha mı maharetli, daha mı donanımlı, daha mı zeki? Bu soruları sorduğumuzda TSK yı yıpratmış mı oluyoruz yoksa daha güçlü ve daha donanımlı bir TSK mı istemiş oluyoruz? Neyi kastettiğimizi anlamak için orta seviyede zeka kafidir.
Terörist guruplar ülkenin bir bölgesinde askerlerden daha kolay geziyor ve istedikleri zaman eylem yapabiliyorlarsa, TSK zaten kafi derecede yıpranmış değil midir? TSK nın inisiyatifi eline geçirebilmesi ve terörist gurupları imha edebilmesi için daha iyi yönetilmesi talebi, nasıl oluyor da yıpratmak şeklinde anlaşılıyor. Hangi akıl formu bir metni bu kadar çarpık anlayabilir?
Kasabın mesleğini icra ettiği bıçağı ile ameliyathaneye dalıp hastayı kesip biçmeye başlaması karşısında feryat eden doktor ve hemşirelere karşı, “ameliyat yapıyorum, beni niye yıpratıyorsunuz” demesindeki abes ile otuz yıldır terörist sayısını azaltamamış, halka sirayetini önleyememiş TSK nın, “yahu siz ne yapıyorsunuz, golf maçına biraz ara verin” diye feryat eden halka karşı, “orduyu yıpratıyorsunuz, bu vatan hainliğidir” türünden cevap vermesi, insanları cinnet geçirme noktasına getirdi.
Otuz yıl… Dile kolay… Hiçbir askeri bilgiye sahip olmayan çobanlar bu mücadeleyi yürütseydi, sadece tecrübe ile bu gün çok daha ileri durumda olurlardı. Askerliği bilmiyorsunuz, anladık, peki tecrübe demi kazanmıyorsunuz?
Otuz yılda bir arpa boyu yol alamamış olan TSK da hala yıpranacak bir pay kaldı mı? Tüm millet koro halinde, “çok yaşa ordu” diye tempo tutsa, dibine kadar yıpranmış olduğu gerçeğini değiştirir mi? Tüm medya her gün “en büyük ordu bizim ordu” diye manşet atsa, gerçek ters-yüz edilebilir mi? Be akılsızlar… Ne yıpratmasından bahsediyorsunuz?
TSK’nın kendi kendini yıprattığı kadar hiç kimse yıpratamaz. Ergenekon, balyoz ve sair davalardan bahsedecek değilim. Onlar başlı başına facia… Askerlerin cansız bedenleri ve şehit cenazeleri üzerinden siyaseti yönetme çabasından da bahsetmeye ihtiyacımız yok. Hadise çıplak haliyle zaten meseleyi anlatmaya kafi. Otuz yılda on binlerce cana malolmuş bir mücadelede mesafe alamamak, ordu için kafi derecede yıpratıcı değil mi? Neyi saklamaya çalışıyorsunuz? Mızrak çuvala sığmıyor artık.
Karakol baskınları, tezkereye veya izne giden askerlerin toplu katliamı gibi ağır hadiselerin yaşandığı misallerde bile bir tane (teğmenden generale kadar) istifa eden subay duydunuz mu bu ülkede? Veya TSK, kendi içinde yaptığı bir soruşturma da herhangi bir subayı görevden aldı mı? Gerçekten otuz yıllık mücadelede subay kadrosunun hiç hata yapmadığını mı düşünüyorsunuz? Böyle düşünüyorsanız, çok ciddi bir zihni savrulma içindesiniz. Gerçekten hiçbir kumanda hatası yoksa otuz yılda mesafe alamamış olduğunuza göre, terörist guruplar sizden yüz yıl önde olmalılar. Hiçbir hata yapmamanıza rağmen bir arpa boyu yol alamamış olmanızın açıklamasını hangi deha yapabilir? Siz ne dediğinizin farkında değilsiniz. Hiç hata yapmamış olmanıza rağmen zaferi kazanamamışsanız, düşmanınız sizden yüzlerce kat daha güçlü ve akıllı demektir. Bunun başka bir izahı var mı? Hiç hata yapmadığınızı düşündüğünüze göre, düşmanın sizden kat kat güçlü ve akıllı olduğunu kabul ediyor musunuz?
Farkında değil misiniz? Bu ülkede okuma yazma bilmeyenler bile teröristlerle nasıl mücadele edileceğine dair bilgi ve fikir sahibi oldu. Çünkü otuz yıllık tecrübe bu birikimi meydana getirirdi. Yoksa siz teröristlerle mücadele yapmıyor da bizi mi aldatıyorsunuz? İnsanların yıllardır içlerinden sorduğu bu soruyu artık bağırarak sorduklarını duymuyor musunuz? Hala mı yıpratmak masalına sarılmayı düşünüyorsunuz?
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

BU KADAR DA OLMAZ

BU KADAR DA OLMAZ
Jitem, Genelkurmaydan habersiz kurulmuş… Öfkeden çılgına mı dönersin, kahkahadan katılır mısın yoksa boş boş gözlerle boşluğa mı bakarsın? Her biri mümkün… Her biri de kendi başına facia… Fakat biz son bir gayretle sakin bir kafayla konuyu değerlendirmeyi deneyelim, bakalım ne hikmetler(!) ihtiva ediyor bu hadise.
Muhalfarz jitemin kurulduğundan genelkurmayın haberi yok. Öyleyse bu durum; Ordu içinde illegal örgütler kurulabildiğini, sayısız cinayetler işleyebildiğini, ordunun bütçesinin illegal örgütlere akıtıldığını, genelkurmay başkanlığında oturan “kurmay” subayların (başkan dahil) burnunun dibinden haberdar olmadığını gösterir. Neye rağmen? Binlerce faili meçhul cinayete rağmen, tüm ülkeye korku salmasına rağmen, nerdeyse her gün gazete manşetlerinde veya iç sayfalarında haber olmasına rağmen… Ve bunların yıllarca sürmesine rağmen…
Düşünebiliyor musunuz? Dünyanın en iyi(!) ordusu, en disiplinli(!) ordusu, burnunun dibinde yani bağrında illegal örgüt kurulduğundan haberdar değil. Haa… Bu ordunun istihbarat servisi de var. Tüm bunları bir araya topladığınızda, genelkurmayın, “bizden habersiz kurulmuş” demesinin ne kadar akıldan uzak bir tavır olduğunu düşünebiliyor musunuz? Hakikaten (tabii ki muhalfarz) genelkurmayın haberi yoksa kendi ifadeleriyle iki bin yıllık tarihi olan ordunun, iki bin yıllık tarihindeki en büyük itirafıdır. İtiraf mealen şunun gibi bir şey… “En disiplinli, en iyi, en güçlü ordu propagandası yaptığımıza bakmayın, öylesine bir orduyuz. Aslında yokluğumuzun varlığımızdan fazla bir farkı yok, hatta yokluğumuz daha faydalı bile kabul edilebilir”.
Tabii ki haberleri var. Haberlerinin olmaması mümkün değil. Anadolu’da yaşayan benim bile haberim var. Büroma gelen iki kişinin birisi, diğerini “jitem elemanı” diye tanıştıracak kadar pervasızdılar. Ağzımı açıp gözümü ve kulağımı kapatarak bir tür transa girmiş halde yaptığım küfürler neticesinde beş-on dakika sonra söylediklerine kırk defa pişman olmaları ayrı bir hadise… Kimlere küfrettiğimi ise beni tanıyanlar bilir. Ve genelkurmayın haberi yokmuş… Buna inanmamızı bekliyorlar. Bu kadar da olmaz ki… İnsan bu kadar ahmak yerine konmaz ki… Ondan sonra niye küfrediyorsunuz diyorlar. Yahu kelamın kıymetini kaybettiği yer burası… İçinizde öfkeden imal edilmiş nükleer bombalar patlıyor, başka ne yapabilirsiniz?
Neymiş… 1988 yılında genelkurmaydan habersiz kurulmuş ve 1990 yılında kapatılmış. Ordunun içinde hiç mi zeki subay kalmadı? Bari yalanınız biraz zeka tütsün de, ahmaklığımızın çapı küçük görünsün. Ahmak yerine koyuyorsunuz koymasına, bari zekice kompozisyonlar üretin de, en azından bizi aldatmak için bir çaba gösterdiğinizi görelim. Ahlakınıza itimadımız kalmadı da hiç değilse emeğinize ve zekanıza hürmet edelim. Yok, azizim, yok… Adamlar orta zekalı insanlara mahsus yalanlarla bizi aldatmaya çalışıyorlar. “Ham ervahlı” cümlenin aslı neydi yahu… Tam yeri ama hafızam bana isyan gününde.
Haberdar olmalarına rağmen, neden haberleri yokmuş gibi davranıyorlar? Çünkü artık yargılanıyorlar. Yani… Korkuyorlar. Allah Allah… Asker korkar mı? Evet korkar. Neden korkar? Hukuktan korkar. Orduyu zapt altında tutacak tek kuvvet, hukuk yani yargıdır. Bu zamana kadar yargı bağışıklığı (eski dilde yargı masuniyeti) zırhına sahiptiler. Yargıdan azade tutarsanız bir oluşumu, hukuksuz iş yapma imtiyazı tanıyorsunuz demektir. Bu imtiyazı da son sınırına kadar kullanmaktan imtina etmediler. Ama artık yargılanıyorlar. Yargılanabildikleri müddetçe halkın korkmasına gerek kalmadı.
Bir ülkede emniyeti temin etmenin yolu, hakimin orgeneralden daha itibarlı ve daha güçlü olmasıdır. Her kesin hatırında bulunsun.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

Garip Kuvvet Tarifleri

Türk Silahlı Kuvvetleri hangi orduları yenebilir? Mesela Suriye, mesela Yunanistan, mesela Ermenistan… Veya İran ya da İsrail… Ülkede hiçbir vatandaş, bu ülkelerin ordularını yenemeyeceğine inanmaz. Hatta komşu ülkelerin birkaçını birden yenebileceği hususunda iddiaya girerler. Peki, gerçekten yenebilir mi? Bilmem… Belki yenebilir. Bölgede Türkiye’nin muadili olan İran ordusunu yenebilirse, kuvvetli ordu demektir. İşte kuvvet tariflerinden birisi bu, muadil kuvveti (misalimizde orduyu) yenmesi, “normal kuvvet” tarifine girer. Buraya kadar her şey makul çerçevede görünüyor. Fakat konumuz, “garip kuvvet tarifleri”… Okumaya devam et

Share Button

DURSUN ÇİÇEK VAKASI

Ergenekon soruşturmalarında en fazla vefa gören kişi, Dursun Çiçek’ti. İki defa tutuklanmış fakat bir şekilde tahliyesi sağlanmıştı. Dursun Çiçek’in arkasına yığılan gücü görünce, ne kadar kilit noktada olduğu açığa çıkmıştı. Zaten kilit noktada olduğu malumdu, zira genelkurmay karargahında görevliydi. Fakat karargahta görevli subayların içinde de muhtemelen daha önemli bir noktadaydı veya karargahta görevli subayların hepsi önemliydi. Okumaya devam et

Share Button

EN GÜÇLÜ ORDU DAHA GÜÇLÜ EŞKİYA (MI)

Yaklaşık otuz yıldır terör eylemleri devam ediyor. Düşük yoğunluklu bu savaşta hayatını kaybeden gençlerin sayısını unuttuk. Gerçi unutmasak ne manası var ki, bir istatistik haline geldi. Bu kadar uzun süren her hadise fevkaladeliğini kaybeder ve alelade hale gelir. Alelade hale gelmesi, hayatını kaybeden gençlerin sayısını istatistik haline getirir. Hassasiyetlerin de bir ömrü var. Hiçbir hassasiyetin uzun süre canlı kalamayacağı psikolojik ve sosyolojik bir tespittir.
Otuz yıla yakındır süren terör eylemlerinin hassasiyetleri kanatması için çapının büyümesi gerekir. Günde bir iki tane gencin hayatını kaybetmesi, alelade hale geldiği ve sadece istatistiklerdeki rakamları ilgilendirdiği için gerekli olan kamuoyu ayaklanmasını meydana getirmez. Bu sebeple eylemlerin çapı yükselmiş ve bir çatışmada meydana gelen kayıp sayısı yüksek rakamlara ulaşmıştır. Son zamanlardaki PKK eylemleri, büyük kayıplar hedeflemektedir. Böylelikle dikkatleri kendilerine çekebileceklerini düşünüyorlar ve doğrusu netice de alıyorlar. Okumaya devam et

Share Button

DİKKAT…

Zaman gazetesinin internet sitesinde bir haber… Mutlaka her müslümanın okuması lazım. Bir deniz yarbayının yüzbaşı rütbesindeyken hazırladığı bir “tez” yayınlanmış. Tez’in konusu, irticaa…
Türkiye’deki tüm Müslümanları aynı kefeye koymuşlar. Radikali ve ılımlısıyla, siyasi partisi ve vakıflarıyla, cemaatleri ve tarikatlarıyla tüm Müslüman unsurları ve gurupları hedef almışlar ve hiçbirini ayırmamışlar.
Neyi anlatmaya çalışıyorum. Onlar Müslümanların tamamını aynı tehlike çerçevesi içinde düşman görüyorlar. Öyleyse Müslümanlar nasıl oluyor da birbirlerine husumet besleyebiliyorlar?
Müslümanların tamamına karşı mücadele etmekten bahsediyorlar. Hem de kanundışı faaliyetleri de kullanmak suretiyle. Acımasız bir mücadele yürütülmekten bahsediyorlar ve Müslümanları ve “tarihin acı hatıraları arasına gömmeyi” düşünüyorlar.
Müslümanların birbirine karşı husumet beslememesi, itikadi bir lüzum. Bu teorik gereklilik gözden kaçırılmamalı. Bununla beraber içinde yaşadığımız zaman dilimi, tüm husumetlerin ortadan kaldırılmasını stratejik gereklilik haline getirmiştir. Müslüman gurupların birbiriyle herhangi bir hesaplaşması varsa (olmamalı mutlaka ama varsa bile) bunu ertelemeli.
Müslümanlar şu konuyu şuurlaştırmalıdır. Bir Müslüman, bir Müslüman’a karşı mücadele etmek için kafirlerle ittifak ve işbirliği yapamaz. Yazının link i aşağıdadır.

http://www.zaman.com.tr/multimedya.do?tur=foto

Share Button

ŞU DURSUN ÇİÇEK HADİSESİ

ŞU DURSUN ÇİÇEK HADİSESİ

Dursun Çiçek, deniz albay, genelkurmay karargahında görevli… Başka bir özelliği var mı? Bilmiyoruz, merak ettiğimiz de zaten o….

Dursun Çiçek’in suçu neydi? “İrtica ile mücadele eylem planı” veya “Akparti ve Fethullah Gülen’i bitirme planı” olarak nam salan çalışmanın başındaki adam… Bu planın neler ihtiva ettiğini internet arşivinden hatırlamak kabil. Benim anlamakta zorlandığım ve merakımı gıdıklayan konu, bu adamın bir tür “dokunulmazlığının” olduğu. Okumaya devam et

Share Button

TEHDİT-KORKU DENGESİNDE AKIL

TEHDİT-KORKU DENGESİNDE AKIL

Tehdit hedefi belli olan ve mahiyeti anlaşılabilen bir tehlikeyi ifade eder. Genellikle aksiyon şeklinde zuhur eder. Korku ise tehditten müstakil olarak insanın zihni organizasyonundaki mevcudiyetini muhafaza kaygısıdır. Tehdit ile korku her ne kadar birbirinden müstakil iki “hal” olsa da korkunun zuhuru, tehdidin varlığına bağlıdır. Okumaya devam et

Share Button